Âşûrâ Günü Mâtem Günü Olamaz, İslâm, Matemden Münezzeh Bir Dîn…
25 Ağustos 2020
(7) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
30 Ağustos 2020

10 MUHARREM BİR KURTULUŞ BAYRAMIDIR!

Ahmed ZIYÂ

 

Allâh Azze ve Celle sevdiği kullarını çeşitli mihnet ve cefâ ile imtihân eder. Büyüklerimiz keder ve güçlük çekmediklerinde:

“-Ben Allâh’ın rızâsını mı kaybettim ki başıma bir dert gelmiyor?” diye üzülürdü. Çünki bilirlerdi ki, Allâh ve Rasûlünü seven, çeşitli zahmetlerle imtihân edilecektir. Bütün mes’ele bu imtihanlardan geçerken bile Allâh’ın rızâsını gözeterek sabır ve sebât ile “ancak sana kulluk ederiz!” deyişimizi isbât edebilmekdir. Sûre-i En’âm 162. Âyet-i Kerîmede emrolunduğumuz üzre: “-Benim, de: cidden namazım, ıbâdetlerim, hayâtım, memâtım hep Rabbül’âlemîn olan Allâh içindir!” diyebilmekdir. Zîrâ ancak böylece çekilen gam u keder, mihnet u zahmet ilâhî bir yardım ile atlatılarak netîcede felâha kavuşulacakdır. Bütün mes’ele, başımıza gelen musîbetlerin bizi Allâh’a yaklaşdırıyor olması.. Aksi hâlde, Allâh’dan uzaklaşmak olur ki bu büyük bir felâketdir.

Ümmetlerine emsâl olan Peygamberân-ı Izâm Aleyhimüsselâm Hazerâtının hayâtlarına dikkat edilirse, her birinde Allâh Azze ve Celle’nin emri ve fıtratının gereği olan “dînini” yaşayan müslümanların çekdiği veya çekebilecekleri ezâ, cefâ ve kederler için, birer misâl vardır…

Ve yine birçoğunun sıkıntısı, Hicrî ayların birincisi, “Şehrullâh” olan Muharremu’l-Harâm’ın 10. gününe tekâbül eden ve bizim de inşaallah birkaç gün sonra idrâk edeceğimiz “Âşûrâ” gününde kaldırılmış ve felâha kavuşmuşlardır.

En büyük, en sevgili ve son Peygamber Aleyhisselâtü vesselâm Hazretlerinin hayâtı, daha dünyâyı teşrîfinden evvel yetîm kalması ile başlıyor; ve üç erkek evlâdı da dâhil teker teker sevdiklerinin kaybı ile devâm ediyor… Öyle ki, hayâtında bir yıla “hüzün yılı” deniliyor. Da’vâsı uğruna akrabâ ve kavmi tarafında gördüğü ezâ ve cefâ, bunun netîcesinde hicreti… Bu öyle bir hicret ki, Efendimizin 5 emrinden[1] sonuncusu olan “hicret” emrinin ilk tatbîki… Bu Hicret Müslümanlara mîlad oluyor ve Ashâb-ı Kirâm (aleyhimü’r-rıdvân) Hazerâtı takvimlerinin birinci gününü “hicret hâdisesi” ile belirliyor.

Kâinâtın Fahri Peygamber-i Zîşân Aleyhisselâm’ın sahâbîleri ile birlikde Mekke müşriklerinden kurtuluşu ve Hicret’den sonraki ilk 10 Muharrem Âşûrâ gününde müslümanların reisi (başı) olarak Medîne’de İslâmî idâreye geçişi “Âşûrâ gününün Müslümanlar için ezâ ve cefâdan kurtuluş” olduğunu gösteren hâdiselerden sâdece bir tânesidir…

Rasûlullâh’ın imtihânı, Mekke müşriklerinin zulmünden halâsdan sonra, en ziyâde sevdiği zevcesi Âişe Radıyallâhu Anhâ VÂLİDEMİZ’e atılan iftirâ da dâhil olmak üzere münâfıklardan çekdiği sıkıntılar ve daha niceleri ile devâm eder… “En sevgili” olması hasebiyle yaşadığı hüzün, diğer Rasûl ve nebîlerden daha çokdur…

*

İkinci büyük peygamberin hayâtı yine ibret, ölçü ve misâllerle doludur. İbrâhim Aleyhisselâm’ın zamânında erkek çocukları öldüren Nemrud’un korkusu ile doğumundan sonra vâlidesi tarafından; dış dünyâ’dan saklanıp bir mağarada muhâfaza edilerek büyütülmesi… Hayâta böyle başlaması… Müşrik babası Âzer, kavmi ve Nemrud ile mücâdelesi netîcesinde ateşe atılması… Zevcesi Sâre vâlidemiz ile çekdiği evlad hasreti, Fir’avnın zulmüne mâruz kalışı ve diğer zevcesi Hazret-i Hâcer vâlidemiz ile henüz bebek olan oğlu Hazret-i İsmâil’i Allâh’ın emri ile ıssız ve susuz çöle bırakması, ve Allâh için kurbân etme imtihânı ve daha nice hâdiseler…

İbrâhîm (Aleyhisselâmın) doğumu, Allâhu Teâlâ’nın onu kendisine Halîl edinmesi, Nemrud’un ateşinden kurtarılması ve oğlu yerine koç verilmesi de hep “Âşûrâ gününün” lutf u ikrâmı cümlesindendir…

*

Mûsâ aleyhisselâm… Üçüncü büyük (ulü’lazim) Peygamber… Vâlidesi tarafından, zamânın kâfir ve zâlim Fir’avnının erkek çocukları katletmesi zulmünden halâs niyetiyle, daha doğmadan sıkı sıkı sarılan kuşaklarla gizlenerek rahm-i mâderde büyütülmesi… Dünyâyı teşrîf ettiğinde ise, aynı sebebden nehre bırakılması… Rabbimin hikmetiyle, kendisini öldürmek isteyen Fir’avnın sarayında, onun emânında olduğu hâlde, süt anne zannedilen kendi öz annesinin sütüyle büyüyerek, ileride Firavnın zulmüne karşı mücâdele etmesi ve bu uğurda hicreti… CEMÂAT olarak yaşama emri… Ve bunlar gibi nice hikmet ve ölçüler alabileceğimiz hâdiseler ve imtihânlar…

Mûsâ (aleyhisselâmın) Fir’avnın elinden kurtarılması ve Fir’avn o gün helâk edilmesi de “Aşûrâ” gününde olmuşdur.

*

Îsâ aleyhisselâm, (ulül’azim) peygamberlerinin dördüncüsü… Doğmadan yetîm kalma değil, babasız yaratılmış olma… Da’vâsı uğruna birçok Peygamberin kâtili ve Allâh Azze ve Celle’nin la’netlediği kavim tarafından öldürülmek istenmesi havârîlerinden görünen birinin ihâneti ve göğe urûcu…

Kaynaklarımız, yehûd kavminin 47 peygamberin kâtili olduğunu, bunca Peygamberân-ı Izâm Aleyhimüsselâm Hazerâtının ŞEHÎD edilmesine karşı çıkan 173 müslümanın da gene ŞEHÎD edildiğini kayda geçmişdir. Yehûdun, cihân çapında mücrîm bulunduğu böylece de kaydetmektedir…

Hazret-i ÎSÂ Aleyhisselâm Efendimize, havârîsi görünen bir münâfığın ihâneti de fevkal’âde meşhurdur!… Ve Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin, bu hâini Îsâ Aleyhisselâm şekline sokarak Roma askerlerinin bu hâini (Îsâ) diyerek çarmıha germesi… Mesih Aleyhisselâm’ın ise, herşeye kâdir olan Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin KUDRETİ ile RABBE REF’İ (yükselmesi)… Lehülhamd… Kıyâmet kopmadan evvel de, NÜZÛL-İ ÎSÂ Aleyhisselâm (Dünyâya inib zuhur edeceği) kat’iyyen vâki’ olacakdır.[2]

Îsâ (aleyhisselâm) doğması, göğe kaldırılması “Âşûrâ” gününde yaşanmış hâdiselerdendir. Kıyamete yakın tekrar yere indirilecek olması da yine “Aşûrâ” gününe tekâbül edecektir.

*

Âdem aleyhisselâm (ülül’azîm) Peygamberlerin beşincisi… İlk insan ilk peygamber… Yaratılışı, Cennete girişi, “İctihad hatâsı” demek olan zellesi ve bunun üzerine Havvâ vâlidemiz ile birlikde Cennetten çıkarılışı, Dünyâ hayâtı, evlâd ü ıyâli ve kardeşini katleden oğlu Kâbil ile imtihânı…

Hazret-i Adem (aleyhisselâm)ın dahî yaratılışı, Cennete girişi ve zellesinin tevbesinin kabûl edilmesi hep “Âşûrâ” gününde olmuşdur.…

Ve diğer Pergamberân-ı Izâm Aleyhimüsselâm Hazerâtından bazıları:

Hazret-i Ya’kûb (aleyhisselâm)ın, oğlu Hazret-i Yûsüf Aleyhisselâm’ı kıskanarak kuyuya atan diğer oğulları ile imtihânı ve çekdiği evlâd hasreti…

Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm)ın, önce kardeşleri tarafından kuyuya atılarak, sonra da, ileride zevcesi olacak Zeliha vâlidemiz tarafından iftirâya uğrayıp zındana atılması…

Hazret-i Eyyûb (aleyhisselâm)ın, malı, evlâdı, bir tânesi hâriç ezvâcının ve en nihâyet sıhhatinin kendisinden alınması ile imtihânı…

Hazret-i Zekeriyyâ (aleyhisselâm)a evvela evlâd verilmeyerek imtihân edilmesi ve daha sonra verilen o “hayırlı” evlâdı Hazret-i Yahyâ Aleyhisselâmın, Romalı vâli ile o vâlinin yeğeni olan kadının evlenmek istemesinin, ÎSÂ Aleyhisselâm’ın yeni ŞERÎAT’ında yasak ve haram olduğunu tebliğ etmesi; ve bunun üzerine kadın ihtirâs ve fitnesinin azması sonunda, Romalı askerlerce şehid edilmesi… Böyle korkunç bir fâcianın, babası Zekeriyya Aleyhisselâm’ın gözleri önünde irtikâbı…

En nihâyet Zekeriyyâ Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin, ağaç kovuğuna saklanması ve testere ile biçilerek o la’netli kavim tarafından şehîd edilmesi…

Yûnus (aleyhisselâm)ın balığın karnındaki imtihânı…

Sâlih (aleyhisselâm)ın devesi ile kavmine karşı verdiği mücâdele…

Daha nice Peygamber ve Nebînin, ısyân ve tuğyân içindeki azgın kavimleri ile imtihânlar… Tebliğ vazîfelerini yerine getirirken çekdikleri sıkıntılar, üzüntü, keder ve başlarına gelen ihânetler… Kimi zaman evlâdından, kimi zamân ezvâcından, kimi zaman sahâbîsi görünenlerden ve kimi zaman da Allâh düşmanlarından…

Ba’zı Peygamberlere ise, imân eden bir tek ferd-i vâhid çapında ümmet verilmedi, öyle imtihân olundular. Ama onlar, ismet sıfatları ile, Allâh’ın kendilerine verdiği vazîfelerini zerre kadar aksatmadan yerine getirdiler. Cenâb-ı Hakk da kendilerine ikrâmlarda bulundu, felâha kavuşturdu. Âşûrâ günü kurtuluşa eren diğer ba’zı Peygamberler de şunlardır:

İdris (aleyhisselâm) göğe kaldırıldı… Dâvud (aleyhisselâm)’ın zellesinin tevbesi kabul edildi… Süleyman (aleyhisselâm)’a mülkü verildi… Eyyub (aleyhisselâm)’ın ızdırâbı giderildi… Yûnus (aleyhisselâm) balığın karnından kurtarıldı…[3]

Nûh ve Lût Aleyhimesselâm da, zevcelerinin ihânetleri ile imtihân olundular…

Bu iki Peygamber, aynı zamanda evlâd ü ıyâli ile de imtihana tâbi’ tutuldular… Duâlarında kendileri ile birlikde onlar için de Allâh’a duâ ettiler…

Lût aleyhisselâm, LGBT’ci ve (cinsiyet eşitliği) peşindeki sapık, azgın ve tuğyankâr kavminin çirkin amelinden Allâh’a sığınırken:

“-Yâ Rabbi! Beni ve evlâd ü ıyâlimi onların iğrenç amellerinden halâs et.” (Şuara 169)

Diye niyâzda bulundu. Cenâb-ı Hakk bu duâyı Kur’ân-ı Azîmüşşan’da bize bildiriyor ve bir sonraki âyetde buyuruyor ki:

“-Lût’un bu münâcaatı üzerine, biz Azîmü’ş-şân, Lût’a ve evlâtlarının cemi’ine necât verdik; ve onlara nâzil olacak azabdan halâs ettik. İllâ Lût’un haremi bir acûze kadın, onların amellerine râzı olmasına binâen, azapta bâki kalması mukadder olduğundan, azab olunacaklar içinde kaldı. (Şuarâ 170,171)[4]

O acûze, Lût aleyhisselâm’ın hanımı idi. Ama bu ona bir fâide vermedi. Zîrâ peygamber ehl-i beytinden de olunsa, Allâh Azze’nin insanları ayırdığı o üç sınıfdan birine giriyordu: Müslüman, Kâfir veya Münâfık… O acûze kâfirler sınıfında idi. Bunun için Lût aleyhisselâm: “…mü’min olarak evime girene ve bütün inanmış erkek ve kadınlara…” diyerek şöyle duâ etmişdir:

“-Ey Rabbim! Bana, babama, anama, mümin olarak evime girene ve bütün inanmış erkek ve kadınları mağfiret buyur. Zâlimlerin de sâdece helâkini artır.” (Nûh 28)

Lût aleyhisselâmın hanımı Müslümanlarla birlikde gitmedi, o son derece çirkin ve aklen, şer’an ve tab’an (fıtraten, yaratılışa sonsuz derecede ters) iğrenç ameli işleyenlerle kaldı. Onları seviyordu; çünki onların o çirkin ve iğrenç ameli kendisini rahatsız etmedi. Lût Aleyhisselâmın hâne halkından idi, ehlinden görünüyordu. Ama helâk olmakdan kurtulamadı. Niye?

“-Ben Müslümanım elhamdülillah, o halde benim kanımdan ve canımdan olanlar da Müslümandır!”

Demek, en büyük dalâletdir…

Bir insan müslümân iken, vâlideyni (ana-babası) kâfir olabilir. Yâhud vâlideyn müslimân iken evlâdı kâfir olabilir. Aynı ana-babadan kardeşlerin de, bir kısmı müsliman, bir kısmı kâfir hatta münâfık olabilir… Müslümân anadan doğmuş olmak kâfi değildir. Müslümân bir zevc veya zevce sâhibi olmak da aslâ kâfi değildir. Allâh Celle cümlemizi, son nefesde îmânla göçenlerden; son nefesden emîn olmanın (küfür) olduğunu bilen ve buna tam îmân edenlerden eylesin!

*

Altıncı ulül’azîm Peygamber Nûh aleyhisselâm ise, kendisi ile gemiye binmemek için direnen ve azgın sularda boğulan oğlunu kurtaramadı… Nasîhatlarıyle, telkinleriyle hatta duâlarıyla bile kurtaramadı… Oğlu gözlerinin önünde azgın dalgalar içinde kayboldu… Nûh aleyhisselâm Rabbine nidâ etti:

“-Yâ Rabb o benim ehlim idi…”

Allâh Azze ve Celle:

“-O senin ehlin değildir!…”

Buyurdu.

Demek ki, Peygamber oğlu olmak da kişiyi azâbdan kurtarmıyor!

Şâh-ı Nakşîbend (Kuddise Sırruh) Hazretleri gibi nice büyüğümüz:

 “-Benim belimden gelen değil, yolumdan giden benim evlâdımdır!” buyurmuşlardır!

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri de mübârek kızı Hazret-i Fâtımâ (Radıyallâhu Anhâ) vâlidemize:

“Ey Resulullâh’ın kızı Fâtıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zirâ senin için de bir şey yapamam.”[5]

Buyurmaktadır.

Yine Sevgili Peygamberimiz Aleyhisselâm, kendisini en zor zamanlarda Mekke müşriklerine karşı müdâfaa eden amcası Ebû Tâlib için bir şey yapamamışdır. Telkînleri te’sîr etmemiş, amcası:

 “-Arkamdan, korkdu derler!”

Diyerek, kelime-i tevhîdi söyleyememişdir…

Peygamberlerin evlâd ü ıyâl, akrâba u taallukâtından imtihân olundukları gibi, onların ümmetleri dahi böyle imtihânlar vermişdir.

“İnsanlar, yalnızca ‘imân ettik’ demekle, hiç imtihân edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? And olsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allâh, (imtihân ederek), doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da bilir.” (Ankebut, 29/2-3)

Kimimiz, babalarımız, analarımızla; kimimiz kardeşlerimizle, kimimiz zevc veya zevcelerimizle, kimimiz evlâdımızla, kimimiz akrabâmız ve kabîlemizle, kimimiz elde ettiğimiz mallarımızla, kimimiz ticâretimizle, kimimiz sıhhatimizle ve nice nice ni’metlerimizden imtihân olunacağız… Yeter ki bu imtihânımızı Rabbimizi râzı edecek şekilde verelim… Eğer veremezsek, vâh bizim hâlimize. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Tevbe Sûresi 24. Âyet-i Kerîmesinde şöyle buyurur:

“- De ki: Eğer, babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, kadınlarınız, hısımınız, kabîleniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesâda uğramasından korktuğunuz bir ticâret, hoşunuza giden meskenler, size Allâh ve Resûlünden ve onun yolunda bir cihâddan daha sevgili ise, artık, Allâh’ın emri gelinciye kadar bekleyin, Allâh öyle fâsıklar gürûhunu hidâyete erdirmez”

Ve, Sûre-i Mücâdele’nin, 22. Âyet-i Kerîmesinde ise:

“- Allâh’a ve Âhıret gününe îmân eder hiç bir kavmi, Allâh ve Resûlüne hudûd yarışına kalkışan kimselerle sevişir bulamazsın… O muârızlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya hısımları, aşiretleri (hemşerileri) olsalar bile.. İşte Allâh, öyle kimseleri sevmeyen bir kavmın kalblerine îmânı yazmış ve kendilerini, tarafından bir ruh ile te’yîd buyurmuştur. Ve onları, altından ırmaklar akar Cennetlere koyacak, içlerinde ebediyyen kalacaklardır. Öyle ki, Allâh onlardan hoşnud, onlar Allah’dan hoşnuddur; işte onlar, Allâh hizbidir, uyanık ol ki, Allâh’ın hizbi muhakkak hep felâha erenlerdir.”

Buyurmaktadır…

Evlâdın ana babasından, zevceynin birbirinden hattâ ana babanın evlâdından kaçacağı; alıp verdiğimiz tek bir nefes dâhil yapdığımız ve yapmadığımız cümle amellerin yazıldığı amel defterimizin açılacağı o çetin günde, hesâbımızı vermeyi Rabbim bizlere kolay eylesin…

Yaklaşan Âşûrâ Günü münâsebetiyle zikretmek isteriz ki, Hazret-i Hüseyin Efendimizin şehâdeti dahî, bu dünyânın zulm ü zulmetinden makâmların en büyüğü olan şehâdet makâmıyla Sevgililer Sevgilisine kavuşmak idi… Ehl-i Sünnet müslümanları bu günü asla mâtem olarak kabûl etmez, tam aksine evlâd ü iyâlini sevindirmek için gayret ederlerdi.

Esseyyîd Abdülkâdir-i Geylânî Kuddise Sırruh Hazretleri, Gunyetü’t-Talibîn, nâm eserinde şöyle yazmaktadır:

“-Âşûrâ gününün üstünlüklerindendir ki, Allâhu Teâlâ o gün Peygamberlerini düşmanlarından kurtardı. Fir’avn’ı ve kavmini o gün helâk eyledi. Gökleri, yeri, Âdem aleyhisselâmı ve daha birçok şerefli şeyleri o gün yaratdı. O gün oruç tutanlara büyük sevab ve mükâfâtlar hazırladı. O günde orucu, günahlara kefâret eyledi. Bunun için Âşûrâ günü, iki bayram, Cum’a, Arafe ve bunlara benzer şerefli günler gibi oldu. Âşûrâ günü musîbet ve mâtem günü olsa idi, sahâbe ve tâbiîn (aleyhimürrıdvân) mâtem kabûl ederlerdi. Çünkü onlar o zamâna bizden daha yakîn idiler. Halbuki onlar âşûrâ günü çoluk çocuğu sevindirmek, giydirmek ve oruc tutmak gibi şeyler yapdılar. Bize böyle gelmişdir.[6]

Âşûrâ Gününün, bütün Müslümanların esâretden, zulümden, küçük büyük bütün gam ve kederlerinden, göz ile görünen ve görünmeyen bütün fitne, fücûr ve sapkınlıklardan kurtuluşuna vesîle olmasını niyâz ederiz..

Âmin, Yâ Muîn…

……………………………………………………………………………..

[1] Beş Emir Hadîs-i Şerîfi için bakınız: http://www.turkcesi.biz/manzumeler/ahyed-halidi/bes-emir.html

[2] Bu hususda Muhterem Ahmed Selâmî Bey’in bir makâlesinden aşağıdaki satırları iktibâs etmeyi fâideli bulduk:

Elmalılı Merhûm Muhalled Tefsîrinde bu hususda şöyle buyurur: “Hazret-i Peygamberden dahî “Îsâ ölmedi, Yevm-i Kıyâmet’den evvel size dönecekdir (……………….) hadîs-i şerifi gibi hadisler dahî vârid olmuşdur.” (1936, c.2, s.1112)

“Binâenaleyh Îsâ Aleyhisselâm’ın haberlerde vârid olan semâya ref’iyle Kur’an’da vârid olan “Allâh’a ref’i haysiyetini” biribirine karıştırmamak iktizâ eder. Çünki semâ, esmâ-i ilâhiyyeden değildir. Hıristiyanlar semâya Allâh, Allâh’a semâ diyorlarsa da, İSLÂM’DA BU CÂİZ DEĞİLDİR….. Zirâ Îsâ Aleyhisselâm’ın Allâh’a ref’ olunan CİSMİ, semâya ref’ olunan da henüz kabzedilmemiş olan RÛHUDUR diyebiliriz.” (s.1113)

“Îsâ Aleyhisselâm dahî, bütün enbiyâ ile beraber Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’ın maiyetindedir. BİR GÜN GELECEK ÜMMET-İ MUHAMMED’İN DARALDIĞI BİR DEVİRDE, ALLÂH’IN BİR KELİME-İ GARÎBESİ OLAN RÛH-I ÎSÂ ZUHÛR EDECEK, RÛH-İ MUHAMMEDÎ MAİYYETİNDE HIZMET EDECEK VE FAKAT KIYÂMETDEN EVVEL VEFÂT EYLİYECEKDİR……. İHYÂ-YI MEVTÂ, (ölüyü diriltmek) ÎSÂ ALEYHİSSELÂM’DA MÜCERRED BİR HÂRİKA, MUHAMMED ALEYHİSSELÂM’DA BİR KÂNÛNDUR…” (s.1114)

“…Nasârâ cemaatleri dahi Yahudilerin fevkinde ve onlara hâkim ve gâlib olagelmişlerdir.” (s.1116)

“Îsâ Aleyhisselâm’a mekr ü küfreden Yahudilerin bu küfürde devam etdikleri müddetçe, hiçbir zaman etbâ’-ı Îsâ’nın fevkına çıkamıyacaklarını.. bu da, Îsâ Aleyhisselâm’ın zâtından değil, bir Râsûl olan Îsâ Aleyhisselâm’a KÜFÜR, ALLÂH’A KÜFÜR OLMASINDAN NÂŞÎDİR.” (s.1116)

Türkiya’da da, son yüz sene içinde En Büyük ve Peygamberler Peygamberine bile mekr ü küfreden nice makâm sâhibleri görülmüşdür ki, zillet ve alçalışın, yaşanan sıkıntıların en baş âmili de budur…

Allâh Azze ve Celle, Muhammed Ümmetinin de, Yahudiler gibi sapıtır ve dinlerinden uzaklaşırlarsa, Yahudilerin âkıbetine dûçâr olacakları hakîkatını, Müfessir Merhûmun kaleminde şöyle yaratıyor:

“Senin etbâın da onlara karşı dünyadaki bu tefevvuku (üstünlüğü) sûiisti’mâl edib (kötüye kullanıb) ZULMEDERLERSE AYNI ÂKIBETE MAHKÛM OLURLAR.” (s.1117)

Memleketde 100 yıldır yaşanan âfet, felâket ve helâketlere, politik çekişme ve cidâle bakdığımızda, bu tefsir satırlarından pek çok ibret ve dersler çıkarılması şart olurken, buna hiç yanaşılmadığı da korkunç bir nasibsizlikdir. Tam tersine, beşerî sistemler üzerinden insanlara (TAPMAK), heykel ve putlar önünde eğilmek, eski putperest kavimlerin sapıklıklarının aynen devâmı olmuşdur. İdhâl politikalar ve bunların parti parti tefrika ve sapıklıklarının ortaya koyduğu herc ü merc, bitib tükenmek yerine, her geçen gün âkıbeti daha da karartacak ölçülere doğru yol almaktadır…

Müfessir merhûmdan alacağımız son cümleler, bir başka cihetden hakîkatın mührü gibidir:

“Akîde-i İslâmiyyet’de, ÎSÂ ALEYHİSSELÂM VEFÂT ETMEMİŞDİR VE FAKAT KIYÂMET’DEN EVVEL VEFÂT EDECEKDİR. DEMEK Kİ, ÎSÂ ALEYHİSSELÂM’IN ÂHİR-İ HÂLİ DE BUDUR.” (s.1117)

 Nüzûl-i Îsâ Aleyhisselâm, müfessir merhûmun yukarıda beyân buyurduğu gibi sahîh hadislerle de sâbit olub, bu hadisleri inkâr eden mezhebsizler, ilâhiyyatçı ve diyânetçiler de oldukça çoğalmışdır. Bunların, 15 asırlık ehl-i sünnet esaslarını inkârla, hangi HAKK düşmanı oryantalist münkirlerin değirmenine su taşıdığı iyi görülmelidir.

Bazı fesli zevâtın da, (2/7/2016 C.Ertesi günü) tv ekranlarından “Îsâ genç vefât etdi!” diye hezeyanlar savurmaları çok câhilce ve gülünçdür… Bunun dahî hakîkatla zerre kadar alâkası düşünülemez; bu dahî, ne acıdır ki âyetleri tekzibden (yalanlamakdan) başka hiçbir işe  yaramaz… Zîrâ Îsâ Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini, Müfessir merhûmun yukarıda apaçık beyanlarında da görüldüğü gibi Allâh Azze ve Celle O’nu  “KENDİNE REF’EYLEMİŞDİR. Bu hakikat, Nisâ Sûresinin 157 ve 158. Âyet-i Kerîmeleri ile kat’iyyen sâbitdir.

Elmalılı Merhûm Muhalled Tefsîrinde şöyle buyuruyor:

“Ve Allâh’ın Rasûlü olan Mesih Îsâ İbn-i Meryem’i, biz KATLETDİK demeleri, yani vasf-ı risâletle istihzâ ve böyle bir zâtı katletdik diye iftihâr etmeleri sebebiyle”—dir ki, Allâh bunları ğadab-ı zillete dûçâr etmiş, BELÂLARINI VERMİŞDİR. (Ve mâ qatelûhu ve mâ salebûhu) Halbuki bunlar O’nu hakîkatde ne katletdiler, ne selb”—Çünki hakikat-ı Îsâ bir kelime, bir ruh idi. Bunu ise ne katledebildiler ne de selb (Ve lâkin şübbihe lehum) ve lâkin şüpheye düşürüldüler, onlara öyle gibi gösterildi.” (1936, c.3, s.1516) (Ve mâ katelûhu yakînen) halbuki, biz Mesîh’i katletdik diyenler, O’nu yakînen katletmediler.”—Binâenaleyh katil cinâyetiyle iftihâr etmeleri de, bir YALANDIR. Çünki bir işden maksad ne ise, hüküm ona göredir. Onların ise katle teşebbüsden maksadları ASLÂ HÂSIL OLMADI. Gerçi ortada bir cesedin maktûl olduğu mahsûs idi. Fakat onların katletmek istedikleri Mesîh bu değil idi. Asıl Mesîh’i öldüremediler. (Bel rafaehûllâhu ileyhi) Allâh O’nu kendine ref’eyledi. Onların izâle etmek istedikleri ÎSÂ’yı GÖKLERE ÇIKARDI DA KENDİLERİNİ BEDNÂM (alçaklardan) ETDİ.” (s.1519)

Artık bu kadar âyetler, hadisler ve tefsirler ortada dururken bazı tarihçi kisveli adamların çıkıb da “Îsâ genç vefât etdi” gibi âyetullâh’ı tekzibe (yalanlamaya) kadar giden böyle son derece çirkin lâflarla tv’lerde boy göstermeleri, bunların îmân ve ilim seviyelerinin ne olduğunu göstermekden başka hiç bir işe de yarayamaz. Bir insanın mücerred Ebû Cehile veya benzeri heykellere harb açarak onlarla kavgalanması, onun, “îmânının” te’mînât altında olduğunu göstermez. Amma “ÎMÂNIN kesb ü muhâfazası” içün çok dikkat ve sıhhatlice çalışmak ve bu yolda hayatı harcamak, aynı zamanda o put ve heykellerin reddini zarûreten ortaya koyacaktır… Bu son derece mühim nokta, buradaki umum-husûs münâsebeti, bugün hiç nazara alınmıyor; ve insanlar, gözü kapalı, istismarcı bir takım insanların peşinde sürüklenib gidiyor…

Ehemmi mühimme tercîh kabiliyyet ve hasleti 1909’dan hele 1923’ Lozan felâketinden sonra teşekkül etmiyen insanımıza, hoşça vakit geçirici, nefisleri okşayıcı, temel îmân esaslarına inmeyici, kahvehâne ağzıyla atıb tutmalar,  o ta’kibçilerin “kuvve-i gadabiyyesini bileyici” olabilir! Ancak görüldüğü gibi, (i’tikad boşlukları) insanın ebedî hayâtına mâl olabilecekdir… Hele bir dâr-ı ikrâh, dâr-ı azâb, dâr-ı şirk ve nifâk çukurunda, ilmen,  i’tikâden, amelen ve ahlâken son derece dikkatli olmak, herşeyin başında gelir. TARİHÇİ GEÇİNEREK sâdece bir heykelle kavga edib îmânî mes’elelerde sallım-saçak nâralar atmak, hem dall hem mudill olmak, son derece mes’ûliyyetli bir hâl olmakla beraber, insanın ebedî hayâtını da zîr ü zeber edib tehlikeye atabilecekdir…

*

Bu cümleden olarak, yukarıda işâret etdiğimiz tarihdeki tv konuşmasında aynı müteveffâ târihçi, “İslâm’daki harbin tedâfüî (müdâfaa) olub, taarruzî (ilâ-yı kelimetullâh içün bütün dünyâya cihâd) olmadığını” söylemişdir…

*

“İslâm’ın 5 ana ibadetinden en başda geleni olan CİHAD ibâdetini sâdece “Tedâfüî=Müdâfaa” harbine münhasır kılmak, nice CİHÂD âyetlerini yok sayarak tekzîb fazîhasıdır. Gene bu, Mukaddes Allâh dînini korkunç derecede tahrîf ma’nâsı taşır. “İslâm’da taarruz harbi yok, müdâfaa harbi vardır” demek, Peygamber Aleyhisselâm’ın nice harb ve seriyyeleri ile Hulefâ-yı Râşidîn’in taarruz harblerine kadar; Emevî, Abbasî, Selçûkî, Karahanlı, Uygur ve Gaznelilerin, v.s. taarruz harblerine; ve Osmanlı’nın Viyâna ve Otranto’ya kadar gidişine, İstanbul’un 29 kere kuşatılışına kadar, bunların tamâmına da “taarruz harbi değildir, bunlar tedâfüî=müdâfaa harbleridir” demeyi intâc eder ki, bundan büyük ve gülünç abes olamaz!..

 Bu nasıl şaşı ve şeşi beş gören ve gösteren bir târihçilikdir?

 Hangi îmân ve hangi akıl, “Bütün bu 15 asrın harbleri taarruz harbi değil, bunların hepsi de tedâfüî=müdâfaa harbidir” diyebilir?… Bunlara sıhhatli bir îmân veya akıl, nasıl müdâfaa harbi demekden utanmaz?.

Tecâvüze uğrayıncaya kadar eğer silâha sarılmak câiz hatta EMİR olmasaydı, o zaman İslâm’daki bunca CİHAD âyetlerine ve Bakara 193. Âyetde: “Hem bir fitne kalmayıb DÎN yalınız ALLÂH’ın OLUNCAYA KADAR ONLARLA ÇARPIŞIN;” (2/687)…

Ve Enfâl 39. Âyetle de çok küçük farkla “ORTALIKDA FİTNE KALMAYIB DÎN TAMÂMIYLA ALLÂH’IN DÎNİ OLUNCAYA KADAR ONLARA CİHÂD EDİN.” (4/2403) buyurulmasına, bu kabil nice âyetlerle cihâdın emredilmesine, Kıyâmet’e kadar bütün Müslümanların bununla mükellef kılınmasına ne lüzûm vardı?!

Hâşâ böyle olsaydı, bu takdirde İslâmiyet sâdece Medine şehrinde kalır ve oradan bir tek km ötesine bile GEÇEMEZ; ve şimdiye kadar da ne, 20-30 senede sıfırlanırdı!

Tecâvüze uğrayan bir tavuk bile, yavruları içün kedi köpeğin üzerine dalarak “tedâfüî=müdâfaa harbi” yaparken… Tavuk, cihâd etmez, müdâfaa eder! Müslüman ise, tecavüze uğradığı zaman her canlı gibi (insiyaklarla) hem kendisini müdâfaa eder; ve hem de 5 ana ibâdetden en başda geleni olan CİHÂD ile mükellefdir!

Neden bütün dünyâ, Müslümanları “terörist” i’lân ediyor?. Çünki Müslümanın elinde (MUTLAK HAKİKAT, MUTLAK ADÂLET, MUTLAK HUKUK, MUTLAK HUZUR, MUTLAK MERHAMET) vardır… Bunlar, küfür dünyâsının elindeki mutlak şirki yani mutlak ZULMÜ kahredecekdir… Bunu onlar târîh boyu yaşadıkları içün çok iyi biliyorlar. Haçlı seferleri, tanzimât, meşrutiyet, 1909 darbesi, cihan harbi, Anadolu proje harbi, Lozan, HILAFETİN kaldırılması, devirimler, şefokrasiler, layıklıklar, cumhurculuklar, demokrasiler ve kadın cinsini azdırıb kudurtarak âileyi paçavralaştırmalar…

Bütün bunlar, İslâm’sız dünyânın, dünyâyı iliklerine kadar sömürüb ZULMÜNÜ devam etdirmesi içün; ve bu zulmün karşısında duracak biricik KUVVET ve mânia olan İSLÂM SEDDİNİ aşmak üzere, kanla, canla, harbler-darblar, işkenceler, katiller, adam asmalar, kurşunlamalar, meçhul infazlarla, cebren ve zorla dayatılmışlardır…

İslâmiyyet’in en büyük İBÂDETİ OLAN ve farziyyeti edille-i erbaa ile 15 asırdır sâbit bulunan CİHÂD’I, yok sayarak, bunu (tedâfüî=müdâfaa) harbi gibi tavuk fıtratındaki bir menzile tenzîl etmek, cehâletin de ötesinde bir echeliyyet ve ayıbdır… Bunlar, Haçlı Batı oryantalistlerinin te’sirinde kalan “Tanzimatçı-fesli-boynu bağlı-Osmanlıyım dese de yüzünü garba dönmüş kof ve boş kalemlerin” küfre müeddî cehl, hezeyân ve savurmalarıdır…

Bu, nasıl “Pasifize eden, öldüren, târihi bile inkâr eden” bir muhâkeme a’râzıdır?. Bunu ancak, oryantalistler iddia etmişlerdir ki, Müslümanların elinden “CİHÂD İBÂDETİNİ” söküb alabilsinler… “Müslümanım” diyenler bilmese de, İslâm düşmanı oryantalistler İslâm’daki ana ibâdetlerin 5 olduğunu ve en başda da CİHAD geldiğini çok iyi bilmektedirler. İslâm’ın şartı 5’dir demeyi en câhiline kadar herkes bilse de, İslâm’da ana ibâdetler: Cihad, namaz, oruç, zekât ve hacc demeyi, bugünün hacı hocasına,  ilâhiyatçı ve diyanetçisine kadar nice diplomalılar bile bilmiyorlar!. Tek tük bilenleri de, maaşlarının kulu olduğundan “Susarak dilsiz şeytanlık rütbesi taşımayı” bu dünyâda geçer akçe olarak görüyorlar!

Put ve heykellerle kavgayı, îmâna HIZMET şartını ikinci plana atarak sanki putlaştırdılar! Halbuki, îmân tam oldu mu, put ve heykellerle mücâdele, sahih ve kuvvetli bir ÎMÂNIN zarûrî bir neticesi olarak zaten ve mutlaka ortaya çıkacakdır… İşte bu hakîkatı göremeyen veya göstermek istemiyen şovcular, heykel kavgasını, bin kere ÎMÂN ve İSLÂM da’vâsının üzerine çıkararak, bunu, bir nevi heykelden geçinme sektörü hâline çevirdiler…

Cehâlet veya dalâletlerini CİHAD mevzuunda da böyle sürdürenleri  geçelim ve sadede gelelim…

Mevzuun, mütehassısı kalemiyle hakikat nasıl denirse, Elmalılı Merhûmun Muhalled Tefsîrine burada da mürâcaat eder ve İslam’da harbin “Aslâ ve kat’â tedâfüî harbden ibaret olmadığını” şöylece okur ve tahrîf ve idlâl içindeki zavallılara da okuturuz:

“Berâe âyetleri ile bidâyeten fîsebîlillâh  i’lân-ı harbin ve TAARRUZÎ kıtâlin dahî meşrû’ ve i’câbına göre VÂCİB olduğunda ihtilâf yokdur.” (1936, c 2, s. 688)

“Bu noktada Avrupalıların Dîn-i İslâm hakkında iki muhtelif fikir neşretmekde olduklarını görüyoruz……..” (s. 689)

“……İkinci kısma gelince:…..İslâm’ı müdafaa eder gibi görünerek Kur’andaki bütün kıtâl emirlerinin TEDÂFÜÎ (müdâfaa) HARBİNE MÜNHASIR OLDUĞUNU ve Müslümanlık’da re’sen i’lân-ı harbe ve TAARRUZA cevâz olmadığını iddia ediyorlar. Bunlar da Avrupa ve Hıristiyanlık nokta-i nazarından daha ince ve derin bir fikr-i siyâsî ta’kîb eden YENİ BAZI ERBÂB-I KALEMİN FİKİRLERİDİR. Bu zevât pekâlâ bilirler ki, (s. 690) cevâz-ı harbin hâl-i tedâfua münhasır olması, binnetîce müdâfaa imkânının da selbine sebebdir. Îcâbında hasma tekaddüm etmek (onu yenmek içün) içün re’sen taarruz edebilmek hakkından mahrum olanlar, dâimâ denemezse de ekseriya müdâfaa kudretine de mâlik olamazlar. Bu ise, hakk-ı müdafaanın da selbine (yok olmasına) müsâvîdir. Bunlar bunu bildikleri içün, taht-ı istîlâlarına aldıkları Müslümanları maddeten ve ma’nen silâhdan tecrîd içün zahiren Dîn-i İslâm lehinde görünür telkînât ile, YİNE İSLÂM ALEYHİNDE İNCE BİR TA’BİYE (strateji) YAPMIŞ OLUYORLAR. Yeni olan bu ikinci fikri, CİDDEN İNSANİYET VE İSLÂMİYET BİR FİKR-İ İLMÎ ZANNEDEREK BU SA’YEDE NEŞR-İ İSLÂM’A HIZMET EDECEĞİZ HAYÂLİYLE TERVÎC VE BÂLÂDAKİ NESİH MES’ELESİNİ AKSİNE TE’VÎL ETMİYE ÇALIŞAN BAZI İSLÂM MUHARRİRLERİ DE İŞİTİYORUZ. ” (1936, c.2, s.691)

Görüldüğü gibi, edille-i erbaamızda geçen ve 5 ana ibâdet içinde en mühimi olan CİHAD içün, bunu sâdece müdâfaa harbine hasretmek, zarûrât-ı dîniyyeye taalluk eden bütün cihad âyetlerini yok saymak demekdir ki, bu, ebediyyen bir felâketi göze almakdan başka hiçbir delâlet ortaya koyamaz…”

[3] Esseyyid Abdülkâdir Geylânî Kuddise Sirruh Âşûrâ Gününde Cenâb-ı Hakk’ın Peygamberlere İkrâmları http://www.turkcesi.biz/tekraren-nesr/hicri/muharrem/10-muharrem-1441-asura-gunu-munasebetiyle.html

[4] [ Muhammed Vehbi Efendi, Hulâsatu’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân, C:10 Sh: 3941, 3942, 3943 ]

http://www.turkcesi.biz/ruzname/lut-aleyhisselamin-kavminin-sumundan-allaha-siginmasi.html

[5] Buharî, Vesâyâ 11; Tefsir (26) 2; Müslim, İman 348-352

[6] Esseyyîd Abdülkâdir-i Geylânî Kuddise Sırruh Hazretleri, Gunyetü’t-Talibîn, 1971, sh.380 Bu hususda daha fazla ma’lûmât için bakınız: http://www.turkcesi.biz/ulumi-seriyye/ulemadan-mizan/asura-gunu-matem-gunu-olamaz-islam-matemden-munezzeh-bir-din.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir