Eygi, Kendi Karizma Ve Resmini Nasıl Çiziyor?!
27 Ekim 2013
(1) Eygi’nin Dinde Tenâkuzları, Pürsür’at Berdevâm!
17 Aralık 2013

Hep özlemiş... Çünki 70 sene evvel dinlediği cumhuriyet nutukları, hiç kafasından çıkmamış ve ruhunu öylesine sarmış ve kuşatmış olmalı ki, “Hılâfetin

EYGİ, “İLK CUMHURİYETİ HEP ÖZLEMİŞ!”

Mehemmed SAFFET

 

Hep özlemiş…

Çünki 70 sene evvel dinlediği cumhuriyet nutukları, hiç kafasından çıkmamış ve ruhunu öylesine sarmış ve kuşatmış olmalı ki, “Hılâfetin zârurât-ı dîniyyeden olduğunu”, gurbetde yıllarca çekdiği ıstırablarla dile ve kaleme alan Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin buyurduğu ve duyurduğu hakîkatlardan zerre kadar nasîbini alamamış!. Merhûm şöyle yazar:

“Hılâfetin lüzûmunda şübhe ve tereddüd eden bir adamın, hem âkil, hem de mü’min olmasına ihtimâl verilemez.” (İmâmet-i Kübrâ)

Eygi, (3.11.2013) târîh-i efrencîsinde Millî (gaz)’de, öyle ileri, (kalbden) tasdîk ve tahsîn cumhuriyetçisi olduğunu yazdı ki, Kamal Paşa bu yazıyı mozelesinde okusa, Eygi Bey’e “Cumhûriyet Başsavcılığı Makâmını” bile vermeyi emredebilir!

Tabii Cennetmekân, Firdevs-i Âşiyân, Sultân Vahîdüddîn Hân, Aleyhirrahmet-i Ve’l-ğufrân Hazretleri de, Şâm-ı Şerîf’deki Sultân Selîm-i Evvel (Aleyhirrahmet-i ve’l-ğufrân Efendimiz Hazretlerinin) Câmii Şerîfi hazîresindeki kabr-i şerîfinde bu yâveleri okusa, acebâ ne kadar bir hakk sâhibi olarak, Eygi Beyi, nasıl Allâh Azze ve Celle Hazretlerine havâle eder, bunu dahî Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Hazretleri bilir…

Eygi Bey, hergün zırt pırt “müslümanların başına bir imâm-ı kebîr lâzım, bu olmadan olmaz!” diye yazıp dururken, bunu nakzederek, “cumhuriyete i’lân-ı aşk eden” bir yazıyı da, midesi, beyni ve kalbi, kabûl, tasdîk ve tahsîn ederek nasıl yazabiliyor, müthiş bir muammâ!. Bunu ancak, Tabib-i Hâzık-ı Müslim-i Âdil Malatyalı Muhammed Reşâd Bey çözebilir!

Kıraat buyrula: 

“CUMHURİYET 90 yaşına girmiş… Onu bu doksan sene içinde ne boyalara soktular. 1923’te kurulan Cumhuriyet gerçek Türkiye Cumhuriyeti idi. Anayasasının ikinci maddesinde Devletin dini İslam’dır yazılı idi. İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nda oturan ve her hafta merasimle selamlığa çıkan bir Halifesi vardı. Resmi tatil günü Cuma idi. Medenî Kanunu Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye idi. Bütün Müslüman kadınlar, başta M. Kemal’in eşi olmak üzere tesettürlü idi. Cumhuriyet kabinesinde sarıklı, sakallı, cüppeli bir Şer’iyye Vekili  (Şeriat İşleri Bakanı) vardı.
Bu Cumhuriyetin polisi şapka giyen züppe Müslümanları tutukluyordu.
Ramazanda alenen oruç yiyenler de tutuklanıyordu.
Mebuslar=milletvekilleri Meclis’te vallahi, billahi, tallahi diye İslamî yemin ediyordu.
Medreselerinde icazetli ulemâ ve fukâhâ yetişiyordu.
Liselerinde, kışlalarında camiler vardı, ezan okunup namaz kılınıyordu.
Galatasaray Lisesi’nin 600 kişilik çinili mihraplı, oymalı ahşap minberli camii bile açıktı.
Tekkelerde zikrullah yapılıyordu.
Trenlerde, vapurlarda, tramvaylarda, lokantalarda hanımların yerleri ayrıydı.
Düğünlerde men’-i israfat (Düğünlerde israfı önleme) kanunu vardı.
Alkollü içkiler yasaktı.
Cumhurbaşkanı M. Kemal Ankara’dan İzmir’e giderken Balıkesir’e uğramış, orada öğle namazını Zağanos Paşa camiinde kılmış, namazdan sonra minbere çıkarak bir hutbe okumuş, İslam’ı ve Şeriatı medhetmişti.
Lozan’ın birinci safhasında İsmet Paşa emperyalist ve sömürgeci galip devletlere karşı İslam hukukunu ve fıkhını müdafaa ediyordu.
Bu İslam cumhuriyetinin takvimi hicrî ve rumî takvimdi. Halkın büyük kısmı ezanî alaturka saat kullanıyordu.
Cumhuriyetin dili zengin edebî Türkçeydi ve bu dil İslam
Kur’an alfabesiyle yazılıp okunuyordu.
Cumhuriyetin erkek ve kız okulları ayrıydı, karma eğitim yoktu.
Cumhuriyet millî kimliğe ve millî kültüre bağlı, saygılı ve sadıktı.
Cumhuriyetin millî ceza kanununda zina suçtu.
Millî Mücadele yahut İstiklal Savaşı İslamî bir cihattı ve Cumhuriyet onun meyvesiydi.
İlk Cumhuriyet İslam’la, millî kültür ve kimlikle barışıktı.
Bu ilk cumhuriyeti hep özlemişimdir
.”

EVVELEN: Arz u semâ mahlûkâtının ma’lûmu ola ki, bâlâda zikri muharrer; ve “cumhuriyet, bidâyetinde şu mübârek müesseseleri bünyesinde taşıyordu” diyerek, “cumhûriyetçilik” yapmak, okkalı bir bâtıldır; pek dehşetli bir sapma ve yanlışdır… Yazıyı aynen yukarıya aldık…

“O cumhûriyetde, anayasada devletin dini İslâm yazıyordu, Dolmabahçe’de Cum’a selâmlığına çıkan bir halife vardı, (ki halîfe değil, halîfe karikatürüydü), hafta tatili Cuma idi, medenî kânun mecelleydi, Paşanın menkûhası tesettürlü idi (yanlış, değildi; muhtelit yaşayan avratlara mütesettire denemez, tesettürü bu kadar ucuzlatmak Şerîat’ı tahrîfdir), kabinede sarıklı, sakallı, cübbeli Şerîat vekîli vardı (yanlış, ve eksik… Sakallı ve cübbeli soytarı ve ekran iblisleri şimdi de var; eksik kalmış, Muhammed Vehbi Efendi Merhûm’un şalvarı ve mest lastiği, çok sağlam uçkuru, gümüş yüzüğü, fildişi tarağı, gözlere kuvvet sürmedanlığı, çok zarif misvaki, abdest ibriği, hakîkî gülyağı, billur gibi aynası da var idi!!!… 16 cild tefsir sâhibi Merhûm, Şer’iyye Vekilliğinden istifâ etdiği âna kadar, cumhuriyetçiler tarafından dâima bunaltılmış, zora sürülmüş, yobaz muâmelesi görmüş ve nice mes’elelerde tek başına meclisde muhâlefet etmiş; vekâlet etdiği yerin oturağından, sonunda öyle bir rest çekmişdir ki, arkasından, cumhuriyetçilerin tanrısı paşaya  “bu meclise geldiği gibi giden tek adam, şu sarıklı oldu!” dedirtmişdir), Şapka giyenler, Ramazan’da oruç yiyenler tutuklanıyordu, islâmî yemin yapılıyordu, medreseler, camiler, tekkeler, namazlar, oruçlar, zikirler ve fikirler… Galatasaray lisesi gibi (Eygi’yi yetiştiren) lisenin çinili mihrab ve ahşap oymalı minber ile müzeyyen câmi-i şâhânesi bile açıkdı, vasıta ve lokantalarda kadın erkek muhtelit (karma) değildi, sekrâna sekir veren müskîrât memnû’ idi, (çok yanlış, ayık kafa taşımayanlar gece gündüz zıkkımlanıyor ve bunu da bilmiyen hiç kimse yokdu, o kânûn, göstermelik ve göz küllemelik bir kânundu), Paşa, Balıkesir Zağnospaşa câmiinde mihraba çıkıb, Şerîatı medh eylemişdi; İsmet, Lozan’da Fıkhı savunmuşdu, takvim yerindeydi, Türkçe İslâm alfabesiyle yazılıb okunuyordu, (buna gâvurlar bile inanmaz, oralarıyla gülerler. 1928’e kadar yunan alfabeta’sı veya cumhuriyet alfabe’si yok, herkesin elinde, dilinde ve gönlünde ELİFBÂ vardı. Ne demek alfabe, bunu ağıza almaya adam utanır en azından), kız erkek mekteblerde ayrı idi, zinâ şuçdu; cumhuriyet, İstiklal harbi denen cihâdın meyvesiydi (hadi ordan, cihad, şer’î 5 ibâdetden biridir ve cumhuriyet içün cihâd olmaz, hılâfet içün olur. Hılâfet ise, Allâh’ın Şerîat’ı içinde namaz gibi çok büyük bir ibâdet ve rükündür. Binlerce ibâdet, namaz ve farzların edâsı ve nice münkerlerin nehyedilmesi, ancak bu cihâd ibâdetinin ikmâline mütevakkıfdır. “Cumhûriyet, cihâdın meyvesidir” demek, daha abesi zor bulunan bir saptırmadır.  Cihadın meyvesi, ancak, Allâh nizâmının bütün arza hâkim olması, ilerlemesi ve muhâfaza edilmesidir. Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm ve ashâb-ı güzînin cihâdları, sonunda, meyve olarak ortaya ne zaman cumhuriyeti yani Fransız ihtilâlinin republicasını koymuşdur?. Bunu söylemek akla ziyandır), ilk cumhuriyet İslâm ile barışıkdı ( bu nevzuhur “barışık” tabiri de, adamı uyuz eden tipde… Dargın değilmiş de, barışıkmış… “Aman altdan alalım,  ha mı ha, hı mı hı diyelim de, dargınlık çıkmasın, suyuna tirit idâre edib gidelim!” der gibi, kurbağaca ve yeni uydurma bir ta’bîr!)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki bir takım şer’î müesseselerin hiçbiri, cumhuriyetin bidâyetinde var olmalarına rağmen, cumhuriyetin i’câd, inşâ’ ve ibda’ eylediği birer müessese değildir. Bunların tamâmı da, tasfiye edilmek üzere, Hılâfet devrinden, bizzarûre cumhuriyetçi zorlayıcıların eline düşmüş; ve cumhuriyetin de cumhuriyetçilerin de nefret etdiği şeylerdir… Nitekim, (1. Kasım. 1922’den) yani cumhuriyetin i’lânından bir sene evvelinden başlamak üzere, 12 sene içinde  (1934’de kadar) bir teki bile bırakılmadan, tamâmı da kaldırılıb atılmış; ve tasfiyeye uğramış ve yerleri de tesviye edilmişdir!.. (1. Kasım.1922’de), hükûmet-i İslâmiyye, 1934’de de, Ayasofya ibâdethâne olmakdan tasfiye edilmiş, bu iki târih arasında da, 500.000 kelle alınmak sûretiyle, Müslümanlık ve Müslümanlar tasfiye edilmişdir… Çünki dünyâ patronları, bunu böyle istemiş; ve talîmâtlarını da böyle vermişlerdir…

Eygi, târîhî hakîkatleri, bir takım yanlış ve gözküllemelerle saptırıb çarptırmamalıdır… Galatasaraycılıkla başlıyan hayatını, selefîliğe, sonra Demirelciliğe, sonra hılâfetçiliğe, arkasından “Şeriat Ülkesi” diyerek Saudiciliğe, bilâhare İran Acem ve şii taraftarlığına, bir yandan antierbakancılığa, sonra “Muhterem Necmettin Beyciliğe”, şimdi de “cumhuriyetçiliğe” pas vererek sürdüren bu cumhuriyet vatandaşı, doğruları değil, kendi nefsinin istediklerini, zaman, zemin ve şartlara göre çalakalem piyasaya sürmekde; ve bugün, (er.el-i ömründe), başda Erbakan’ın vârisleri bulunan Millî Görüşçüler olmak üzere, nice muhitleri çok yanlış ve çok zararlı lâf u güzâfla, dalâlete sevketmektedir…

SÂNİYEN: “Özlem ve gözlemler!” mücerred, rûhu çıkmış bedenin, geriye bırakdığı (cesede) âid (sevi.ilikdir); ve Üstâd Necib Fâzıl Merhûmun ifâdesiyle, “pudralanmış ölü yüzüne” ve o ölüye olan tutkunluk… Hılâfet, adı geçen pudra ve makyajla ayakda tutulan cesedin, rûhu ve gerçek özlenecek cevheri iken, bunu taşımayan cesede ve ondaki, bir müddet sonra çürüyüb yok olacak bir takım kıymetlere takılıp kalmak, bir bakıma, çölde görülen serâbın “özlemini” taşımakdır!.Nitekim birkaç sene içinde, mücerred cesede âid bütün göz alıcı noktalar tek tek dağlanmış, oyulmuş, kesilmiş, çürütülmüş ve yok edilmişdir…

 SÂLİSEN: Hılâfetin rûh ve cevherinin, cumhûriyetde yaşayacağını veya yaşatılabileceğini sanmak, bugünün “islâmcıları ile muhâfazakârlarının” da, anlamadığı veya mühimsemediği ve böyle oldukça da, hiçbir irtifâ kaydedilemeyib, Merhûm Üstâd’ın ifâdesiyle “ham softa kaba yobazlık” ve posalıkdan kurtulunamıyacağı, bedâhaten ortadadır… Bunun netîcesi, ılımlı ve sulandırılmış, beşer uydurma ve projesinden ibâret, protestan bir religionun, süründürücü ve paspas edici keyfiyetinin, bataklıkdan beter bir vasat ortaya çıkarmasıdır…

Eygi’nin yukarıdaki cesede âid yazdığı “özleme ve gözleme” satırlarını okuyunca, işte o cevhere âid öz ve esâsı idrâk edemiyen adam ve madam kim olursa olsun, onun, cumhûriyet denen rejimin bunca şekil ve göstermelik ıvır zıvırlarına olduğu kadar; özündeki vahiyle tersleşmeye, hılâfet karşısında alel’âde bir beşer ma’mûlü  (republic) oluşuna ve nihâyet zâtına bile âşık olası gerekebilecekdir!. Halbuki nice allâme, hoca ve müslümanların, Eygi’nin özlediği o cumhûriyete “karşıt!” diye, kelleleri koparılıp koparılıp çukurlara atılmışdır!. (1. Kasım 1922’de), “ihtimal ki” denilen “kellelerin kesilmesi”, vakt-i merhûnu hulûl etdiğinde aynen tahakkuk etdirilmişdir…

Eygi, cumhuriyetin pek çok yücelik ve ululuklarını da, daha yazmamış!  “Cumhuriyet faziletdir!” diye, kadîm Yunan filozoflarının laf u güzaflarını, Kur’an-ı Kerîm nassı gibi “milli görüşçü ileri müslümanlara” yıllardır servis ederken, her inceliği ve mukâyeseyi de, eksik bırakmakla dile getirememiş!. Eygi, ne kadar cumhûriyet “özlem ve gözlemi” hatta “aşk ve îmânı” taşısa da, “cumhûriyeti biz kurduk!” diye kabaran ve şecaat arzeden Erbakan Hazretlerinin (öşrü) kadar bile olamaz!.. Hem Erbakan’ınki, aynı zamanda “Hılâfeti de biz yıkdık!” ma’nâsına geliyordu? Gerçi 1968’li yıllarda ve Bugün gazetesinde yazdığı başmakâlelerde, “hılâfeti”, olabildiğince müdâfaa ediyordu!. Ezmânın tegayyürü ile , demek ki, “ilk cumhûriyet özlem ve îmanı” gibi şeylerde de, bir takım gömlek değiştirmeler, onda da kaçınılmaz olmuş!. Kullandığı tabirlerden biri olarak, “Sosyolojik Müslümanlarda” görülen bir takım istihâleler, “değişim ve dönüşümlü” tekâmül eserleri, “psikolojik ve antikamorfolojik zevât-ı kirâmda” dahî, ayne’l-yakîn müşâhade edilebilmektedir!..

Eygi, birkaç cumhuriyet yücelik ve ululuklarını yazmış, hepsini sıralayamamış dedik… Meselâ, o hep özlediği, hasretinden yandığı cumhuriyetin ibtidâsında, duvarlarda koskocaman bir âyet bile asılı duruyordu!. Şûrâ Sûresi 38. Âyet: “Ve şâvirhum şûrâ beynehum!”

Halbuki bu âyet-i celîle bile, müslim ve gayr-i müslim karması 42 buçuk cumhûriyet “halklarını, ulus ve sürülerini” muhâtab alan bir âyet değil; mücerred müslümanlara bir emir taşır… O, önünde diz çöktüren, baş eğdiren ve secde etdiren Allâh Azze’nin mukaddes ve muazzez bir Kelâmıdır… İşleri, aralarında istişâre ile olacak olanlar, mücerred “müslümanım” diyen; ve Allâh ve Rasûlü’nün nasslarına göre îmân ve ameli esas ittihaz eden müslümanlardır. Bu âyetdeki “istişâre” ile cumhuriyet meclislerinin istişâresi arasında nâmütenâhî fark vardır. Bir taraf, Allâh içün ve Allah’ın Kitâbı ile kayıtlı olarak ve ancak ehil olanların bunu yapabileceğini kat’î hükme bağlarken; cumhuriyetçiler ve hatta dembokrat kafalılar, bunu, binbir yalan, dolan, gözboyama ve ayak oyunları ile ve parmak hesâbıyla ekseriyeti yakalayanın dikta ve saltanatı olarak tatbik ederler… Bu âyeti, “republic parlamentosunun” duvarına asanlar da, aslâ bir sahabî îmânıyla vahye îmân ve inkıyâdı esas alanlar değildi; tam tersine, getirecekleri “cumhuriyet saltanat ve desbotizmasının”, saltanatı değil (!) istişâreyi esas alan, pek asrî ve medenî bir idâre imiş gibi görünmesi imajını vermek içün böyle yapmışlar, âyetleri son derece gaddarca istismâr etmişlerdi… Ve aynı zamanda da, geçmiş Osmanlı idârelerinin, “meclise dayalı bir istişâre emrine” muhâlefetle, istibdâd ve saltanatı esas alan ve islâm’dan da o nisbetde uzak idâreler olduğunu fikirlere bulaştırmışlardı!

Eygi’nin özlediği o cumhûriyetin ilânından tam 362 gün evvel, (1.Kasım.1922)’de, Ankara meclisinde, nasıl bir cumhûriyetin geleceği, öylesine net, vazıh, sarih, köşeli ve apaçık ortaya konulmuşdur ki, adam ve madam kim olursa olsun, ağzı bir karış açıkda kalır!. Ve Eygi’nin özlediği ve hasretinden yandığı hususların, daha bir müddet göstermelik olarak ve insanların akıl tutulmalarını kontrol altına almak üzere yerinde bırakıldığı görülecek; ve gerzek olmadıkça da, bunu inkâra mecâl bulunamıyacakdır!..

Şimdi de, “Eygi Özlem Cumhuriyetinin” yücelik ve ululuklarının 362 gün evvelden görünen fotoğrafına, (1.Kasım.1922) gününe bakalım:

1 Kasım 1922 günü, Saltanat’ın Kaldırılması’na binaen toplanan meclis genel kuruluna vekiller tarafından değişik metinler sunuldu. Görüşülen kanun maddesine muhalefet eden bir grup mebus, “Saltanatla hilafetin birbirinden ayrılmasının İslâm Fıkhı açısından da mümkün olmayacağını” söylemeleri üzerine iki grup arasında çok ciddi tartışmalar çıktı. Gittikçe artan tansiyon sinirleri de bir hayli gerdi. Hadiseleri dikkatle takip eden Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa, yüksek gerilimli anların yaşandığı bir anda sıranın üzerine çıkarak şu meşhur konuşmasını yaptı:

“…Hakimiyet ve Saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye ilim icabıdır diye verilmez. Hakimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlar, bu tasallutlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline fiilen almış bulunuyor. Mevzubahis olan millete saltanatını, hakimiyetini bırakacak mıyız meselesi değildir. Mesele, zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, derhal olacaktır. Şu an burada toplananlar, meclis ve herkes meseleyi normal görürse, bence uygun olur.
Aksi takdirde yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

Bazı kafaları kesmek!. Cumhûriyetçilere tam yakışan bir fiil!

Bay Eygi, yukarıya aldığımız  bu satırları, en az on kere okur da, bir netîceye varırsa, buradan, nasıl bir cumhuriyete gidileceğinin yalınız suluboya resmini değil, tunçdan heykelini bile görebilecekdir!..

Özlediği cumhuriyetin, “Dolmabahçe Sarayı’nda oturan ve her hafta merasimle selâmlığa çıkan bir Halifesi bile varmış!”

Ankara’dan paşa icâzetli, ta’yinli ve vesâyet altında, uydur kaydır cinsinden, vitrin süsü, içi bomboş, dışı makyajlı bir halîfe müsveddesi!

Şeyhülislâm, Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri ise, o halîfe denen gösteriş budalası, alafranga beyinli ve resim ustası adam içün, “Abdülmecid Efendi’nin hılâfetine şeytan bile güler, bu hılâfet şer’an muteber değildir, Kamal Paşa’nın ta’yin etdiği adamdan halîfe mi olur!” derken; “ehl-i sünnet müdafiiyim, imâm-ı kebîr lazım!” diye her gün yazıb çizen Eygi, “her hafta merasimle Cuma selâmlığına çıkan” bir oyuncağı, özlediği cumhûriyetde halîfe diye takdîm ediyor ki, bu sâdece tahrîf değil, aynı zaman da müthiş bir mes’ûliyyetsizlikdir… Halife (hılâfetde) olur; ve cumhûriyetde  (halife) olacağını dünyâ insanlığı belki de ilk def’a duyuyordur… Cumhuriyet olup da, başında kral taşıyan bir ucûbestan; veya kraliyet olub da, başında cumhurbaşkanı gezdiren bir garâbetistan var mıdır, bunlar da ancak Bay Eygi’ye ma’lûm bulunsa gerekdir!

Onun içün de, 1924’de, alafranga resim ustası adam, madam taifesiyle beraber, arkasından zil takıb oynadığı Vahîdüddîn Cennetmekânın başına örülen çorapları, o, her yerine giymek zorunda kaldı! Son kullanma târîhini bir saat geçirmeden, onu, palas pandıras, Avrupa’ya postalayıverdiler!.

Böyle bir adam da Eygi’nin son halîfesi!

Yiyene…

Yahu bu “halîfe” denen ve ipleri Ankara’da olan ta’yinli oyuncak, Osmanlı mı, yoksa niceleri ve birileri gibi yahudi mi idi?

Osmanlı ise, “Osmanoğulları zorla Türk milletinin hakimiyet ve saltanatına el koymuşlar, bu tasallutlarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini bildirerek hakimiyet ve saltanatını isyan ederek kendi eline fiilen almış bulunuyor.” (Ahmed Anapalı, 4.11.2013) 

Diyen ve Osmanlılara bu kadar ağır kelâm eden paşaların, kendisini “halîfe!!!” yapışını; ve Sultân Vahîdüddîn Hazretlerine yeminler ederek söz veren adamların ihânetlerini, bu adam, hangi nâmûs, şeref ve haysiyetle kabul ve hazmediyordu acebâ?. Avrupa’ya dehlendiği zaman, oralarda bile Vahidüddîn Cennetmekân’ın aleyhinde dolaplar çeviren ve Merhûm Sultan’ın başına musallat olan bu adam; ve Onu yukarıdan beri beyân olunan keyfiyetine rağmen, “Halîfe” diye millete yutduran adam ve madamlar, Âhıret’de acebâ nasıl hesab verebileceklerdir?

Eygi şu satırları da okumalı:

“Paşa’nın bu konuşmasından sonra muhalif sesler sustu, ya da susmak zorunda kaldı. Konu hakkında verilen önergeler birleştirildi ve son şekil, genel kurulda “Allah Kahretsin” sedalarıyla, “taçlı hain”, “Vehimeddin” gibi benzetmelerin bol kullanıldığı konuşmalardan sonra kabul edildi. Millet Meclisi’nde kabul edilen bu kanundan sonra Vahideddin Han’ın üzerinden Sultan’lık sıfatı alınmış, fakat Halife’lik sıfatı halâ üzerinde durmaktaydı.

1 Kasım 1922’deki bu görüşmelerden sonra saltanat ve padişahlık artık tarih olmuştu. Bu durum, tahtı ayaklarının altından çekilen Sultan’a, İstanbul’da Büyük Millet Meclisi’nin ve Hükümetini temsil eden Refet Bele Paşa, tarafından bildirildi.” (Ahmed Anapalı, 4.11.2013. Milli gaz.)

Abdülmecid oğlu Sultân Vahîdüddîn Hazretleri gibi bir Osmanlı’ya, o “özlenen cumhuriyetin” bazı (kur.cuları) 29. Ekim.1923’den bir sene evvel, “Allâh Kahretsin!” diye öğürecekler; “taçlı hâin” diye böğürecekler; Vahîdüddîn yerine “Vehîmüddîn!” diye süflîleşecekler, sonra da Abdülmecid Hân birâderi Cennetmekân Abdülazîz Hân oğlu ve alafranga suluboya ustası Abdülmecid denen adam kalkacak, amcaoğlunun yerine, bir Osmanlı nâmus, şeref ve haysiyetiyle oturub “Ben Halîfeyim!” diyecek, bu nasıl olabilir? 90 sene sonra da, Eygi adında ve “ehl-i sünnet müdâfiiyim” diyen bir adam, Vahîdüddîn Cennetmekânın âh u enîn ve beddualarına hedef olmakdan zerre kadar korkmadan, o herifin “halife” olduğundan bahsedecek!

Ne günlere kaldık ey, GÂZÎ hünkâr!

…………………………..mühürdâr!

“Ehl-i Sünnet müdâfiiyim!” diye sıkıb duran Eygi, “özlediğine”“değişim, dönüşüm, açılım ve saçılım” peşindeki hormonlular sa’yesinde, yakında kavuşur ve rahata erer diyelim!..

(İntişârı: 04.11.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir