Ruh Hastası
28 Haziran 2017
Dâr’ül-Harb ve Dâr’ül-İslâm
29 Haziran 2017

İslâm şehidi Şeyh Said Hazretlerinin şehâdetinin 90. yılı münâsebetiyle kendisine Allâh’dan rahmet niyâz ediyoruz…

Şeyh Said – Genç İsyanı

Merhûm Üstâd Necib Fazıl

 

 

VAK’A VE İLK TEZ

Hareketine, devlete karşı silâhlı isyan süsü verilen ve böyle bir süs verilmesi için gerekli her şartı fazlasıyle misallendiren Şeyh Said ve etrafı, birer din mazlumu kabul edilebilir mi?

Bu sualin cevabını, işin hikâyesi ve en mahrem noktalarına kadar belirtilmesinden sonra vermek üzere başımızı 52 yıl öncesine çevirelim ve o tarihten 13 yıl ötede Dersim hadisesiyle insan kanından kıpkızıl akacak olan Murat Suyu iklimlerine bir göz atalım…

Sene 1925… Şubat ayının 13 üncü Cuma günü… Ergani çevresinin Piran köyü… «Piran» ismi nereden geliyor. «Pir» kelimesinin toplam adı olan bu söz, orada birtakım «pir» lerin, yâni mânevi şeyhlerin ve gönül olgunlarının vatan kurmuş olduklarına mı delâlettir, yoksa sadece ihtiyar adamlara mı işaret, yahut büsbütün ayrı bir kaynağa mı izafet?.. Bilmiyoruz. Herhalde manalı bir isim…

Şişkin adaleleriyle masmavi bir gök altında kuvvet ve heybet timsali çepçevre dağlar… Ve bu dağ çemberinin sınırladığı vadi ortasında, tam da Doğu Anadolu’ya hâs şekil ve üslûbiyle Piran köyü… En yükseği iki katlı evler, toprak damlar ve yalçın taş bloklarından, sağır duvarlar…

Cumhuriyet ilân edileli 16 ay geçmiş ve onun ikinci kış mevsiminde, Doğu Anadolu, her zaman olduğu gibi, küçücük bir çocuğu dev kadar gösterecek postlara bürünmeyi gerektiren bir soğuğa batmıştır.

13 Şubat Cuma günü güneşin ilk ışıkları Piran köyünü halkalayan dağları yaldızlarken, uzaktan, kalabalık bir atlı kafilesinin köye doğru yol aldığı görüldü. Arap kanı karışık Uzun Yayla tipi atlar üzerinde, omuzlardan çaprazvâri atkılı ve kalın bel kemerli fişeklikleri, tüfekleri ve hançerleriyle tepeden tırnağa silâhlı ve yerli kılıklı 3-5 yüz süvari… Bir süvari alayına denk bir kuvvet… O da nesi?.. Bunlar hükümet kuvveti mi? Değil!.. Hükümete karşı harekete geçmiş bir kuvvet mi? O da değil!.. Ya?..

Bunlar, Doğu illerinin oymak ve ağalarına mahsus maiyet topluluğudur, hükümet çapında kuvvetlerle dolaşıp gezmeleri an’aneleşmiş bir tabiîlik belirtmektedir ve damarlarına basılmadıkça son derece uysal ve körü körüne itaat seciyesindeki bu adamlar, işte, reislerinin peşinde, bir düğün vesilesiyle Piran yolunu tutmuşlardır. Reisleri, en önde, cins bir at üzerinde, Şeyh Said… Güzel yüzlü, derin gözlü, tatlı bakışlı, kuvvetli bir yapıya ve heybetli bir edaya sahip, yaşı 60, fakat görünüşü genç bir insan… Beyaz ve uzun bir sakalı, sünnete tam uygun kırkık bıyıkları var… Gözleri sürmeli ve sarığı sağ kenarından püskülvâri sarkık…

Piran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’e bir düğün münasebetiyle yüzlerce davetlinin başında gelen Şeyh Said’i, çoluk, çocuk, genç, ihtiyar, bütün köy, kendisini atların ayağına atarcasına karşıladı. Zira bu insan, hususiyle Şark Anadolusunda tesiri pek büyük olan Nakşilik tarikatinin şeyhlerinden bilinmektedir ve aynı zamanda dini «otorite» ile karışık ağalık ve reislik makamının alemi olan «şeyh» sıfatı içinde, derinliğine bir mürşit olmaktan ziyade sığlığına bir güdücü rolündedir.

Hemen belirtelim ki, Şeyh Said’in şeyhliği eğer öbür türlü olsaydı, kendisini takip eden din yıkıcılıkları ve onbinlerce müslüman kanına mal olan ayaklanma meydana gelemezdi. Mukaddes sünnete dış çizgileriyle o kadar bağlı olan Şeyh Said, onun içine ait mânalardan birine, gerektiği şartlar bakımından erebilmiş değildi.

“- Uyuyan fitneyi uyandırmayınız!”

Şeyh Said, her hamle ve harekette iyi veya kötü ihtimal kutupları arasında tam ve çileli bir murakabe ve muhasebeyi emredici ve dâvaları kavramaktan âciz ve çok defa cahil, yarım yamalak davranışlardan sakınılmasını şart koşucu hadîsin sırrına uzaktı. Yoksa, mahut ayaklanmaya itilmiş olsa bile bu itilişe uymamayı pekâlâ becerebilirdi.

İşte, dikkate en ziyade lâyık ve bahsimizin sonunda tamamlayacağımız bir kıymet hükmü olarak bu ruh ve kalıbın sahibi Şeyh Said, Piran köylülerinin yüceltici tavırları arasından süzülerek kardeşi Şeyh Abdürrahim’in konağına iniyor.

Konağın büyük sofrasında ileri gelenlerden 100 kadar insan, dizüstü yere çökmüş, başköşede bağdaş kurmuş Şeyhi dinlemekte… Birçoklarının cuma namazından önce cami vaazı diye kaydettiği sözler, hakikatte, Piran ağası ve Şeyh Said’in kardeşi Abdürrahim’in evinde bir konuşmadan ibarettir ve o günkü rejim üzerinde Şeyhin bütün görüşünü çerçevelemektedir:

“- Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Nazırlığı kaldırıldı. Din tedrisatı Maarife bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz muharrirler Peygamber Efendimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün, elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.”

Birçok kaynağın değişik kelime ve tâbirlerle belirttiği, fakat hepsinde mâna ve meali sabit sözler bunlardan ibarettir. Bu sözlerde ise, elinden bir şey gelmeyeceğini itiraf edici bir din bağlısının, henüz yeni başlayan ve asıl «ayaklanma» dedikleri hâdiseden sonra gemi azıya alacak olan rejim tavrına karşı şahıs küskünlüğünden başka bir şey, hele ayaklanmaya dair hiç bir işaret yoktur.. Belki de aksine, herkesi aynı küskünlüğe davet edici, fakat elden bir şey gelmeyeceğini hatırlatıcı ve şimdilik sabır ve katlanmaktan gayrı yol bulunmadığını gösterici bir mâna var… Herhalde plânlı bir ayaklanma hareketine karar vermiş ve onu hazırlamaya çıkmış bir adam, elden bir şey gelmeyeceğini söylemekle işe başlamaz.

İstiklâl Mahkemesi dosyalarına ayniyle bu şekilde geçmiş olan sözde Piran vaazının belirttiği bu inceliğe o taraftan veya bu taraftan şimdiye dek dikkat eden olmamıştır. Şeyh Said kardeşine ait konağın büyük sofasında toplanan ağalara, dine yapılan kötülükleri anlattıktan sonra:

“- Bu vaziyette artık ayaklanmanın ve karşı durmanın zamanı gelmiştir!”

Gibilerden bir söz etmemiştir. Bu nokta riyazi bir hakikat belirtir ve Piran’dan başladığı kabul edilen hareketin önceden bir niyet ve maksada bağlı olmadığını ayân-beyan gösterir.

Şeyh Abdürrahim’in, iki kanatlı meşin bir perdeyle bölümlü sofasında bu konuşma süre dursun…

Öğleye doğru, köye, jandarma kılıklı, küçük bir atlı grubu geliyor. 15 nefer ve iki zabit… Subaylardan üsteğmen olanı (öbürü teğmen) Şeyh Said’in karşısına çıkıyor ve kafilesinin içinde ağır suçlu birkaç mahkûm bulunduğunu, onları köylerinde arayıp bulamadıklarını, düğün münasebetiyle şeyhin davetlileri arasına katılıp buraya geldikleri haberi üzerine Piran yolunu tuttuklarını söylüyor ve mahkûmların adalete teslimi için, nüfuzu her tarafa yaygın, güçlü Şeyhten aracılık istiyor.

Hikâyeyi, aynen, Şeyh Said’in İstiklâl Mahkemesi huzurundaki ifadesinden dinleyelim:

“- Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım (teğmen) odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mahkûmun evine on kadar başka mahkûm sığındığını, bunların teslimi için tavassutta bulunmamı rica etti. Hemen mahkûmlara haber göndererek teslim olmalarını nasihat ettim. Fakat mahkûmlar «talâk-ı selâse: üçlü boşama» üzere ahdettikleri için teslim olmayacaklarını bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre mahkûmlardan 8′i serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslim olmamışlar. Bunun üzerine ikisi içeriden, sekizi de dışarıdan ateş açarak jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar.”

Asıl büyük ayaklanışın hesabını verirken, bu küçük, fakat hakikatte vesile ve sebep mihrakı olarak pek büyük noktanın üzerinde fazla durmayan Şeyh Said’in ifadesini biz tamamlayalım; tamamlamadan evvel de, hadiseyi, Başbakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı boyunca en kanlı istismarlara götürmüş olan «Milli Şef» lâkaplı İnönü’nün damadı Metin Toker’e ait «Şeyh Sait ve İsyanı» adlı kitapçıktan, başlangıç noktasının nasıl hikâye edildiğine dikkat edelim:

“- Şeyh Sait, yanındaki eşkiyanın teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken durumu da el altından kolaçan ettirdi. Bahri’nin evi içindekiler, on değil, oniki kişiydiler. Aralarında Vartolu Nebi ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardı. Yahut, başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Sait’in maiyetine katılmıştı. Dördü ağır hükümlüydü. Katilden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl almak istediği bunlardı.

Jandarma komutanı Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendiydi. Yanında Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar, aradıkları eşkıyanın köye gelip de Bahri’nin evine saklandığını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. Bu, Piran’ın çok evi gibi iki katlı bir basit yapıydı. O zamanki adıyla Çalan mahallesindeydi. Şimdi mahallenin adı Yeşilyurt olmuştur. Bahri’nin evi hâlâ durur. İki tarafına dükkân ve kahvehanelerin sıralandığı toprak caddeden sola dönüldüğünde dar bir sokağa girilir. Sokak, az ilerideki tepelere kadar uzanır. Bugün evin o sokağa bakan pencerelerinde patiska perdeler ve çiçek saksıları vardır.

O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü, ikindi vakti, jandarmalardan bir kısmı evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere «Teslim olun!» diye sesleniyorlardı. Fakat içerden küfürle mukabele ediliyordu. Halk civara birikmişti ve hadiseyi hem merakla hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu.

Şeyh Abdürrahim’in evinden Bahri’nin evine, gizlice haber uçuruldu. Teslim, bahis konusu değildi. Şeyh Sait, emrindeki bu iyi vurucu kimseler yakalandıktan sonra kendisinin tevkifine kalkışılmasından korkuyordu. Teğmenlere tekrar şu ricayı saldı:

“- Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken bir şey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.”

Ama jandarma da kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi. Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahri’nin evindeki 12 kişiden sekizini bırakmaya hazırdılar. Fakat dört azılı katil mutlaka teslim olmalıydı.

Şeyh Sait bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı. Eşkıyanın plânı şuydu: Sekiz kişi, evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silâhlıydılar. Oradan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda, evde kalan dört kişi de bu ateşe katılacaktı. Şeyh Abdürrahim ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh, mavzeriyle sokaktaydı.

Plân aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi, müfrezesine geri emrini verdi. Bir ölü, iki yaralı bırakmıştı.”

Hadiseye kayınbaba gözlüğünden bakan bu satırlar, her şeye rağmen, basit ve şahsi cinayet vak’alarının takibinden başka bir mâna ifade etmeyen bir işde Şeyh Said’e ait hiçbir sorumluluk ve onun devlete karşı isyan niyetinden hiçbir işaret bulunmadığını göstermeye yeter. Aksine, Şeyh Said tarafından işin tatlıya bağlanmasına çalışıldığını da gizleyemez.

Halbuki asıl gerçek, ne Şeyh Said’in Mahkemede anlatmaya çalışıp da anlatamadığı, ne de birtakım devrimbaz kalemlerin anlatmaya çalıştıkları, fakat yine anlatmadıkları gibidir ve üstelik dikkatli bir göze en derin «acaba» şüphesini vermektedir.

Başlangıç hadisesinin içyüzü, en titiz incelemelerimize göre şöyledir:

“- O taraflarda, Şeyh Said isimli, bâtınî irşad ve tasarruf ehliyeti son derece şüpheli, Nakşî Şeyhi olduğu iddiasında, daha ziyade muhitini sevk ve idare siyaseti ve satıh üstü güdüm dehâsı bakımından hünerli, koyun sürülerini yüzlerce çobanın otlattığı, çok zengin ve büyük nüfuzlu bir ağa vardır ve en büyük meziyeti olarak bu adam şeriat bağlılığında müstesna bir şiddet ve hiddet sahibidir. Fakat bu şiddet ve hiddetin kullanılacağı yeri ve dereceyi tâyin edebilme irfanından mahrum…

İşte bu adam, Allah ve Resulüne bağlı her ferdin hak vermesini gerektirici bir ruh haleti içinde, sonrasını görmeksizin, daha 1925′in ilk basamaklarında olup bitenlerden üzgün ve rejime o zamandan küskündür. Fakat bu duygusunu asla içtimaî bir fiile çıkartmamakta, belki hiçbir gerçek kanun anlayışının suç biçemeyeceği tarzda ruhlara aşılamakla yetinmekte ve kötülüklere karşı elle, olamazsa dille, o da olamazsa kalble karşı durmayı emreden hadîsin ancak üçüncü basamağına yapışabilmekte, bazen de ikinci basamağa geçebilmektedir. Fakat bu ikinci basamakta da (Forum) dedikleri toplum meydanına sızabilmek imkânından mahrum bulunmakta ve sisli dağlar, buzlu ırmaklar arkasında, ancak tebeşir noktaları halinde basit insanlara hitap edebilmektedir. Bu düşünce tavrı ve tavır düşüncesi hiçbir demokrasi şekil ve nev’inde suç değildir.

Geçelim hikâyeye:

İşte bu adam, çevresinde düğün davetlileri olarak 300-500 atlı, Pîran köyünde kardeşi Şeyh Abdürrahim’in köy şatosu denilecek konağına iniyor. Topluluk içinde kendisinin farkında olmadığı, Jandarma tarafından harıl harıl aranan birkaç adam öldürme mahkûmu vardır. Mahkûmlardan biri de o köydedir ve evinde öbürlerini beklemektedir. Jandarma vaziyeti öğrenip de Pîran’a bir baskın yapmaya gelince bunlar hep birden Pîran’lı mahkûmun evine çekilip siper alıyorlar. Jandarma kolunun başındaki subay gayet akıllı bir hareketle Şeyh Said’in karşısına çıkıyor ve mahkûmların kanuna teslimi için Şeyhin vasıta olmasını rica ediyor. Şeyhin karşılığı gayet ince, zarif ve anlayışlıdır:

“- Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu var ki, biz şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni içindeyiz. Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silâhlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hadise çıkabilir. Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mahkûmları kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ayrılmaya ve kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hattâ o zaman mahkûmları elimle teslim etmenin çarelerini düşüneyim!”

Jandarma subayı bu haklı teklifi kabul etmiyor, mahkûmların sığındığı evi kuşatıyor ve neticesi malûm…

Bu güne değin hiç kimsenin duymadığı, bilmediği, merhum Van mebusu İbrahim Arvas’tan dinlediğim ve o muhitin birçok yaşlı adamına teyid ettirdiğim bu gerçek, işin bütün ruhunu ifşa edici ve başlı başına muhkem bir (tez) belirtici bir mahiyet arzeder ve bilmeyerek de olsa Şeyh Said’in isyana nasıl itildiğini açığa vurur.

Şimdi en ince bir nokta:

Şeyh Said vak’a üzerine vilâyet merkezine bizzat gidip durumu izah edeceği ve hadisede hiçbir dürtüklemesi olmadığını göstereceği yerde artık işi bir olup bitti kabul ediyor, yüksek bir dağ tepesindeki köyüne çekiliyor ve üzerine hükümet kuvvetleri yüklenince, birden, beslediği ruh haleti yüzünden, kendisini karşı koyma ve isyana geçme hareketine mecbur ve memur sayıyor ve gümbürtü kopuyor.

Şeyh Said isyanının tohum mânası bundan ibarettir ve ötesi hep bu mânayı geliştirici ve gerçekleştirici tecelliler…

Pîran hadisesi üzerine, zaten derin bir şeriat kâbusu ve din korkusu yaşayan hükümette hiçbir dikkat ve anlayış tavrı peydahlanmadığı gibi, Şeyhde de bu dâvanın şartlarına ve doğuracağı neticelere dair herhangi bir basiret ve takdir gözü açılmamıştır. Elbette ki hükümette (hadise peşinden başa geçen inönü hükümeti) uhdesinden gelinmek şartiyle, din gayzını büsbütün alevlendirmek için bundan daha elverişli bir fırsat bulunmazdı; ve 1925 kışı ve ilkbaharını takip eden hadiseler 20 yıl boyunca, hep aynı hedefe, İslâmı kurtarmak hedefine yöneltilmek üzere bu isyan, aranıp da bulunmaz bir istismar dayanağı teşkil edecekti.

Teşhisimizin doğruluğuna en keskin hüccet, bizzat Dâmad Beyin eserindeki itiraftır.

«Milli Dâmad» tarafından yazılan kitabın, 5, 6 ve 7. nci sahifelerinden:

“- Olay, Cumhuriyetin bir dönemeci almasının fırsatı yapılmıştır ve bu mahiyeti itibariyle, söylediğim «işaret noktaları»ndan birini teşkil eder.

1925’ler, Atatürk Devrimleri olarak bilinen inkılâp hareketlerinin başladığı, fakat ilkel bir siyasî demokrasinin de tatbik olunduğu yıllardır. Küçük bir zaman parçası, 1925 Türkiye’sinde bunların ikisine birden devam olunamayacağını çok kimseye ispatlamıştır. Muhalefet ister istemez çok geniş bir muhafazakar kütleye dayanacaktı. İktidar ister istemez çok ufak bir «avantgarde» ile yetinecekti. Kudret sahibini oy tayin ettiği takdirde, muhafazakâr, en azından pek ılımlı devrimci Muhalefetin, iktidarı alacağı tabiiydi.

Ama 1925 Türkiye’sinde kudretin başka ölçüleri bulunuyordu. İktidarın başları, düşmanı denize dökmüş muzaffer ordunun muzaffer komutanlarıydı. Memlekete onlar hâkimdiler. Demokrasi ile Devrimler konusunda bir tercih yapmak durumuna geldiklerinde Devrimleri seçmişler ve Demokrasiyi, hiç olmazsa erteleme kararı vermişlerdir.

Şeyh Sait ve isyanı, onları bir tercihi yapmak durumuna getiren olaydır ve önemini buradan almaktadır.

Nitekim, asıl üç büyük devrim, Medenî Kanun Devrimi, Kıyafet Devrimi ve Harf Devrimi Şeyh Sait İsyanından sonra yapılabilmiştir ve «Takrir-i Sükûn» Türkiye’si bunların ortamı olmuştur.

Bundan dolayıdır ki, Cumhuriyetin bu önemli (işaret taşı)nın, (Şeyh Sait ve İsyanı)nın bütün cepheleriyle bilinmesine, belki bugün, her zamankinden de fazla bir lüzum, hattâ zaruret olduğuna inanıyorum.»

Metin Toker Ankara – 1968

Biz, en sağlam metod olarak «Ulu Hakan Abdülhamid Han» isimli eserimizde de gösterdiğimiz gibi, savunduğumuz bir dâvanın övücülerinden ziyade yericilerinden kuvvet almak ve büyük usulcü (Sokrates)in (Sofist)lere yaptığı şekilde hasım düşünceleri kendi silâhiyle tepelemek yolundayız. Zira bilmekteyiz ki, yüce kudret, bunlara daima ters tarafından doğruyu söyletmekte ve gerçeği ağızlarından kaçırtmaktadır.

ANKARADA HAVA

Vak’adan bir hafta sonra, ikinci Cumartesi sabahı, o zamanlar bir iki kulübecikten farksız, buna rağmen şehrin en haşmetli binası Ankara Garında bir kaynaşma… Tek-tük, birkaç kırmızı fes ve beyaz sarığın beneklediği, çoğu siyah, astragan kalpaklar denizi… Başta, yanlama giydiği, sağ ve sol uçları sivri, siyah astragan kalpaklı Devlet Reisi, keskinleme giyilen, ön ve arka uçları sivri, siyah astragan kalpağı altında İsmet Paşa bekleniyor. Sızlayıcı bir vicdan taşıdığını isyan hadisesinin ihtilâtları sırasında gösterecek olan Başvekil Ali Fethi Bey ve Kafadarları müstesna, bazı vekiller, yüksek memurlar ve birçok Meclis âzası orada… Fethi Bey yok; zira hadiseyi dikkatli ve ağır başlı bir plânda ele aldığı için aczine hükmedildiğini ve yerini almak üzere İstanbul’da tedavide bulunan İsmet Paşanın palas pandras Ankara’ya çağrıldığını biliyor.

Paşalar arası öpüşmeler, sarmaşmalar, dolaşmalar…

Öğle ve akşam yemekleri Çankaya’da… Evvelâ, ikili, sonra Meclis Reisi Kâzım (Özalp) Paşa’nın katılmasiyle üçlü, derken Ali Fethi Beyin davetiyle dörtlü ve nihayet «Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi» Fevzi (Çakmak) Paşa da işin içinde, beşli toplanmalar ve karar:

“- Doğu Anadolu’nun yarısını aşan bir sahada Örfi idare ilânı, «Divan-ı Harb»ler kurulması ve ordu kuvvetiyle harekete geçilmesi… Hadise önceden hazırlıklı ve bütün Doğu Anadolu çapında şümullüdür, kısa zamanda topyekün memleketi sarmak istidadındadır ve karşısına en sert şiddetle dikilmeyi emretmektedir.”

Ali Fethi Bey ise bu görüşte değil:

“- Hadise mahallîdir ve küçük bir saha içinde küçük bir imkân ele geçirilmiş olmasından öteye bir kıymet ve ehemmiyet belirtmemektedir. Onu büyütüp topyekün millete karşı bir hükümet yumruğu indirilmesine vesile diye kullanılmamalıdır. Dâva mahalli kuvvetler ve idarî siyaset incelikleriyle çözümlenebilir. İki taraftan da akacak kanın müslüman olduğu ve hak hangi tarafta olursa olsun böyle bir hareketin millete derin bir teessür aşılayacağı ve dış düşmanlara fırsat hazırlayacağı unutulmamalıdır.”

Fakat hayır! Halk Fırkasının fikirsiz saldırganları, baştakiler, hattâ Fethi Bey hükümetinin bazı âzası, mutlaka tepeden inme ve silip süpürme, böylece en küçük İslâmî kıpırdanışın, vatanı Moskofa satmaktan beter bir hiyanet olduğunu milletin suratına çarpma taraflısı… Millet onlardır; ya onlar gibi düşünmeye, yahut ta kalbinden, kalbinin iman noktasından vurulup gebertilmeye ve arka üstü yatırılıp göğsünde bağdaş kurulmaya mahkûmdur. Heyhat ki, hiç kimsede Şeyh Said’in yanlışını, millet kalbindeki ebedi doğruyu söküp atmak yolunda bir istismar vesilesi yapma hakkı olmadığını hatırlayan ve hatırlatan yoktur. O fena yaptı diye dine fenalık etmek kudret ve selâhiyeti hiçbir fânide hayal edilemez, diye düşünen yok…

Evet; Ankarada hava!.. Bu havayı elektrikleyici müessirlerin başında, zafer gününe dek tertemiz bir zemin üzerinde akan İstiklâl Savaşından sonra tutulmuş istikametler yüzünden rejime güvenlerini kaybetme mevkiindeki paşaların kurdukları «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası»… Her biri Millî Şahlanma hareketinin gerçek kahramanı ve Türk vatanını 600 küsur yıllık bir geliş içinde tam paylaşılacağı zaman kurtarmanın halis idealistleri bu paşalar, kurdukları muhalefet partisiyle Türkün ruh köküne doğru yol ararken aynı kökü yaralama ve kurutma istikametindeki Halk Partisinin karşısına dikilmişler ve sırf bu sebeple Şeyh Said isyanını ve benzeri «gericilik» hareketlerini uzaktan beslemiş ve kışkırtmış olmak gibi bir suçlama altına alınmışlardır. Ne taraftan olursa olsun, içinde en küçük İslâm ve ahlâk kaygısı yaşatan mebuslar da öyle… Artık hak adına cesur naralar fışkırtıcı Birinci Büyük Millet Meclisinin havası silinip süpürülmüş olmakla beraber, hâlâ o havanın artıklarından bazı esintiler kaldığı görülüyor, meselâ muhaliflerden Erzurum mebusu Ziyaeddin Efendi, Şeyh Said davranışından önce ve hiçbir şeyden haberi olmadan, ahlâkî gidişi şiddetle kınıyordu.

Kınayıcıyı kınarken içyüzünü ele verdiğinden gafil Metin Toker’den:

“- Şeyh Sait’in ayaklanmasından sadece iki hafta evvel, Ziyaeddin Efendi Meclis kürsüsüne çıkmış ve yeniliğin işret, dans, plaj sefasından başka şey ifade etmediğini söylemişti. Fuhuş artmıştı. Müslüman kadınlar edeplerini kaybetme yolundaydılar. Sarhoşluk himaye, hattâ teşvik olunuyordu. En önemlisi (hissiyatı diniye) rencide ediliyordu. Yeni rejim sadece ahlâksızlık getirmişti. Bunlar terakki kisvesi altında, Batılılaşma diye, medeniyetçilik adına yapılıyordu. Rezil bir idare memleketi çamurların içine sürüklemişti. Ziyaeddin Efendi bu nutkuyla Cumhuriyetin ahlâkî iflasını Türkiye’ye ilân etmişti.” (Şeyh Sait ve İsyanı – s.21)

Bazı İstanbul gazeteleri de, bir müddet sonra İstiklâl Mahkemesinde hesaba çekilmek üzere aynı tenkid istikamedinde sesler çıkarıyor, o muhteşem zaferden sonra yolun şaşırıldığını yazmaya kadar varıyor; ve ortada tek fikir çilesi ve tersinden de olsa bir ideolocya gayreti bulunmaksızın sadece kaba bir İslâm nefreti hissiyle, C.H.P. saldırganları, zehirli dişlerini Türkün ruh köküne geçirmek için başbaşa vermiş plânlar tertipliyordu.

Şeyh Said ayaklanışı bütün vatana şâmil gösterilecek, hadiseye dış düşman tahrikleriyle alâkalı mânalar verilecek, kısmî seferberlik ilânına kadar gidilip bütün o havalide omuz üstünde baş ve taş üstünde taş bırakılmayacak; ortalık sindirilince de neler yapılacağı, ne devrimlere yol açılacağı görülecekti.

Öyle oldu; Mecliste:

“- Ben müslümanı müslümana kırdırmam!»

diyen Ali Fethi Beyi düşürdüler, ismetsiz İsmet Paşayı hükümetin başına geçirdiler ve -miskin teferruat esnaflığına ne lüzum var!- haydi büsbütün sıkılaştırılan, şimdiki adiyle sıkı yönetim, haydi kısmî seferberlik, haydi «Hiyanet-i Vataniye Kanunu»na ek, «dini alet ederek zihinleri karıştırma hareketine girişenlerin vatan haini sayılacaklarına» ait madde, haydi şu, haydi bu; ve peşinden meşhur «Takrir-i Sükûn Kanunu», huzur ve sükûnu sağlama ismi altında gık demeyi yasaklayıcı hükümler ve onun da arkasından İstiklâl Mahkemeleri ve vicdan törpüsü nice zulüm fermanları…

Bu havayı ve mânayı, güya benimseme edasiyle Milli Damad, farkında olmadan ne de güzel tespit ediyor:

Aynı kitap – S. 44:

“- Ankara’da, Meclisin, hem de Muhalefetin desteğiyle Fethi Bey Hükümetinin tedbirlerini kanunlaştırması havayı yatıştırmadı. CHP’nin radikalleri bu kadarla yetinecek insanlar değillerdi. İstedikleri, devrimleri rahatça tamamlayacak bir ortamdı. Bu ortamda ancak mezar sessizliği hâkim olacaktı. Hiç kimse yapılanları tartışmayacaktı. Yapılan sadece övülebilecekti. 1925 Türkiyesinde Gazi’nin, İsmet Paşanın ve onların etrafında yer almış «silâhendaz mebuslar»ın memlekete müsaade etmeye niyetli bulundukları hürriyet bundan ibaretti.”

Şeyh Said, zakkum ağacını, niyeti onu kesmek de olsa bir kere sulamıştır ve artık 1945 yılına kadar bu ağaç meyva üstüne meyva verecektir.

BUYUK HARFLERLE KAYDETMENİN YERİ GELMİŞTİR Kİ, BASİT VE ZORLANMIŞ BİR İSYAN BAHANESİYLE KASDETTİĞİMİZ TÜRKÜN MÂNEVİ İSMETİNİ LEKELEMEYE KALKANLAR, «MİLLİ ŞEF» EMRİNDE HALK PARTİSİNİN ESKİ GÖZÜ DÖNMÜŞ SALDIRGANLARI VE FİKİRSİZ KUDUZLARIDIR; VE RUH PORTRELERİNİ RESMETTİĞİMİZ DE YALNIZ ONLARDIR.

HAREKET VE TEPKİLERİ

Şeyh Said’in hükümete, hükümetin de Şeyh Said’e karşı hareketini inceden inceye anlatmaya, kaydettiğimiz gibi, lüzum görmüyoruz. Biz sadece prensipler ve bu prensiplere teşhis zemini kuran hadiseler üzerindeyiz. İşin takip ettiği maddi seyre ve bu seyrin hikâye cephesine fazla kıymet veremeyiz.

Şeyh Said, baş kaldırışının dördüncü haftası içinde Diyarbakır’ı kuşattı, o güne kadar taarruz imtiyazını ve teşebbüs üstünlüğünü elinde tuttu; ve daha önce Palu ve Elâzığ’ı zapt ve iki süvari alayını pusuya düşürerek esir etmiş bir fâtih edasiyle büründüğü «emîrü’l-mücâhidin: cihad edenlerin başbuğu» sıfatı içinde, kendisine merkez yapmak üzere gözlerini Diyarbakır’a dikti. Fakat hesapları yanlıştı; ve mutlak olan vecd ve imanının yanında bu imanı koruyucu fikir kıymeti ve tedbir dehâsından mahrumdu.

Onun İngilizlerin adamı ve müstakil Kürtlük ideali peşinde olduğu şeni bir yalandır. Öyle olsaydı ilk başarılarının ardından cenup istikametinde sınıra doğru sarkar, Irak kürtleri ve İngilizlerle irtibat kurar; dâvasına, gerilerini ve yardım kaynaklarını sağlamış olarak bellibaşlı bir çevre içinde girişirdi. Bu vaziyette, Türk hükümetinin dine karşı tavrı da, kendi devletinin nizamını kurmak varken onu fazla alâkalandırmamak gerekirdi. O, dini zedelenmeye doğru giden bir Türk gibi hareket etti ve neticelerini hiç düşünmeden kendi öz hükümetini, Ankara’yı toslamaya davrandı. Bu davranışın sakameti yanında samimiyeti açıktır ve Şeyh Said’e Mahkemede vereceği cevaptan da anlaşılacağı gibi, Kürtlük gayreti ve İngilizlerle irtibat zilleti isnat etmek vicdansızlıktır. Birinci Dünya Harbi sonlarından başlayarak, Mütareke yılları ve İstiklâl Savaşı içinde, hem de kahraman edasiyle kimlerin İngilizlerle emel birliği halinde bulunduğunu Türk milletinin gerçek aydınlan bilir.

Vaziyeti, İtalya’da San Remo şehrinde dünyanın en çilekeş ve içine kapanık hayatını yaşayan Vahidüddin Hân ve etrafının uzaktan idare ettiği hakkında uydurdukları ve en hurda bir vesika ve karineye bile bağlayamadıkları roman da, yalanı yalandan istifa ettirecek kadar namussuzca… Hele, İstanbul’da, kendisini istikbalin müstakil Kürdistan emîri gördüğü ve bu hedef etrafında iş çevirdiği söylenen Seyyid Abdülkadir ile Şeyh Said arası münasebet iddiası büsbütün saçma…

Bu noktayı, Seyyid Abdülkadir’in İstiklâl Mahkemesi karşısında yeminler ederek ve Allah’ı şahit göstererek (kimi kimlere şahit gösterdiğinin farkında değil) verdiği, şaşkınlığı nispetinde masum ifade aydınlatmaya yeter.

İsmet Paşa’nın başa geçirilmesi arefesinde Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ifratçı bağlılarından Rüştü Paşa Meclis kürsüsüne çıkar ve şöyle haykırır:

“- Hadisede ecnebi parmağı olduğunu zannetmiyorum! Çünkü Genç ve Muş, memleketin ortasındadır. Ecnebilerle temas etmek maksadı olsaydı, âsiler hududa yakın yerlere, meselâ Zahoya çekilip orada, şimdiye kadar tek bir memurumuzun aralarına giremediği aşiretlerle birleşebilirlerdi.”

İşte biraz evvelki görüşümüzün tam teyidi!..

İsmet Paşa’nın hükümet başına geçmesiyle yerin dibine geçirilmesi ve diri diri gömülmesi mukadder görünen ilk muhalif paşaların fırkası, bundan fazla, hattâ Ali Fethi Bey ayarında bir ses çıkarmamış ve en yüksek tonunu Rüştü Paşa’da bulmuştur.İşte Dâmad Bey’den (S. 60) yeni bir nakil:

“- Rüştü Paşa’ya göre Şeyh Sait’in hiçbir önemi yoktu. Kuvveti, kendisine tâbi birkaç yüz atlı ile müritleriydi. Muhalefet sözcüsü âsi Şeyhi (Hınıs’ta ders okutan biri) olarak tanıtıyordu. Asıl, Cihan Harbinden doğan sefalet vardır ki, Hükümet onu yenmeye muvaffak olamamıştı. Hükümeti temsil eden valiler ve kaymakamlar gelişigüzel seçilerek gönderilmişlerdi ve ehliyetsizdiler. Bunlar aşiret reislerine hulûs çakmışlar, hep alttan almışlar, belki rüşvetlerini de yemişler ve onları şımartmışlardı. Eğer onlar adam olsalardı, birkaç çapulcunun giriştiği bu hareketi zamanında haber alırlar ve olaya meydan vermezlerdi.”

Ve bu satırlardan sonra olanca iddiasını çürütürcesine ve kitabının yırtılıp atılmasını telkin edercesine şöyle diyor:

“- Bu sözlerde gerçek payı çoktur.”

Evet, Himalâya boylu gerçeğin eteklerine yaklaşır gibi olduğu sezilen muhalefet partisi, kendi kendisini kapatmak emrini aldı. Fakat ne bu emri yerine getirdi, ne de direnişe geçebildi.

Şeyh Said Diyarbakır surları önünde çevrelenirken bir gece müzakeresinde alınan Meclis karariyle «Takrir-i Sükûn» ve «İstiklâl Mahkemeleri»ni yeniden kurma kanunları.. Artık Türkiye’de ne serbest seyahat, ne dernekleşme, ne kelâm ve dâvaları müdafaa hakkı, ne basın hürriyeti!.. Recep Peker İstanbul gazetelerini «her sabah milletin suratına fışkırtılan sar’alı ifrazat» diye vasıflandırmaktadır. Ve o anda Şeyh Said Diyarbakır’ın bütün kapılarını tutmuş ve gece yarısı saldırıya geçmek kararını vermiş durumda…

Gece yarısı yerine, 7 Mart yatsı vakti başlayan taarruz muvaffak olamıyor: Diyarbakır’da Mürsel Paşa kumandasındaki askeri birlikler kaleyi şiddetle savunuyor, isyancılar üzerine top ateşi açıyor ve karanlıkta namlularından kıpkızıl alevler ve ejderha sesleri fışkırtan bu madde kuvveti, bir iki bin kişilik Şeyh Said kuvvetlerini fena halde yıldırıyor. Şeyh Said emrindekilere şafak vakti çekilme emrini veriyor; böyleyken sayıları her halde kendi kuvvetlerinden eksik olmayan ordu birlikleri tarafından takip edilemiyor; şuraya buraya çekilip, şuraya buraya saldırıp birtakım mevziî başarılarla teselli bulmaya bakıyor ve nihayet, hükümete bıraktığı zaman payının başına ne çorap öreceğinden gafil, seferberliği tamamlanmış 9. Kolordu’nun ağına düşüp yakalanıyor ve bu iş burada bitiyor.

Bütün bu hadiselerin seyri de gösterir ki, Şeyh Said dış ve yabancı desteklerle alâkalı olmaksızın sırf kendi başına ve sadece inancı uğrunda hareket etmektedir. Fakat neticede müslümanlara ve müslümanlığa zarar verecek bir işi ve had üstü davranışlardaki musibeti takdirden âciz bulunmakta…

Şeyh Said ayaklanması tam 2. ay sonunda bastırılmış ve 14 – 15 Nisan 1925 gecesi, yolunu tayinden âciz ve İslâm davasının nasıl güdüleceğinden gafil Şeyh emrindeki, çoğu «şeyh» ve «ağa» lâkaplı elebaşılariyle teslim alınmıştır. Böylece hükümete, korkunç bir hınç içinde İslâmın ve İslamların tepesine çullanmak fırsatiyle birlikte en kolay bir zafer ve kuvvetine inanma tavrı hediye edilmiştir.

Artık görülmemiş bir hırs ve nefsaniyet şahlanışı içinde bütün yurt sathına tırpan… Babıâli’nin bütün muharrir ve gazetecileri, Hüseyin Cahid’inden Zekeriya Sertel’ine kadar, sağ mı, sol mu, müslüman mı, İslâm düşmanı mı, aranmadan ve bakılmadan İstiklâl Mahkemesi (Engizisyon)cularının karşısında… Rejime köleliklerini ilân etmemiş ve bir şahsiyet muhafazasına çalışmış olmaları yeter. Ve öz eliyle canına kıyması kendisine kabul ettirilemeyen «Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası»nın, irtica yatağı olduğu isnadıyle, başları olan paşalar 1 yıl sonra «Suikast» hadisesi bahane edilerek hesaba çekilmek üzere kapatılışı… Şarktaki İkinci Mahkeme ise korkunç bir «biçer-döğer» makinesi, halinde buğday tarlasında hasada çıkmışçasına Şeyh Said ve adamlarına bir bardak su vermiş olanları bile sorgusuz sualsiz asmakta ve hadisenin arka planındaki zemin üzerinde kelle devşiriciliğine girişmiş bulunmakta… İtina ile muhafaza içinde saklanan ön plândakiler ise bu çerezlerden sonra midelere indirilmek üzere sofranın baş yemekleridir.

Ankara’da rejim gazetesi «Hakimiyet-i Milliye» yaza dursun:

“- İnkılâbımızı yaşatmak, istiklâlimizi muhafaza, haricinin tecavüzlerini karşılamak için kuvvetlenmek mecburiyetindeyiz. Gene unutmamalıyız ki siyasette merhamet yoktur. Kuvvet ve menfaat vardır. Ve nihayet, kuvvetin celbedeceği hürmet ve muhabbet vardır.”

Ve İsmet Paşa Meclis kürsüsünde kabara dursun:

“- Yeniden iktidara geldiğimiz zaman devletin kanun kuvvetinin vehn (bitiklik) ve zaafa uğradığı görülmüştü. Her şeyden evvel Cumhuriyetin kuvvetini göstermek lâzımdı, istiklâl Mahkemelerinin faaliyetleri bilhassa hayırlı ve feyizli olmuştur.»

Artık mânevi kıtaller yolu açılmıştır.

Hesaba çekilme manzaraları, kendi gözlüğünden olsa da, istidatlı bir talebenin başarılı tahrir vazifesi halinde canlı tesbit edebilen Metin Toker’den okuyalım:

“- Mayıs’ın beşiydi. Akşam üstüydü. Saat dördü geçmişti. Bütün Diyarbakır sokağa dökülmüştü. Kadın, erkek, çoluk, çocuk… Şehrin büyükleri, Vali Mithat Bey, 3. Ordu Müfettişi Kâzım (İnanç) Paşa, Kolordu Komutanı Mürsel Paşa Hükümet konağının önündeydiler. Yanlarında İstiklâl Mahkemesi heyeti de vardı. Başkan Mazhar Müfit Bey ve arkadaşları… Kafileyi getiren kıta, kahraman 19. Alaya mensuptu. Askerlerin göğüslerinde, yolda halk tarafından takılmış çiçekler vardı. Tüfeklerinin ucuna da çiçekler geçirilmişti. (Ankara’nın taşına bak) marşını söylüyorlardı.”

En önden bir müfreze gidiyordu. Onun arkasında Şeyh Sait, Şeyh Şerif, Şeyh Sait’in damadı Şeyh Abdullah. Kasım Bey ve ötekiler bulunuyordu. Hepsi hayvanlara bindirilmişlerdi. Hepsi özel muhafaza altındaydılar. Sait bilhassa dikkati çekiyordu. Macerası sırasında daha bir incelmiş, güneş ve kardan yanmıştı. Fakat oldukça halsiz hali vardı. Yakalandıktan sonra midesinden rahatsızlanmış, yemek yiyememişti.

Asilerin arkasından bir piyade müfrezesi geliyordu. Kafileyi bir süvari müfrezesi tamamlıyordu. Halk askerleri heyecanla alkışlıyordu. Kıta Hükümet konağının önünde bir geçit resmi yaptı.

Şeyhler ve arkadaşları İçkale kapısına götürülmüşlerdi. Orada atlarından indirildiler. Yaya olarak, kendilerini bekleyen erkânın huzuruna iletildiler. Bir heyecan dalgası etrafı kaplamıştı. Şeyhlere iyi muamele edildi. Mürsel Paşa Şeyh Sait’e sordu:

“- Hoş geldiniz. Yolculuğunuz nasıl geçti? Yorulmadınız ya?”

Şeyh Sait şu cevabı verdi:

“- Sefer zahmettir.”

Sonra Paşa ile Şeyh arasında şu konuşma cereyan etti:

“- Hastalığınızı duydum. Şimdi nasılsınız?”

“- Hamdolsun, iyiceyim.”

“- Yemek yemeğe başladınız mı?”

“- Hayır. Henüz ürküyorum.”

“- O halde tedavinize devam etsinler. Doktorlar bakıyorlar değil mi?”

“-Evet. Allah hepsinden razı olsun…”

Paşa yumuşak bir sesle kıta komutanına emir verdi:

“- Götürün. İstirahat etsinler…”

Başta Şeyh Sait, bütün âsiler, yargılanmalarının sonuna kadar kalacakları hapishaneye sevk edildiler.

Şeyh Sait vakarını muhafaza etmişti.”

Şeyh Said’in arkasından Şeyh Şemseddin ve adamları getiriliyor. Onda, Şeyh Said’in aksine, korku ve riyakarlık edası… Cumhuriyetçidir, Şeyh Said’in katline fetva vermiştir, o taraftaki bütün din âlimleri hükümete düşman oldukları halde, bir o, hükümetten yanadır. Eğer bu nakil ve aynı adam hakkındaki başka nakiller doğruysa Şeyh Said’in Şeyh Şemseddin’i hain kabul etmekte haksız olmayacağını her taraf teslim eder. Nitekim nakillerin sahibi de, ulvilik iddiasındaki bu sefil adamın iğrençliğini kabul etmektedir. Şeyh (!) Şemseddin, Ali Saip isimli İstiklâl Mahkemesi cellâdının, müritlerini dört ayak üzerinde gezdirmesinden kinaye:

“- Hayvanlardan da müridin var mı?”

Sualine, sanki olabilirmiş gibi:

“- Hayır, yoktur!”

Cevabını verecek ve:

“- Nakşîlik insan üstü insan olabilmenin terbiye ocağıdır ve hayvanların orada yeri yoktur!”

Diyemiyecek kadar alçak ve bizzat tarikat nazarında mahkûmdur. Yazıklar olsun, böylelerine bakıp mahrem, masum ve münezzeh hakikatin ırzına geçenlere; din ve tarikatı, böylelerinin mânasına bağlayanlara!

Kapatılmalarında bu türlü şeyhlerin âmil olduğu tekkeler mevzuunda en ince teşhisi, «Altun Silsile»nin 33 üncü kahramanı ve eserimizin son bahsi, Büyük Veli Es-seyyid Abdülhakîm Arvasi Hazretleri bildirmişlerdir:

“- Tekkeleri hükümet kapatmadı, onlar kendilerini çoktan kapatmışlardı.”

Şu var ki, bu türlü tekkelerin kapatıcısı gerçek din tekkesi olmalıydı, küfür tekkesi değil… Duvarda başının üstünde «İstiklâl Mahkemesi yalnız Allah’tan korkar!» levhasını asan Mahkeme eğer Allah’tan korksaydı hakla bâtıl arasını ayırdedebilir ve bâtıllara hak diye bakıp aslında hakkı iptal etmekten gayri niyeti olmadığını belli etmezdi.

Müstakil Kürdistan kurmak emel ve gayreti iddiasiyle İstanbul’da yakalanıp Diyarbakır’a getirilen Seyyid Abdülkadir ve grubu önce sorguya çekilip asıldılar. Sabah rüzgâriyle, beyaz gömlekli cesetleri hafif hafif sallanan 8 kişi…

Derken Şeyh Said’in muhakemesi…

En sert bir dille savcı tarafından idamı istenen Şeyh Said müthiş bir tevekkül ve her şeye hazır bir vekâr görünüşü içinde ve suallere tek tek cevap vermekte…

Hulâsa ve meal olarak:

“- Tahsiliniz?” sualine:

“- Medrese okudum. Fıkıh, mantık, bedî, beyan vesaire…”

“- Bu işi nasıl yaptınız?” sualine:

“- Şeriat hükümleri tatbik edilmezse kıyam vacibtir.”

“- Neticelerini düşünmediniz mi?” sualine:

“- Şeriatımız uğrunda ölürsek dinsiz gitmeyiz.”

“- Müslümanı müslümana kırdırmak caiz mi?” sualine:

“- Hazret-i Ali bağlılariyle Hazret-i Muaviye bağlıları da müslümandı.

“- Ayaklanmanın başlangıç vesilesi nasıl oldu?” sualine:

“- Pîran köyünde jandarma subayına “bu adamları tutmayınız, etraf silâhlı bir kalabalıkla çevrili, bir vuruşma çıkabilir, kalabalık dağılsın, o zaman teslim alın, ben de yardımcınız olurum.” dedim, fakat dinletemedim. Vuruşma kaçınılmaz oldu ve sonra benim üstüme yöneldi. Yoksa ben dâvamı sulh ve anlaşma yoliyle halledecektim. Kader böyle bir patlamayı oldu – bitti haline getirdi. Ben de sürüklendim.”

“- Her şeyi kadere bağlıyorsunuz. Cüz’i iradeyi inkâr mı ediyorsunuz?” sualine:

“- İnkâr etmem! Her şeyi ihtiyarımla yaptığım besbelli… Eğer Pîran’daki patlama meydana gelmeseydi isteklerimi Ankara’ya yazılı olarak bildirecektim.”

“- Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin eski idarelerde olduğu gibi bu isteklere baş eğebileceğini sanıyor muydunuz?” sualine:

“- Kabul etmeyebilirdi. O zaman da ben hicret eder veya köyüme çekilip sessiz sedasız otururdum. Böyle bir hadiseyle mecbur hale gelmiş olmazdım.”

“- Bunca müslüman kanının akmasına sebep oldunuz! Bu günahı düşünmediniz mi?” sualine:

“- Evet, bunun günah olduğunu kabul ederim. Ne yapalım ki, bu yola girmeye cebredildik ve bu cebre mukavemet edemedik.”

Bu noktada Şeyh Said en mahrem din inceliklerinden birini nihayet anlamış ve bunu itiraf soyluluğunu göstermiş olmak makamındadır. Cevapları gayet keskin, tavrı gayet ağırbaşlı ve hali gayet pervasızdır. Hakkında da sözde Şeyh Şemseddin’e yöneltilen sahte şeyhlik ve nefsanî istismarcılık ithamlarından hiçbiri yoktur. İsyana önceden tertibatı olup olmadığı sualine sadece “hayır, yoktu!” diye karşılık veriyor, fazla düşünmeden İslâm vecdi ve iman kuvvetiyle ileriye atıldığını söylüyordu. Onu muhakkak ki, iman öfkesi çıldırtmıştı. Dâva üzerinde en emin ve işin iç kesimlerini belirten görüş budur.

“- Diyarbakır’ı düşürseydiniz ne yapacaktınız?”

“- Orada tutunmaya bakacaktık. Ankara’ya yazacak, şeriat isteyecek ve anlaşma yolu arayacaktık. Biz Kürdistan değil, Allah için ayaklandık”

Kendinize «emirü’l-mücahidin» ve peşinden «emirü’l-müminin» unvanını yakıştırmışsınız. Bu unvanların ikincisi sadece halifelere aittir. Buna nasıl yeltenebildiniz? Bunu bir yakınınızın yazdığı mektuptan öğreniyoruz.”

“- Yazan küstahlık etmiş ve bana bu unvanları kendi kendisine yakıştırmış… Ben ikinci unvanı asla kullanmadım. Birincisinden de nefsim bakımından çabucak istikrah ettim ve «hâdim’ül-müminîn: müminlerin hizmet edicisi» sıfatını benimsedim.

Sorguya mahkeme üyesi Ali Saip Bey devam etti. Şeyh Sait din hükümlerinin zedelendiğini ileri sürmüştü. Ali Saip Bey Bununla neyi kastettiğini sordu. Şeyh Sait dedi ki:

“- İçki yasağı kaldırıldı. (İslâm’a kılıç çeken, İslâm değildir) hadîsinden haberiniz yok mu?

Ali Saip cevap verdi:

“- Hamdolsun, hepimiz müslümanız. Kuran okuyoruz. Zekât veriyoruz.”

Şeyh Sait önce direndi:

“- Din ahkâmından hangisi var?”

Ali Saip Bey sertleşti:

“- İslâm’da senden daha âlimi yok mudur?”

“- Çoktur…”

“- O halde?”

Şeyh Sait yavaş bir sesle:

“- Aklımın kıtlığından” Dedi.

Mahut kalemin çizdiği şu tablo Kur’an okuduğu ve zekât verdiğinden bahseden din cellâdı karşısında Şeyh Said’in ne metanetli, yerine göre istihzalı ve daima hâkim ve dâvasına sadık bir duruş ifade ettiğini göstermez mi?

Bundan sonra sayıları 50′yi bulan öbür sanıklara geçiliyor. Bunlardan çoğu, kelleyi kurtarmak taktiğiyle Şeyh Said’i suçlama yoluna sapıyorlar ve Şeyhin maksat ve gayesi etrafında türlü lâflar ediyorlar.

“- Ne dersiniz?”

“- Hepsi yalan, iftira!. Canlarını kurtarmak için söylenen sözler…”

“- Şeyh yalan söyler mi?”

“-Eh, söyler ya… Allah bilir.”

Şeyh Said, dinin kalmadığını hangi mebusun beyanından çıkardığı sualine Ziya Hoca’nın adını veriyor ve Ali Saip ona soruyor:

“- Bu beyandan memnun oldunuz mu?”

“- Tabiî memnun oldum.«Aferin ona, keşke her mebus böyle olsa!» dedim.”

“- Yani her mebus hoca mı olsun?”

“- Müslüman olsun, kâfi!..”

“- Evet, iyi olurdu.”

Bizim dine aykırı yolda olduğumuzu nereden çıkarıyorsunuz? Şeyh Sait yavaş bir sesle ve tane tane cevap verdi:

“- Her halinizden belli…”

Netice:47 kişi hakkında idam, birkaç kişi için de beraat ve hapis kararı ile Mahkeme Reisinin son anda ölülere hitap edici (romantik), hınç dolu ve oh çekici nutku:

“- Müstakil Kürdistan gayesine yürüdünüz! Senelerce düşündüğünüz kıyamı yaptınız! Cumhuriyet ordusu sizi mahv ve perişan etti.”

“-Bu halk sizlerin tasallutundan kurtarılmış olarak Cumhuriyetimizin feyizli yollarından ilerliyerek mesut ve müreffeh yaşayacaktır.”

Ve jandarmalara emir:

“- Mahkûmları götürünüz!”

Götürdüler ve 29 Haziran günü sabaha karşı meydan yerinde, neye memur olduklarını bilmeyen, üçer ayaklı, kafasız ve gövdesiz heyulalara benzer sehpaların yanına getirdiler. Bu defa Şeyh Said, idamlıklar dizisinin en önünde değil, orta yerindedir. İstiklâl Mahkemesi âzası, kumandanlar, memurlar ve kabarık bir halk yığını… Herkes panayıra koşarcasına, biraz sonra can verecek bedbahtları seyretmek için meydana üşüşmüş, memedeki çocuğunu kapıp sökün eden annelere kadar gelmeyen kalmamış ve ortalığı «eğlencelik!», «buz gibi ayran!», «karamela!» diye nâra atan satıcılar kaplamıştır. Bu ne hazin manzara!.. Aynı manzara kısa bir müddet sonra «Suikast» mahkûmları asılırken İzmir’de de meydana gelecek ve İttihatçıların Maliye Nazırı, tamamıyle suçsuz ve şöhretine kurban Cavid Bey, cellâdına şöyle diyecekti:

“- Kuzum, beni çabucak as da bu manzarayı görmeyeyim.”

Şeyh Said’i en önde görmeyen büyük (engizitör) Ali Saip haykırıyor:

“- Said Efendi nerede?”

Gayet rahat, yumuşak ve ciğer delici bir ses yükseliyor:

“- Buradayım Saip Bey!”

O Ali Saip ki, geceleri hücresinde Şeyh Said’i ziyaret eder, onunla halleşir ve şöyle derdi:

“- Mahkemede her şeyi doğru söylersen seni kurtarırım! Sürgün cezasıyla kurtulursun. Seninle Hınıs’ta kuzu yeriz!”

Şeyh Said, üç ayaklı hayûlaların fonu önünde ve alaca karanlıkta yanlamasına iki köşesi sivri astragan kalpağıyle seçtiği Ali Saip cellâdına -cellâtlardan af dilerim!- diyor ki:

“- Hani doğruyu söylersem beni kurtaracaktın!”

Ali Saip, bir ölüm mahkûmu karşısında o güne dek hiçbir kalpsizin takınamadığı şu alay tavrına bürünüyor:

“- Ne yapalım Sait Efendi, seninle Hınıs’ta kuzu yiyemeyeceğiz!.”

Sait mahzun, serzenişine devam etti:

“- Ben doğruyu söyledim. Cezamı hafifletmeliydin!”

Ali Saip Bey takıldı:

“- Şeyh Efendi, bundan daha hafif ceza olur mu?” İdam yolunda bu, katı bir istihza idi. Sait acı bir gülüşle mukabele etti:

“- Bundan daha ağırını söyle bakalım, Saip Bey!

Başını salladı:

“- Artık kuzu filân kalmadı. Ne olurdu, Edirne’de 101 sene verseydin.”

Pazarlığın bir şartının bu olduğu belliydi.

(Şeyh Sait ve İsyanı-s. 134)

Metin Toker’in tespitlerine göre, o farkında olmasa da bir idam meydanında değil, hokkabazlar panayırındayız. Postunu yüzmek üzere bulunanların iğrenç yılışıklığına karşı, asalet, metanet ve haysiyet yalınız Şeyhte…

Sait durdu ve Ali Saip Bey’e hitaben dedi ki:

“- Seni severim. Ama rûz-i mahşerde seninle muhakeme olacağız!”

Saip Bey şu cevabı verdi:

“- O gün, babasız bıraktığın masum çocuklar, hânumanlarını söndürdüğün biçârelerle muhakeme edileceksin!”

Şeyh Sait mırıldandı:

“- Boynuzsuz keçinin âhını boynuzludan alırlar…”

Mahkemenin diğer üyesi Müfit Bey sordu:

“- Sait Efendi, beni mi daha çok seversin, Saip’i mi?”

Şeyh Sait ikisini şöyle bir süzdü. Gülümsedi.

(Aynı kitap, aynı sahife)

Eski Roma cenaze alaylarındaki tediyeli sahte ağlayıcılar gibi, meydanı, adalete (!) yalancıktan alkış tutanlar doldurmuştu. Tıpkı Yassıada muhakemelerinde görüleceği üzere…

Bakınız:

“- Teker teker sehpaya çekiyorlardı. Fakat halk, şeyhleri bizzat asmak istiyor, kimi kim asacak diye kavgalar çıkıyordu. Bütün bölgeyi aylarca dehşet içinde bırakmış olan âsilere karşı hınç ve kin o kadar büyüktü. Her bir asılanı halk hararetle alkışlıyordu. Bilhassa subay eşleri ve kızları ateşli, heyecanlıydılar.

Eşlerinin, babalarının hayatlarıyle oynamış bulunanlar, işte, cezalarını çekiyorlardı. Şehitlerin aileleri de oradaydılar. Gözleri yaşlı, fakat Cumhuriyet kanunlarının intikamlarını aldığından dolayı memnundular.

Yirmi sehpa doldu.

Diyarbakır Valisi Mithat Bey Şeyh Sait’e sordu:

“- Türklerin en büyük düşmanı kimdir?”

Şeyh Sait cevap verdi:

“- İngilizler…”

“- Eee?..”

Şeyh Sait başını salladı.

– Ahmet Zihni Bey’in Fütuhat-ı İslâmiye’sinde yazılıdır. Mehdinin hurucunda (çıkışında) Türkler 300 bin asker vereceklerdir. Demek ki, Türkler kıyamete kadar İslâmiyeti koruyacaklardır.

Mürsel Paşa sordu:

“- Din kalktı diyorsun. Namazını kılmıyor muydun? Camilerde ezan okunmuyor muydu?”

Şeyh Sait, ibadetine kimsenin karışmadığını itiraf etti. Evet, namazını her isteyen kılabiliyordu ve camilerde ezan okunuyordu.

Başını eğdi. Bir süre öyle kaldı. Sonra, kendi kendine mırıldandı:

“- Fena yaptık. Bundan sonra iyi olur inşaallah!…”

İdam sırası Şeyh Said’e gelmişti. Gömleği giydirdiler. Sesini çıkarmadı. Mütevekkil bir hali vardı. Sehpaya doğru sâkin ilerledi. Bir dua okuyordu. Sandalyenin üstüne çıkarıldı. İlmik boğazına geçirildi.

Bir tekme.

kadınlar haykırdılar:

“- Kahrol!”

Kahrolmuştu.

Kahrolmuştu ve hiçbir şey olmamıştı. Halbuki, Diyarbakır’ın yarısı o gece evinde değil, dışarıda yatıyordu. Bir efsane şehirde dolaştırılmıştı: Şeyh Sait asılırken zelzele olacaktı. İdam sahasındaki halkın içinden bir alkış daha koptu. Bir kadın bağırdı:

“- Hani alçağın kerameti! İpi bile kopmadı.”

Bu tüyler ürpertici, vicdân yakıcı dil, Dâma Beyindir ve kitabın 135’inci sahifesine kadar “altuncuklarım, altuncuklarım!” diye sayıklatan bu Bey, İstiklâl Mahkemesi âzasının Doğudan kaç torba altunla döneceğini hesaba katmıyor muydu?

Şimdi, eski Van mebusu merhum İbrahim Arvas’ın “Tarihî Hakikatler” isimli hatıralarına (s. 37-38-39) bakalım:

“- Bu işin neticesi ve kötülüğü safha safha meydana çıkıyordu. Şark mebuslarından İsmet Paşa’ya itimat edenlerle etmeyenler ve korkudan kaçıp da reye iştirak etmeyenler ve kaçıp da rey vermeyenler dahil, hepsinin bütün akraba ve taallukatını kâmilen nefy ve teb’id ettiler. İftira, tezvir ve tasnî kampanyasının makinaları şiddetle çalıştırılıyor; dünyada görülmedik kötülükler ve fenalıklar isnad ediliyor ve hakikatmış gibi mevki-i muameleye konulup cezalandırılıyordu. Hele İstiklâl Mahkemesinde Elâziz’de kelle müzâyedesi yapılıyordu. Beş yüz altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali hazırlayan serkomiser ile Ali Saib’in çete arkadaşı Aşkitanlı Paşonun da fazla olarak elli altunu vardı. Bu suretle Şark İstiklâl Mahkemesi Reisliğinden Ankara’ya dönen Ali Saib Bey altmış bin altunla geldi. Ve netice olarak Şark vilâyetlerinde kulplu ve kulpsuz altunun kökü kesildi.

Şark İstiklâl Mahkemesi müddeiumumisi Süreyya Örgeevren ise Büyükada’da merhum bir müşirin fevkalâde ziynetli ve muhteşem köşkünü satın aldığında Ata1türk kendisini çağırtmış, Riyaset-i Cumhur muhasebesinden de iki memur istemiş; Süreyya Örgeevren’in gerek mebusluktan ve gerekse İstiklâl Mahkemesi müddeiumumiliğinden almış olduğu tahsisatını hesab ettirmiş; bütün aldığı tahsisat; harcırah da dahil, köşkün alım fiatına tekabül etmemiştir. Ve Atatürk Süreyya’ya hitaben

“- Siz benim şerefimle oynadınız, çaldınız, çırptınız; utanmaz herif!”

diyerek kovmuş ve bir tokat da aşketmiş… Müddeiumuminin birkaç cümle ile şarklılar aleyhindeki zulmü ile kin ve adavetini gösterir misaller arz edeyim: Ne kadar baba oğul mahkûm varsa evvelâ babanın gözü önünde oğlunu astırır, sonra babayı asardı. Bu hususta babanın feryad ve figanları zerre kadar katı kalbine tesir etmezdi. Şark İstiklâl Mahkemesi reis ve âzalarının hepsi belâlarını buldular. Ve her biri ayrı bir dert ve ıstıraba müptelâ oldu.”

Ve Doğudan Batıya doğru, sel halinde korkunç bir sürgün… Sanki arkalarından Moskof geliyormuş gibi bir itiş, kakış:

“Merhum ağabeyim Abdullah Bey ve amcazadem Van müftüsü Şeyh Masum Efendi, Erzurum Kongresi zamanında Rumeli Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyetine girmiş ve Van vilâyeti heyet-i temsiliye âzasında bulunmuşlardı. Böyle olduğu halde Masum Efendi ile dört kardeşi ve iki oğlu ve ağabeyim Abdullah Bey Van’dan sürülen ilk kafilenin içinde idiler.”

KIYMET HÜKMÜ

İşte, eserimize başlarken sonunda vereceğimizi kaydettiğimiz kıymet hükmünün yeri!.

Şeyh Said bir din mazlumu mudur?

İçimiz onun macerası ve bu macera münasebetiyle ortaya döktüğümüz kirlilik, küçüklük ve zulüm püskürtüleri yüzünden öylesine bunalmış, bulanmış ve burkulmuş bulunuyor ki, artık fazla fikir hamaratlıklarına hacet görmüyor ve uzun tahlilimizi şu kısa terkip noktasında perçinliyoruz:

Şeyh Said zorla itilmiş olmasına rağmen din hikmetleri bakımından pekâlâ mukavemet edebileceği ve mukavemet etmekle mükellef bulunduğu hâdiselerin tek sorumlusu olmakla beraber, bilmeyerek uyandırdığı ve artık hep uyanık kalmasına sebep olduğu ejderhanın yine bizzat mazlumudur. O, kendisine düşen zulüm payının kefaretini ödedi; ya ödemelerine imkân olmayanların hâli ne olsa gerek?…

 

[Son Devrin Din Mazlumları / Sahîfe: 37-69/ Necip Fazıl Kısakürek]

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir