Müslümanın Andı Her An Kelime-i Tevhid, Her Gün 40 Kere Fâtiha…
Ahmed SEYYİDOĞLU
24 Ekim 2018
Bayram, Seyrân Ve İdeoloji!
Zıyâiyye BEKÇİSİ
27 Ekim 2018

İSLÂMCI VEYA MUHÂFAZAKÂR “MÜSLÜMAN (!) DEM.OKRATLARIN” KADIN-ERKEK KARMALI RECEPTİON BAYRAMI!

Ahmed SELÂMÎ

 

89 senedir devam eden T.C.’deki cümhûriyetin, dünyâdaki adı “republique” olan yüzlercesinden hangisine tekâbül etdiği; ve içinde taşıdığı keyfiyetin, hangi tezâhürler ile  ortada bulunduğu hiç hesâba katılmadan, mücerred bir “cumhûriyet tapınışı!” aldı başını gidiyor…

Cumhûriyet, mücerred “cumhûriyetçiyim!” demek üzere şartlanmış ve din hakîkatı ve vâkıasıyla arasına kesin çizgi ve mesâfeler çizmiş vatandaşlarının hayâl ve tasavvurlarında, hayâtın olmazsa olmazı, mukaddeslerin en kutsalı, ilke ve inkilâpların en başda geleni, BAYRAMLARIN EKBERİ, Türk halkının “ezelden beri” son derece büyük bir hasretle beklediği, hâşâ “peygamber nefesi” gibi bir şey!. “Tanrısal” şimşek parıltısı ve yıldırım kudreti çarpıcılığında kıymeti hâiz, hiçbir dinin ulaşamayacağı kadar ma’nâ ve ehemmiyeti olan, mu’cizevî bir keyfiyet, hârikaların hârikası “kutsal ve putsal bir tapıngaç!”

Âdem Aleyhisselâm’dan beri insanlığın erişdiği yegâne insanlık “onur, gurur” ve sürûruna açılan son ve en mükemmel rejim, “uygarlığın ve duygarlığın” zirvesine oturtulan en kurtarıcı tac, kralların hayâl bile edemediği ufuk çizgisi, Britanya imparatorluğu ve Japon Güneşi’nin akıl erdirmekde yavan, hayvan, kaygan ve yayvan kaldığı ve sırrına ermekde aslâ tâkât getiremediği sihirli değnek… Kendisine %99,999 îmânlı bile olsa, böyle cumbaşlarını kendinden kabûl etmeyib ham softa ve yobaz gören; ve zehirlenmeyi hakketdiğine vicdânı şehâdet eden; ve en fazla 20 dakika içinde hayâtını elinden alan ve “sunumu, konumu, yapımı, tadımı, tapımı ve katımı, çakımı” en leziz ecel şerbeti!

İşte Anadolu yaylasında, 1000 yıllık islâmî kıymet hükümleri tepesine geçirilen veya “Varlığı, Türk varlığına armağan etdiren” cumhûriyet cinsi bu!

“Kanla irfanla kurduk!” diyenlere âid; ve “ihtimal ki bazı kelleler koparılacakdır” müjdeleri ile “fazileti” her şeyin ön planında “putlaşı ve tapışı kazanan ve kazanımları en mükemmel tanrı buyruğu” olan, işte bu cins cumhûriyetdir!.

Vicdânı kör tapayla tıkanmış nevzuhur ve yeni çeneleri muhâtab alırsanız, “o zamanın şartlarında öyle lâzımdı” gibi, kan akıtmayı, kelle kopartmayı meşrû’ ve lâzım, hatta şart sayan, gözlerini kan bürümüşlerin cinnetlik ve sadistlik keyfiyeti… İnsanlık dışında kalan ve hayvanlık bile olamıyacak kadar aşşağılık keyfiyet…

Mücerred “Cumhûriyet” diyerek, bunu, tabu hâline getirmek; ve “imân” etmiyenini, diri diri yakma derecesinde cezâya müstahık görmek!

İçinde sakladığı ma’nânın, mutlak hakîkatla zerre kadar alâkası bulunmasa bile, sâdece lâfız planında tedâvülde bulunan, mechûl oluşuyla tanrılaşan, tatbikatıyla da korkuların en dehşetlisini millete tattıran bir mefhum ki, bununla tepeden tırnağa esir alınan da, koskoca bir millet… Bütün bunların netîcesi ise, komünist ve ateist diliyle “tam bağımsızlık”,  halk diliyle “istiklâliyyet” denilen ankâ kuşu!

Hâl böyle olunca da, onun kadr ü kıymetini bilmeyip de ona karşı çıkmak, hele ona ters bakıb ihânet etmek, dünyâ târihinin kaydedeceği en büyük suç!

Daha büyüğü muhal olan, insan kafa ve kellesinin idrâk edebileceği en büyük, en kocaman, daha irisi olmayan cürm-i meşhûd hâlindeki suçüstü suçun ve suç denen herşeyin müntehâsı!

Öyle ise, kim bu yüceler yücesi ekber ve a’zâm nimete yan bakarak, o en büyük suçu işlerse, o, en büyük cezâya da çarptırılmayı, zerre kadar şübhe edilmemelidir ki, hakk etmişdir, ona müstahıkdır!

O, asılmalı, kesilmeli, parçalanmalı ve bombalanmalıdır!. Meydana, şehre, mektebe, orduya, mahkemeye, câmiye, hastahâneye, sokağa, mahalleye, vapura, otobüse, sinemaya, tiyatroya, mozoleye, anıt kubûr’a (kabirlere), kutlamaya, kurtlamaya, katlamaya, fişlenmeye, baloya, recepsiyona; eşli, karılı, zevceli, mahremli, hanımlı, dişili, kancıklı, her türlü şekliyle Çankaya’ya ve hulâsa büttün kamusal alan ve talan” mıntıkalarına, keyf ü hevâya uygun şekil ne ise, ona göre sokulmalı veya sokulmamalıdır!. Oraların “cumhûrî ve dembokratik nimetlerinden, kazanım ve tasarımlarından (!) eşş.. gibi ve bin kere, yüzbin kere mahrûm bırakılmalıdır!.”

Artık bundan sonra gelsin de, buna, devletlû ve hükûmetlû bir tek can olsun ve  dayansın!

O zaman “tepki” denen ruh hâli, derhal hırs ve menfaat köpürüşü ve nefs çığlıkları ile agoraya fırlayacak ve kendi mantık ve iktidâr haklılığı içinden avaz avaz bağıracakdır:

“- Sen misin beni böylesine mahrûm eden, beni eşimle recepsiyona; yani fransız hançeresinden îmânıma, şahsiyetime ve özüme sıvadığım bu recepsiyona sokmayıb ayak bile atdırmayan, o halde ben de, bunu, bu mahrûmiyyet gibi kanıma dokunan haltı kahretmek üzere bütün gayretimi, hırsımı, kinimi, arzu patlayışımı, beşer zaaflarımın topunu kuşanırım; ve topyekûn devlet salâhiyyetlerimi, azmimi, inâdımı, herşeyimi, milletin bütün dertlerinin üstüne geçirerek seferber eder; ve en nihâyet bütün Çinsedlerini yıkar, hâkile yeksân eder ve (resepsiyon) kalesine, o kalenin burçlarına sancağımı dikerim… Ve bir Ulubatlı huzuru ile orada, “cumhuriyet bayramımı” bambaşka bir alternatif ve coşku seli içine kendimi bırakarak kutlar, şutlar ve murâdıma ererim!.

“Först leydilerimi” de, orada düşman çatlatırcasına gezdirir, teşhîr eder, tanıtır; onlara, er-dişi herkese gülücükler dağıttırarak misafirlerin alayına poz poz sevgi ve mahabbetler sundurur; uzun uzun ayakda diker, önünden, kadın-erkek yüzlerce davetlimi geçirir ve tek tek ellerini, elleriyle sımsıkı sıktırır ve böyle bir uygar elektrik akımı ve çarpmasıyla 70 milyonun biribirine bağlanıb kenetlenmesine, millî huzur ve barışın te’sîsine, can emniyetinin tamâmiyle tekrar avdetine hızmet ve himmet ederiz…  Först Leydi ve şeydi’yi, düzinelerce dakika ayakda dikerek; ve onu, buna mahkûm edâsı içinde katlanmak pahasında bırakarak da olsa, bu sımsıkı el sıkmalar ve can-ciğer kardeşlik dokunuş ve dokuyuşları ile halkımıza hızmete devam ederim- ederiz-edeceğiz!..

Bizi bu yoldan kimse çeviremez; bizim de bu yoldan kendi hür ve müdür irâdemizle dönmemiz kat’iyyen ve kâtıbeten ve âkıbeten düşünülemez!

Böylece, cumbayramının yıllardır tadamadığımız o müstesna zevk ve lezzetine, en tepe noktasıyla nâil olur; ve bu imtiyâzı, siyâsî hasımlarımızın tasallut, inhisâr ve kuşatmasından kurtararak bizim (muhafazakâr demokrat) ve lâyık, kayık ve gayr-i ayık kesime aktarmış; ve böylelikle, 1000 yıllık kadîm ve müselman milletimize, bu büyük ve “devrim çapındaki” eşsiz hizmetimizi de îfâ, icrâ ve edâ edivermiş oluruz!..

Eşlerle recepsiyonlara adım atmak, oraların neş’esinden pay ve hisse kapmak, hep kamalist ve ateist kanadın kavuşduğu bir nimet olarak sonsuza kadar veya 1000 yıl devam edemezdi!. Şimdi bu çağdaşlık, bu eşli uygarlık, bu eşli meydana çıkmalar, bu tür eşli meydan okumalar, bu cins eşli modern ve karma hayat, eşsiz adım atmamalar, eşsiz görünmemeler, eşsiz seyyahat etmemeler, artık bizim de en tabii hakkımız olmuş ve sonsuza kadar da olmakda devam edecekdir!. Buna, hiçbir irâde, kuvvet, kudret ve hâkimiyyet kat’â mânî’ olamıyacakdır…

“Yâ Allââââhh bismillâh!”

Asırlardır, hatta çok saygıdeğer Âdem Babamızdan beri gelen kadın erkek mekânları ve kafa çekme yerleri ayrılığı, bizi hep aşağılanmalara itdi; ve binnetice aşşağılık duyguları ile büyüyüb serpildik; ve netîceten, hastalık derecesinde ifâkat bulmaz maraza çarpıldık!. Artık bugün, kocaman ve koskocaman makamlara bağdaş kuramasak da, bacak bacak üstene atarak krallar gibi geçib oturduk! Hâlâ kendimizi, dünün o tatlıyaramaz Anadolu çocukları, anamızın dizi dibinde uyuyan ma’sûm gecekondu yavruları imiş gibi göremeyiz! Artık büyüdük, şey kadar koskocaman adamlar olduk!  Sonra artık biz de, sosyal aktivite sâhibesi, modern ve feminist ve çenesi 150 desibel hoparlör kuvvetindeki islâmcı madam veya eşlerimiz veya hanımlarımızla;  diplomalı diplomasız, kafatası 3-5 metre yazmalı-yazmasız först leydi ve şeydi’lerimizle; ve aslan gibi ve jölesiyle ölesiye YİĞİT, adam, madam ve erkeklerimizin bulunduğu böyle yer ve mekânları, bülbüller gibi şakımayı iyi ta’lîm etmiş eş ve madamlarımızla  şenlendirmiyelim mi?.

Artık bizim o eski politikacılardan eksik ve geri, hangi noktamızın kaldığı gösterilebilir? Hayatdan kâm almayalım, oraları lâtîf cinsin yumuşatan ve hizâya sokan kadife sesleriyle tel tel taramayalım mı?. Bu artık, bu zamanda aslâ îzâh edilemez… Revizyonlayıb reformlama modası icâb ve iktizâsı olarak, Din bile “güncellenirken”, biz, kendi şahsiyet, iffet, mahremiyyet, Anadoluluk, millîlik, dînilik ve nâmus telâkkîlerimizi artık “güncelleyib” üncellemiyelim mi?

Çankaya’mız boşluk kabûl etmez, edemez. Orayı biz doldurmazsak Afyonlu Necdet abimiz gibi “kamusal alan” mucidleri doldurur; ve resepsiyonlarda bizim eşlerimizle beraberlik resmetmemizin esâmîsi bile okunmaz!  Kamusal ve karasal alan ve talan mıntıkaları bize uymazsa, bizim, onlara uymamız, maslahat-ı mürsele noktasından, ve bilhassa Karamanlis-i haramanlis fetavâ-yı haltettiniyyesi cümlesinden olarak câiz, hatta müstahsen bile sayılamaz mı?. Hem, ara sıra Çankaya’ya bizler de hâkim olmalıyız ki, “hâkimiyyet, ulûhiyyet, rubûbiyyet, irâde-i külliyye ve hürriyyet-i mutlakanın halkda olduğu isbât edilmiş”; ve böylelikle de, bizi gökden indiği sanılan dogmalardan kurtaran eşsiz ve eşsiz (mücerred) TANRI ATAMIZIN rûh-i cümhûrîleri dahî şâd ü handân olmuş ola!.

Dünyâ ayağımıza kadar gelmişken onu nasıl iki tekme ile iter; ve onu kendimizden uzaklaştırır; ve kendimizle onun arasına nasıl mesâfe, kafdağı ve çin seddi ve Fettoş bendi sokarız!?. Dünyâ denen cîfeyi darıltmayı, MTTB’li şebâbet ve gençlik devrelerimizde çok düşünür ve idealistce baldan tatlı hayâllere dalar, bunları, Kayseri GÜLLERİNDEN imbiklenmiş gül suyu râyihaları içinde nice seneler burunlarımızla buhurdan gibi koklardık! Lâhûtî âlemden gelen ecdâd izlerini, evliyâ menkıbelerini, gülistan yollarını binbir hasretle ve misk gibi içimize çeker dururduk!.

Ammâ artık büyüdük, koskocaman adamlar ve madamlar ve çok yüce makamların sâhib ve sâhibeleri olduk; erişilemez yerlere erişdik ve başlarımız neredeyse bulutları delib çok daha yukarılara değdi, stratosferi bile geçer oldu!

Ohhhh! Artık recepsiyonlarımıza da kavuştuk, ölsek de gam çekmeyiz!

Yaşasın Cumhuriyet bayramımız!. Bütün halkın bayramı, tek tek bütün milletin söz birliği ederek, bir gecede gökden vahiy indirircesine indirib i’lân etdiği cumhûriyetin bayramı!.. Bu “republique” olmasaydı, ne “resepsiyon” bileceğimiz vardı; ne recepsiyon… Ve ne de, Çankayalarda (islâmcı muhâfazakâr) meltem, kıble ve lodos rüzgârlarının eseceği!. 3-5 metrelik yazmalar, eşarp ve kumaşlar bile Först Leydi ve şeydi’lerimizin başlarında bayrak gibi dalgalanıb gönüllerimizi uhrevîleştiremiyecek; onların ipek saçlarının, o kıldan ince kılıçdan keskin telleri, her tür ve cinsden kuaför ellerinde ellenmekden kurtulamıyacakdı!.

Ve.. Başvekîl Receb Tayyib Paşa Cenablarının penaltı sâhasına girib polis kalecisine: “Ortalık gerilirse esnek vurun, top taca fırlasın!” diyen hakem veya antrenör akıllı nâdîde vatan evlâdları bile zuhûr edemiyecek tepelerde oturamıyacaklardı! Hatta, “reception de la republique!” ritüelleriyle, yüzlerce kadın ve erkeğin ellerinden tutub, o binbir ma’nâlı elleri sıcacık vatandaşlık hisleri ve barış hasretiyle kavrayabileceğimiz bile düşünülemezdi!.

Fransız kabukluları iyi ki, bu “republique” dedikleri cümhûriyeti dünyâya ihrâc etmişler; ve kartalmaya ve küflenmiye yüz tutan o evde kalmış kızlarımızı ve turşuya dönen avratlarımızı (hılâfet cenderesinden) ve onun kafesleri arkasında mahpuslar gibi pineklemekden kurtarmışlar!. Şimdi hepsi de yolda meydanda, evin dışında her yerde yarı üryân, her şeyleri ile nazarlarda meydan!. Cumhuriyet olmasaydı, Türk güzeli Kerime Hâlis’in şahsında bütün kadın ve kızlarımızın olanca vücûd münhanilerini kim, nasıl keşfedecek; ve onlar, nasıl dünya aygırlarının ma’lûmu ve matlûbu olacakdı?

Cumhuriyeti ve onun nimetlerini ve resepsiyon neş’ve ve neş’elerini aslâ tadamayan, ammâ, bütün İslâm coğrafyasının bu sonsuz lezzetlere garkolması içün o meşhur (ingiliz siyâsetini) büyük bir özveri ve maharetle yürüten; ve Lozan’lara kadar bizleri adım adım takib eden ve elimizden tutan; ve bizlere ana şefkatiyle müzâhir olan, o ada Kraliçemizin ecdâd ve ervâhına ve ülkesine de, sonsuz minnet ve ihtiramlar, reverans, referans ve frekanslar!..

Zaten bâtıl ve batırıcı batı “uygarlığı” ve boynumuza geçirdikleri dizgin mümâsili “yularlar-bağ ve ağlar” olmasaydı, aslâ adam da, madam da olamazdık!. Hele 90 yıl evvel fötr şapkalarını sâdık dost ve bendeleri ile başımıza geçirmeselerdi, beynimizin sağ lobu ile sol yarı küresi, ilke ve inkilâp denen batılılaşma şeylerine zerre kadar îmân ve i’tikâd “üretimi ve tüketimi” de sağlıyamazdı!

Kutlu, bozkurtlu, putlu, mutlu, umutlu ve şutlu “receptionlar!”

Hılâfetçi, 15 asır evvelki din “kural ve mavallarına” zincirli ve bağlı, geri ve zibidi kalmış, hâlâ harem ve selâmlık kafası taşıyanların; 15 asırdır kafes arkasında dolikosefal ve brakisefal kafataslarıyla taşlaşmış ve o kilise direği enseli irticâcıların; ve o en büyük tek adamın, o bir tek tanrı Türkün; biricik ferd-i vâhid bile kalsa, akar damarlarındaki kanla dünyâya hatta Cihân’a bedel olduğundan bîhaber “göbek kaşıyıcı bidon kafalıların”;  ve o kefal ve palamut veya hamsi kellelilerin bilgilerine…”

(İntişârı: 03.11.2012)tt

Son tashih ve ilâveler 27.10.2018 / 14:54:13

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir