33) Halîfe
18 Nisan 2021
35) Suâl-i Kabr
2 Mayıs 2021

ÂLEM-İ BERZAH

 

Herkesin vefâtından i’tibâren yevm-i kıyâmetde dirileceği zamâna kadar geçen vakte (Âlem-i Berzah) denir. Âlem-i berzahın mebdei rûhun boğaz çukuruna vusûlü, müntehâsı da ikinci (sûr)un nefholunduğu zamândır. Bu müddet esnâsında i’tikâd olunması lâzım gelen bir takım ahvâl olduğundan anlardan dahî bahsedilmek lâzımdır.

(İnsan)ın şu görmüş olduğumuz vücûd ve heykelinden başka bir de rûhu vardır. (Rûh) hakîkat ve mâhiyet i’tibâriyle bu beden, kuvâ (=kuvvet) ve eczâsına aslâ benzemeyüb gül suyunun gül yaprağına ve ateşin kömüre hulûl eylediği gibi bedenin her tarafına hulûl etmiş bir cism-i latîf-i nûrânîdir.

Ecille-i (=fazîletli, büyük) ulemâ-yı  İslâmiyye’den ve uzamâ-yı müfessirînden Fahreddîn-i Râzî Aleyhi Rahmetü’l-Melikü’l-Bârî Hazretleri (Tefsîr-i Kebîr)inde diyor ki: Şu âlem-i sefîlde mevcûd olan ecsâm ya anâsır-ı erbaanın birinden teşekkül etmiş olur ve yâhûd anların imtizâcından mütevellid ve hâsıl olmuş olur. Bir cism-i hâlis unsurunun beden ve cesed-i insanda husûl ve ana hulûlu mümteni’ olduğundan insanın vücûdu içinde hâsıl olan cismin anâsır-ı erbaanın imtizâcâtından mütevellid olması lâzım gelür. Şu hâlde deriz ki: Anâsır-ı erbaadan unsur-ı arzın galebesiyle hâsıl olan cisim (kemik, kıkırdak, sinir, et, yağ, deri ve sâire) gibi a’zâ-yı sulbe-i (=sert, katı) kesîfedir.

Rûhun şu cesed-i mahsûs ve eczâsına mugâyir olduğuna kâil olan ukalâdan hiçbir ferd bu a’zâdan uzv-ı muayyenin rûh olduğuna kâil olmuş değildir. Çünki a’zâ-yı mezkûre kesîf, sakîl, zulmânî olduğundan ahlât-ı erbaadır(=vücûdun dört temel sıvısı). Ahlât-ı Erbaa (dem, safrâ, balgam, sevdâ (=kara safra))dan hiçbiri hakkında bir kimsenin rûh dediği yokdur. Yalnız doktorlar kan hakkında rûh demişler ise de nefsü’l-emr (=işin hakîkati, aslı) öyle değildir. Anâsır-ı erbaadan havâ ile ateş unsurlarının galebesiyle hâsıl olan cism-i ervâhdır.

Cumhûr-ı Ehl-i Sünnet’e göre rûh: Bir cism-i latîf-i semâvî-i nûrânîdir ki: Tebeddül, tagayyür, teferruk (=dağılma), temezzuk (=yırtılma) kabûl etmez. Beden ve cesed tekevvün eyleyüb de isti’dâdı tamâm olunca –ki

(Sûre-i Hicr/29. Âyet-i Kerîme) Nazm-ı Celîl’i ile murâd işte bu isti’dâdın tamâm olmasından ibâretdir- o rûh denilen cism-i latîf-i semâvî-i nûrânî bedenin bütün a’zâsının içine nüfûz eder. Nitekim ateşin kömüre, susam yağının susam dânelerine, gül yağının gül yaprağına nüfûz ve hulûlü gibi işte

(Kün emrimiz ile ibdâ’ ve îcâd eylediğim rûhdan anın içine nefheyledim) (Sûre-i Hicr/29. Âyet-i Kerîme) Nazm-ı Celîl’iyle murâd, o cism-i latîfin beden ve cesedin içine nüfûz ve hulûlünden ibâretdir. 

Ba’dehu beden ve cesed sâlim olarak o cism-i latîfin nüfûz ve hulûlüne kâbil oldukca o beden diri olarak kalır ve eğer o cism-i latîfin bedene nüfûz ve sereyânına (=yayılma, dağılma) mâni’ bir şey husûle gelüb de cism-i latîf andan infisâl ederse ölüm husûle gelür.

Buna Kurân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerîf, İcmâ-ı Ümmet, akıl delâlet etmekdedir.

Rûh cesedde bulundukca cesed diri olmak, cesedden çıkınca ölü olmak üzere (Âdetullâh) cereyân eylemişdir.

Her insanın ömrü ya’ni dünyâda bekâsının müddeti taraf-ı ilâhîden ta’yîn ve takdîr olunmuşdur o takdîr olunan müddetden fazla yaşamak veyâ andan evvel ölmek ihtimâli yokdur. Binâenaleyh maktûl dahî kendi eceliyle ölmüş olur. Yoksa ömrü içün takdîr olunan müddeti ikmâl etmeden ol ölmüş değildir.

Bir kimsenin eceli ya’ni ömrü içün ta’yîn olunan müddetin nihâyeti gelince o âdem her hâlde ölür. Müddet nihâyet buldukdan sonra bir lahza bile yaşayamaz şu hâlde bir kimsenin eceli gelince kabz-ı ervâha müekkel olan (Azrâîl) Aleyhisselâm hemen o kimsenin rûhunu vücûdundan çıkarır ve işte bu sûretle o âdem ölür.

Ölen kimse eğer sâlih ise cennetden gelmiş olan rahmet melekleri anın rûhunu (Azrâîl) Aleyhisselâm’ın elinden alub arş-ı a’lâya çıkarırlar dünyâda işlemiş olduğu a’mâl-i sâlihayı (İlliyyîn)e ya’ni levh-i mahfûzun bir kıt’asına yazarlar ba’dehu yeryüzüne indirirler cesed kabre kondukdan sonra rûh cesede iâde olunur ya’ni kendisine suâli fehmedecek, azâbın elemini duyacak, ni’metin lezzetini anlayacak derecede rûh bedene iâde olunur yoksa dünyâda olduğu gibi bedeni hareket etdirecek, yürüdecek kaldıracak derecede tamâmen cesede giremez daha açık ta’bîri rûhun kendisi bedene ve cüz’lerine girmeyüb yalnız anın taalluku ya’ni eseri ve kuvveti girer.

Ve eğer ölen kimse kâfir veyâ fâsık ise cehennemden gelmiş olan azâb melekleri (Azrâîl) Aleyhisselâm’ın elinden anın rûhunu alub (Siccîn)e getirirler işlediği a’mâl-i kabîhayı oraya yazarlar ba’dehu kabre getirilüb bâlâda beyân olunduğu vech üzere cesede iâde olunur.

Siccîn: Kâfir ve fâsıkların a’mâl-i kabîhaları yazılmak içün cehennemin bir kıt’asında mahfûz büyük bir defterdir.

 

[Büyük Şehîd İskilibli Muhammed Âtıf Hocaefendi, Mir’atü’l-İslâm, 1332 Baskı, sh: 46-50]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir