Kâr-Zarâr
23 Ocak 2012
(4) Millî Görüşçü Oya Hanımdan, 2. Atatürk Denktaş Paşa!
26 Ocak 2012

Küfür Sayılan Ve Sayılmayan Şeyler Hakkında Bir Fasıl

 

Zâhir’de şöyle denmişdir: Îmânın[1] sıfatını insanlara öğretmek, ehl-i sünnet ve cemâatin özelliklerini açıklamak en önemli işlerdendir. Eski bilginlerin (Allâh onlara rahmet eylesin) bu konuda tasnifleri vardır. Îmânın sıfatının özeti: Allâh Teâlâ’nın (C.C.) bana emretdiği şeyi ben kabûl etdim, bana yasak etdiği şeyden de kaçındım demekdir. Şâyet bir kimse bu söze kalbiyle inanıp ve dili ile de ikrâr ederse onun îmânı sahîh olur ve mü’min olur. Hepsine inanmış olur.

(…)

Bir kimse îmânından şübhe etse ve “Ben mü’minim inşâallâhu Teâlâ dese, kâfirdir. Ancak, eğer te’vîl edip: “Dünyâdan mü’min olduğum hâlde çıkar mıyım bilmiyorum?” dese bu takdirde küfür olmaz.

Muhît’de denmişdir ki: Bir kimse küfür olduğunu bilmekle berâber, küfür olan lafzı söylese, eğer inanaraktan telaffuz etti ise, kâfir olur. Eğer inanmadan veya o lafzın küfür olduğunu bilmeyip söyledi ise ve fakat lafzı kendi isteği ile söyledi ise, Âmme-i Ulemâya göre kâfir olur. Bilgisizlik (cehl) ile özürlü olmaz.

(…)

Bir kimse küfrü içinde gizler yâhud da kâfir olmak isterse o kimse kâfirdir. Bir kimse kendi isteyerek diliyle küfür etse, halbuki kalbi îmân ile mutmain olsa kâfir olur. Kalbindeki ona fayda vermez. Çünki kâfir, sözüyle bilinir. Şâyet kâfir olduğunu söylerse, bizim nezdimizde de Allâh Teâlâ (C.C.) nezdinde de kâfir olur. Muhît’de böyle zikredilmişdir.

Siyeru’l-Ecnâs’da şöyle denmişdir: Bir kimse başkasına küfür ile emretmek için azmetse, azmetmesiyle kâfir olur. Bir kimse kelime-i küfrü söylese ve bir başka kimse de ona gülse, gülen kimse kâfir olur. Ancak, eğer o başkasının gülmesi güldürücü söz olmakla zarûrî olursa, bu takdirde gülen kâfir olmaz. Şâyet bir kimse kelime-i küfrü konuşsa ve bir topluluk da o konuşanın sözünü kabûl etse, o topluluğun hepsi kâfir olur.

Kendi nefsinin küfrüne rıza ittifâkla küfürdür. Fakat başkasının küfrüne rızâda ihtilâf edilmişdir. Şeyhu’l-İslâm Hâherzâde (rahmetullahi aleyh) Siyer şerhinde zikretmişdir ki: Başkasının küfrüne rızâ -ancak küfre icâzet verir veya onu beğenirse- küfür olur. Ammâ böyle değil ve tabiatiyle şerir ve eziyet veren kimsenin küfr üzere ölmesini veya öldürülmesini, hatta Allâh Teâlâ (C.C) ondan intikâm alsın diye severse, bu takdirde küfür olmaz.

Bir kimse Allâh Teâlâ’nın (C.C.):

رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا

“-Rabbimiz! Mallarını yok et, kalblerini sık; çünki onlar inanmazlar..”[2]

Kavl-i şerîfini iyice düşünse, bizim iddia etdiğimiz şeyin doğru luğunu anlar. Bu kıyas üzere, şâyet bir kimse bir zâlime bedduâ edib: “Allâh Teâla seni küfür üzere öldürsün ve Allâh senden îmânı alsın” dese ve bunun benzeri söz ile beddua etse, o kimse o zâlimin zulmü ve halka ezâsı üzere Allâh Teâlâ’nın (C.C.) ona intikâmını murâd eylese, bu beddua onu yapan kimseye zarar vermez.

(…)

Müslümana yaraşan, sabahta ve akşamda şu duâya sarılmakdır. Çünki bu duâ küfürden korunmaya sebebdir. Bu duâ Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) duâsıdır:

اَللّٰهُمَّ ‏اِنِّ ‏اَعُوذُ بِكَ ‏مِنْ ‏اَنْ‏ اُشْرِكَ‏ بِكَ ‏شَيئًا ‏وَ اَناَ اَعْلَمُ‏ وَاسْتَغْفِرُكَ ‏لِمَالٰا اَعْلَمُ ‏اِنَّكَ ‏اَنْتَ ‏عَلَّامُ ‏الْغُيُوبِ

“Allâh’ım, şübhesiz ben, bildiğim halde, Sana bir şeyi ortak koşmakdan Sana sığınır ve bilmediğim şey için Sen’den afv dilerim. Şübhesiz Sen gaybları hakkıyla bilensin.”

[ Müellifi: Fâtih Sultan Mehmed Han devrinin büyük Şeyhu’l-İslâmı MOLLA HÜSREV, Gurer ve Dürer Tercemesi – İslâm Fıkhı ve Hukûku, tab’ı: 1980, cild:2 sh.93-95 ]

[1] Îmân, lügatda; bir şeye inanmak, bir şeyi tasdîk etmek “bu şey böyledir, şöyledir” diye hüküm vermekdir.

Istılâhda: Allâh Teâlâ’nın (C.C.) dînini kalb ile kabûl etmek, ya’ni: Rasûlullâh’ın (sallallahu aleyhi ve sellem)  bildirdiği şeyleri kat’î sûretde kalben tasdîk eylemekdir. Îmân, asıl bu tasdîkden ibâretdir. Fakat, böyle inanılıp kalb ile samîmî sûrette tasdîk edilen şeyleri, bir mânî yok ise dil ile ikrar etmek, bunlar hakkında şehâdetde bulunmak lâzımdır.

İslâm dîninde; “Allâh Teâlâ’ya (C.C.), Meleklere, Kitablara, Peygamberlere, âhiret gününe, kazâ ve kadere” îmân etmek birer esasdır. Bunları bilib tasdîk etmek îmânın başlıca şartlarıdır. Bu cihetledir ki; “îmânın şartları altıdır” denir. Bunlar tasdîk edilmedikçe îmân tahakkuk etmez. Böyle zarûriyyât-ı dîniyye’den olan herhangi bir şey’i inkâr etmek ise -Allâh korusun- insanı derhal dinden mahrum bırakır. Biz bu hususdaki imânımızı “Âmentü billâhi…” kavl-i şerîfini okumakla dâima ızhâr ve isbât etmiş oluyoruz. (Büyük İslâm İlmihâli. Ö.Nasûhî Bilmen)

[2] Bkz: Yûnus Sûresi 88. âyet-i kerîme

وَقَالَ مُوسٰى رَبَّنَا اِنَّكَ اٰتَيْتَ فِرْعَوْنَ وَمَلَاَهُ زِينَةً وَاَمْوَالًا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا رَبَّنَا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِكَ رَبَّنَا اطْمِسْ عَلٰى اَمْوَالِهِمْ وَاشْدُدْ عَلٰى قُلُوبِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُوا حَتّٰى يَرَوُا الْعَذَابَ الْاَلِيمَ

Musâ, ya rab! dedi, sen Fir’avne ve cem’iyyetine, dünya hayatta bir ziynet ve haşmet ve nice nice mallar verdin, yolundan saptırsınlar diye mi ya rab? Ya rab! Mallarını sil süpür ve kalblerini şiddetle sık ki o elîm azâbı görmedikçe iyman etmiycekler (Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi)

 

(İntişârı: 25.01.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir