Mi’râc
14 Nisan 2018
malatya-siporluya xitâb
18 Nisan 2018

“GÜNCELLEMECİ-İCTİHADÇI” VE LÂYIK POLİTİKACILAR, SELEF VE HALEF OLARAK NEYİN PEŞİNDE?

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

Âzerbaycan’dan suâl soran kişiye “Allâh Azze, zaman ve mekândan münezzehdir” diyemeyib, “Bu tartışmalı bir mevzudur, bugüne kadar hâlledilememişdir” meâlinde ve ehl-i sünnet i’tikâdına göre şeksiz ve şübhesiz küfre müeddî hezeyanların sâhibi N.Yıldız nâm bir Teymiyeci’nin, bilmem hangi târihde “Teaddüd-i zevcât felâketine (!!!) uğramıyan kadınlar kocalarından dayak yerlerse şükretsinler, kocalarının deşarj olmaları içün bile buna ihtiyacı vardır!” gibilerde bir zırvalaması olmuş…

Beştepe sâkinleri de, bunun üzerine, 8 mart “Kadınlar Günü” denilen Haçlı Avrupa’dan müdevver bir günde, MUHATAB ALINMIYACAK KADAR uçuk ve kaçık bir adama cevab (!) sadedinde, “Cumhûriyet madamlarının” gönüllerine su serpmek ve onları kendisine celbetmek içün, 14-15 asırlık Allâh Dîni’ni sanki teşrih masasına yatırdı ve bir güzel operasyon teşebbüsünde bulundu!..

Neler mi dedi? Okuyalım:

Bu konuda marjinallari asla dikkate almayız.”

Alma o zaman Beyim!. Bal gibi de aldın!. Kaş yaparken göz bile çıkdı!

Her zırvaya lâf yetiştirmeye kalkılırsa, lâf tükenir; taş atmıya kalkılırsa taş kalmaz!

Kol yorulur, taşlar, atanın başına da düşer!

Beştepe devam eder:

“Din adamı olarak ortaya çıkıp da kadınla ilgili çok farklı açıklamalarda bulunup dinimizde kesinlikle yeri olmayan bazı ictihatta bulunan kişiler ortaya çıkıyor.”

Bir kere bu adam “Müctehid” değil ki, yâveleriyle  dediklerine “İctihâd” denilsin!. 15 asırdır ulemâ sıralamasında en yukarıda yani zirvede olanlara; ve sâir ulemânın da tâbi’ olub iktidâ etdiği; o her işkence ve eziyete göğüs gerecek kadar HAKÎKAT mübelliği eşsiz zevât-ı kirâma “müctehid” denir… Üzerinde ümmetin ittifâk etdiği o muazzam “İslâm Müctehidlerinin” dışında kalarak, kendisini onlar gibi “ictihâda” salâhiyyetdâr görenlere “echel-i cühelâdan” değilse, dîni oyuncak etmek istediklerinden “ekfer-i küferâdan” mahlûkât denir… Yedikleri halta da, usûl diliyle  “Teşehhî” ta’bîr edilir!.. Bunu, Beştepe ehâlîsi de yapsa; bütün DİB câmiası da 12 asırlık bütün ulemâyı yanına alarak, hatta cinlerin allâmeleri ve en üçkâğıtçı ve cingözlerini de bunlara zammeylese, Karamanlar ve Kalınlar gibi karamânî koyunlara ve kalından incelere kadar, ne var ne yok hepsini de bir KONSÜL hâlinde külliyede toplasa, gene de “İctihâd” yapamazlar, ancak “teşehhîde” karar kılıb biribirlerine külâh geçirmiş olurlar!.. Yapılacak olsaydı, “Müctehid İmamlar Devrinden” sonra ne allâmeler geldi ki, hepsi de haddini, edebini ve terbiyesini bildi, İslâmiyyet önünde aslâ dikleşib meydan okuyarak “İctihad veya reform veya tecdîd veya güncelleme” gibi kelimâta sarılıb bu zorun zoru işe mücâseret ve cür’et edemediler, yanından teğet bile geçemediler… Çünki bu işin, çocuk oyuncağı olmanın da nâmütenâhî uzağında, “vaz’-ı ilâhî” olduğunu biliyor; ve aksi hâlde, ebediyyen cehennem çukuruna mahkûm olmayı netîce verecek çok çetin bir mes’ele bulunduğunu da hakka’l-yakîn görüyorlardı…

Bu iş öyle zor bir işdir ki, müctehide lâzım 2 düzine kesbî ilimde deryâ olmakdan başka, SELÎM AKIL, TEFEKKÜH MELEKESİ ve İLM-İ VEHBÎ gibi Allâh Azze ve Celle’nin mücerred Müctehid İmamlara verdiği ihsân-ı ilâhîye de sâhib olmak şartı vardır… Lâyık, dembokratik ve cumbokratik akılların milyarlarcası bir kapsülde cem edilse, buradan bir “müctehidin” tırnak ucunun bile çıkabilme ihtimâli sonsuzda birdir!

Halbuki Nurittin, garibin biri olub, ağzından çıkanı bir kulağı duysa bile ötekisi duymıyan, i’tikâdı da pek vehhâbimtrak ve selefimtırak bir ekran çenebazıdır!. Hoca moca da değil, koyunun olmadığı yerde işte o biçim “Çelebi” geçinib giden bir cumhur vatandaşı; daha doğrusu “Rejim Kurbanı” seksen milyondan biri!. O kadar… Buna ve benzerlerine, Devlet-i Ilmâniyyenin Riyâset-i Cumhur Saray-ı Hümâyûnundan ve dünyâ önünde “Muhâtab olarak”, 120 kiloluk sıkletle üç yaşındaki çocuğa el ense çekmek kabilinden dalmak, cidden acındırıcı ve düşündürücü bir manzara!..

Adı geçen manzaraya, “Modernist ve reformist ve revizyonist ve günceloşist danışman, dayışman ve daklaşman” felâket-i azîmesi de dense, bir mahzûru olmasa gerekdir!

Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh…

“Deşarj olmak içün bile” kadını karşına alacaksın; ve boksörün antrenman minderi yerine (çocuğunun anasını) koyacaksın; ve başlıyacaksın “Deşarj” operasyonuna!.

Al sana, Teymiyekeş ve Selefiyekeş mantık estantaneleri!..

Hadi yahu, bunun adı da, güncelleme familyası cinslerinden bir olarak “ictihâd” kabûl edilecek!

Tevbeler Yâ Rabbî…

Adamın indinde, darb ile alâkalı “Vadribûhünne” gibi, muhkem âyetin muhkem kelimeleriyle sâbit hükümler mevkii ve mevzii dışına zıplatılarak yamuk yumuk hallere sokuluyor; ve Zarûrât-ı Dîniyye’den olan “teaddüd-i zevcât” da, kadınların son derece korkulu rüyâsı ve bir ucûbe imiş gibi işe bulaştırılıyor ki, adamın midesi kalkıyor!. Beyin ayarsız, dil kemiksiz olunca, hoca kılıklı fuzûliyâtın tepesinden cübbe, cübbesine sırma, sırtına zerdûz palan geçirsen neye yarar?!

Ve böyle Halık Teâlâ’nın bir mahlûku, taa tepelerden ve zirvelerden muhâtab alınacak kadar ehemmü’l-ehem “Sâhib-i ictihâd bir hoca!!!” olmuş oluverecek!

Devr-i Dilârâ-yı Cümhûriyye, neyi ne kadar ve nasıl sulandırdığını bile göremez hâle gelmişse, bize ne demek düşer?

Kadınlar dövülüyor, doğru!. Bıçaklanıyor, kurşunlanıyor, ırzına geçiliyor, tekme tokat yollarda seyr ü sefer vâsıtalarında taciz ve tükrük hokkası yapılıyorsa, bunun mes’ûlü İslâm değil; kadını sokağa düşüren ve onu iş makinesi yaparak evinden, yuvasından, hareminden ve analıkdan koparan ve yevmiyeli câriye hâline getiren müesses ve batasıca lâyık düzen ve rejim değil mi?… Bu rejim, DÎNİN de, DEVLETİN de, hükûmetin de, milletin de, bayrağın da, vatanın da, râbianın da şeyine şey etmişdir!

İşin bu tarafı hiç görülmiyecek, ne idüğü belirsiz “çeyrek akıllı ve hoca kılıklı” piyasa ve ekran dümbüllüleri görülecek; ve onların şahsında da, Allâh Azze’nin mukaddes, muazzez ve münezzeh dîni karşıya alınarak “Hedef Tahtası” yapılacak!. “14-15 asır evvelki hükümler bugün uygulanamaz, bunu bilmiyenler CÂHİLDİR” damgası, “Din ve vicdân hürriyeti, hukuk devleti, adâlet bilmem nesi, vatandaş hakkı, eşitlik şirinliği ve müslümanlık kimliği” gibi elma şakerleri ile, ehâli-i etrâk ve ekrâda bol bol ve her derde devâ niyetiyle yalatılacak!

Nasıl, yalan mı?

Tepeler ve zirvelerden karayel bütün hışmıyla esmeye devam eder:

“Anlamak mümkün değil. Yani bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada, farklı bir asırda, zamanda yaşıyorlar; çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da âciz bunlar.”

Hele toprağın altındakiler de hesaba katılırsa, “İslâmiyyet’in güncellenmesi ve çüşcellendirilmesini istemiyen ve buna kat’iyyen GEREK DUYMAYAN müslüman sayısı”, aksi ve öteki uçdakilerden birkaç milyon kat daha fazladır… “Bu asırda YAŞADIĞINI zannedenler” ile, aceba “güncelleme ve çüşcelleme gerekmez” diyen insanlara “ÂCİZLİK” isnâd ederek onları böylesine hakîr görüb aşağılayanlar, idâreci mevki’lerini işgâl ederek nasıl ahlâkî ve hukûkî bir kıymet taşımaktadırlar?. Veya böyle olmayı, “Bu asırda yaşamak” mı kabûl etmektedirler?. Bunu, hangi “Devlet adamı bîtaraflığı, olgunluğu, kibarlığı, nâzikliği, kul hakkı tanıyıcılığı, inanç ve vicdân hürriyetine riâyet ediciliği” ile kâbil-i te’lif edeceğiz?.. “Eşcinsel vatandaşlarımızın haklarını güvence altına almak şartdır” diyenler, “İslâm’ın güncellenmesi ve çüşcellendirilmesi gerektiğine aslâ inanmıyorum” diyen “vatandaşlarının” da, “eşcinsellerin hakları kadar olsun hakları bulunmadığını mı” nazara vermek istemektedirler?.

Bu memleketde, eşcinseller, ateistler, alevîler, ortadokslar, masonlar, siyonistler, yehûdîler, romanlar ve bin türlü (inanç sâhibi) insanlara tanınan “hoşgörü ve diyalog” yakınlığı ve samîmiyyeti, sünnî ve “güncelleme ve çüşcelleme” gibi şeylerin GEREĞİNE inanmıyan insanlara gösterilmiyecekse; ve onlar “ACİZLİKLE” yaftalanarak “tazyik=kurbağaca baskı” altına alınarak aşağılanacaksa, bu işin sonu nerelere kadar gider?. Alpaslan, Fâtih ve Yavuz gibi dünyâ çapındaki İslâm kumandanlarının dîni ve îmânı peşindeki ehl-i sünnet müslümanlarının, göklere çıkarılarak hatta “Ben onların içinde doğdum, onların içinde büyüdüm” denilen ve klarnetine kadar hâl ve hatırı okşanan ROMAN vatandaşların binde biri kadar bile kıymetleri yoksa….

“Seçim” ve sandıklı dembokrasi kapıya gelince, o tahkîr edilenlerin de “oyları”  içün, onların kapılarında dilenmenin adına ne denilecekdir???

İslâmiyyet, onun bunun uydurma ve sahte “müctehidleri” ile değil; bizzat kendi mutlak müctehidleri ile 3. Hicrî asra kadar “İctihadlarını” en mükemmel ve en son şekliyle yapmış; ve 15 asırdır da, devletleri, milletleri, hatta zımmîleri ve gâvurları bile, hayrân bırakacak şekilde İDÂRE etmişdir… Adliyle de, adam gibi sözünün eri olarak yaşıyan nice gayr-i müslimleri kuşatarak ve içinde muhâfaza ederek, onları HUKUK ve İNSANLIK ni’metine mazhar kılmışdır…

TÂRİH meydanda…

Hiç, çocuk, kadın, ihtiyar, hasta ve âcizlere ölüm kusan bir İslâm Hükûmeti hatırlıyan var mı?!.

Batı standartlarında varlık bulmuş olub da, kendi dışındakilerden geçdik, içindekilere kan kusturmamış ve 500.000 başı gövdesinden ayırmamış olan???

Bugün Şam, Doğu Guta, Haleb, Bağdad ve yüzlerce İslâm şehrini sivil ehâlisiyle katledib harâbe hâline getiren iç ve dış gâvuroğlu gâvurlara, dünyâ denen yarı hayvan ucûbe lâf anlatabiliyor ve katliâmlara mâni’ olabiliyor mu?. Yoksa, ellerini oğuşturub vampir zevkiyle olanları seyr ü temâşâ mı ediyor? Bugün Osmanlı’nın “Vilâyet-i Şam” mıntıkası, yolgeçen hanına dönmüş; ABD, İngiliz, Freng ve Siyonist küffârın; AB, NATO, MOSKOF ve PERS KOPİLLERİ ile bilmem hangi deve çobanı yamyamların atış poligonu hâline getirilmiş; ve füzelerle yakılıb yıkılırken, çoluk çocuk, kadın ihtiyar, kimyevî silahlarla kavrulurken, hâlâ bu vahşîlerin içinden “desteklenecek ve müttefik” süzme yoldaşlar yakalama hesâbındakilere; ve  “yerli ve millî” geçinme ambalajındakilere nasıl âferin verilecekdir?. 113 füze sallamayı tam da İslâm Âlemi’nin Mİ’RÂC KANDİLİ GECESİNE DENG GETİREN HAÇLI SEFERİ ŞÖVALYELERİ, binlerce seneden beri dökdükleri oluk oluk müslüman kanlarının tadını çıkarmayı, bu füzelerle havâî fişek karnavalı ve şenliğine tahvîl edilen maskaralıklarla mı yakalamak istiyorlar???

BUGÜN ilk hedef, âcilen, sivillerin katliâmını durdurmak olmalıdır… ECDÂDIN 15 asırlık ve KIYÂMET’e kadar yaşıyacak “İKMÂL edilmiş EKMEL” dîninde “GÜNCELLEME” ve tokatlama gibi şeylerin ruznâmeye sokulması neyin nesidir? Eve, komşudan yangın sıçrama gibi pek büyük bir tehlikenin melhûz oluşu karşısında, ilk ve en mühim iş, yangının öz hâneye sirâyetine mâni’ olacak müessir tedbirleri almak olacakken; o hangi basîret bağlanışı ile görmez oluşdur ki, evin, bidâyetden beri sâkinlerinin nizâm ve hayat tarzı kânunlarını tepetaklak etmiye teşebbüs etmek bulunsun!

MEVZUA İLERİDE TEKRAR DÖNECEKSEK DE, biz, hangi azîm yanlış ve bâtılın peşinde gidiliyor, bunu tekrar görelim:

“Anlamak mümkün değil. Yani bunlar ya bu asırda yaşamıyorlar, çok farklı bir dünyada, farklı bir asırda, zamanda yaşıyorlar; çünkü İslam’ın güncellenmesinin gerektiğini bilmeyecek kadar da âciz bunlar.”

“Siz İslam’ı, 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam’ın uygulanması, yer, zaman, koşullar, her şeyiyle değişiyor. İslam’ın güzelliği burada zaten, önemi burada. Şimdi birçok hocaefendi tabii beni tefe koyup çalacak, o ayrı. Rabbim bizi tefe koymasın, mesele orada.

Müslümanların, ne tefle, ne de klarnetle işi olur!

Dîn ve îmanlarının yasak olduğu ve aşağılandığı bir vasatda, gerçek hoca ve müslümanların “Tef çalma, göbek atma, hatta bayram yapma, v.s.” gibi fiillere değil, bunları hayâl etmeye bile îmân, ahlâk, vekâr, şeref ve haysiyetleri müsâade etmez!. Biribirlerine, birinin “Diktatör bozuntusu!” ötekinin “Kanalizasyon çukuru!” dediği bir vasatda, müslümanlar, “îmân, edeb, terbiye, hayâ ve ahlâklarının” nasıl muhâfaza edileceği derdindedir! “Tef ve klarnet” mahabbeti de, oy vakti hazırlığı îcâbı baştâcı edilen ROMAN “vatandaşların” ve “onların içinde doğup büyüyenlerin” ihtisas sâhasına girer!

Yalakaları tarafından “Müctehid, müceddid, Mehdî, ve Peygamber misyonlu Lider”  ilân edilen; ve Parti Bülteni gazetesi ile bunlar zerre kadar utanıb sıkılmadan neşredilen ve bugün vesika çapında arşivlerde mevcud olan; ve şimdikilerin (SELEFİ ve HOCASI) bulunan Müteveffâ Ş.rbakan, bugünki “güncellemecilerin” ve müslümanlara “ÂCİZ” diyecek kadar çıtayı yükseltenlerin, 30 sene evvelden bakınız nasıl önünü açmış; ve o da, 13-14 asır evveline kadar bütün İslâm müdevvenât, hakîkât ve târîhini nasıl çöpe atmışdır?!.

“Millî Görüş” diye sanki beşerî bir religion da icâd eden ve böyle  bir yol tutduran müteveffâ N.Ş.rbakan nâm şahs-ı merkûm (mezbûr), bu sakat ve tehlikeli, milletin dînini berhavâ edici yola, taa 1988’lerdeki o mâhut konuşması ile, daha da cür’etkârca girmiş ve aynen şöyle savurmuşdur:

“Peki insanlar şimdi kendisini nasıl kurtaracak? Çünki İslamiyet yeniden şartlara göre gereken nizamı kurmanın temel esaslarını getirmiş ve nasıl kurulacağının da esasını getirmiş. İctihad edilecek… İşte Kuran-ı Kerîm, işte hadîs-i şerîfler.. esaslar ortada. İctihadı; kim yapacak bunu? Âlimler yapacak, ilim adamları yapacak, ictihad edecekler ve bu devrin düzeni böylece orta yere çıkacak. İnsanlığın kurtuluşu işte buna bağlıdır.”

“İctihad yapacak âlimler!” dediği de, kendisi ve gene bir mühendis olan Süleyman Karagülle misillü üç beş uçan dâire!

Dikkat edilecek olursa, hocası ile bugün zirvedeki talebesinin zihniyeti ve bunu ifâde edişleri, hemen hemen aynıdır!. İkisi de, 15 asırlık İslâmiyyet’i beğenmemekde, birisi “ictihadlar” diyerek, ötekisi ise “güncelleme” uydurukçasını kullanarak, tıpatıp aynı şeyleri söylemektedirler… Aralarındaki biricik fark, birisinin diğerine “politik rakîb” çıkması, “Saltanat pastasının tamâmı benim olacak, sen dünki çocuksun ve benim çömezimsin, çekil önümden” deyişi; ötekinin de, “Sen artık yaşını başını aldın, çökdün, zor konuşmaya, adım atamaz olmaya doğru gidiyorsun, ihtiyarladın, bu işi biz gençlere bırak, bırakmazsan seni önümüzden savurur atarız!” deyiş…

Merkûm ve müteveffâ Ş.rbakan, “AKP’ye oy veren cehenneme bilet almışdır” gibi, işi, kendi îmâlâtı dinden çıkış hâline getirmiş; ve hatta “Millî Görüş gömleğini çıkardık” diyen çömezlerine “Bizansın Çocukları, bunlara siyonist İsrail parti kurdurdu, v.s.” diye hakâretin zirvesini lâyık görmüş olsa da, İslâmiyyet’i beğenmemekde, dîni çağa uydurmakda ve onun yeniden dikilmiş bir GÖMLEK olarak kafadan geçirilmesi îcâbetdiği noktasında, aralarında en küçük bir ayrılık ve fark kalmamışdır…

Zaten bu kabil gidişât ve havaları çok iyi bilen ve bu cins kokuları almakda mâhir olan Pensilvanya İblisi, tâ 1963’lerden i’tibâren “ictihad ve güncelleme ve ezmânın tegayyürü, v.s.” gibi kelime ve terkibleri kürsülerde ağzına almadan, bu yeni din uydurma işine Graham Fuller “güdümünde” çok daha radikal esaslar ihtirâ’ ederek başlamışdı!..

Müteveffâ N.Ş.rbakan’ın bâlâda adı geçen vidyosunun bizi alâkadâr eden kısmının delâletleri üzerinde ileride durmak niyetinde isek de, kâriîn-i kirâmımıza işin ehemmiyetini fehm ü idrâk etmeleri içün, mevzuu, şimdilik daha muhtasar şekli ile de takdîm etmek isteriz!

Ehemmiyetine binâen, tekrar beyan ederiz ki, Ş.RBAKAN, yalakaları tarafından “Müctehid, müceddid, Mehdî ve Peygamber misyonlu Lider”  ilân edilen LÂYIK bir POLİTİKACIDIR… Bunca çakma vasıfları, Parti Bülteni gazetesi ile, zerre kadar utanıb sıkılmadan neşredilmiş; ve bugün, vesika çapında arşivlerde mevcud olan ERBAKAN ŞİŞİRMELERİDİR… Şimdikilerin (SELEFİ, HOCASI hatta MÜRŞİDİ) olan Müteveffâ Erbakan, bugünki “güncellemecilerin” ve müslümanlara “ÂCİZ” diyerek aşağılayanların ve çıtayı buralara kadar yükseltenlerin 30 sene evvelden, bakınız önünü nasıl açmış; ve o da, 13-14 asır evveline kadar bütün İslâm târihini nasıl çöpe atmış, vidyodaki sesinden deşifre ederek dehşetle okuyalım:

“…..Bak bu günki döneme, buraya gelinceye kadar dikkat ederseniz Mezapotamya’da peygamberler aydınlık bir dönem kurmuş. Demin arkadaşlarımız söylediler, Mısır karartmış, sonra arkasından Musa aleyhisselam gelmiş aydınlanmış. Davud aleyhisselam gelmiş aydınlanmış, ama Yunan gelmiş karartmış. İsa aleyhisselam gelmiş aydınlatmış. Sonra Roma karartmış. İslamiyet gelmiş aydınlatmış, Batı ayağa kalkmış karartmış.”

“Şimdi yeniden bir aydınlık döneme girilmesi lazım geliyor. Onun için şu anda insanlığın çekdiği ızdırab, bu yeni medeniyetin temellerini kurmakdır. Artık yeniden peygamber gelmeyecek, bütün âhir zaman Peygamberi gelmişdir. 622’den kıyamete kadar.”

Millî Gazete’leri ve nice ayarsız kitablarla “Mehdi, müctehid, müceddid ve Peygamber misyonlu lider” i’lân edilen makine mühendisi Merkûm, yukarıdaki paragrafda İslâmiyyet’in zıdları ile, aydınlık-karanlık devirlerin biribirini takib etdiğini söyledikden sonra,  bugünki yetiştirmelerinde olduğu gibi “İctihâd yapmaya ehil bir MÜCTEHİD” gibi kendi fikir, hülyâ, teşehhî ve bugün iflâs etmiş doktrinini (!) İslâmiyyet’le tev’em ve aynı kıymet göstermiye, bakınız nasıl cinnetlik çapda cür’et ediyor:

“Peki insanlar şimdi kendisini nasıl kurtaracak? Çünki İslâmiyet yeniden şartlara göre gereken nizamı kurmanın temel esaslarını getirmiş ve nasıl kurulacağının da esâsını getirmiş. İctihad edilecek. İşte Kurân-ı Kerîm, işte hadis-i şerifler, esaslar ortada… İctihâdı; kim yapacak bunu? Âlimler yapacak, ilim adamları yapacak, ictihad edecekler ve bu devrin düzeni böylece orta yere çıkacak… İnsanlığın kurtuluşu işte buna bağlıdır.”

1969’dan i’tibâren, son derece gizli yürütdüğü bu hevâ ve heves mahsûlü kıytırık ve dandik hülyâlarını, böylece tabanına üfürdü gitdi… HALİDÎ-Gümüşhâneli Dergâhının devâmı üzerinde bulunan Hasib Efendi, Abdülaziz Efendi ve Mehmed Zâhid Efendi gibi merhûm Zevât-ı Kirâmın ders halkalarında bulunan, bunun içün de saf müslümanların gözünü boyayan merkum, Halidî terbiyesi ve ta’lîmi ile zerre kadar alâkası olmıyan nice ABES iş ve beyanlara bulaşmış durmuşdur. Hatta bu ta’lim ve terbiyelere meydan okuyan bu kabil adam, hatta madam ve damat, torun-torba, v.s. soyundan fırıldakları, nice garîbân, binlerce esef olunur ki, yamulmuş ve felsefeâlûd iç yüzleri ile göremediler;  ve peşlerine takılıb perîşân oldular… Nicelerinin ebedî hayatları, haçlıdan müdevver politika küfr ü dalâletleri içinde mahvolub gitdi…

Merkum, kendi uydurmalarına Kelâm-ı Kadîm’den hiç alâkası olmıyan deliller (âyetler) de bulur; ve kendi “Âdil Düzen” dediği politik yolunu, milletin önüne “ma’rûf ve münker” olarak diker ve bundan da, hesâbın ebedî mes’ûliyyetini duyamazdı!

Merkûm’un işine gelen herşey (helâl), gelmiyenler (haram)dır!. İslâm müsâvîdir ve denkdir=politikacı ve makineci Erbakan’ın “Millî Görüşü ve Âdil Düzeni!..”

Zaten her seçim evvelinde “Bu seçim, müslümanın sayımı olacakdır!” nânesi de; “Bize oy vermiyenler patates dînindendir, yahudi askeridir!” hezeyanları da; “İslâmiyyet’in bizâtihî kendisi lâyıkdır, Batıdaki gibi lâyıklık ve demokrasi istiyoruz, Atatürk sağ olsaydı bize oy verirdi!” gibi düzinelerce ebedî mes’ûliyyet ve hüsrâna müeddî yâveler de, merkûm içün yenir yutulur ve yedirilib yutturulur yevmî yiyecekler ve içecekler cümlesindendi!…

Çünki o, nice yalama, yalaka ve meddâhin nazarında “müctehiddi, müceddiddi, mehdî idi ve peygamber misyonlu liderdi!” İslâmiyyet’i, “değiştirmek üzere” rejimin kalıplarına dökecek ve müslümanlarla Müslümanlığı çağa ve Haçlı Avrupa standartlarına uyduracak ve ehlîleştirecek bir politik dehâ (!) idi!. Bunun içün de, Nizam Partisi kapatılınca İsviçre’ye kaçmış, fakat 12 martçıların aklı başına (!) gelince, Org. Muhsin Batur ile Org.Vecihî Akın İsviçre’ye giderek “Sen bize ve memlekete lâzımsın!” diyerek “Büyük ve Dâhî (!) HOCAYI” memlekete dönmiye iknâ etmişlerdi… Hemen akabinde de, Selâmet Pırtısının başına geçirerek, onu, 1973 seçimlerine sokmuş ve 48 meb’us ile Ecevit’in koltuk değneği (koalisyon) yaparak, hem CHP zihniyetini iktidâra taşımışlar, hem müslümanları kontrol altına almışlar ve hem de onları politize ederek rejimin ehlîleşmiş köleleri kılmışlar ve bir taşla tam 4 kuş vurmuşlardı!…

Merkum Ş.rbakan, bervechi âtî görüleceği gibi, Âl-i İmrân Sûresi’nin 104. Âyet-i Celîlesi’ne varıncaya kadar nice nassları ve şer’î kânunları müesses “lâyık cumbokrasiye” payanda yapmak, dolayısıyla onları kendine göre yontmak içün pek büyük bir te’vil ve teşehhî ustasıydı!. “İctihad” mevzuundaki uçuk ve kaçık fikirlerini, onun yukarıda verdiğimiz konuşmasının devamı olan şu cümleleri pek güzel isbatlıyacakdır:

“Bu çalışmayı kimler yapacak? Müslümanlar yapacak. Neden? Çünki Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerim’de diyor ki “siz ümmetlerin en hayırlısısınız.” Neden? Çünki siz ma’rufla emredersiniz münkerden de nehyedersiniz. Ma’ruf ne demek? Adil düzenin müsaade etdiği şey, münker ne demek? Adil düzenin yasakladığı şey; yani ne adildir ne değildir bütün insanlığa öğretmekle görevli olan topluluk sizsiniz.”

Gel de bu adam ve madam cinsi kesâna “Müctehid, müfessir, müceddid, mehdî ve Peygamber misyonlu LİDER” deme de dur!!!

Konuşma muttasıl devâm eder:

“Onun üçün en hayırlısısınız. O halde şimdi insanlığın beklediği medeniyeti Müslümanlar kurmakla mükellefdirler. Nasıl kuracaklar? Temeli adalet ve hakkı üstün tutan zihniyete dayanarak bu medeniyeti yeniden temel esaslara uygun şekilde kuracaklar.”

Saf, bîçâre ve ilm ü irfan noktasında çok yaya “müslüman” kalabalıkların üzerine beygire biner gibi binilib, bir sırığın da ucuna bunca YEM çıkın yapılarak bağlandı; ve beygirin burnuna bir karış mesâfeden tutularak, zavallı binek durmadan o yeme vâsıl olmak hülyâları ile 1969’dan itibâren koşturuldu durdu!. Hâlâ da acemi (râkiblerin=binicilerin) altında, yorgun ve bitkin, neredeyse sıfırı tüketmek üzere koşturulmıya çalışılıyor!. Perde arkasındaki manzarayı görenler ise, ne kadar müslüman olurlarsa olsunlar, onlar, “PATATES DÎNİNDE İDİLER, YAHUDİ ASKERİ İDİLER, MÜSLÜMAN SAYIMINDA (oy vermediklerinden) HÂRİCDE KALANLAR İDİLER!.”

Aynı manzara, 1988’de “ictihâd” kelimesiyle zirveye ulaşmışken; bugün, aynı kökden gelen AKP, bunu, çüşcelleme vezninde “güncelleme” kelimesinin sırtından yürütmenin peşindedir!

Ş.rbakan’ın konuşması, yukarda kalan noktadan i’tibâren devam eder:

“Ancak bu yeni kurulacak olan ikinci İslâm medeniyeti, birinci medeniyetin kopyası değildir. Neden? Çünki o devrin şartları başka, bu günki şartlar başka.”

Merkum, İSLÂMİYYET’de “ictihad” yapılmasını açık açık ve pervâsızca söylerken, onun rahle-i tedrîsinden geçerek izini sürdüren hökûmât-ı Tayyibât ise, bunu, “güncelleme” diyerek ve:

“Siz İslâm’ı, 14 asır, 15 asır öncesi hükümleriyle kalkıp da bugün uygulayamazsınız, böyle bir şey yok. Onun için de bugün İslam’ın uygulanması, yer, zaman, koşullar, her şeyiyle değişiyor.”

Cümlesiyle ve aynı frekans üzerinden yürütmektedir…

Fettoş ise bunu, 1963’den beri ne ictihad ve ne de güncelleme diyerek ve fakat “sızıntı” ve “yer altı-saman altı” ve “takiye” canbazlıklarına tam sadâkât çerçevesinde ve dediğimiz gibi Graham Fuller “güdümünde” yürütmüş; ve “Paralel Dînini” böylece tatbikâta vaz’etmiş idi!. Bütün Paralel Dîn mûcidleri hep aynı yol ve usûl içinde olduklarından, Fettoş’u bu noktada hiç ağızlarına almamış, onu, hep “Paralel DEVLET” noktasında yani dünyevî saltanatı pay edememe bâbında bir mücrim olarak dillerine dolamışlardır!. Aynı “paralel dîn” çalışanları olarak, biribirlerine hep sıcak bakmışlar, zaman zaman paslaşmış ve yardımlaşmış, hatta “ne istediniz de vermedik” diyecek kadar yekdiğerine müzâhir olmuşlardır!. Halbuki bir müslüman nezdinde “Paralel DÎN” mürtekîbi olmak, nâmütenâhî iğrenç bir suçdur; ve bunun dünyevî ve uhrevî cezâsı da, öyle “ağırlaştırılmış müebbed” v.s. gibi 50-60 senelik bir “yatak istirahati” değil, ebedî bir hayatın ateşe mahkûm edilmesidir…

Merkum Ş.rbakan’dan muttasıl devâm edelim:

“Bir tek misâlle size söleyeyim, meselâ bugün hakkı adaleti öğretmek için mekteplere bir ders koysanız; ve İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin sosyoloji kitabını okutsanız (Bizden:Gazalî Merhûm’un nasıl bir şeyse, makineci profesöre göre sosyoloji kitabı da varmış zâhir!) en faydalı en doğru bilgileri öğretmiş olursunuz. Ama bu yetmez, neden? O çocuk o kitabı okudu, çıkdı başka bir köyüne gitdi mektebden sonra. Ee bugün dünyada o kadar kuvvetli iletişim var ki, Amerika’daki bir şey Samsun’un köyüne geliyor. Brezilya’daki bir şey Erzurum’un köyüne geliyor. Ee geldiği zaman oraya gitdi, orda solcu olarak yetişmiş birisi onu görüp diyecek “kardeşim sen böyle söylüyorsun ama, bak Karl Marx diye bir adam gelmiş o da bunları bunları söylemiş, senin söylediklerin yanlış, onun söylediği doğru” dediği zaman, eğer bizim yetişdirdiğimiz insan mektebde Karl Marx nedir bilmiyorsa, onun hatalarını öğrenmediyse, aldanır ve iş göremez. Bundan dolayıdır ki bu yeni devirde meselâ mekteb kitabları yazılırken İmam-ı Gazzali Hazretlerini yalnız başına okutmak yetmez.”

“Büyük dâhî (!) makineci merkum Ş.rbakan’a” göre, İmam-ı Gazâlî Hazretleri yetmezmiş, onun “sosyoloji kitâbının” hemen yanında, bir de Karl Marx denen yahudinin felsefesini  çocuğun zihnine sokmak lâzımmış!. Bunu söylediği ve zırvaladığı zaman, kimlere “rüşvet-i kelâm” eyliyerek hoş görünme mesajı lâzım oldu ise… İyi amma, neden daha ziyâde Karl Marx?. Filozoflar tâ Sokrat zamanından beri 2-3 kişi değil ki!. Binlerce… Onlar da öğretilmezse, bu iş bir-iki adam veya madam ile kâfî gelecek midir?. Burada öyle bir fırıldak döndürüyor ki, İmâm-ı Gazâlî gibi “Hüccetü’l-İslâm” bir müceddid, velî ve allâmenin “lâyık mekteblerde okutulması bile, artık mümkin değildir” denilerek, gene aynı yerlere, Karl Marx’dan sonra “GAZÂLΔ mesajı uçuruluyor!. Çünki rejim vasîlerinin çok şiddetli bir “Gazâli Allerjisi” vardır. Müteveffâ İkinci ve KİNCİ ŞEF, 1967’li yıllarda (irticâ’) nöbeti nüksedince, “Gazâlî Rahatsızlığı” ile ortalığı ayağa kaldırmışdı!. Merkûm’un burada asıl maksadı, ma’lûm yerlere mesaj vererek Karl Marx güzelleme ve güncellemesi ve buna muvâzî de Gazâlî aşağılaması yapmakdır!. 12 Eylül politikacı yasakları da o sıralarda yeni kalkmış olduğuna göre… Hazret-i İmâm’ın rûhâniyyeti incitilince de, adam ve madam takımlarının (encâmı), herkesin bildiği gibi berbat olmakdan kurtulamıyor!

İslâmiyyet’de, mükelleflere FARZ-I AYIN olan ilimler ile farz-ı kifâye olanlar 15 asırdır apaçık meydandadır. Bu esasları yok kabûl ederek, merkum zâtın kendi nefs ü hevâ ve hevesini bu esasların yerine ikâme etmesi, sıhhatli bir akıl ve rûh taşımaya delâlet edebilir mi?

Edille-i şer’iyye de meydandadır. Bu i’tibarla ashâb-ı Güzîn (Rıdvânullahi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn) zamanından bugüne, böyle hezeyanlar nerede ne zaman görülmüşdür?. Kendilerine farz-ı kifâye olan ilimlerle iştigâl lâzım ve zarûrî olan gençler, bunları kuvvetli ve sahih bir îmâna sâhib oldukdan, i’tikadları tezelzüle uğrama tehlikesi olmıyacak kıvâma geldikden sonra ve sâdece redd ü cerh maksadıyla takib edebilirler. Dolayısıyla bunu, umûma ve bütün bir gençliğe teşmîl etmek iğrenç bir abes ve onların îmânlarını tehlikeye atmakdır… Bugünki imam liseleri ile ilâhiyât fakültelerinin hâl-i pür melâli, bunun en güzel misâlidir. Derslerinin yarısı 8-10 cins felsefe, sosyoloji, psikoloji, pedagoji ve bilmem ne ve ne târihleri olan A.Ü. İlâhiyat Fak. denen yerin müfredâtını 1971-75 yılları arasında bizzat gördük ve yaşadık ki, buralardan, arkasında namaz kılacak ehliyetde ve keyfiyetde adam mezun olamıyacağını, o zamanlar bizzat talebelerin yüzüne karşı acıyarak söylemişizdir!

Bugün ve dün hatta yarın, bu müesses lâyık, kayık ve gayr-i ayık ateist rejimde mekteb talebelerine “FARZ-I AYIN” olan ilimler bile husûsan verilmemektedir. Çünki ucûbe düzenin devâmı buna bağlıdır… Bir de, mücerred vahyi inkârdan ibâret olan felsefî şeytanlıklarla gençleri meşgûl etmek, onların kafalarını nice bâtıl hurâfât ile karartmak olur ki, bu, son derece zararlı ve tehlikelidir de… Zâten merkum Ş.rbakan’ın kendisi de, dediği gibi felsefeâlûd şartlarda yetişdiği içün, böyle abuk-sabuk konuşmaktadır!

Üstelik Ş.rbakan’ın dediği gibi Karl Marx ve benzeri ateist felsefecilerin ne dediğini öğrenmek lüzûmu da, hiçbir zaman müslüman gençler içün bir ihtiyaç, hele zarûret değildir, olamaz da… Gençlere, İslâm ölçülerine göre lâzım olduğu kadar dînî ilimler verilebilse, onlar, “HAKKIN DIŞI BÂTILDIR” formülünü kendi zihinlerinde ZARÛRÎ bir ilim hâlinde zaten hazır bulacaklar; ve felsefî cereyanlara vakit ayırmanın butlânını da kendi içlerinde mutlaka yakalıyacaklardır… Çünki bu cereyanları, mücerred redd ve cerh etmek maksadıyla tedkîk ederek ihtisâsını bunlar üzerinde yapacak bir müslüman, evvelâ HAKKI tam ma’nâsı ile bilib, onu cezm ve yakîn derecesinde kendisine mâletmekle mükellefdir…

Merhûm İmâm-ı Gazâlî Hazretleri de, îmânı tam ele geçirdikden sonra felsefeyi derinliğine ele almış ve “El Munkızu Mine’d-dalâl” nâm kıymetli eserini te’lîf etmişdir. Ve orada, gençlere, Ş.rbakan gibi, “Karl Marx misüllü ateist filozofları da okuyub iyi öğrenin” misillü bir abesi tavsiye etdiğine sûret-i kat’iyyede müsâdif olunamıyor!. Tam tersine, “Bütün felsefecilerde küfür alâmeti olduğuna” bilhassa dikkat çekilerek, İbn-i Sînâ gibi bir adamın bile felsefeye mağlûb olduğu; ve, “Benim, kimseye zarar vermediğim içün akşamları birkaç kadeh içki içmem haram değildir!” gibi zırvalayıb küfre düşdüğü dahî sarâhaten beyân edilmektedir…

Makineci Ş.rbakan, belki de, kafayı yeme noktasında böyle bir abes düşünceye sâhib olmuş da olabilir!. Bunlar, nazara alınacak cinsden kıymeti hâiz fikirler olmaya fevkal’âde uzakdır…

O hâlâ, Karl Marx takıntısıyla, dehâ (!) çapında “HOCA” olduğunu, aşağıdaki “fâsid teşbih ve kıyasdan” ibâret sözleri ile çalkalamanın peşindedir:

“Nasıl bir insan doktor olurken sâdece anatomi okuması yetmezse, mikrobiyoloji okuyacak, anatomi, patoloji okuyacak ve tedâvî okuyacaksa, bugünki öğretimde de o çocuğu okuturken diyeceksin ki, bak doğrusu budur. Ama Karl Marx diye bir adam gelmiş, şunları şunları söylemiş, bunun söylediği şunun şunun için yanlışdır. (vidyoda, içinde ne olduğunu anlıyamadığımız bir torbayı eline alıb, kaldırıb bırakıyor!) Tabi bu torbayı da göstereceksin. Yanlışdır diyeceksin, arkasından Amerika’da bilmem Keyne gelmiş, onunki bunun için yanlışdır sonra Fritzman gelmiş, onunki bunun için yanlışdır. Çocuğu aşılıyacaksın. O çocuk gittiği zaman gittiği yerde artık bu hastalıklara tutulmayacak. Onun için bugünün mekteb kitabı bin sene öncesinin kitabının aynı olamaz…”

https://www.sabah.com.tr/webtv/haber/erbakan-hoca-ictihadin-onemini-boyle-anlatmisti

Yalaka ve yalamaları nezdinde “Müctehid, Müceddid, Mehdi ve Peygamber misyonlu Lider” de olduğu içün, asrın müceddidi (!) ve her şeyi olan makine mütehassısı “Ş.RBAKAN HOCA”, bin sene evvelki İmâm-ı Gazâlî gibi “Hüccetü’l-İslâm” da olarak (!) bazılarının kalbinde yer etmiş ki, Gazâlî Hazretleri gibi beyne’l-İslâm bir velî ve âlim allâmeyi (GERÇEK müceddidi), bir çırpıda silib atabilmişdir!. Zımnen,  “Gazâlî devri kapanmış NECÔZÎ devri başlamışdır!” demeye getiriyor!. Zavallılık bu kadar olur! İslâm’ın yerine, “İslâm” diyerek oturtmaya çalışdığı nâmevcûd ve muhayyel “ictihadları”, en doğrusu (teşehhîleri), bugün Kamalak, sonra Karamollaoğlu, hatta kendi evlâdı bile zerre kadar kâle almaz olmuşlar; onca teşehhî buharlaşarak uçub gitmiş ve geriye bırakdığı yapı, politik bir enkâz hâline inkilâb etmişdir…

Bugünki çüşcelleme veznindeki güncelleme erbâbı da, “14-15 asır evvelki hükümleri bugün uygulayamazsın” derken; merkum makinecinin “Bugünün mekteb kitabı, bin sene öncesinin kitâbının aynısı olamaz” yâvesiyle pek yakın bir karâbet ortaya koymaktadır!. Aynı ayak izlerine basarak yürünmekte; ve fakat bir türlü ve merdçe “İŞTE İCTİHADLARIMIZDAN BİRİ-BİNİ, İŞTE GÜNCELLEME VE ÇÜŞCELLEMELERİMİZDEN BİRİ-BİNİ” diyememektedirler! Îzahdan vârestedir ki, o zaman da bunların niyeti, “15 asrı iptâl edib, haçlıdan müdevver müesses düzen ve sistemleri, dînin yerinde ipkâ etmek, dolayısıyla Kitâb’dakiler de dâhil her hükmün, bugün tatbîkinin olamıyacağını” reklâm ile, vahyin ilgâsını tahakkuk etdirmekdir…

Herşeyden evvel şurası çok iyi bilinmelidir ki, bugün İslâmiyyet’in emir ve yasakları, helâl ve haramları, îman ve küfür dediği usûl ve fürûa müteallık hiçbir esas ve hükmü, cemiyet (hükûmet) plânında tatbik mevkiinde değildir. Hatta bütün bunlar resmen ve alenen YASAKDIR… İslâmiyyet’in yasak olduğu yerde ona âid “ictihad ve güncellemelerden” bahsetmek, evvelâ muhâldir; sonra da, ONU BOZMAK VE YIKMAK gibi son derece korkunç bir niyeti ve abesliği ortaya koyacakdır.

Üstelik, Kitâb, Sünnet ve İcmâ gibi MÜSBİT ana temel ve delillerin hâkim olmadığı yerde, hangi mevzu’da “ictihad ve güncellemeye” ihtiyac hatta zarûret olduğunu tesbit imkânı da yokdur, olamaz… Bütün bunlar gösteriyor ki, “ictihad ve güncelleme” diye tutturmaların zerre miskâl islâmî bir temelinden ve samîmiyyetinden aslâ bahsedilemez; bunlara, bir takım adam ve madamların “İslâmiyet ile oyun oynama, belki dalga geçme” arzu ve hevesleri olarak bakılır!..

15 asırdır akla durgunluk verecek bir ihtisas ve hassâsiyyetle ve sevk-i ilâhî ile takarrür ve taayyün etmiş bir DÎN içün, “artık o, orası burasıyla değiştirilsin!” demek, “Ben bu dîni beğenmiyorum, beğeneceğim hâl ve şekle sokulsun!” demekdir… Bu ise, o dîne ve onun vâzıı olan ALLÂH AZZE ve CELLE’ye en büyük hakâret ve saygısızlıkdır ki, vebâl ve mes’ûliyyeti iki cihanda ve hele Ukbâ’da ebediyyen devâm eder…

Bu dîne hiç kimsenin “inanma ve onu beğenme” mecbûriyyeti yokdur ve olamaz. Beğenmiyen, dilediği bir başka dîne geçer ve istediği gibi istediği heykele, tanrıya, insana, ideoloji veya doktrine TAPAR, hiç kimse de ona karışamaz…

İctihad ve güncelleme diye tutduran politikacı esnafının bütün mes’elesi, kendilerinin üzerinde görülen ve 15 asırlık İslâm’a ters, bir takım küfür, şirk, nifak, haram, mekrûh, münker ve bozuk fiil ve kavillerin, “ictihad ve güncellemelerle” ortadan kaldırılabilecek son derece fer’î ve basit şeyler olduğunu, dînin esas ve özüne müteallık mes’eleler olmadığı kanaatini ortaya dökerek, politika canbazlarını ma’zur gösterme hesâbıdır…

Ayrıca, makineci müteveffâ Ş.rbakan Bey’in, “anatomi pataloji ve mikrobiyoloji” misâline kıyâs ederek, İslâmî FARZ ilimlerin dışındaki şeylerin de okunub bilinmesi zarûretini (!) uydurması, “göz küllemeye matuf, korkunç derecede fâsid bir mantık ve kıyâs” ortaya koymakdır. Tıb ilmini tahsil eden bir adam, sadece anatomi veya patoloji okuyarak tabib-i hâzık-ı müslim-i âdil olamaz, bu doğrudur. Bütün bu ilimler, hepsi birden tabiblere ne kadar lâzımsa, o kadar lâzımdır… Bunlar, bugünki tıb ilminin olmazsa olmazları da olabilir… Fakat islâmî ilimlerin tamâmından, her müslüman mes’ûl olamaz. Bâlâda beyân etdiğimiz gibi, farz olan ilimler ne ise, âyât-ı muhkemât ve ehâdîs-i şerîfeler bunu tahdîd ve tahsîs eylemişdir. Buradaki lüzûm, tıbdaki lüzûm gibi olamaz. Bu “fâsid kıyas, bir dâhî (!) makine pırasasörünün, islâmî ilimler noktasında ne kadar yabânî ve yaya kaldığını vesîkalamışdır…

Hulâsa, Amerikalı Keyne, bilmem nereli Fritsman gibi adam veya madam sürülerini bellemekden sonsuz kere evlâ ve zarûrî olan, edille-i erbaayı, ef’âl-i mükellefîni, zarûrât-ı dîniyyeyi, elfâz-ı küfrü, hulâsa îmânın 6 şartını ve îmân ve istikâmeti ta’lim ve terbiye eden akâiddeki, ameldeki ve ahlâkdaki İMÂMINI bilmekdir…

15 asır içinde gelmiş bütün imam, mürşid ve ulemâyı ademe mahkûm edici ve yerlerine ne idüğü belirsiz adam ve madamları ÇAKMA projeleri ve nevzuhûr telâkkîler, sâdece global çete ve şeytanların işini kolaylaştırır. Pensilvanya iblisinin yapdığı iş de, sâdece bu idi…

15 asırlık İslâm bilinmeden, neyi bilirsen bil, neye inanırsan inan, bu, “nefisleri ilâh tanımanın” dışına çıkamaz; ve hiç kimseyi ebedî cehennem azâbından kurtarmaz, kurtaramaz…

“İctihâd ve çüşcellemeli güncellemelerle” milletin kafasını karıştıranlar, evvelâ milletin kuvve-i ma’neviyye menbaı DİNLERİNİ tahrîb ederek dengesiz ve lâf anlamaz bir sürü yetiştirir; ve bindikleri DALI KESEREK, idâresi mümkin olmıyan anarşist (RABBİNE karşı terörist) bir HALK peydahlar ve böylece kendi başlarının da belâsını hazırlarlar…

İctihadçı ve güncellemeciler, kendi “Lâyık, cumbokratik” dinlerinde bu kabil işleri istedikleri kadar yapabilirlerse de, 15 asırlık İslâmiyyet, bunların babalarından kalan oyuncakları olmadığından, bu dinin edillesiyle oynamaları en büyük cürüm ve Rabbe karşı terördür. Bunlar, İslâmiyyet’in yakasından düşerek haddlerini bilir; ve 15 asırlık müslümanlar gibi îmân ederlerse, “ebedî  hüsrâna” uğrayanlardan olmamaları kuvvetle muhtemeldir vesselâm…

 

İntişârı: 14,04,2018 / 13:55:17

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir