Çanakkale Zaferdi, Ya Sonrası!
16 Mart 2018
“Güncellemeci-İctihadçı” Ve Lâyık Politikacılar, Selef Ve Halef Olarak Neyin Peşinde?
14 Nisan 2018

“KUDSİYETMEÂB PAPA HAZIRETLERİ” VE DUÂSI!

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

Hiç hesabda yokken, (5/Şubat/2018)de 2 ay kadar evvel, Papa, birdenbire “Kudsiyetmeâb ve Hazret” oluverib,  ta’zîm ü tekrîmin zirvesine oturtuluverdi!. Pensilvanya İblisi olan Kâinâtın imamı (!) da, papayı ziyâretinde “Biz burada papalık misyonunun bir parçası olarak bulunuyoruz!” gibi bir ifâde kullanarak, kendisinin papalığın sanki  bir uzvu, unsuru, cüz’ü ve bendesi olduğunu ifâde etmiş; yanındaki fettoşist sivrilerinden Alâüttin KAYA da, herifin eline eğilerek, kemâl-i ta’zîmle (rükû’ ederek) öpüvermiş ve ihtirâmın evc-i bâlâsında bulunmuşlardı!.. Akâid-i dîniyyemizde “Hakir olan şeylere ve şeytanlara ta’zîmin” hükmünü her îmân sâhibi müslüman çok iyi bilir!..

15 asırdır İslâm milletinin en temel akâidinde, Papalık, katolik nasrâniyyetin başı ve beyni olmak hasebiyle, müslümanlar nezdinde zerre kadar “Kutsiyet” yani “mukaddeslik, muazzezlik ve azizlik, temizlik, saflık” aslâ taşımamışken… Zîrâ SON PEYGAMBER Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ve Kelâm-ı Kadîm, Papalık akâidinde 15 asırdan beri sonsuz kere hâşâ “Sahte Peygamber ve sahte kitabdır!”

 Güncellenmiş görünenler, böylece, hergün “Politika îcabları, ilm-i siyâset, yeni Türkiye, yerli ve millî adam ve madam cebhemiz, v.s.” diyerek, binbir yüz ve şekle girmekde hiç de mahzûr göremiyor… Feto da, demese bile “güncelleme, imamlama ve sızıntılama” soyundan nice iblisliklemelerle, uydurduğu yeni dînini piyasaya sürmüşdü!. Gerçi onun dilinde “Güncelleme, cebelleme ve cedelleme” gibi şeyler yok idiyse de, “Diyaloglama ve overloglama” cinsinden başka şeytanlıklar vardı! Nice politikacılar da, gûyâ hem Feto ile mücâdele numara ve manzarasında, hem de onun geçdiği yollardan (Güncel yollardan) seyr ü sefer hâlinde!.. Sanki birilerine:

 “Gayr-i resmî olanlarla değil, resmî olarak bizimle bu diyaloglamaları sürdürün ve yürütün!”

Der gibiler!..

“Kudsiyetmeab” denilenlerin, Kitâbullah’da nasıl bir meâb (sığınak) ve duasının da neyin nesi olduğunu, v.s.’yi, Büyük Osmanlı Müfessiri Merhûm Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri’nin muktedir ve yiğit satırlarıyla görmek fevkal’âde hayırlı olacakdır!

Vesîle ve tevessül  hakîkatı, disiplini ve kavâidi dışına saparak, doğrudan doğruya Allâh Azze dışındaki münkir ve müşrik mahlûkatdan ve onları tanrılaştırırcasına dua v.s. istemek, şübhesiz ki, tam bir dalâlet ve butlândır… Hele hrıstiyan akâidinde “Lâ yuhtî velâ yüs’el=Hatasız ve gayr-i mes’ûl” papalardan, müslüman kalarak duâ istemek…

Şuarâ Sûresi 213. Âyet-i Celîlenin meâli söyledir:

“Binâenaleyh sakın Allâh ile berâber diğer bir ilâha çağırma ki, o ta’zîb edileceklerden olmayasın!” ……. O halde sen de ALLÂH’dan BAŞKASINA NE DUA ET NE DA’VET…” (Muhammed Hamdi Merhûm’un Tefsîri, Tab’-ı Evvel, c.5, s.3647)

Kasas Sûresindeki  88. Âyet-i Kerîme’nin meâli:

“….Allâh’ın yanında diğer bir İLÂH’a çağırma…”

“……. LEHÜLHÜKM= Hüküm ONUN—başkasının değil, ondan başka HÜKM Ü HÜKÛMET, TEŞRİ’ VE TAKNÎN YAPMAYA (şeriat ve kânun vaz’etmeye) KALKIŞANLARIN HEPSİNİN HÜKMÜ BOZULUR, ANCAK ONUNKİ BOZULMAZ. (……) VE HEP O’NA İRCÂ’ OLUNACAKSINIZ.—Hepiniz ölümünüzden sonra O’NUN huzûruna götürülecek, muhâkeme olunacak, ona göre cezânız, mükâfâtınız ne ise alacaksınız. İşte BÜTÜN KISSALARIN ÂHİRİ  İŞBU “Ve ileyhi türcaûn” HÜKMÜDÜR. KİMİN HADDİNEDİR Kİ BU HÜKME BOYUN EĞMESİN.!” (a.g.e, s. 3759-3760)

Ra’d Sûresi 14. Âyet-i Celîle meâl-i şerîfi:

“Hakk DUÂ ANCAK O’NADIR, O’ndan başka YALVARIB durdukları ise ONLARA HİÇBİR ŞEYLE İCÂBET ETMEZLER, onlar ancak, ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açana benzer ki o, ona gelmez, KÂFİRLERİN DUÂSI HEP BİR DALÂL İÇİNDEDİR.” (c.4, s.2965)

Tefsirinden:

“1) ….. Allâh’dan başkası nâmına yapılan da’vetler, propagandalar HEP BÂTILDIR.”

“2) Hakk’a da’vet yani HAKK DUÂ, HAKK YALVARIŞ yani yerine masrûf olan ve İCÂBET görecek olan DUÂ, ANCAK ALLÂH’A OLAN DUÂ VE İBÂDETDİR.”

“3)  ……. Allâh’ın beyân ve irşâdına istinâd etmeksizin HAKK’a da’vet OLUNAMAZ.” (s.2968)

(………) Ve onların, o kâfirlerin ALLÂH’DAN BAŞKA DA’VET ETDİKLERİ VEYA DUÂ EDİB DURDUKLARI—YANİ NÂMLARINA PROPAGANDA YAPDIKLARI, HÂCET DİLEDİKLERİ MA’BUDLAR, İMDÂDA ÇAĞIRDIKLARI YALVARDIKLARI KİMSELER (…….) ONLARA HİÇBİR ŞEYLE İCÂBET EDEMEZLER—HİÇBİR DİLEKLERİNİ KENDİLİKLERİNDEN YERİNE GETİREMEZLER……KÂFİRLERİN DUÂSI DA, SIRF DALÂLDEDİR. Alel’umum câmidât gibi putların da hiçbir DUÂYA CEVAB VEREMİYECEKLERİ ÂŞİKÂRDIR…… Binaenaleyh burada yalınız şuursuz PUTLAR değil, ALLÂH’IN MÂDÛNUNDA MA’BÛD İTTİHÂZ EDİLEN YALVARILAN ZEVİL’UKÛLÜN DE PUTLAR GİBİ HİÇBİR DUÂYA İCÂBET EDEMİYECEKLERİ MEVZU’-I BAHS DEMEKDİR….. VE HAKÎKATDE, ALLÂH’DAN KAT’-I NAZARLA HİÇ KİMSENİN DUÂYA İCÂBET ETMESİNE İMKÂN OLMADIĞI ANLATILMIŞDIR.”

“…..İKİ CEVHERİN BİRİNDEN DİĞERİNE ESER GEÇEBİLECEK, TEBLİĞ VE TEBELLUĞ VÂKÎ’ OLABİLECEK SURETDE MÜNÂSEBETLERİ “Cominications des substances” mes’elesi, feylezofları hayretde bırakan en MUDİL (çetin, zor) MES’ELE-İ FELSEFİYYE OLMUŞDUR……DUÂNIN HAKKI DA ANCAK ONUNDUR. ŞİMDİ HERHANGİ BİR İHTİYÂCI  İÇÜN DUÂ VE İSTİMDÂD EDECEK ŞAHIS, ALLÂH’DAN BAŞKA HER NEYE VE HER KİME MÜRÂCAÂT ETSE, KENDİSİNDEN AYRI VE UZAKDIR.” (s. 2969-2970)

Ra’d 16. Âyet meâl-i şerîfi:

“….Kör ile gören bir olur mu? Yahud zulümât ile nûr bir olur mu? Yoksa Allâh’a O’nun hâlkı gibi mahlûkât, yaradan, şerikler buldular da, halk, kendilerine müteşâbih mi oldu? Allâh de: Her şeyin hâlıkı; ve O, ÖYLE VÂHİD ÖYLE KAHHÂR.” (s. 2972-2973)

“Cemâdât makûlesi putlar kendi kendilerine fi’l ü te’sirden nasıl ÂCİZ ise, Allâh’a karşı bütün MÂSİVÂ da böyledir….. hiç, de: Kör, görenle müsâvî olur mu?—İbâdetin hakkını müstahakkını bilmiyen CÂHİL, MÜŞRİK, KALB GÖZÜ GÖRMEZ BİR A’MÂ; ONU BİLEN MUVAHHİD DE, HAKK’I GÖREN BİR BASÎRDİR.”…….. “KÜFÜR VE ŞİRK KAT KAT ZULMETLERDİR, DELİLİ YOK, ÖNÜ SONU KARANLIK KATMERLİ CEHÂLETDİR….. AKLI OLAN, NASIL OLUR DA NÛR-I TEVHÎDİ BIRAKIB DA ŞİRKE SAPAR? BU NE KÖRLÜK? Ne budalalıkdır?……..ve O, O VÂHÎD, O KAHHÂRDIR.—ULÛHİYYETDE ŞERÎK Ü NAZÎRİ OLMAYAN VE BÜTÜN MÂSİVÂYI TAHT-I HÜKMÜNDE MAKHÛR EDİB HEPSİNİN MUKADDERÂTINI YED-İ KUDRETİNDE TUTAN BİR RABBDIR.” (s. 2974)

………

“Müşrikler “Melâike Allâh’ın kızlarıdır” diye küfrediyorlardı ki, Yehûd ve Nesârânın bu “OĞUL” sözleri de tıbkı ona benzer (s. 2510) bir küfür bir ŞİRKDİR. Ve binâenaleyh bunlar ehl-i kitabdan olmakla beraber MÜŞRİKLERE MÜŞÂBİHDİRLER, MÜŞRİK DEMEKDİRLER; ve Allâh’a mü’min değil, kâfirdirler. (Kâtelehumullâh)—Lisân-ı Arabda bu bir BEDDUADIR ki, bundan, kıtâlin kendisi değil; lâzımı olan ihlâk, kahr u lâ’net ma’nâsı kasd olunur……Allâh’a oğul isnâd etmek gibi fâhiş bir YALAN VE İFTİRÂYA BU KADAR SARÎH KÜFR Ü şirke NASIL SAPTIRILIYORLAR.” (s. 2511)

Tevbe  Suresi 31. Âyet-i Celîlenin meâlinden:

“Hahamlarını Yehûdîler ve Ruhbanlarını Nesâra (Hristiyanlar), Allâh’dan maada RABLER İTTİHÂZ etdiler.—Allâh’ın EMRİNE, HAKK’IN HÜKMÜNE değil, onların hükümlerine onların irâdelerine tâbi’ oldular, onlara ALLÂH’A TAPAR GİBİ TAPDILAR. HATTA ALLÂH’I BIRAKIB ONLARA TAPDILAR.” (c.4, s. 2510-11-12)

“….herhangi birini RABB ittihâz etmiş olmak içün ona behemahal “RABB” nâmını vermiş olmak şart değildir. Allâh’ın emrine muvâfık veya muhâlif olduğunu hiç hesâba almıyarak onun emrine İTAAT etmek, alel’husus AHKÂMA MÜTEALLIK OLAN HUSÛSATDA ONU VAZ-I AHKÂM VE HUKUK gibi tanıyıb da, o ne söyler ve ne emrederse HAKK OLUVERİR gibi farzetmek, ona itaatle ALLÂH’IN EMR Ü HÜKMÜNE MUHÂLEFET eylemek, onu Allâh’dan başka RABB İTTİHAZ EYLEMEK, ONA TAPMAK DEMEKDİR.” (s.2512)

“…..Yoksa, vâkıa mutâbık olmayan, hakk esâsı üzerinde yürümiyen, HÜKMULLÂH’A MUHÂLİF BULUNAN, Allâh kânunlarına karşı gelmek istiyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin, ilim değildir. Ve ulemânın kıymeti, haysiyyet-i ilmiyyesi ile mütenâsibdir. Ülülemr olmaları mahzâ ilimleri ve ilmî haysiyetleri i’tibâriyledir.” (s. 2513)……. “Âlim, âlim olmak haysiyyeti ile hiçbir şeyin değil, ancak HAKK’ın KULUDUR. Delîlin, âyât-ı Hakk’ın mahkûmudur…..HAKKI BÂTIL, BÂTILI HAKK YAPMIYA ÇALIŞANLAR İSE, HAYSİYYET-İ İLMİYYEDEN ÂRÎ, BİRER TÂĞÛTDURLAR.” (s.2513)

“…. Allâh’ın emrine ittibâı hesâba almadan ittibâ’ eylemek dahî, öyle bir ŞİRK ve küfür demekdir. Ve Allâh’ı bırakıb başkalarına TAPMAKDIR ki, maatteessüf yehûd ve nesârâ böyle yapmışlar; ve ahbâr u ruhbâna RABB dememişlerse bile RABB gibi tutmuşlar, VÂZI-I AHKÂM TANIMIŞLARDIR. Hele nasrâniyyet târîhinde ruhbânın mukaddes tanınması VE PAPALARIN LÂYUHTÎ SAYILMASI daha resmî ve daha zâhir ve meşhurdur. Bunların emr-i dinde bile diledikleri gibi tasarrufa salâhiyyetdâr olduklarını, rüesâ-yı rûhâniyyenin kararları ve PAPALARIN EMRİYLE dînin ahkâmı, kitâbın en sarîh HÜKÜMLERİ bile değiştirilecek derecede te’vîl ve tahrîf olunabileceğini, namazlar, oruçlar ve bütün helâl ve haram, hakk u hukuk mesâilinin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahların avfedilebileceğini, hatta cennet ve cehennemin anahtarları PAPALARIN ELLERİNDE OLUB dilediklerine satılabileceğini ve buna kimsenin i’tirâza hakkı olmadığını iddia ve kabûl edecek kadar İMTİYAZLARINI  tanımışlardı ki, bu âyet bütün bunları ihtâr ile muâheze etmekde, hadîs-i şerîf de bunun asgarî mertebede (s.2514) menâtını tefsîr eylemektedir. Nesâra’da sınıf-ı ruhbânın böyle bir imtiyâz ve HAKİMİYYETLE mindûnillâh erbâb ittihâz edilmesine “KLARİKALİZM” ta’bîr edilmiş ve sonra bundan şikâyetle PROTESTANLIK zuhûr etmiş…. ve bil’âhare BU İMTİYÂZ-I RUBÛBİYYET, SINIF-I RUHBANDAN PARLÖMANLARA GEÇMİŞDİR. BUNDAN BAŞKA PROTESTANLAR DAHÎ DÂHİL OLDUĞU HALDE—selefdeki muvahhidlerden kat’-ı nazarla—alel’umum nesârâda şâyi’ olmuş BİR ŞİRK VARDIR Kİ, BÜTÜN DİĞER ŞİRKLERİN ESÂSINI TEŞKÎL EDER. Şöyle ki: (…..) Mesih ibni Meryem’i de—RABB İTTİHÂZ ETDİLER. NESÂRÂ, RUHBÂNI RABB YERİNE TUTDUKDAN VE ONLARIN LÂFIYLA “MESİH ALLÂH’IN OĞLUDUR” DEDİKDEN BAŞKA, BİR DE “MERYEM’İN OĞLU MESİH RABBDIR” DİYE TUTTURDULAR. Ona böyle ÜÇÜZLÜ BİR AKÎDE ile MA’BÛD (İLÂH) DİYE TAPDILAR.…..Yahud ve nasârâsı, ahbârı, ruhbânı, akıl delilleriyle ve Allâh Kitablarının asıl nusûsiyle başka değil, ancak Allâh’ı ma’bûd tanımak ve yalınız O’na ibâdet etmek ile emrolunmuşlardı. Mesih Aleyhisselâm’ın lisâniyle de “Allâh’a ibâdet ediniz ve O’na ittikâ ediniz” “Kim Allâh’a şirk koşarsa, Allâh ona cenneti haram etmişdir ve varacağı yer ateşdir.” (Mâide 72)….. böyle iken onlar bu hakk emrinin hılâfına olarak bir Allâh’dan başka rablar ittihâz etdiler…… yani onlar, MÜŞRİKLERE BENZEMEKLE KALMIYOR, BİLFİİL MÜŞRİKLİK EDİYOR, ALLÂH’A ŞİRK KOŞUYORLAR. Allah Teâlâ’nın şân-ı ulûhiyyeti ise gerek zımnî ve gerek sarîh HER TÜRLÜ ŞİRK ŞÂİBELERİNDEN NEZÂHET-İ EZELİYYESİ İLE MÜNEZZEHDİR.” (s. 2515)….. ALLÂH OLMASIN VEYA İŞLERİNE MÜDÂHALE ETMESİN, HAKK NÛRU PARLAMASIN, CİHÂNI TENVÎR EYLEMESİN, HÜKÜM KENDİLERİNİN OLSUN ARZUSUNU BESLİYORLAR. YALANLA İNKÂR İLE ALEYHİNDE BULUNMAK, PROPAGANDA YAPMAK İLE HAKK U HAKÎKÂT SÖNER, HÜKMULLÂH ZÂHİR OLMAZ GİBİ FARZEYLİYORLAR DA KELİMETULLÂH’I KALDIRMAK, DÎN-İ TEVHÎDİN İNTİŞÂRINA MÂNİ’ OLMAK, AHKÂM-I İLÂHİYYENİN CEREYÂNINI DURDURMAK, ALLÂH’IN KİTÂBINI LÂF İLE KENDİLERİNE KUL EDİB, HAKSIZLIK ZULMETLERİNDE BOĞULMAK İSTİYORLAR.” (s.2516)

“……. hakk ve halka hakkına göre muâmele etmiyen dinlerin-“O gün ki, ne mal fâide verir, ne oğullar! Ancak Allâh’a kalb-i selîm ile varanlar müstesnâ.” (Şuarâ 88-89) de rıdvân-ı Hakk’a erdirib selâmet bahşedecek HAKK BİR DÎN olamıyacağını ve HAKÎKATDE ALLÂH’IN HAKK RASÛLÜ’NÜN GETİRDİĞİ HAKK DÎNİNDEN BAŞKA HİÇBİR DÎN BULUNAMIYACAĞINI; HER ŞEYİN HAKKI, HAKK TEÂLÂ’YA NİSBETLE MÜTENÂSİB VE HAKK-I HAYÂTIN ANCAK HAYÂT-I HAKK İLE KÂİM BULUNDUĞUNU, BÂTINDAN ZÂHİRE ÇIKARIB TAMÂMEN IZHÂR VE İSBAT ETSİN (….)-VELEV MÜŞRİKLER İSTEMESELER DE- ONLARA RAĞMEN BU IZHÂRI YAPSIN İÇÜN GÖNDERDİ.-….” (s. 2517)…… “Ne putperestlik, ne sâbiîlik, ne mecûsîlik, ne yehûdîlik, ne nesrânîlik, hiçbiri İslâm’ın karşısında duramıyor, hepsi mağlûb oluyordu; ve o günden i’tibâren bütün âleme karşı şu hakîkât tamâmen tavazzuh ediyordu ki, ALLÂH’DAN BAŞKA İLÂH YOK VE M…….D RASÛLULLÂH’DIR. HAKK DÎN VE DİYÂNETİN BÜTÜN NÜMÛNESİ Mu……d Aleyhisselam’da, bütün esrâr-ı hidâyet Kur’an’da,  BÜTÜN HÜKÜM ALLÂH’DADIR. Zuhur ve galebe hakkı, ne arabın, ne acemindir; ne de şu veya bu dindedir. Ancak ALLÂH’INDIR VE ALLÂH’IN RASÛLÜ’NÜN GETİRİB HAKKIYLA TEBLİĞ VE TATBÎK EYLEDİĞİ HAKK DİNDEDİR. “El İslâmu ya’lû velâ yü’lâ aleyh” dir.  DİĞER DİNLERE SARILANLAR SARILDIKÇA SUKÛT EDECEK, HAKK DÎNİNE, HAKK İSLÂM’INA  SARILANLAR İSE SARILDIKÇA İ’TİLÂ EYLİYECEKDİR.”

“VE ŞÂYET İSLÂM’A MENSÛB OLANLAR SUKÛT EDERLERSE, İSLÂMİYYET’LERİNDEN DOLAYI DEĞİL; İSLAM’A RİÂYETSİZLİKDE  E D Y Â N – I   S Â İ R E  E R B Â B I N A   B E N Z E D İ K L E R İ N D E N ,  HAKKA İTAATİ BIRAKIB; HAKSIZLIK, FISK, İRTİDÂD, DİNSİZLİK VÂDÎLERİNDE DOLAŞDIKLARINDAN DOLAYI OLACAKDIR.” (S.2518)

Hulâsa-i Kelâm, Vatikan’daki Papa ve onun peşindeki hristiyan dünyâsının içler acısı cinnetlik ve perîşân hâli, Büyük Osmanlı Müfessirinin âyât ü ehâdîse müstenid yüzde yüz hakîkat olan şu beyanları ile apaçık ortadadır. Bunlar, Vatikan’a giden müslüman görünüşlü olsun, lâyık dembokratik ve cumbokrasi dininde olsun, her damat ve kıza, her baba ve anaya varıncaya kadar herkesin bilmesi ve mu’cebince de amel etmesi şart olan fevâid cümlesindendir…

 “İslâm ve Türk” dendi mi 15 asırdır gözleri kararan Vatikan’a gidenler, Trump nâm dünyâ çatlağı gibi, damat, kız, baba, papa, ve ana dizilişi ile HİZÂYA girenler, eğer hakîkaten ve zerre kadar “Osmanlı torun ve torbası” iseler, Müfessir Merhum da bir Osmanlıdır ve onun mutlak hakîkat ve ilim olarak kaleme aldığı bâlâdaki satırlarını kulak ardı edemezler; aksi hâlde “torun torba nisbeti”, pek büyük bir TENÂKUZ teşkîl eder…

“Osmanlı torunuyum” diyerek Osmanlı’ya zerre miskâl intisâb ve nisbeti olan kim olursa olsun, Osmanlı’nın Müfessiri gibi en ön ve üst plânda bulunan kıymetlerine bîgâne ve lâkayd kalamaz…

“Sanatçı manatçı, şarkıcı, türkücü, sahneci, sahteci, zurnacı, kurnacı, v.s.” adı altında kanatlar altına alınan avrupâîleşmiş adam ve madamları, millete, “Millî ve yerli kıymetler” gibi takdim edenler de, kim ve hangi tür Osmanlı’dan (Torun–torba) olurlarsa olsunlar, Osmanlı’nın DÎN ve MEZHEBİNE, bu “Sanatçı” denilenlere verilen kıymet ve i’tibârın, acebâ yüzbinde birini verebilmekte midirler?!

“Osmanlı torun torbasıyım” diyenler, eğer şu dediğimiz en başda gelen Osmanlı’nın din ve mezhebini, lâyıklığa, dembokrasi ve cumbokrasiye, DİB başkanları ağzıyla beşerî sistemlere, revizyonizme, reformizme, güncellemeciliğe, dindışı tecdidciliğe, haçlıdan müdevver politikaya, heykelizme, sekülarizme, v.s.’lere tercih edemiyor; ve tam tersine, onlarla TAKAS ediyorlar veya edeceklerse, oradaki “Yerli ve millî oluş” tek kelimeyle gözbağcılık ve en azgın aldatmacadır…

Osmanlı’nın en büyük değeri, İslâmiyyet, sünnîlik ve resmî MEZHEBİ de Hanefîlik’di. Onun, Osman, Orhan, Hüdâvendigâr, Yıldırım, Çelebi Mehmed, Murad, Fâtih, Bâyezîd, Yavuz, Kânûnî gibi Cennetmekân Sultanları ile yazdıkları târih ise apaçık meydandadır; ve bu gibi sultanlarının idâresinde bir düzine religion, 5-10 düzine mezheb, İslâmiyyet’in, Ehl-i Sünnet’in ve Hanefîliğin şemsiyesi altında, dünyanın hiçbir yerinde görülmedik kadar mükemmel bir “ADÂLET ve EMÂNET” îmân ve şuuru içinde nasıl mes’ud yaşamışlardır, bunu kim inkâr edebilir?

Bu, onların elindeki din ve mezhebin, insanı nasıl muktedir ve adil bir Sultân ve HALÎFE ve veliyyülemr yapdığının bedâhat derecesinde bir İSBÂTIDIR… Bugün ise, her gün binbir katil, soygun, gasb, tâciz, şiddet ve hayvanlık tavan yapmışsa, bunun birinci ve en büyük sebebi, İslam, ehl-i sünnet ve Hanefiyye terbiye ve ta’lîminin yasaklanışı, aşağılanışı, neticesinde de ACZİYYET ve ADÂLETSİZLİĞİN hükûmet ve devletlere varıncaya kadar her yeri işgâl ve istîlâ edişidir…

Müfessir Merhum’un muktedir, yiğit ve CESÛR kalemini tekrar gözlere sokarız ki, o da şudur:

“VE ŞÂYET İSLÂM’A MENSÛB OLANLAR SUKÛT EDERLERSE, İSLÂMİYYET’LERİNDEN DOLAYI DEĞİL; İSLAM’A RİÂYETSİZLİKDE  E D Y Â N – I  S Â İ R E   E R B Â B I N A   B E N Z E D İ K L E R İ N D E N, HAKKA İTAATİ BIRAKIB; HAKSIZLIK, FISK, İRTİDÂD, DİNSİZLİK VÂDÎLERİNDE DOLAŞDIKLARINDAN DOLAYI OLACAKDIR.”

Birinci Felâket: İslâmiyyetsizlik…

İkinci  Felâket : Edyân-ı sâire erbâbını taklîd ve onları takdîs âfeti…

“Osmanlı torun ve torbasıyım” diyenler samîmi iseler, yukarıdaki Osmanlı satırlarına sadâkât ve itaat mecbûriyyetleri vardır…

İkinci mecbûriyyetleri de: Köprü möprü gibi yerlerine adını vermeyi zerre miskâl bir iş gibi göremiyecekleri YAVUZ SELİM Cennetmekân Hazretleri’nin, “Şia ve Papalık” buyurarak en büyük 2 düşmanı işâretlemesi karşısında, buna da “güncelleme” kılıfı geçirmeden, tam bir teyakkuz ve dikkat hâlinde “Alâ re’s-i vel ayn!” diyebilmekdir!. Yevmî ve günübirlik sahte reçetelerle oyalanmanın istikbâl va’dedeceğine inanmak, akl-ı selîm sâhibi hiçbir kimseyi tatmin edemez ve aldatamaz!. Kuru bir tarafgirlik içine giren zombileşmiş kelleler ve “meddâhîn” zümresi içindeki menfaat TAPICILARI, bu halkın başına belâ  en büyük “terör mihraklarıdır…” Her türlü terörün besleyici ve azdırıcısı ve hiç ağıza bile alınmıyan o en büyük terör ise, ALLÂH AZZE’YE KARŞI OLAN, “SENİN KÂNUN VE SİSTEMİNİ TANIYAMAYIZ, BİZİM REJİM VE SİSTEMİMİZDE SENİN İRÂDENE ASLÂ YER OLAMAZ” diyen, o lâyıklıkçı ve ateizma temelli EKBER TERÖRDÜR…

Fâtih Cennetmekân gibi dünya çapındaki bir İslâm Büyüğünün torunlarını, yani Cem Sultânın çoluk çocuğunu, Vatikan’da hristiyanlaştıran Papalığı, bugün kaç kişi bu hâliyle hatırlayıb, yüreğinden hançerlenme acısı çekebiliyor???

Cem Sultân ve çoluk çocuğunun ve Fetto hâininin başına gelenlerle; Osmanlı’yı Batı’ya karşı her yürüyüşünde sırtından hançerlemeyi tabiat-ı sâniye bilmiş Acemistan dişilerinin, Osmanlı’nın ayağında kaç asır bukağı olduğunu idrâk edebilecek (politikacı) görmek mümkin midir?

Âkîl olanlara bu kadarı çok bile…

 

İntişârı: 02.04.2018 / 22:59:38

1 Comment

  1. selhadin dedi ki:

    Ustat allah senden razi olsun,bedenine sifa versin,ömrüne bereket versin AMIN.Bu kadar güzel bir yaziya ne denir ? Rabbim bizleri azlardan eyle,Rabbim bizleri Putperst Türklerden eyleme,Rabbim bizleri Zamperest Türklerden eyleme, Rabbim cümlemizi Hakperest Türklerden eylesin AMIN.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir