Cemâat Olunmadan Ümmet Olunamaz!
Ahmed ZIYÂ
5 Ekim 2018
Müslümanın Andı Her An Kelime-i Tevhid, Her Gün 40 Kere Fâtiha…
Ahmed SEYYİDOĞLU
24 Ekim 2018

DİB BAŞI DİYALOGÇU ERBAŞ, ALLÂH’IN KİTABI’NI DA MI REFERANS ALMIYOR?

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

 

“Başkumandan ve Başkan ve AKP Reis-i Umûmîsi ve Ümmetin Lideri Receb Tayyib Paşa’nın”, AKP iktidârı icraatından olarak DİB başına getirdiği eski diyalogçulardan Prof. Ali Bey, bir twitter sallıyarak, kendisinin, hükûmetinin, âmirlerinin, sisteminin ve Diyânet denilen yerin iç yüzünü çok güzel isbatlamış ki şöyle:

“Şiddetin beslendiği hiçbir referans ; insânî, ahlâkî hele islâmî olamaz. Bunu insanımıza iyi anlatmalıyız.” (17/10/2018)

Sarık Cübbeli Bay Prof., Atatürkçüsü bulunduğu sistemin “harf devrimi” kavâidine göre “İslâm” ismini büyük harfle yazmalı ve aynı isim   sıfat olunca küçük lâtin harfiyle “islâmî” şeklinde  tahrîr buyurmalı idi!. O ise, sıfatı da, dînine çok büyük merbûtiyyet ve ta’zîmâtı bulunduğundan (!) koskocaman yazmış olabilir!

Bu teferruat veya Kardinâle Fettôşiyâne lisân-ı lâklâkasında “fürûât” olarak zikre medâr olacak adı geçen milimetrik ve Fetometrik noktayı, kemâl-i ihtirâmla burada noktaladıkdan sonra, mevzu’-ı aslîmiz üzerine dikkatlerimizi teksîf edebiliriz!..

Ba’dezâ…

Sarıklı Politikacı(mız) Majesteleri, Kelâm-ı Kadîm’in, Fetih Sûre-i Celîlesi son âyet-i kerîmesi ile şöyle buyurduğunu herhalde kâle almamış; veya, “târihsel” bulmuş; veya Haçlı Avrupa “normlarına” ters düşünmüş; veya şiddet ü hiddetden lerzân olarak hazân yaprakları gibi tir tir titreşen “Batılı stratejik ortak, odak ve kodak noktalarının” hayâlât-ı lâtifânelerini tahattur eylemiş olacak ki, fikre medâr bulmamış!. Kim bilir belki de, yahûdiyyet-nasrânîyyet ve Vatikan cenahlarında, makâmât-ı ulûhiyyetde kat’-ı merâtib eylemiş ve gözüne girilib âferinleri alınacak takdîs edilmiş ulu zevât-ı rûhbân ve ahbâr vardır!.  Veya tasavvurât-ı nâzikânelerini, Kaşıkçı ma’lûmun kelle-kol gibi aksâm-ı bedeniyyesinin âlât-ı câriha ile taksîmât ve testerelenmesiyle,  yeniden rahatsız etmekden SON DERECE ŞİDDETLE ictinâb eylemiş olabilirler ki, ŞİDDETİN her türlüsünün referansına” bu sebebe binâen en müstesna hümanist frekansından pek ŞEDÎD hatta EŞEDD bir kükreyişle REDD çekivermiş olabilirler!…

Halbuki Allâh Azze ve Celle, sonsuz şefkât ve merhametin mutlak sâhibi olarak pek çok âyât-ı beyyinâtında da beyân buyurduğu vechile; ve bâlâda zikri geçen âyet-i celîle ile de, ve tefsir diliyle dahî  şöyle buyruluyor:

“Allâh’ın bu şehâdetine karşı Mu…..d Rasûlullâh demek istemiyen kâfirler, hakîkatde kendileri zarar etmiş olurlar. (vellezine maahû) onunla berâber olanlar da (ASHÂB-I GÜZÎN RIDVÂNULLÂHİ TEÂLÂ ALEYHİM ECMAÎN) de, (Eşiddâu alel küffâr) KÂFİRLERE KARŞI ÇOK ÇETİN-ÇOK ŞİDDETLİDİRLER, Onların küfürlerine karşı za’f, yılgınlık göstermez, sert ve kuvvetli davranırlar. Onun içün sulh müzâkeresi esnâsında kâfirlerin sözlerine karşı, galeyâna gelmişlerdi.” (Merhum Muhammed Hamdi Rahmetullâhi Aleyh Hazretleri’nin Tefsîri, c.6, s.4440, tab’-ı evvel)

Yaşadığı asır i’tibâriyle Bâtıl Batı’nın “literatürüne” vâkıf son Osmanlı Ehl-i Sünnet müfessirlerinden Dirâyet ve Rivâyet tefsirlerini, Merhûm Muhammed Hamdi, Muhammed Vehbi ve Ömer Nasûhi Efendi kaleme almışdır. Merhûm Muhammed Vehbî Efendi de “Hulâtü’l-Beyân Fî Tefsîri’l-Kur’ân” nâm kıymetli ve salâbetli eserinde Bâtıl Batı dilindeki şeytânî “şiddet” ile İslâm Dîni’ndeki   rahmânî “şiddet” arasındaki nâmütenâhî farkı, câhil cühelânın gözüne şöyle sokmaktadır:

“Şol mü’minler ki, Rasûlullâh ile berâber bulunurlar, onlar kâfirler üzerine “GÂYET ŞİDDETLİDİRLER.” Çünki kâfirler Rasûlullâh’ın risâletini inkâr etdiklerinden ĞILZET VE ŞİDDETE müstahıkdırlar. Binâenaleyh kâfirlerin istihkakları vechile ashâb-ı Rasûlullâh kükremiş aslanlar gibi kâfirlere ŞİDDET gösterirler ve maiyyet-i Rasûlullâh’da bulunan mü’minler kendi aralarında biribirlerine gâyet merhametli ve yekdiğerine karşı şefkatli ve hürmetlidirler. Onları, Allâh’dan lütuf ve ihsân ve rızâ taleb eder oldukları hâlde rükû’ ve sücûd eder görürsün………..” 

“İşte bu âyet-i celîlede Cenâb-ı Hakk Ashâb-ı Rasûlullâh’ı üç cihetle senâ buyurdu:

BİRİNCİSİ: Kâfirler üzerine ŞİDDETLİ bulunmalarıdır. Zirâ kâfirler Allâh’a ve Rasûlü’ne îmân etmediklerinden merhamete lâyık olmayıb ŞİDDET VE ĞILZATE lâyık oldukları cihetle Ashâb-ı Kirâm onların lâyık oldukları ŞİDDETİ onlara icrâdan geri durmazlar ve lâyık oldukları dereceye indirirler.

İKİNCİSİ: Kendi aralarında biribirlerine gâyet merhametli olmalarıdır……….

ÜÇÜNCÜSÜ: Fazl-ı ilâhîyi ve insân-ı sübhânîyi taleb ederek rükû’a ve secdeye kapanırlar………… Cenâb-ı Hakk’ın bu sıfatlarla Ashâb-ı Rasûlullâh’ı senâ buyurması, BÜTÜN MÜSLÜMANLARIN BU HÂLDE OLMALARI LÂZIM OLDUĞUNA İŞÂRETDİR. (………………………………) iŞTE ŞU BEYÂN OLUNAN SIFATLAR, Ashâb-ı Rasûlullâh’ın TEVRAT’DA VE İNCİL’DE beyân olunan sıfatlarıdır………………………………. Ya’ni Ashâb-ı Rasûlullâh’ın TEVRAT’DA VE İNCİL’DE zikrolunan sıfatları, onların a’dâ-i dîn olan kâfirlere GÂYET ŞİDDETLİ VE ĞİLZATLİ (sert) olmaları ve şecaat-i islâmiyye’yi göstermeleri…..”

Müfessir Muhammed Vehbî Konevî  Merhûm, bu sıfatları sa’yesinde Ashâbın, “…düşmanları ile mücâhede edib galebe çalmaya başladı hatta bir dereceye kadar büyüdü ki, bütün âlemlerin taaccübünü celbe başladı ve Cenâb-ı Hakk kuvvet verdi ve BÜYÜK BİR HÜKÛMET HÂLİNİ ALDI.” buyurmaktadır.

(c. 14. s.109-112, Şehzâdebaşı Evkaf-ı İslâmiyye Matbaası-İST.)

İşte Osmanlı Ehl-i Sünnet Ve’l-cemaat ulemâsının elindeki, dilindeki ve kalbindeki Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’a âid İSLÂMİYYET; ve bugünün Haçlı Batı patentli politikası elinde ve bu politikaya hizmetçi olmuş cumhûriyet ruhbân sınıfının elindeki gayr-i islâmî religion!.

Merhûm Ömer Nasûhî Efendi de, tefsirinde şu satırlarla İslâmiyyet’deki rahmânî ŞİDDET‘i aynı Fetih Sûresinin 29. âyetinin meâli-i şerîfi ile şöyle kaleme almaktadır:

“Muhammed  Aleyhisselâm Allâh’ın Peygamberidir. Onunla berâber bulunanlar, kâfirlere karşı PEK ŞİDDETLİDİRLER, KENDİ ARALARINDA İSE PEK MERHAMETLİDİRLER….. (ONUNLA BERÂBER BULUNANLAR) o Peygamber-i Zîşânın ashabından bulunmak şerefini hâiz olan nezîh zatlar ve O’nun dînine tâbi’ olan bütün hâlis MÜSLÜMANLAR (kâfirlere karşi PEK  ŞİDDETLİDİRLER.) o DİNSİZLERE KARŞI BÜYÜK BİR CELÂDET VE SALÂBETİ HÂİZ, ONLARDAN MÜTEFFİRDİRLER=Nefret ederler. (KENDİ ARALARINDA İSE PEK MERHAMETLİDİRLER.) ……….. Ashâb-ı güzînin veyahud Rasûl-i Ekrem ile ashâb-ı Kirâmı’nın bu beyân olunan vasıfları, (Onların Tevrat’daki vasıflarıdır), o mübârek zatların öyle kâfirlere karşı ŞİDDETLİ, kendi aralarında pek merhametli bulundukları…….. Cenâb-ı Hakk’ın o âlî zatları böyle vasıflara nâil kılması, onları öyle bir kuvvete, i’tilâya, intişâra mazhar buyurması ise, (onlar) ile o mümtaz zatlar ile (kâfirleri öfkelendirmek içün) vâki’ olmuşdur.” (c. 7, s. 3438-3441, 1965 İST.)

Sarıklı politikacı Ali Bey, bâlâdaki âyeti ve tefsîrini ilk defa görüyor da olabilir! Çünki kendisi “Nasrâniyet Târihi” ile ömrünü geçirmiş bir cumhûriyet “akademisyeni” yani “bilim ve milim” adamıdır, Osmanlı ulemâsından olmak gibi bir derece ve ehliyeti aslâ yokdur-olamaz… “Kâfirlerin hamiyyet-i câhiliyyelerine dokunub onları KIZDIRANLARA”; “Ashâba GAYZ edenlerin küffâr olduklarına”; ve bugünki modern, Batıcı, Papacı, diyalogcu, hoşgörücü ve tâğûtî sistemlere kul ve köle olmuş küffârı ve mürteddleri de iyi tanımaya kadar, nice İslâm esaslarına temâs eden Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri, şunları da tefsîrinde kaydetmişler:

“Allâhu Teâlâ Rasûlü’nünü maiyyetindeki ashâbı ile KÜFFÂRA GAYZ VERMEK İÇÜN, o kâfirler içinden îmâna gelib de sâlih ameller yapan kimselere mağfiret ve ecr-i azîm va’d buyurdu. Şübhe yok ki kâfirleri bu sûretle îmâna da’vet, hamiyyet-i câhiliyyelerine dokunur, KIZDIRIR. Netekim, oğlu Ebû Cendel’in îmâna gelmesi, babası Süheyli ne kadar kızdırmışdı. Bu vechile burada, HEM ASHÂBA GAYZ EDENLERİN KÜFFÂR OLDUKLARI ANLATILMIŞ….”  (s.4443)

Şiddet mevzuunda BÂTIL Haçlı Batı gâvurlarının anladığı çarpık, yamuk ve küfr ü şirkden ibâret telâkkîlerin, MUTLAK HAKÎKAT İslâm’ın vaz’etdiği “ŞİDDET” HÜKMÜ, mefhumu, medlûlü, ta’bîri ve ma’nâsıyla zerre kadar alâkası olamaz. Kelâm-ı kadîm’in “Şiddet ve ğılzet” gibi kelime ve ta’birlerle ortaya koyduğu ma’nâ, emir veya yasaklara, müslümanların bilâ kayd ü şart îmânları kat’iyyen zarûrîdir. Bir takım oryantalist uşak ve çömezleri ile güncellemeci, revizyonist, reformist; ve dîn-i celîl-i İslâm’ın omurgası, genleri ve keyfiyetiyle oynamayı kendisine resmî vazife de bilenlerin; ve bir takım adamların söz ve beyanları, tamâmen yâve ve hezeyanlardan ibâretdir…

“Başkan, Cumhurreisi, Başkumandan, Reis-i Umûmî ve Lider-i Ümmet VE VELİYYÜLEMR-ÜLÜLEMR” Tayyib Paşa ile onun iktidârının sarıklı politikacısı, pek sayın ve sâbık diyalogcu Ali Bey, “Şiddetin beslendiği hiçbir referansı”, reverans yapar gibi döndürüb, “insânî, ahlâkî, hele islâmî bulamıyacağını”; ve üstelik de bunun, “insanımıza iyi ANLATILMASINI” cihana avaz avaz ünler ve tiwittlerken; diğer tarafdan da, irâde ve hâkimiyyeti mutlak olan ve herşeyi kahretmekde fâil-i muhtâr bulunan Allâh Azze ise, Kâfirlere karşı yeri ve zamanı gelince “ÇOK ÇETİN ÇOK ŞİDDETLİ OLMAYI” 15 ASIRDIR VE KIYÂMET’E KADAR da topyekûn Müslimîn ve Müslimâta sûret-i kat’iyyede EMREDİYOR…

Şimdi T.C.’nin, “Müslümanım” diyen 81 milyon Osmanlı bakıyesi zavallı insanı ve İslâm coğrafyasının 1.5 milyar garîbânı, “tanrım ALLAH” mı dese; yoksa, “İlâhım, Ankara Büyük ve saltanatlı başları” mı dese, ne dese, ne yapsa; veya, kime oy verib, “Oy anam oy” diye inim inim inlese mi?

Hey gidi “Osmanlının küllerinden çıkan” sarıklı cübbeli Şeyhülislâm şeyleri hey!

Bâtıl Haçlı Batı gâvurlarının, karşılarına aldıkları İslâm Coğrafyasını “Mefhumlar anarşisi” içinde boğmak içün kaç asırdır binbir fitne, fesad, terör, kıtâl, kahpelik içine girerek nasıl iblisçe çalışıb çabaladıkları bütün cihânın ma’lûmudur. Böyle iken, onların dünyaya ve bilhassa kadîm Müslüman Coğrafyasına kustukları “Şiddeti lânetleme” moda ve sahtekârlıkları, muârızları ile kanını içmek istedikleri müslümanları “pasifize etmek”, direnişlerini kırmak, cihâd ibâdetini onların elinden almak, onları esir ve köle yaşamaya sevketmek gâyelerine ma’tuf aşşağılık bir iblislikdir… Esir alınan her bir Kur’ânî mefhûm, bu İslâm milletinin sırtına saplanan bir hançer demekdir. Her millet, kendi mefhumları yani îmânındaki rûh ve beyni ile yaşar. Her DÎNÎ ıstılah ve ta’bîrin ademe mahkûm edilmesi, onun taşıdığı bütün îmân, hüküm, ma’nâ, târih, şahsiyet, ruh ve beyni ve ma’nevî mirâs dünyâsını mahv ü perîşan ve paramparça etmesi demekdir. Binâenaleyh, Kur’ân-ı Azîmüşşân’daki “ŞİDDET” kelimesinin, kendisinin değil de Haçlı Bâtıl Batı’nın istediği ma’nâyı ona yüklenerek müslümanların diline verilmesi, bu Osmanlı bakıyesi milleti daha da, hatta en az 100 kat daha hakk ve hakîkatden ayırıb,    “Haçlı Batıllarını” mukaddes, bilhassa dîn tanımaya sürükliyecekdir… Zâten Haçlı Bâtıl Batı’nın Osmanlı bakıyesi coğrafyaya dayatdığı 300 yıllık sinsi ve kancık proje, politika ve politikacı prototipi budur!

Ne demiş devletin kurucu irâde ve hâkimiyyet mâliki:

“Uygarlık sürekli gelişmedir. Uygarlık yolundaki başarı yenileşmeye bağlıdır. Toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda bilim ve fen alanında başarılı olmak için biricik gelişme ve ilerleme yolu budur. Yaşamda ve geçimde egemen olan kuralların, zamanla değişmesi, gelişmesi ve yenileşmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, fennin harikaları dünyayı sürekli değiştirdiği bir dönemde, yüzyıllık eskimiş anlayışlarla, geçmişe bağımlılıklar varlığını korumak olanaksızdır.”  (Kamal ATATÜRK) www.websitem.gazi.edu.tr/site/dursun.yararsoy/files/…/id/12681

Apaçık beyân edilmektedir ki, “Geçmişle ve eskimiş anlayışlarla (islâmî îmân ve telâkkîlerle) bugünün fenni ve medeniyeti karşısında durulamaz!” Bunu, bazı pek âlî ve sultânî mahfiller veya localar “14-15 asır evvelki hükümleri bugün kalkıb uygulayamazsınız!” şeklinde cihana aktarıb dillendiriyor…

Atasının ebediyyen izindeki AKP iktidârının hükûmât-ı cümhûriyyeleri ve başlarındaki devletlû, saltanatlû, şevketlû ve âtıfetlû böyyükbaşları(mız), Aziz dinimize karşı hangi “güncellemeyi, reformlamayı, revizyonlamayı, Luterlemeyi, değişim ve dönüşümü” irtikâb etse, zombice veya narkozlanmışcasına eyvallâh mı denilecek?

“Değişim, dönüşüm; ictihadlar yenilenmeli, İslâm güncellenmeli; 14-15 asır evvelki hükümleri bugün kalkıb uygulayamazsın; dört hakk din var; sünnîlik İslâm coğrafyasını tehdîd ediyor; v.s. v.s.!!!”

Hangi hakk ve salâhiyetle bunlar söyleniyor ki, oy deposu görülen garîbân ehâlî de, bunlara hangi îmân-ı şer’î, hakk ve salâhiyyetle “eyvallâh” çekecek?

ABD, AB ve İngilizin, yahudi ve hıristiyanların proje ve tetikçisi DEAŞ’ın, baş burun ve kaş-karın kesib-biçmesi ve Deve çobanı Vehhâbî azmanlarına Batılı Globallerin Gazeteci kestirib testereletmesi ve dilimletmesi karşısında, o zâlim, kâtil, alçak ve gaddâr, o Allâh’sız dünyâyı görme; VEYA HOŞGÖRÜ VE DİYALOĞA SAR; amma gel, Cenâb-ı HAKK AZZE VE CELLE HAZRETLERİNİN KÂNUN VE HUKÛKUNU VE ONUN İÇİNDEKİ ŞİDDETİ GÖR, BUNUN DA ANA SIR VE HİKMETİNİ GÖRME, BU BEŞER TÂKATİNİN SONSUZ FEVKİNDEKİ HİKMET-İ SÜBHÂNİYYEYİ HİÇE SAY!.

Vah ki ne vah! Sarık cübbe nerelerde ne içün gezdiriliyor?

Adama sormazlar mı, kim, kimin projesi?

Zerre miskâl insâfı olan bir papaz olsa, “İslâm’daki ŞİDDET denilen merhamet” ile; dışındaki “ŞİDDET denilen vahşeti kıl kadar bile olsa ayırır”; ve İslâm’dakini de, dışındaki iblisleşmenin içinde göstermez, gösteremez, hayâ eder…

Orda burda, hükmü ibtâl etdirici Kur’ân-ı Hakîm kıraatıyla göz küllemeler, bu dünyâda câhil cühelâyı aldatabilir; başlardaki tesettür dışı bez parçaları da öyle…

Amma ÖTEKİ tarafda, yani UKBÂ’da kim ayvayı yer; ve kim, Zebânî denilen o güzelim meleklerin, ebediyyen eline düşer!?

Bunları hesâb eden var mı?

Saltanat çok mu tatlı?

Yardakoğlu ve Görmez gibiler de yıllarca ötüb durdular, şimdi neredeler? Ne sesleri çıkıyor ne gölgelerini bile gören var!

Lâyıklığa (ateizmaya) devam öyle mi?. Nasıl olsa tanrı Anayasa, ALLÂH AZZE ve CELLE değil!. Evren kâtilinin anayasası “tanrı benim” diyor!

Lâyıklık adına ANAYASAYA TAPMAYA devam!

Anayasanın 136. Maddesi şöyle taptırırmış:

“Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.”

Ataizmde yani “laiklik ilkesi doğrultusunda” ve onda “dayanışma ve bütünleşme…”

Şiddetin referansı Kur’an bile olsa, haçlı bâtıl batıya reverans içinde olanlara göre bu, elbetde mu’teber olmıyacakdır!

Kur’an-ı Kerîm’in frekansı içindeki, toprak altında bulunan îmânı ve nesebi sahih milyarlara, bunlar ne anlatır acebâ?.

“Lâyıklık, bütün din ve inançlara eşit mesâfede olmakdır!” demekle, DİB denen yerin tepesinden tırnağına kadar onu sarıb sarmalayan “ateizmayı” hiç kimse meşrû’ gösteremez, mızrak çuvala sığmaz!. Hiç kimse “Türküm” demekle TÜRK, “Müslümanım” demekle MÜSLÜMAN olamaz ve öyle kabûl edilemezse; lâyıklık denen ateizma içün de “Bütün dinlere eşit mesâfede olmak demekdir” demekle, (Bütün dünyanın bildiği) lâyıklığın keyfiyeti ve mâhiyyeti bir anda değiştirilemez; ve hiç kimse, onu, “Bütün dinlere eşit mesâfede olmaya” çakamaz!. Lâyıklık, T.C.’nde ve 1789 Fr. ihtilâlinden bugüne kadar bütün dünyada, devletin, dîni, (İslâm’da ise Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Müctehid ictihadlarını) REFERANS ALMAMASI demekdir. Halbuki İslâmiyyet, 4 delîli (edille-i erbaası) ile yalınız bir tek devlet ve bölgede değil, bütün yeryüzü yuvarlağında bunların tatbîki ve hâkimiyyetini kat’iyyen istiyen bir dîn-i mutlakdır. Bazı saltanat sâhibleri bile kendi zihin ve nefis mahsülleri olan “râbialarına” 81 milyonun îman ve perestij etmesini her fırsatda ister ve milletleri buna ısrarla da’vet ederken; Mâsivâ’nın yokdan yaratıcısının ise, “RÂBİA”ya mukâbil, “edille-i erbaanın” tatbikini, yaratdığı ins ü cinden istememesi aklen, naklen ve hatta tab’an bile kat’iyyen muhaldir… Her müslümanın, 24 saatde bir her gün ve 5 vakid namazıyla, rükû’ ve secdelere kapaklanarak ve tesbihât ve tenzihâtıyla en az 540 kere, Yaratıcısı Kahhâr-ı Zülcelâl ve herşeye KÂDİR olan Allâh Azze ve Celle’yi tenzîh etdiğini, kim inkâr edebilir? Hâl böyle iken, Cenâb-ı Kahhâr-ı Zülcelâl Hazretleri’nin, bir kulunun “râbiası” kadar bile kendi “edille-i erbaasını” yaratdıklarına EMRETMEMESİNİ veya emretmiyeceğini, selîm olmak şartı ve kaydı ile hiçbir ins ü cin aklı, kat’iyyen kabûl edemez…  (Bakınız, Ahmed Selâmî, Üç Din ve Üç Şeriat Karşısında Lâiklik, s.42-49, 1976 İstanbul, Yaylacık Matbaası)

14-15 ASIR evvelki hükümler bugün kalkıb uygulanamazmış!

İslâm güncellenmeli imiş!

İctihadlar değiştirilmeli imiş!

4 Hakk din varmış!

Şimdi de, Kitab bile referans alınamazmış noktasına demir atıldı!

“Güncelleme” başladı ya, her hafta ağzını aç-kapa, üç-beş güncelleme ve değişim-dönüşüm ifrâzâtı…

Sünnet, zâten, ayıklama ve sayıklamalarla, GÖRMEZ adam ve madamlar hannâslığında uçdu gitdi!

İcmâ da, 13-14-15 asır evvelki insan kafası!

Müctehid imamlar zaten bugün yaşamıyor!

Değiştir dur!. İslâmiyyet nasıl olsa sâhibsiz arsa, üzerinde oyna oynayabildiğin kadar, tepin dur!

Muharrem’in dediğini Çüşbeli gibi “uyarlarsak”, “gelmiş yenmiş, gelmiş yenmiş, gelmiş de yenmiş, yenmiş de yenmiş!!!”

“Gelen dini bozmuş, gelen yenilemiş, gelmiş yenilemiş, gelmiş yenilemiş, eklemiş çıkarmış, gelmiş değiştirmiş, gelmiş değiştirmiş, değiştirmiş de değiştirmiş, gelen gücellemiş, giden güncellemiş, miş miş de miş miş…”

Çocuklar!

Şımaranlar!

Şeytanları, keyifden donuna kaçırtanlar!

Değiştirilen şeye DÎN denmez!

Dini gönderenin irâde ve hâkimiyyetini değiştirenlere de müslüman denilemez!

Kendinize eder, kendi kendinizi yer bitirir ve ebediyyen kaybedersiniz, o kadar!

Kalın sağlıcakla!

 

İntişârı: 19.10.2018 / 17:31

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir