10 Muharrem Bir Kurtuluş Bayramıdır!
26 Ağustos 2020
Mütercimler Ve Akit’in Muharrem’i!
9 Eylül 2020

 

FÂTİH’İN VAKFİYE ŞARTLARI TAM TATBÎK EDİLMEDEN, AYASOFYA GENE ZINDANDA ZİNCİRLİDİR!

(7)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

83) Cumhûriyet saraylıları tarafından “Câmi’”, bambaşka ma’nâlara getirilse, ona hem müze, hem kilise ve hem câmi’, hem UNESCO’nun dünyâ kültür mîrâsı, hem imparator taç giyme mahalli, ikonalar kolleksiyonu, hem Atamız Fâtih Cennetmekân’ın MÎRÂSI, hem her cins mahlûkun pis ayakları ile dolaşabileceği seyrangâh ma’nası yüklenerek pek ecâib  ve ucûbe bir ma’bed şekli uydurulub inşâ’ edilse; ve “Diyalogçuluk ile Medeniyetler İttifâkı” gibi global fitnelerin mekânı (gâvurca platformu) yapılsa da, biz, İSLÂM’daki “câmi-mescid” ne demekdir, bunun üzerinde ciddiyyetle ve her türlü gâvurlukdan münezzeh olarak, defaatle duracağız…

Günümüzdeki lâyık cumbokrasinin sürdürdüğü yozlaştırma ve DÎNİMİZİ yok etme muhârebeleri, mefhumlara, taşıması îcâbeden manâ’ların dışında tersden yüklemeler yaparak, ateizmayı çakma hedefine ma’tuf çalışmalar olarak yürütülüyor!. Böylece her gün yeni “kurbağaca” kelime ve mefhûmlar uydurarak, 1000 yıllık Müslüman Türk hançeresi kamalistleştiriliyor!. AKP devrinde bu işi yürüten nice hâin mihrâklar, daha da gemi azıya almış vaz’iyyetdedir!. Böylece mâzîden, dîn, âile ve târihden kopmuş, köksüz, gecekondumsu, 200 kelimeyle konuşan, âidiyyetlerinden sıyrılmış, şahsiyeti sıfırlanmış ve global çetenin dişine ve iştihasına göre, bir (piç) ve moloz nesil üretilmek isteniyor!

Mefhumların içini boşaltmakda pek mâhir olan politikacı esnafı da, o boşalan yerlere, o boş konserve kutularına istedikleri şeyi dolduranlar gibi, politikalarına göre en olmıyacak abesleri bile sokuşturmakdan hayâ etmemektedirler!

BİZ, Elmalılı Merhûm’un tefsîrinden “İslâm’daki câmi” ta’bîrinin ne demek olduğunu, sarık-cübbeli politikacılara belletmeye devâm edelim!. Tevbe Sûresindeki 17. Âyet-i celîlenin meâl-i âlîsi şöyledir:

“Müşrikler kendi aleyhlerinde küfür şâhidleri oldukları halde, bunların Allâh mescidlerini i’mâr etmeleri olur şey değildir.” (c.4, s.2478)

“MÜŞRİKLERİN MESCİD ÎMÂRINA İMKÂN VE İHTİMÂL YOKDUR!”

Tefsîrinden de söyle okuyoruz:

 …… “Müşrikler, kendileri kâfir olduklarını gerek söylesinler gerek söylemesinler, Allâh’ın vahdâniyyetine ve Rasûlü’nün hakkıyyetine inanmadıklarını vicdanlarında bilib durdukları ve Kâbe’nin etrâfına PUTLAR dikmek, bunların karşısında ibâdet etmek, çırçıplak tavaf eylemek gibi kendilerinin küfürlerine şehâdet âsârı şirk ile ızhâr-ı küfr etdikleri halde, bunların, MÜNHASIRAN ALLÂH’a İBÂDET İÇÜN SECDEGÂH OLMAK ÜZERE YAPILAN ALLÂH MESCİDLERİNE ÎMAR NÂMINA YAPDIKLARI ŞEYLERİN HAKÎKATEN BİR ÎMÂR OLABİLMESİNE VE BİNÂENALEYH KÂ’BE’NİN MA’MÛRİYYETİNE hizmet etmelerine İMKÂN VE İHTİMÂL YOKDUR.”

84) Yukarıya alınan tefsir satırlarından şunlar pek açıkça anlaşılmaktadır ki, Müşrikler, bugünki seküler, LÂYIK, kamalist, pozitivist, revizyonist, reformist, deformist, oryantalist, sosyalist, feminist, LGBT’ci, KADEH’çi, hümanist ve ateist kafalarıyla lâfız çapında “Biz, İslâm düşmanıyız” demeseler bile, bunların “Bilhassa Allâh’a secde edilen yerlere, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsına uygun olarak tam bir hürmetle hızmet etmelerine İMKÂN VE İHTİMÂL YOKDUR.”

Bir eksiksiz bütün parti-pırtılarıyla da global dembokrasi, dinin yerini almak istiyen bir hayat tarzı dayatan, bir nevi beşerî bir dindir… Ve kendisi dışında hiçbir dinin asliyetiyle yaşamasına da  aslâ müsâade edemez ve etmiyor!. Hayatda kalabilmesi içün de, bütün muârızlarını ve en başda İslâmiyyet’i, ya tamâmen yok edecek veya onu tahrîf ederek omurgasını kaydırıb felç ederek bunu uzun va’dede (20-30) yıla yayarak yapacakdır!. Mücerred kendisini yaşatmak içün de, bu, kat’î bir hayatda kalma formülüdür!. Onun, yaşamasına müsâade etdiği İslâm, 15 asırlık Allâh ve Rasûlü’nden gelen mutlak DÎN değil, gözküllemek içün adına “İslâm” dediği, kendi uydurduğu ve gerçek İSLÂM’dan bazı sahte renk, desen, ritüel, yalancı pırıltılar taşıyan, kalp (sahte) para ayarında, hakîkî İslâm’ın yolunu kesen bağîleşmiş bir dindir!

“….. ve ateşde bunlar muhalled kalırlar.”   (s. 2479)

85) Elmalılı Merhûm’dan devam edelim:

“…. Bir mescidin ma’mûriyyeti iki cihetin cem’iyle olur:

BİRİSİ: Umrân-ı maddîsidir ki, binâsı, ta’mîrâtı, nezâfeti, mefrûşâtı, tenvîrâtı ve bunların idâmesine müteallık cihâtıdır=cihetleri, taraflarıdır.

BİRİSİ DE: Umrân-ı ma’nevîsidir ki, içinde Allâh içün ibâdet, zikir, tedrîs-i ulûm gibi tâat ve fezâilin idâmesi ve bunların idâmesine  müteferri’ cihâtı ve mescidi Mevzûunlehinin gayri (gâyesi dışı) şeylerden siyânet (korumak) ile kâim olur. BİR MESCİD İÇİNDE, DÜNYÂ UMÛRUNA MÜTEALLIK LÂKIRDI BİLE ONU, MEVZUUNLEHİNİN GAYRİDEN SİYÂNET ETMEMEK; VE BİNÂENALEYH MA’MÛRİYYET-İ MA’NEVİYYESİNİ İHLÂL EYLEMEKDİR. BU BABDA ŞU EHÂDÎS-İ NEBEVİYYE NE KADAR ŞÂYÂN-I DİKKATDİR: RASÛL-İ EKREM SALLALLÂHU ALEYHİ VE SELLEM’DEN VÂRİD OLMUŞDUR Kİ “MESCİDDE LÂKIRTI HASENÂTI YER, HAYVANIN OT YEDİĞİ GİBİ”. Aleyhissalâtü Vesselâm şu Hadîs-i Kudsîyi  de bildirmişdir: “Allâh Teâlâ buyurdu ki, arzda benim büyûtüm (evlerim) mescidlerdir; buralarda benim ziyâretçilerim de, onları ma’mûr edenlerdir. İmdi ne mutlu o kula ki, hânesinde tetahhur etdi (iyice temizlendi) de, sonra beni evimde ziyâret eyledi. Çünki zâirine (ziyâretçisine) ikrâm etmek, ziyâret olunan üzerine bir HAKKDIR.” (s. 2480)

“BÜTÜN MESCİD VE CÂMİ’LER TAHRÎB DARBESİ ALTINDADIR!”

86) Bu tefsir satırları ile ortaya konulanların binde biri bile bugünün Câmilerinde tatbik edilmediğine göre.. Aklı ve îmânı felce uğratılmamış herkes, yukarıya alınan satırları ölçü aldığı zaman, Türkiya’da değil Ayasofya’yı, ibâdet edebilmek içün başka bir câmi veya mescidi bile esir edilmemiş şekliyle zor bulabilecekdir! Müfessir Merhûm’un şu umûmî kânûn şeklinde vaz’etdiği cümlesini, burada tekrar idrâklere vermek; ve bu cümledeki hükme göre, memleketin nasıl bir felâket içinde bulunduğunu da, tam ma’nâsıyla teemmül ve tefekkür etmek îcâbetmektedir:

“İMDİ MESCİDLERİ LÂKIRDIDAN BİLE SİYÂNET ETMEK İKTİZÂ EDECEĞİNDEN BİR MESCİDE HER HANGİ BİR KÜFÜR ŞÖYLE DURSUN, HERHANGİ BİR FISKIN VE HERHANGİ BİR TAHÂRETSİZLİĞİN  BİLE TAKARRÜBÜ, O MESCİDİN MA’NEVİYYETİNE UZATILAN BİR DARBE-İ TAHRÎB OLUR.” (S.2480)

87) Bir evvelki makâlemizde “Tahrib Darbesi” üzerinde kâfî derecede durduğumuz içün, burada daha fazla akl ü fikretmeyi zâid addederiz… Müfessir Merhûm’un bervechi âtî iktibâs edeceğimiz satırları ise, beşerî felsefe ve sistemleri din tanıyarak Allâh Azze ve Celle Hazretlerine âid olan ve “edille-i erbaa” dediğimiz vaz’-ı ilâhîyi, artık “uygulanamaz” bulan “güncellemeci ve revizyonist” başkanların ve başşehir paralamentolarındaki tanrıların, İslâmiyyet’in ma’bedleri ile “Cidden alâkadâr olmasının mümteni’ bulunduğunu”, hiçbir şübheye mahal bırakmıyacak kat’iyyetde beyân buyurmaktadır!

ÜZERİNDE 4 ŞARTI TAŞIMIYAN LÂYIK (ATEİST) SEKÜLER-KAMALİST VE CUMBOKRATLARIN CÂMİ’LERİ MA’MÛR EDİB ONLARA HİZMETİ MÜMKİN OLAMAZ!

“Allâh’a îmânı olmıyanların, Allâh’a ibâdet içün bir yer binâ ve tahsîs etmeleri veya böyle bir binânın Allâh içün i’mâriyle CİDDEN ALÂKADÂR OLMALARI MÜMTENÎ’DİR (muhaldir.)…..Bunun içün Âhıret’e îmânı olmıyanlar ….. fursat buldukça ya mescidleri yıkarlar (Bizden: Şefokraside olduğu gibi) VEYA MESCİDLİKDEN ÇIKARIB DİLEDİKLERİNİ YAPARLAR. (BİZDEN: Bugün olduğu gibi ikonatapara istavrozhâne, cenâbet ve ayakları mantarlı pis ve bitli turistlerin kademleri altına müze, Yahudi ÜNESCO’lara dünya mîrâsı, gebermiş imparatoların hâtıralarını yaşatmak izere câmi’ içinde mekân tahsîsi ve her inançdan sapığa seyrangâh yaparlar.) Binâenaleyh, ALLÂH’IN MESCİDİ ünvânından bilbedâhe (kat’iyyen) anlaşılacağı üzere, bunu i’mâr içün evvelâ ALLÂH’A VE ÂHIRET’E ÎMÂN ŞARTDIR. Fakat, şart-ı kâfî değildir. Bununla beraber (Ve ekâmessalâte) ve namazı ikâme eyliyen—bu da şartdır. (ikinci şart.) …… Maamâfîh namaz kılmak da kâfî değildir. Bununla berâber zekâtı veren—bu da şartdır. (üçüncü şart) ……. Ancak bu da kâfî değildir. Bunlarla berâber (Ve lem yahşe illâllâhe) Allâh’dan başkasından kormıyan kimseler. (dördüncü şart)…….. Her hangi bir korku ile BAŞKASININ RIZ’SINI ALLÂH’IN RIZÂSINA TERCÎH ETMİYECEK VE HER HANGİ BİR İŞDE ALLÂH’IN HAKKI İLE KENDİ HAKKI TEÂRÜZ ETDİĞİ ZAMAN, ALLÂH’IN RIZÂSINDAN MAHRÛM OLMAK KORKUSUYLA KENDİ HAKKINI FEDÂ VE ALLÂH’IN HAKKINI İHTİYÂR EDECEK; VAZÎFESİNİ YAPMAK İÇÜN ŞUNUN BUNUN LEVMİNDEN VEYA ZÂLİMİN ZULMÜNDEN KORKUB ÇEKİNMİYECEK; VE LÜZÛMUNDA HARB Ü KITALDEN VE SÂİR SÛRETLE ÇARPIŞMAKDAN KAÇINMIYACAK. VELHÂSIL MUHTELİF KORKULAR VE ENDÎŞELER TEÂRÜZ ETDİĞİ ZAMAN, ALLÂH KORKUSUNUN KARŞISINDA DİĞERLERİNİ KÂLE ALMIYACAK BİR KALB VE ÎMÂN SÂHİBİ OLAN VE BU SÛRETLE BU 4 HASLETİ CÂMİ’ BULUNAN (üzerinde toplıyan) ZEVÂT LÂZIMDIR Kİ, ALLÂH MESCİDLERİ İ’MÂR EDİLEBİLSİN! YOKSA ZİKREDİLEN 3 HASLET BULUNUB DA İSLÂM’IN VE ÎMÂN-I TEVHÎDİN HAKÎKÂT VE KEMÂLİ DEMEK OLAN BU KALB VE ÎMÂN, BU İHLÂS-I VİCDÂN BULUNMIYANLAR, MESCİDLERİN MA’MÛRİYYETİNİ İDÂME EDEMEZLER.

GÜNÜN BİRİNDE BİR KÂFİRİN VEYA BİR ZÂLİMİN VE HATTA ALEL’ÂDE BİR CÜR’ETKÂRIN TEHDÎDİNDEN KORKARAK, KENDİ ELLERİYLE MESCİDLERİ YIKMAK ZİLLETİNE DÜŞEBİLİRLER. MADDETEN VE MA’NEN TECÂVÜZDEN, NETK-İ HÜRMETDEN SİYÂNET EYLEMİYEN VE BU SİYÂNETİ İDÂME EDECEK ÎMÂN-I KÂMİL ERBÂBINDAN HÂLÎ KALAN MESCİDLERİN, NE SERVET VE NE SÂİR SÛRETLE DEVÂM-I ME’MÛRİYYETLERİ İHTİMÂLİ YOKDUR.

ONUN İÇÜN İŞTE BUNLAR (Fe asâ ülâike) işte bunlar—BU DÖRT HASLET-İ CEMÎLEYİ CÂMİ’ OLAN CEMAAT, ……..Cennet’e nâil olacak olanlar, böyle bir CEMÂATİN içinde bulunabilir. Bunların bile her ferdi hakkında hüküm kat’î değil, akreb-i ihtimaldir.” (s.2482) “asâ”dır. Artık müşrikler nerde kalır tasavvur edilsin!” (s.2483)

88) Artık sarıklı sarıksız, muktedir, gayr-i muktedir politikacıların beyanları, yukarıdaki satırlarda mündemic hükümlerle tartıldığında, karşımıza ne kadar korkunç manzaralar çıkacakdır! Bunları düşünmek bile 15 asırlık Allâh ve Rasulüne ÎMÂN eden müslümanlarca, pek ciddî olarak üzerinde durulmaya değer…

“HEM LAİK HEM MÜSLÜMAN OLUNMAZ, YA MÜSLÜMAN OLACAKSIN YA LAİK!”

 1994 yılında Ümrâniye’de RTE tarafından yapılan konuşmanın, 14 yıl sonra tam tersi 2008’de Hülyâ Avşarla yapılan röportajda ortaya konulmuşdur. Evvela 1994’deki müsbet gibi duran konuşmasının bir kısmını şöylece aşağıya alabiliriz:

“Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor. Bu millet istedikten sonra tabi elden gidecek. Yani sen bunun önüne geçemezsinki! Yani zorla bu milleti elinde tutmaya gücün yetmez. Millete rağmen bu yürümez zaten…

 Sonra nedir bu laiklik Allâh aşkına? Bir tarif edin diyorsun tarif etmiyor, efendim diyor o her yerde değişir! Eee, bu ne menem bir şey ya?. Yani bugün her kavramın lügatte bir tarifi vardır. Ve her kavram her mefhum efrâdını câmi’ ağyârını mâni’ bir ta’rîfe açılmak mecbûriyetindedir ki, o kavram, o mefhum nereyi bulsun, yerini bulsun!

Ama çıkıyor içişleri bakanı, “Devlet dine karışır.” Eee gerisini niye söylemiyorsun? Din devlete karışır demiyor!.

Dün Boğaziçi Üniversitesi’ndeyim, gençler de oradan biraz böyle esinlenmiş olacaklar ki, kalktılar aynen şu ifadeyi kullandılar: “Sayın Başkan, siz ne düşünüyorsunuz laiklik hakkında? Nasıl bir şey olacak? Laiklik elden gidiyor endişeleri vardır. Ne olacak?.”

Ben de genç arkadaşlara şunu söyledim: “Yaa Batılı diyor ki: “Sezar’ın hakkı Sezar’a, tanrının hakkı tanrıya.” Ama bu ülkenin içişleri bakanı diyor ki “Sezar’ın hakkı var, tanrının hakkı yok.”

Eee bu ülkenin yüzde doksan dokuzu üstelik Müslüman. Hem laik hem Müslüman olunmaz… Ya Müslüman olacaksın ya laik… İkisi bir arada olduğu zaman adeta ters mıknatıslanma yapar, mümkün değil ikisinin bir arada olması. Eee durum böyle olunca, ben Müslüman’ım diyenin tekrar yanına, gelip bir de aynı zamanda laikim demesi mümkün değil… Niye? Çünkü Müslüman’ın yaratıcısı olan Allâh, kesin hâkimiyet sâhibidir. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir”, bak yalan. Koskoca bir yalandır…

Bunların anayasacılarına teklif ettik. Gelin dedik anayasaya “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” maddesinin yanına bir parantez açalım. Ne olacak dediler? İçine, beş senede bir yazacağız dedim. Öyle deyince gülmeye başladılar. Ee niye gülüyorsunuz dedim yaa? Beş senenin dışında milletin böyle bir hakkı var mı? Durdular durdular, birbirlerine baktılar, “Hakikaten yaa, yok galiba” dediler. Evet. Kim? Kaptı kaçdı mı  aldı kaçdı mı var ya, bir tane o… Nerde söylüyor bunu? Sene 85 Marmara otelinde tartışmalı bir toplantı yapıyoruz anayasa üzerine, orda söylüyor… Ve kendisine ben de bunu böyle söyleyince Temel de kalktı, “olmaz öyle şey” dedi. Tam o sırada eski maliye bakanı Vural Arıkan, o da kafası tam böyle zil zürna sarhoş, ayakta duramıyor, o da akıl veriyor! “Korkarım ki aynı masada hazırladınız bu anayasayı” dedim. Niye? Adamlar ayık kafayla hazırlamıyorlar bunu, sarhoş kafayla hazırlıyorlar!

Dolayısıyla da bunların anayasası iki sene bile dayanmıyor, daha üçüncü senede delik deşik ediyorlar!. Ve şu anda bu anayasa delik deşik… Her taraftan yamalı bohça! Ve bak şimdi ne diyorlar, geçen gün gazeteciler soruyorlar: “Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?” Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak, burada işi iyi düşünün! Nereye giderken? Sandığa giderken milletindir. Amaaa maddede ve ma’nâda egemenlik kayıtsız şartsız Allâh’ındır…”  https://www.youtube.com/watch?v=NG9O3dDsxNY

“KESİNLİKLE DÎNÎ ESASLARA DAYALI DEVLET ŞEKLİ DÜŞÜNMÜYORUZ!”

89) Aradan 7 sene geçince (usta politikacılığa doğru yürüyen) ve rütbe ve makamları atlıyarak çıkmıya başlıyan RTE’da, fikirler tamamen değişecek, “Maddede ve ma’nâda egemenlik kayıtsız şartsız Allâh’ın olmakdan” çıkacak; ve “Dînî esaslara yani ALLÂH’IN EGEMENLİĞİNE” dayanmak, kalblerden ve dillerden uçuverecektir!.

“Dînî esaslara” yani ALLÂH Azze ve Celle’nin sübhânî İRÂDESİNE “dayanmak”, dünyânın en tehlikeli, en uzak durulması îcâbeden, korkulması mutlak olan ve kendisinden utanılması iktizâ eden bir keyfiyet midir ki, kanları ve canları ile bizlere VATAN hediye ve emânet  eden 1000 yıllık ECDÂD, bunu görememiş ve neden bunun tam TERSİNİ yapmışdır?. Laf ile “Osmanlı torunu olmak” acebâ ne işe yarar ve “Aslımızı inkâr etmek” bize üç günlük yalan dünyâda ve ebediyyen mükâfât veya mücâzât yeri olan UKBÂ’da da, hangi âkıbeti hazırlar?. Allâh’a ve topyekûn nizam ve kânunlarına ve Âhıret Günü’ne, Kitab ve Enbiyâya, melek ve kadere îmân ile, antik yonan aklının ve İngiliz şeytanlığının yoğurduğu “Laik Demokrasiye Îmân” sık sık zikr ü fikredildiğine göre, bu sonsuz zıddiyet ve tenâkuz  ve Allâh Azze’ye ortaklar kabûlü, Kâdir-i Mutlak ındinde karşılıksız kalabilir mi?.. 

7 sene sonra 2001’de, tekrar edelim, şöyle denilecekdir:

“Bir defa Tayyip Erdoğan olarak ben ve arkadaşlarım, kesinlikle dînî esaslara dayalı bir devlet şeklini düşünmüyoruz.” (Cüneyt Ülsever ile röportaj- (27. 8. 2001)

Böylece, “Sezar’ın hakkı Sezar’a, ama tanrının hakkı yok o da Sezar’a” diyenlerin safına balıklama atlanıverecekdir!

Çünki 1909’dan, hele 1919’dan beri bütün politikacılar evvelâ “Hilâfetimiz-Dînimiz-Padîşahımız-Sultanımız” deyib, sonra da nasıl “Bütün dinler denizin dibine” demişlerse; aradan bir asırdan fazla zaman geçse bile, aynı taktika bugün bile öylece tatbîk edilmekde değil midir?…

ABD SAVUNMA BAKANI PERLE İLE GÜL REFAKATİNDE TANIŞMA…

 x1994’de, lâikliğe “Ne menem şeydir, tarifi yokdur, Allâh’ın egemenliğine tersdir, hem laik hem Müslüman olunmaz” diyenler, başbakanlık yolu görünüb köprüden de geçme evvelinde, yani 7 sene sonra yıl 2001 olunca, bu sefer lâyıklığın kamalistlerden de daha ileri ve şiddetli muhâmîsi (avukatı) kesilmemişler midir?!

2002 ortalarına gelindiğinde ise, bugün yollarını AYIRDIKLARI ve şiddetli hasım oldukları Kayserili Hacı Abdulla ile ABD’ye gidilir; ve Müdâfaa Vekili PERLE ile tanışılır ve orada (icâzet) merâsimi yapılmadan (!) herşey hallediliverir!. Perle’yi dinliyelim:

“O toplantıdan, başbakanın, Türkiye halkının kendilerine öncülük ettiği için şanslı olduğu bir kişi olduğuna iknâ olmuş bir halde ayrıldım. Türkiye devletine inanan, Türkiye demokrasisine inanan bir kişi… Ve ülkeyi yeni bir yöne doğru götürüyor. Ne zamandır Türkiye’nin yeni bir liderliğe, genç bir liderliğe ihtiyacı vardı…”

Perle memnûndur, beğenmiş ve yolları açıvermişdir!

Lâik dembokrasiye îmân edilince, elbetde ki dîne nasıl îmân edileceğini, artık Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Fukaha tesbit edecek değildir… İkbâl basamaklarından yukarıya doğru tırmandıkça, dine ve fizikötesine nasıl bakılacağı, bütün politikacılarda aynı olmuşdur. Bu dönemeç ve zigzagları bütün politikacılar, kuşatıldıkları ve and içdikleri politika adına çok güzel veya çok sivri gözlere sokmuş ve bundan müstağnî kalanına da aslâ rastlanılamamışdır….

90) BİR 7 YIL DAHA GEÇİB 2008’e gelindiğinde ise, 1994 Ümrâniye konuşmasının tam tersi, Hülyâ Avşar’la yapılan röportajda, pek hayret ve dehşet verecek şekilde vesîkalanacakdır! Bu mukâyeseyi de, İnşaAllâh müteâkıb makâlemizde ele alalım…


(Mâba’di var)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir