(5) Fâtih’in Vakfiye Şartları Tam Tatbîk Edilmeden, Ayasofya Gene Zındanda Zincirlidir!
25 Temmuz 2020
Yeni Yılınızı Tebrîk Ederiz…
20 Ağustos 2020

 FÂTİH’İN VAKFİYE ŞARTLARI TAM TATBÎK EDİLMEDEN, AYASOFYA GENE ZINDANDA ZİNCİRLİDİR!

(6)

Zıyâiyye BEKÇİSİ

İslâmiyyet, “VÂKIFIN (vakfedenin) ŞARTLARI, ŞÂRİİN (Mutlak kânûn vaz’edici Allâh Azze ve Celle’nin) NASSI (âyet ile sâbit kat’î hükmü) GİBİDİR.” mutlak esâsını teşrî’ eylemiş, vaz’etmişdir…

80) Bir evvelki yazımızda Türkiya’daki sistemin, anayasa ve 633 sayılı DİB’iş kânûnu ile İslâmiyyet’i ve onun ma’bedleri olan câmi’leri nasıl işgâl edib avucuna aldığını gördük. Dolayısı ile Yahudiyyet ve Nasrâniyyet’e ve onlara âid ma’bedlere muhtâriyyet tanıyan bir sistemin, İslâmiyyet’i ve ona âid ma’bedleri böyle jakoben (Tepeden inmeci) bir tavır alarak bir nevi kılıçdan geçirib kıskıvrak köşeye kıstırması, İslâmî ma’nâda tam bir esâret ve onlara bir mahkûmiyyet tatbîki olmuşdur! Türkiya’daki bütün mescid ve câmi’ler bu hâl ve keyfiyet içinde lâik (ateist) felsefenin mutlak bir kuşatması altındadır…

İslâm esaslarına göre “Arz ve dünyâ devletinin müstakilen mutlak mâliki”, Allâh Azze ve Celle Hazretleri’dir. VAKIF demek ise, mülk ve milkin mutlak sâhibi MÂLİKE’L-MÜLK ALLÂH AZZE VE CELLE’ye, ferdin, mecâzen mülkiyetinde olan bir gayr-i menkulü veya muayyen âlet ve vâsıtaları, tekrar O sâhib-i hakîkîsine iâde ederek, üzerindeki mülkiyet hakkını sona erdirmesi; ve bu hakkı Kâdir-i Mutlak Hazretlerine iâde ile devretmesidir… Bunun içün de, “Vakıf DÎNİ ve Medeniyeti” olmak gibi pek müstesnâ bir vasfı, yegâne elinde tutan İslâmiyyet, “VÂKIFIN (vakfedenin) ŞARTLARI, ŞÂRİİN (Mutlak kânûn vaz’edici Allâh Azze ve Celle’nin) NASSI (âyet ile sâbit kat’î hükmü) GİBİDİR.” mutlak esâsını teşrî’ eylemiş, vaz’etmişdir…

DİLİPAK’A GÖRE ÜÇ DİNİN MA’BEDİ OLMALIYMIŞ!

81) Artık bu şartların dışında bırakınız müdâhaleyi, bir müsliman vakıf şartlarına mugâyir teklif dahî ileri süremez… Bugün ise, nice rezilce fiillerle bu şartlar çiğnenmekdedir. Hatta Akit Tv denen ayarsız kanali..syonun “üstâdı” ve kafa hamûlesi ma’lûm A. Dilipok nâmında bir adam, “Ayasofya, üç dinin ibâdet edeceği bir ma’bed olmalıdır” gibi slâm ve Osmanlı târihine en büyük hakâret ve saldırıda bulunabilmekde, böyle cinnetlik laflar edebilmektedir… 40 yıl evvel Humeyni’ye bey’at toplıyan ve “Hılâfet dînî bir kurum değildir” gibi mostralık beyin de sergileyen bu adam, eski ateist kankalarına (Benzetilmiş); ve onlardan bek çok huy ve karanlıklar derlemişe benziyor…

82) Kendi dışındaki yüzbinlere baliğ olan câmi’ ve mescidlerin bir-iki cihetden zincire mahkûm ve esir oluşlarına rağmen, Ayasofya ise, kabaca tam 7 cihetden, Fransız keferesi dilindeki “jakobenizma” elinde 1930’dan günümüze kadar zındanda zincirli, esîr, forsa ve mahkûmdur!

1) AYASOFYA’YA BİRİNCİ TAHRÎB DARBESİ: Bunu, işin tam mütehassısı Elmalılı Muhammed Hamdi Efendi Merhûm’un muhalled Tefsir satırlarında dehşetle görelim:

“Mescidleri lâkırdıdan bile siyânet etmek (muhâfaza) iktizâ edeceğinden, bir mescide herhangi bir küfür şöyle dursun, her hangi bir FISKIN (haramın), ve her hangi bir TAHÂRETSİZLİĞİN (abdestsizlik ve gusülsüzlük ve necâsetin) bile takarrübü (yaklaşması), o mescidin MA’NEVİYYETİNE UZATILAN BİR DARBE-İ TAHRÎB (mahvetme darbesi) OLUR.”  (1936 tab’, c. 4, s. 2480)

Bunu ana hatları ile şu şekilde tesbît ediyoruz:

Diğer bütün mescid ve câmi’ler gibi KÂHHÂR-I Züntikâm’ın BEYTİ= Evi olan Ayasofya da, şu anda bile ilâhî İRÂDEYE değil, “Anayasanın lâyıklık ilkesi doğrultusunda işlemeye me’mûr DİB denilen” yerin, turizm ve vakıflar denilen yerlerin, yani, “Beşerî sistemlerin beşerî irâdelerine” teslîm edilmişdir… Ayasofya, Kahhâr-ı Zülcelâl Allâh Azze ve Cellenin BEYTİ bulunduğu hâlde,  Rahmân’ın irâdesine tâbi’ olmakdan bertarâf edilmiş, beşerî (politik), lâyık (ateist) ve her parti iktidârına göre değişen bir irâdenin emrine, cebren teslîm edilmişdir… Vakfiye şartlarına göre Ayasofya, bütün şeytânî müdâhalelerden, lâyık (ateist) bir irâde ve idâreden uzak kalabilmek içün, tamâmen hürr ve müstakil, muhtâr, Allâh diyen ve Allâh irâdesine teslîm bir “Mütevellî Hey’etinin” idâresinde olması şartdır… Aksi hâlde bu, Müfessir Merhûm’un buyurduğu gibi “O Mescidin ma’neviyyetine uzatılan en büyük bir darbe-i tahrîb olmuşdur!”

Kahhâr-ı Zülcelâl’in BÜYÛTU=EVLERİ olan câmî’ ve mescidler, Allâh Azze ve Celle’nin irâdesini yok sayan felsefelerin eline verildiği zaman, bu, onlar içün mutlak bir zından hayâtı, esâret, forsalık ve mahkûmiyet demekdir…

 Büyük Osmanlı Âlimi Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi, İslâmiyyet’in bu mevzû’daki değişmez ve en temel KÂNÛNUNU şöyle beyan buyurur:
“ALLÂH’A ÎMÂNI OLMIYANLARIN ALLÂH’A İBÂDET İÇÜN BİR YER BİNÂ VE TAHSİS ETMELERİ; VEYA BÖYLE BİR BİNÂNIN ALLÂH İÇÜN ÎMÂRİYLE CİDDEN ALÂKADÂR OLMALARI MÜMTENİ’DİR=MUHALDİR.”  (1936 tab’ı, c.4, s.2481)

2) AYASOFYA’YA İKİNCİ TAHRÎB DARBESİ: Ayasofya’nın tam 90 yıldır ibâdet ve ezanlara yasak iken, şu anda “açdık, câmi’ yapdık, zincirleri kırdık, vakıf şartlarını tatbîke başladık” gibi lâf u güzâf ile dile alınışı bile, şovdan ve kurugürültüden ibâret, kandırmaca ve hezliyyât kabilinden şeylerdir; veya şamata cinsi ma’nâsızlıklar bilinmelidir…

Ayasofya’nın bugün bile zındanda zincirli, esir ve mahkûm bir CÂM’-İ ŞERÎF olmasının ikinci sebebi, bu mukaddes İslâm Ma’bedinin, müşrik, müşrike, fâsık, fâcire, hadesden ve necâsetden tahâretin zerresine sâhib olamıyan her insî şeytanın ayaklarına serilmesidir…

İşte Ayasofya, müşrik ve müşrike, cenâbet, hastalıklı ve kirli, mikroplu turistlerin, homolara kadar her cins mahlûkun, necis ve bakterili ayaklarıyla çiğnediği harem içindeki zemînine, “Müslümanım” diyenlerin en şerefli uzuvları olan alınlarını ve burunlarını koymak gibi tüyleri ürperten bir felâkete mahkûmdur… Veya, “Müslümanım” diyenlerin, alın ve burunlarını koyduğu secde mahallerine, o mikropli ve bakterili, mantarlı, pis ve necis ayakların basması, bir başka vechesiyle “Secde edenlerin” alın ve burunlarına, o bakterili, mikroplu, mantarlı, pis ve necis ayaklarının basması demekdir… Bu, İslâmiyyet ve müslümanların, mescid ve câmi’lerin ve toprak altındaki İslâmî şahsiyetlerin, Peygamberân-ı Izâm (Aleyhimüsselâm) Hazerâtına kadar küçük düşürülmesi, i’tibarsızlaştırılmasıdır…

25-30 sene evvel, şiiler nasıl tavaf mahalline naylon torbalar içinde insan necâseti bırakarak, tavaf eden kalabalıkların o pislikleri çiynemeleriyle her tarafa bulaştırmaları şenâatini irtikâb etmişlerse; müşrik ve müşrike, homo ve nato-feto kafalı insî şeyâtînin de, ALLÂH AZZE ve CELLE’nin mescidlerine idrâr,  başka kâzûrât, virüs veya hastalık yayıcı bırakmaları pekâlâ mümkindir! Bunun içün Allâh Azze ve Celle’nin BEYTİ=EVİ olan, Ayasofya veya harhangi bir mescid veya câmi’e, müslümanlardan başkalarının saygısızca, şirretçe ve azgınca girmesi ŞER’AN aslâ câiz olamaz; ve bu, Allâh’ın büyûtuna son derece hürmetsiz ve iğrenç kılıklarla girmeleri, Mescidleri ve ONLARIN SÂHİBİ olan KAHHÂR-I Zülcelâl’i tahkîr ve aşağılamadır… Turist denen müşrik ve müşrikelere yaranmak, onların belâ ve musîbet yağdıracak paralarına dilencilik yapmak, korkunç bir haysiyetsizlik, el açıcılık denâetidir…

Müfessir merhûmun buyurduğu gibi oralara “lâkırdılardan fıska, tahâretsizlikden küfre kadar” hiçbir şeytanlık giremez, sokulamaz…  Allâh Azze ve Celle’nin BEYTİNE=Evine bunca tahkîr ve hakâretleri revâ görenler, GAYRETULLÂH’a dokunub “Ğadab-ı İlâhî’yi” nasıl harekete geçiriyor ve  belâları da memlekete çekiyorlar ki, bunları bile fehmedecek ruh ve kafa seviyesinden, (binlerce esef olsun) sonsuz derecede mahrûm bulunulmaktadır…

(NOT: 102 yıldır, hâlâ bugün bile Anadolu târihinin BAŞBELÂSI olan Yunan keferesinin yunancasına öyle bir tapdılar ve “Pandemi”sine kadar bunlarla Türkün dilini eşşek arısı gibi öyle sokdular ki, Ankara kafası, Türkçe’nin “SÂRÎ hastalık” terkîbini ipe çekmekden zerre kadar iffet sancısı duymadı! Bâri “Salgın” deseler; buna da dilleri dönmedi! Çünki 97 yıldır “devirim pandomisi” ,  aslını inkâr edenlerin beyin ve ruh marazı ile milleti yere serdi; ve ortaya, “ulus=İbrânîce sürü” denen bir hılkat garîbesi çıkarıldı! Bazı haydutlar gûyâ Yunan palikaryasına düşmanlar; amma onun beyin hamûlesi olan lisân ifrâzâtını, demokrasi yunancasına kadar yalamayı “kurtuluş” zannetdiler ve milleti de zehirleyib paçavraya çevirdiler! Hâlâ da dostunu düşmanını bilemiyen gerzekler olarak savrulub duruyor ve pek basit ve kolayca ucuza yatıyorlar!

11/Martdan/2020’den beri virüs sebebiyle YUNAN kâfirinin “hijyen” kelimesine halkı ta’lîm etdiren Ankara kafalı politikacılar, bu felâketi seyrederek acebâ hangi cins tatmîn yolundadırlar!?.. Hygieia denilen tanrıça,Yunan ve Roma efsânesinde (Yunancasıyla, mitolojisinde) TIB TANRISI Asklepios kâtilinin zilli kızıdır! Bu cünüb,  zilli ve pasaklı, üstelik temizlik tanrıçası! Kim bilir, Saray lafçısı (sözcüsü) İ. Kalın’ın “Güzel MOZAİKLER” dediği ikonalar arasında, belki turist ayaklarındaki bakteri ve mikropları ve cünüblük artıklarını temizleyen azizler de vardır! Ankara kafalılar, o “aziz ikonalarının” bir tathîr vâsıtası (Frenkçe dezenfektan) olduğuna îmân etmiş de olabilirler!!!)

x3) AYASOFYA’YI ÜÇÜNCÜ TAHRÎB DARBESİ: Ayasofya’yı zındanda zincirli, esir, forsa ve mahkûm bir câmi’ yapan üçüncü sebeb, kubbe ve duvarlardaki şirki müstelzim İKONALARDIR… Müfessir merhum “Küfür şöyle dursun Allâh Azze ve Celle’nin BEYTİNE fısk ve tahâretsizlik bile takarrüb edemez, ederse bu o mescidin ma’neviyyetine indirilen bir tahrîb DARBESİDİR” buyururken, bu küfür-şirk tasvirleri olan ikonaların kabbak gibi oralardan insanların ve “Müslümanım” diyenlerin tepesine geçirilmesi, yukardaki iki maddede de olduğu gibi, vakfiye şartlarını da berhavâ eden cinnetlik bir rezâlet manzarasıdır… Buraları namaz sırasında perde ile kapatdık havalarına girerek dünyâyı aldatanlar, lâ teşbih ve lâ temsil, çırılçıplak bir dansözün üç noktasını üç yaprakla kapatmakla, “onu müstehcenlik şerefsizsizliği ve hayâsızlığından kurtardık” demiş gibi olurlar ki, durmadan “aldandık, aldatıldık” nakarâtı, mebsûten mütenâsib (kurbağaca doğru orantılı) olarak, aldatmada da ziyâdeten bir tatbik alışkanlığına delil mi olmaktadır?!..

Şirk tasvirleri olan ikonaları, 21 saat sırıtdırıb, üç saatlik beş vakit namaz zamanı “perde ve peçe altına alıyoruz” diyenler, halt etmektedir!. Mevcûdiyyet ve varlığı misâldeki dansöz gibi, ibâdet edenlere bakan ikonalar, cemaatın ensesi ve başı üstünde bâtılın mukaddesleri olarak boza pişirecekse,   onlar da buna katlanacaklarsa.. ikonaların ayaklarını ense ve başlarında hissederek ibâdet etdikleri zannında bulunacaklarsa, onlara, “cemaat mi cemâdât mı” demek ruznâmeye girer! İbâdet keyfiyeti de, “yatıb-kalkmadan ibâret” idman manzarasına sukût eder (düşer!) Bunun adına ibâdet etmek denilemez. Denilecek olsaydı, Akşemseddinler ve Molla Gürânîler gibi zülcenâheyn Sultanların, bunu, bugünün “Lâyık=ateist fetvâcı karikatürlerine” bırakması abes olurdu!

Sadede şürû’ etdikde:

Echel ve ekfer dünyâ vasatında şu mikroplu-bakterili-cünüb-hastalıklı-pis turistlerin yukarıda zikretdiğimiz felâketi ve bunun  tasvîri, daha birçok ma’nâlara gelmekte ise de, biz hepsini zikretmekden şimdilik sarf-ı nazar eyliyeceğiz…

Netîceten: Allâh Azze ve Celle’nin BEYTİ ve Fâtih Cennetmekân’ın vakfiyesi, bugün böyle bir perişânlık, felâket ve helâket içindedir! Biz müslümansak, her hâdiseye lâyık (ateist) cumbokrat penceresinden değil, edille-i erbaa noktasından bakmakla mükellef ve mecbûruz. Aksi halde iki yüzlü bir münâfıklık sıfatı içine girer ve şerefsizlik halkasını boynumuza geçirmiş oluruz ki, Mevlâmız Azze ve Celle, bizleri böyle bir aşşağılık mahlûk olmakdan muhâfaza buyursun!

4) AYASOFYA’YA DÖRDÜNCÜ TAHRÎB DARBESİ: Saray lâfçısı (sözcüsü) Prasasör İ. KALIN mı KALIN kişi, (17/7/2020)de şöyle diyor:

 “Bu mozaikler, Hz. İsa, Meryem Ana ve diğer Hristiyan kişilikleri tanımlayan güzel mozaikler. El değmeden korunacaklar!”

Vay vaaayyyy! Aman ne güzel ve kıymetli ve saygın-baygın nesnelermiş bu tapıngaçlar! “Müslümanım” diyenlerin dilinde (bâtıl ve şer’an hakir olan şeylere TA’ZÎM) göstermek cürmüne ve hakkı örtme cür’etine bir bakınız!

Saray KALIN’ı, “mozaik” dediği  ikonalara yani Ortodoksların kutsiyet atfederek ibâdetlerinde vâsıta yapdıkları bu tasvirlere (iki buudlu heykellere!) “GÜZEL” kelimesiyle ta’zîm ve onları tahsîn ve ta’zîz ediyor!. İslâmiyyet’in en temel kânunlarından birisi: “Ta’zîmi îcâbedenleri tankîr ve tahkîri îcâbedenlere ta’zîm etmek küfürdür” kânunu, Ayasofya hâkimiyyetini eline geçirenler nezdinde hiç de kâle alınmıyor olabilir! Çünki onların “Güncellenmeye âmâde KULA TAPIŞ DİNLERİNE” göre, Hakk olmuş BÂTIL olmuş bütün inanç ve dinlere bakış ve onları kıymetlendiriş müsâvîdir!. Kelâm-ı Kadîm (Haşr 20) ile ne kadar “Cehennem Ashâbı ile Cennet Ashâbı aslâ müsâvî=eşit, aynı değildir” buyurursa buyursun, Ankara güncellemecileri nazarında bunun hiçbir kıymet ve ma’nâsı yokdur!. İslâmiyyet’e göre ise, onun bu temel i’tikâd kânûnu Müslümanlığını devâm etdirmek istiyenlerin önüne bu, en temel umde olarak konulmuşdur! İşte Türkiya’da DİYÂNET denilen yerler bu KAFANIN elindedir!

Ali Şerîatî muhibbânından olan Saray KALIN’ı, İslâmiyyet’in ilk gününden beri (TAHKÎR) gören ve (TA’ZİM) görmesi muhâl olan ve “mozaik” diyerek geçiştirmiye ve mahzurlarını hafif göstermiye çalışdığı İKONALARI, “güzel”; ve onlardaki tasvirleri “Hz. Îsâ, Meryem Ana ve diğer Hıristiyan Kişilikleri TANIMLIYAN” ma’sûm vâsıtalar KABÛL ETMEKLE, İslâmiyyet’i aslâ değil ammâ, Hıristiyanların (mutlak bâtıl) inançlarını “Güzelleyib, tahsîn etmiş, yüceltmiş ve kutsamış” olmakda değil midir?!!!

Buradan çıkan ma’nâ şudur ki, Saray Sözcüsü veya lâfcısı diliyle T.C. Devleti, Raislerinden imamlarına kadar bu ta’zîm ve güzelleme içindedir. Dolayısıyla bu zevât, “Güzel görerek ta’zîm etdikleri İKONALARI” değil sıva altına almak, örtü altına almakda bile samîmî olamaz, bunu bir lâf ve halka gösteriş olarak dillerine almaktadırlar…

Bu i’tibarla, ALLÂH AZZE VE CELLE’nin Beyti olan Ayasofya’nın zincirlerinin kırıldığından, esâret ve forsalıkdan kurtulub ibâdete açıldığından bahsetmek muhaldir! Ceddimiz Cennetmekân Fâtih Sultân Mehemmed Hân Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretlerinin vakıf şartlarının yerine getirildiği de, evvelki üç maddede beyân etdiğimiz gibi aslâ tahakkuk etdirilmiş olamaz… Dolayısıyla bu da, Ayasofya’nın Allâh Azze ve Celle Hazretlerinin beytine bir “Darbe-i Tahrîbdir!”

5) AYASOFYA’YI BEŞİNCİ TAHRÎB DARBESİ: Twitter vasıtasıyla apaçık ortada dolaşmaktadır ki, duvarlarda apaçık HAÇ şekilleri hâlâ durmakda ve bunları yok etmek gibi bir düşünce, CÂMİ’-İ Şerîfi cebren elinde tutanların aklından bile geçmemektedir. “Haç-Zünnâr ve Şapka”, 15 asırdır, İslâm akâidinde küffârın dînî birer şiarı (sembolü) olarak, yani “Küfür alâmeti” olarak kabûl edilmişlerdir. Binâenaleyh, bunların bulunduğu bir Câmi’i, zincirlerinden kurtulub esâreti son bulmuş hürr bir ma’bed (Allâh Azze ve Celle’nin Beyti=Evi) olarak kâbul etmek ve vakfiye şartlarına riâyet edildiğini iddia etmek, bâlâda (yukarıdaki) diğer dört maddede zikretdiğimiz üzere  muhâldir… HİLÂL nasıl İslâmiyyet’i temsil eden bir REMZ ise, HAÇ da aynen böyle Nasrâniyyet denilen BÂTIL dîni temsîl eden bir semboldür… Hiçbir ma’bed, temsîl etdiği dînin değil de, “BÂTIL” dediği bir dînin REMZİNİ (sembolünü) kendi harîminde (içinde) bulunduramaz, bu muhaldir! Yeryüzündeki hiçbir kilise veya havrada “HİLÂL” remzine rastlanılamaz! Rastlanırsa bu, o dînin kendi kendisinin inkârı demek olur; ve bu, afvedilmez bir tenâkuz, kendi kendisini müthiş bir inkâr, intihâr ve aşağılamak olur!

6) AYASOFYA’YI ALTINCI TAHRÎB DARBESİ: Câmi’-i Şerîfin ortasında takriben 25 metre murabbâ’ (kare) şeklinde bir sâhanın, kırmızı kordonla çevrilerek oraya Müslümanların girmesinin (secde etmesinin) yasaklandığı  bir kısım ayrılması… Hiçbir mescîd veya câmi’de müslümanın giremiyeceği bir ayaklık yer bile olamaz, oluyorsa, o ibâdethâne zındanda zencirli, esir ve forsadır!

Tarihçi Armağan burası içün şöyle yazıyor:

“Doğu Roma Dönemi’nde, İmparatorların törenle taç giydikleri yer olan Omphalion, büyük mermer dairenin etrafında değişik renk ve boyutlardaki daireler ile bunların birleştiği kısımlarda opus sectile tarzında bezemenin yapıldığı özel bir bölümdür.”

“İmparator” denilen İslâm düşmanı fir’avnî zâlim o keferelerin taç giydiği böyle husûsî bir mekânın Âdem Aleyhisselâm’dan beri Allâh’ın BEYTİ=EVİ olan mukaddes bir ma’bedde ihtiramla gözlere sokulması, cihân târihinde aslâ görülmemiş bir CÂMİ’ tahkîri ve tahrîbidir… Bu, Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri ile istiskâl ve istihzâdır!. Dolayısıyla Mukaddes Câmi’ Ayasofya bu hâliyle ve buna munzam VAKFİYE şartlarının resmen ve alenen çiğnenmesi ile de, zincirli-forsa olarak zindandaki mahkûmiyyet hâline devâm etdirilmektedir… AKP hükûmetinin buradan kendisine efsâne çapında pay çıkarması kül yutmaz hakîkî müslümanlar nazarında muhâl, câmi’ mefhûmunun ne olduğunu bilmiyen (oy depoları) içün ise mümkindir!

7) AYASOFYA’YI YEDİNCİ TAHRÎB DARBESİ:  UNESCO denilen BM içindeki beynelmilel Yahudi yuvalanmasının “Dünya Kültür Mirası” diyerek ALLÂH AZZE ve CELLE Hazretlerinin BEYTİ=EVİ üzerinde tasarruf salâhiyyeti ile “BEN DE bu CÂMİ’de (irâde) sâhibiyim” demesi; vakfiye şartlarını hiçe saymak bile olsa UNESCO’nun izni olmadan Mukaddes Câmi’de en küçük bir ta’dîlâta gidilememesi, sıva bile yapılamaması, bir yerine kapı açılamaması; ve buna, şu anda Ayasofya’yı “İdâre ediyorum” diyen Ankara dembokrasi krallarının da boyun eğilmesi, “emriniz olur efendim!” demesi; ve bunun, Allâh Azze ve Celle’nin İRÂDESİ ile beraber ortaklık cümlesinden mütâlaa edilmesi, tüyleri diken diken eden bir felâketdir!…

Câmi’ler, âyât-ı beyyinât ve hadîs-i şerîflerle de sâbit olduğu gibi, Allâh Azze ve Celle’ye âiddir; orada, KAHHÂR’a müntehi olmıyan hiçbir irâde, aslâ söz sâhibi olamaz; hiçbir BEŞERÎ devlet, hükûmet  veya haçlı şebemesi kat’iyyen tasarrufda bulunamaz…

Bütün bunlar da gösteriyor ki, Allâh Azze ve Celle’nin BEYTİ=EVİ olan Ayasofya, Sâhibinin değil, UNESCO’ya kadar düşmanlarının da irâdelerine râm olmuş, zındanda zincirli (zencirli), esir, forsa ve mahkûm bir vaz’iyyetdedir… Müfessir Merhûmun ta’bîriyle “Darbe-i Tahrîb” altındadır…

8) AYASOFYA’YI SEKİNCİ TAHRÎB DARBESİ: Bu mukaddes Câmi’in Minârelerinden, insan sesinin değil, mâdenî ve mekanik âlet seslerinin “Ezân-ı Şerîf” diyerek dünyâya sahtekârca pazarlanmasıdır!. Bu cihet i’tibâriyle Türkiya’daki bütün câmi’ ve mescidler de keyfîliğe ve jakobenizmaya esîr ve DİB’iş revizyonizmasına mahkûmdur…

Müfessir Merhûm A’râf Sûre-i Celîlesinin 204. Âyet-i Kerîmesini tefsîr buyururken, bugünün “müslümanım deyicilerini” şiddetle de uyarmakda ve yalamalık dalâletlerinden kurtulmalarını da aynı şiddetle ihtâr etmektedir… Kelâm-ı Kadîm ve Ezân-ı Şerîf gibi vahiyle müslümanlara (emânet) edilen en ana temeller, mâdenî ve mekanik seslerle oyuncak edilib, 15 asırlık İslâmiyet keyfe göre, güncellemeci, reformist ve revizyonist  İslâm muârızlarının eline teslîm edilemez…

Sözü aslâ senet olamıyacak ve İslâm adına konuşmaları kat’â câiz bulunmıyacak kesânın ve Anayasalarının “Lâyıklık ilkesi doğrultusunda dîn hızmeti” dayatıb, onların da dînî mevzu’larda “fetvâ veriyoruz” diye işkembeden atıb tutmaları ve bunun meş’rûiyyeti ne kadar muhalse; Müfessir Merhûm gibi son devir Osmanlı ulemâsının 15 asrı devam etdiren hakikatlerine tâbi’ olarak bu ulemâyı dinlemek de, müslümanlar içün o kadar mutlak emirdir… Başkalarının bu DÎN üzerinde tasarrufda bulunmaları, Allâh Azze ve Celle’nin İRÂDESİ yerine kendi beşerî (irâdelerini) oturtmakdır ki, bu da, onların kendilerini TANRI i’lân etmeleri, Müfessîr Merhûm’un buyurduğu üzere “İmtiyâz-ı Rubûbiyyetin paralömanlara geçirilerek” kulun kula TAPMASI demekdir… Bunun netîcesinde de, bugün olduğu gibi Allâh Azze ve Celle’nin DÎNİ öyle bir sulandırılmış olur ki, ortaya İslâm değil, adı İslâm, kendisi “Kula Tapış Dîni” olan bir ucûbe çıkar… Ezân-ı Şerîflerin bugün nasıl karikatürleştirilerek Cenâb-ı Hakk’a nasıl meydan okunmakda olduğunu, Müfessir Merhûm’un kaleminden dehşet ve ibretle ta’kîb edib îmân tazeliyelim:

“Ey Mü’minler, hatta ey insanlar! (İzâ kuriel Kur’ânu) Kur’ân kıraat edildiği vakit-namazda veya hutbede veya her hangi meclisde (festemîû lehû) hemen kulak verib onu dinleyin. (Ve ensıtû) ve ağzınızı tutub susun ki (Leallekum turhamûn) rahmete erdirilmeniz me’mûl (umulur) olsun!-Zîrâ susmak iyi dinlemeye, iyi dinlemek basîrete, basîret îmân ve amele, îmân ve amel de rahmet ve  ni’met-i ilâhiyyeye sebeb ve tarîk (yol)dur.”
“Görülüyor ki bu “isti’mâ
(işitme) ve insat (susmak)” emirleri, KIRAETE TERETTÜB ETDİRİLMİŞDİR= (İNSAN SESİ İLE OKUMAYA DAYANDIRILMIŞDIR.) KIRAET ise, bir lisân fi’l-i ihtiyârîsidir ki, âkil ve nâtık bir insanın ağzından mehâric-i mahsûsaya (harflerin husûsî çıkış yerlerine) i’timâd (dayanarak) çıkan ve kasd ü fehmine  iktirân eden (varan) savtıyla (sesiyle) yapılır. Ve nitekim Cibril’in fi’li bile KIRAET değil,  bir ikra’ yani kıraet ETDİRMEKDİR. Fi’l-i ilâhî de, tenzîl ve halk-ı kıraetdir=Burada Allâh Azze’nin yapdığı da, vahyi indirmek ve kıraeti yani insana âid sesle okumayı YARATMAKDIR.) Binâenaleyh gayr-i âkilden ve CÂMİDATDAN (Hoparlör gibi madenî ve mekanik nesnelerden) sâdır olan savtlara (meydana gelen seslere) KIRAET DENİLEMİYECEĞİ GİBİ,  sadâdan yani savtın aksinden (kurbağaca yankılanmasından) hâsıl olan fi’le de KIRAET DENİLMEZ. Bunun içündür ki FUKAHÂ, bir kıraetin aksinden (yankılanmasından) hâsıl olan sada-yı mün’akise (yankılanan sese), KIRÂET VE TİLÂVET (TECVİDİYLE OKUMA) terettüb etmiyeceğini (denilemiyeceğini) ve meselâ secde-i tilâvet lâzım gelmiyeceğini beyân etmişlerdir.”  (1936, c.4, s. 2360-2361) Bir kitâbı sessiz mütâlaa etmek, kıraet etmek demek olmadığı gibi, çalan veya çınlayan mün’akis (akseden=yankılanan) bir sadâyı dinlemek de, bir kıraet dinlemek değil, bir çalma ve çınlama dinlemekdir. Şu hâlde Kur’an okuyan bir kâriin sadâsını aksetdiren gramafondan veya radyodan gelen savt veya sadâ, bir KIRAAT DEĞİL, BİR KIRAETİN AKSİ VE TAYFIDIR. (Karanlıkda korkudan göze görünen hayâlî bir şekil gibi bir şeydir.) Ve bunlara, istîmâ’ ve insat (Dinlemek ve susmak) EMRİNİN HÜKMÜ TERETTÜB ETMEZ. YANİ DİNLENMESİ VE SUSULMASI VÂCİB OLAN (Kat’iyyen Allâh emri olan) KUR’AN, ÇALINAN KUR’AN DEĞİL, KIRAET OLUNAN KUR’ANDIR. (Ezân-ı Şerîf de aynen böyledir.) (s.2361)

Artık zerre kadar aklı ve îmânı olan bir müslüman, bu apaçık ortada duran ve dînde mütehassıs bir müfessirin beyanlarına kulaklarını tıkayarak, minârelerden yükselen mekanik ve mâdenî seslere “KIRAET” desin ve çalgı demesin, bu mümkin olamaz…

Hele bazı müezzin kılıklı anırtı sâhiblerinin mûsikî terbiyesi görmemiş seslerle makamsız ve usûlsüz, falsolu ve akortsuz cıyaklamaları ve “Nefretî” makâmında bağırışmaları, müslümanları ve hatta ateist gâvurlara kadar her mahlûku da son derece rahatsız etdiğinden, mes’uliyyet-i uhreviyyeyi mu’cib bir felâketdir… Hele hele bu seviyesizlikdeki bir takım anırtı ve bağırtıların, desibeli çok yüksek hoparlör denen iblis boruları ve megafonları ile hasta ve çocukları uykularından zıplatan cinsi, o mübârek saatlerde nice HAKK’a açık gönül ve kalblerden “BEDDUA” bile almaktadır!. Böyle ruhban sınıfını Kahhâr-ı Zülcelâle havâle etmekden başka da elden bir şey gelmemektedir…

Sanki lâyık ve kayık ve gayr-i ayık sistemin DİB’işçileri, İslâm’dan kaçırmak ve hatta nefret etdirmek içün bu zulümleri husûsan irtikâb etmektedirler!. “Allâh BELÂNI VERSİN” şeklinde beddua almak istemiyen minâre kaçkınları, çalgı dinletmeye bir de bilmem kaç desibellik tamtam gürültülerini eklememelidirler ki, encamları daha da bin beter olmasın!

Hele 60 veya 80 metre murabba’lık  küçücük bir mescidde bile mihrab ve müezzin mahfelini gasbetmiş öyle adam ve madam karması mahlûklara rastlıyoruz ki, o kadarcık yerde (tık) denilse her yerden duyulacak olduğu halde, önlerinde, yakalarında, gırtlaklarında bilmem nerelerinde tavşan kenefi gibi bir mikrafon mâdenîsi taşıyorlar!. Böyle akıl hastaları arkasında onlara nasıl iktidâ ediliyorsa, bu milletin de (şer’î hassâsiyetleri) o kadar dumûra uğratılmış demekdir; ve bu ses zerâfetinden zerre kadar anlamayışın da çâresi ve şifâsı yokdur deriz!. Böyle mikrofonlu imamtrakların namaz dedikleri şeylerde okudukları nesnelere “KIRAET” denilemiyeceği, bâlâda mufassalan beyân olundu! DİB’işin avcuna geçmiş esir câmilerde bir müslümanın oralardaki mihrab me’murlarına uyarak “Namaz kıldığını zannetmesi”  de, en az on kere düşünülmesi gereken bir hususdur!

9) AYASOFYA’YA DOKUZUNCU DARBE-İ TAHRÎB:  Ayasofya, 1453’den beri 477 sene, 3-4 saat ibâdethâne olarak yaşatılmanın yanında, NAMAZ SAATLERİ DIŞINDA TURİST DENEN AYAKLARI BAKTERİLİ, TAHARETSİZ, dişilerinin dişiliği cıvıtılmış, mukaddes mekâna hakâret püsküren kılık  kıyafetli CÜNÜB KÜFFÂRA DEĞİL; en az 10-12 saat, Ramazanlarda 21 saat, İLİM TALEBELERİNE MEDRESE VE MÜSLİMÎNE VA’Z U NASİHÂT MEKÂNI OLARAK İŞLETİLMİŞDİR… Ya şimdi??? Şu anda dahî Ayasofya bu hâliyle, vakıf şartları dışında mahcûr ve mazlûmdur; ve Müfessir Merhûmun ta’bîriyle “TAHRÎB DARBELERİ” altında zorla nefes alan bir zından mahkûmu, esir ve zincirlidir!..

10) AYASOFYA’YA ONUNCU DARBE-İ TAHRÎB: Müfessir Merhûm mescidleri îmâr, ihyâ ve ma’mûr edib (onların vakıf olanlarını da maksadına mutâbık idâre edecekler üzerinde), 4 ŞART’ın  bulunması îcâbetdiğini âyetlere istinâd ederk beyân buyurmaktadır. Bunlardan birincisi: “Allâh’a îmânı olmıyanların, Allâh’a ibâdet içün bir yer binâ ve tahsîs etmeleri veya böyle bir binânın Allâh içün i’mâriyle CİDDEN ALÂKADÂR OLMALARI MÜMTENÎ’DİR (muhaldir.)…..Bunun içün Âhıret’e îmânı olmıyanlar ….. fursat buldukça ya mescidleri yıkarlar (Bizden: Şefokraside olduğu gibi) VEYA MESCİDLİKDEN ÇIKARIB DİLEDİKLERİNİ YAPARLAR. (BİZDEN: Bugün olduğu gibi ikonatapara istavrozhâne; cenâbet ve mikroplu turistlerin ayakları altına müze; Yahudi ÜNESCO’larına dünya mîrâsı yaparlar.) Binâenaleyh, ALLÂH’IN MESCİDİ ünvânından bilbedâhe (kat’iyyen) anlaşılacağı üzere bunu i’mâr içün evvelâ ALLÂH’A VE ÂHIRET’E ÎMÂN ŞARTDIR.” (1936, c.4, s.1481)

Görüldüğü gibi Müfessir Merhûm mescidleri îmâr ve ihyâ edecek, vakıf şartlarına riâyet edib onları yaşatacak ve Allâh Azze ve Celle’nin Büyûtunu=Evlerini maksad-ı aslîsine göre ma’mûr edecek adamların, beşerî sistemlere tapmıyan ve fakat Kelime-i Tevhîde tam SADÂKATLA mücerred Allâh’a kulluk (ubûdiyyet) eden adamlar olmasının şart olduğunu, aksi halde ruznâmeye “Mescidlerin TAHRÎB DARBESİ” altında zencirli, esir ve forsa kalacaklarının geleceğini, apaçık beyan buyurmaktadır… 

11) AYASOFYA’YA ONBİRİNCİ DARBE-İ TAHRÎB: Müfessir Merhûm birince şartı beyândan sora, bunun kâfî olmadığını,  “Fakat bu, şart-ı kâfî değildir.” diyerek şöyle devâm buyuruyor: “Bununla beraber (Ve ekâmessalâte) ve namazı ikâme eyliyen—bu da şartdır…. Namazın vücûbunu i’tirâf etmiyenler mescid yapmak lüzûmunu hissetmiyecekleri gibi NAMAZ KILMIYANLAR DA, MESCİDLERİN MA’NEN HARAB OLMASINA SEBEB OLURLAR. (ikinci şart)…… Maamâfîh namaz kılmak da kâfî değildir. Bununla berâber zekâtı veren—bu da şartdır. (üçüncü şart) ……. Ancak bu da kâfî değildir.” şeklindeki beyandan sonra, DÖRDÜNCÜ ŞARTA geçerek, şu hemen bervechi âtî (aşağıdaki) kerâmet çapında (muhteşem îmân ve fikir) ziyâfetine geçmektedir…

12) AYASOFYA’YA ONİKİNCİ DARBE-İ TAHRÎB:Ancak bu da kâfî değildir. Bunlarla berâber (Ve lem yahşe illâllâhe) Allâh’dan başkasından korkmıyan kimseler!”

Ayasofya’ya kadar hangi câmi’ veya mescid olursa olsun, onları açacak, vakıf şartlarına tam uygun işler hâle getirecek, oraları samîmiyyetle îmâr edecek, her türlü bakım ve hızmetini Şerîat nizamlarına göre yürütecek ve yenilerini inşâ’ edecek olanların, mücerred ALLÂH AZZE ve CELLE’den korkan adamlar (Müslümanlar) olmaşı, “TAHRÎB DARBESİNİ” ortadan kaldıracak dördüncü ŞARTDIR…

Bu kabil ADAMLARIN, İngiliz, yahudi, ABD, AB, Moskof, NATO-FETO ve Ağababalarından, heykellerden, putlardan, putperestlerden, oy alamamakdan, sözde değil özde korkmaması; “Şeriatdan ve Hılâfet’den başka idâre olamaz, beşerî sistemleri Allâh Azze’nin edille-i erbaasına tercih şirkinden berîyim, işte beni müslüman yapacak kelime-i tevhîd budur” demekden korkmaması da, “Allâh Azze ve Celle’den KORKAN olmuş olmak içün” en baş ŞARTDIR…

Tam tersine, “dört hakk din var” demekden sonsuz derecede korkması; “Ben ve arkadaşlarım kesinlikle dînî esaslara dayalı bir devlet şeklini düşünmüyoruz.” demeyi, İslâmiyyet’i reddetmeye müsâvî korkunç bir cürüm sayması ŞARTDIR… Ayrıca, “Dört dörtlük lâyıkım, 14-15 asır evvelki hükümleri kalkıb bugün uygulayamazsın, Böyle şey olmaz” demeyi de, “Allâh’dan korkmuş olmak içün” Hakk’a iftirâ bilmesi ve bunlardan şeytandan kaçar gibi kaçması en büyük bir başka ŞARTDIR…

Ayrıca, “15 asırlık islâmî “KADIN ve ÂİLE” telâkkîsini, feminist Haçlı Batı Gâvurlarına yaranmak uğruna bozmak içün bir takım sözleşmeleri ve 6200 bilmem kaç sayılı şeytan pişliği kânunları bu halkın tepesinden geçirmenin vebâli beni ebediyyen hâsirûndan eder” diye gözlerine uyku girmemesi; ve bu kabil iblisliklere zerre kadar yer vermemesi de, “Allah Azze ve Celle’den hakkıyla korkan adam olmak” içün kat’iyyen ŞARTDIR… “Bize Ömerler lâzım” demeyi lâf ile değil fi’l ile ortaya koyub, beytülmâl mumunu şahsî işlerinde kullanmıyacak kadar hassâsiyyet-i şer’iyye sâhibi olması, aslâ göz boyamaması; dediğini yapan, yapamıyacağını aslâ demeyen, dembokratik fırıldaklardan münezzeh bir müslüman olması da, “Allâh Azze ve Celle’den korkan” özü sözü aynı bir adam olmak içün sûret-i kat’iyyede ŞARTDIR…

“Kadını câmi’e sokmıyan anlayışı, İslâm diye gösteren zihniyetler var” derken, Âyet, hadis, İcmâ’ ve müctehid ictihadları ile 15 asırdır kuyumcu hassâsiyyetinden bin kat daha dikkat ve gayretle tanzîm ve disiplinize edilen muhadderât-ı İslâmiyye’nin câmi’ ile olan irtibâtını, yalama ve modernize eden İslâm muârızı münkir ve münâfıklara karşı ehl-i sünnet ulemâsının müdâfaa ve beyanlarını, “Kadını câmi’e sokmamak” töhmeti altına sokub tahtie eden birisi olmamak da, “Mücerred ALLÂH AZZE ve CELLE’den korkmanın” bir diğer mühim ŞARTIDIR… Ve üstelik tam tersine, kadın ve kızları sokak, iş yeri ve politika kirleri içinde kömürlük kedisine çevirerek, onları “Âile hayâtını tadamıyan” mahrûmiyyet ve mahkûmiyyet çukurlarına düşürmek; ve bu çukurların binbir koldan reklâmını yapmayı veya yaptırmayı meşrû’ görmek; ve bu gayr-i meşrûluklarla MÜCÂDELE ve MÜCÂHEDEYİ FARZ bilmemek, bu uğurda ömür tüketen muvahhid ve müttakî müslümanlardan olmamak ise, “ALÂH AZZE VE CELLE’den korkmamanın” bir başka vesîkasıdır; ve bu kabil dîn tahrîb ve tahkîrinden mutlak ma’nâda uzak durmak içün, Hakk’a yalvarıb yakarmak  da, “ALLÂH’dan korkmanın” evleviyyetle ŞARTIDIR… KEZÂ VE KEZÂ…

İşte, câmi’ ve mescidleri Şer’î şartları içinde îmâr, ipkâ, inşâ’ ve idâme etdirmenin ihmâli muhâl şartları, yevmî idâre felâketleri elinde kaldığımız günümüzde, pek cüz’î bir kısmı ile bunlardır. Müfessir Merhûm ise devamla, bütün asırları kaplıyacak umûmî şartları kerâmet çapında sıralamıya ve ihtâra şöyle devam buyururlar:

“……. Her hangi bir korku ile BAŞKASININ RIZÂSINI ALLÂH’IN RIZÂSINA TERCÎH ETMİYECEK VE HER HANGİ BİR İŞDE ALLÂH’IN HAKKI İLE KENDİ HAKKI TEÂRÜZ ETDİĞİ (zıdlaşdığı) ZAMAN, ALLÂH’IN RIZÂSINDAN MAHRÛM OLMAK KORKUSUYLA KENDİ HAKKINI FEDÂ VE ALLÂH’IN HAKKINI İHTİYÂR EDECEK, VAZÎFESİNİ YAPMAK İÇÜN ŞUNUN BUNUN LEVMİNDEN (çekiştirme ve kınamasından) VEYA ZÂLİMİN ZULMÜNDEN KORKUB ÇEKİNMİYECEK; VE LÜZÛMUNDA HARB Ü KITALDEN VE SÂİR SÛRETLE ÇARPIŞMAKDAN KAÇINMIYACAK…”

“VELHÂSIL MUHTELİF KORKULAR VE ENDÎŞELER TEÂRÜZ ETDİĞİ (zıtlaşdığı) ZAMAN, ALLÂH KORKUSUNUN KARŞISINDA DİĞERLERİNİ KÂLE ALMIYACAK BİR KALB VE ÎMÂN SÂHİBİ OLAN VE BU SÛRETLE BU 4 HASLETİ CÂMİ’ (üzerinde toplıyan) ZEVÂT LÂZIMDIR Kİ, ALLÂH MESCİDLERİ İ’MÂR EDİLEBİLSİN! YOKSA ZİKREDİLEN 3 HASLET BULUNUB DA İSLÂM’IN VE ÎMÂN-I TEVHÎDİN HAKÎKÂT VE KEMÂLİ DEMEK OLAN BU KALB VE ÎMÂN, BU İHLÂS-I VİCDÂN BULUNMIYANLAR, MESCİDLERİN MA’MÛRİYYETİNİ İDÂME EDEMEZLER.”

90 yıl kadar evvelden, bütün mescidlerin ve hassaten AYASOFYA’mızın başına gelecekleri de Büyük Müfessir ve Allâme Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri kerâmeten şöyle haber verib, halefi olanları acı acı uyarmaktadır:

“GÜNÜN BİRİNDE BİR KÂFİRİN VEYA BİR ZÂLİMİN VE HATTA ALEL’ÂDE BİR CÜR’ETKÂRIN TEHDÎDİNDEN KORKARAK, KENDİ ELLERİYLE MESCİDLERİ YIKMAK ZİLLETİNE DÜŞEBİLİRLER. MADDETEN VE MA’NEN TECÂVÜZDEN, NETK-İ HÜRMETDEN SİYÂNET (muhâfaza) EYLEMİYEN VE BU SİYÂNETİ İDÂME EDECEK ÎMÂN-I KÂMİL ERBÂBINDAN HÂLÎ KALAN MESCİDLERİN, NE SERVET VE NE SÂİR SÛRETLE DEVÂM-I ME’MÛRİYYETLERİ İHTİMÂLİ YOKDUR. ONUN İÇÜN İŞTE BUNLAR (Fe asâ ülâike) işte bunlar—BU DÖRT HASLET-İ CEMÎLEYİ CÂMİ’ OLAN CEMAAT……Cennet’e nâil olacak olanlar, böyle bir CEMÂATİN içinde bulunabilir. Bunların bile her ferdi hakkında hüküm kat’î değil, akreb-i ihtimaldir.” (s.2482) ……. Artık müşrikler nerde kalır tasavvur edilsin!” (s.2483)

13) AYASOFYA’YA ONÜÇÜNCÜ DARBE-İ TAHRÎB: Ayasofya Câmi-i Şerîfi bugün 1453’den beri bir vakfdır. Bu vakfiye şartlarına UYGUN olarak 1930 yılına kadar Ayasofya’ya yapılan bütün ilâve ve ekler de, Ayasofya’yı tamamlıyan mütemmim cüz’ler cümlesindendir. Bunların pek çoğu yıkılmış, yakılmış, parçalanmış, çalınmış, yok edilmiş ve tahrîb görmüşdür… Bunların tamâmı da yerlerine konuluncaya, ikmâl edilinceye, tamamlanıncaya ve eski hâline getirilinceye kadar Ayasofya’ya hiç kimse “Vakfiye şartlarına göre açılmış, zincirleri kırılmış, esâret ve zındandan kurtarılıb ibâdete iâde edilmişdir” diyemez… Derse, sahtekârdır, göz boyayıcı ve aldatıcı bir mahlûkdur… İşte bazı müştemilât ki, bunlar ne yapılmışsa, derhâl dünyâ önünde açıklanmalı ve i’tirâf edilerek suçluları bulunmalıdır:

  • “Binaya sonraki yüzyıllarda eklenen 4 minare, 2 sebil, Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ninkiler başta olmak üzere muhteşem hat levhaları, minber, mihrap, maksureler, hünkâr kasrı, MEDRESE, kütüphane, bahçesine yaptırılan şadırvan, imâret, muvakkithane ve türbeler, en önemlisi de Ayasofya’nın Fethin sembolü olması ve Osmanlı cami hiyerarşisinin en üstünde yer alması gibi mîmârî ve irfan ilâveleri….”

“Aldandık, aldatıldık” diye diye aldatmayı da çok iyi öğrenmişe benzeyen nice politikacılar, daha da sıralayabileceğimiz tahkîrât ve Müfessir Merhûm’un buyurduğu “TAHRÎB DARBELERİ” altında bulunan Ayasofya’yı, “Zincirleri kırılarak vakfiye şartlarına uygun hâle getirilmişdir” diyerek, kimleri nasıl ALDATMAKTADIRLAR???…

Tekrar ederiz ki, “VÂKIFIN (vakfedenin) ŞARTI, ŞÂRİİN (Mutlak kânun koyucu Kahhâr-ı Zülcelâl’in) NASSI (âyetle emri) GİBİDİR.”

DİB’iş başı sarıklı politikacı ve diyalog madalyalı ve tescilli Erbaş Ali Bey, Ayasofya minberinden şöyle demiş ve açıkdan ve mütecâviz Allâhsızları ayağa kaldırmışdı:

“Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lâ’nete uğrar.”

  • İşte yukarıdaki 12 maddede muhtasaran, “Vakıf malına nasıl DOKUNULDUĞUNU” DELİLLERİ İLE İSBATLADIK!
  • “DOKUNANI YAKACAĞINI” Vakfiyedeki ta’rif üzere biz ve bütün zerrât da kabul ediyoruz!
  • “VAKFEDENİN ŞARTLARININ VAZ’GEÇİLMEZLİĞİNİ” biz de, bütün mevcudât da TASDÎK etmekteyiz…
  • “ÇİĞNEYENLERİN LÂ’NETE UĞRAYACAĞINI”, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların la’netine çarpılacaklarını, KAHHÂR’a ittibâ’ ederek biz de aynen kabûl ediyoruz…
  • Ankara politikacıları, 90 yıllık idârecileri “Vakfa dokunan, dokunanı yakacağını, vakfedenin şartlarının vaz’geçilmezliğini, ÇİĞNEYENLERİN LÂ’NETE UĞRAYACAĞINI” söyler; ve 90 yıllık alenî heykelist, putçu, ateist ve İslâm düşmanlarını kazığa oturtmakda pek haklı görünürken; acebâ kendilerinin hangi keyfiyetde ve nelerin sâhibi olduklarını da düşünmek içün, ne kadar îmân, iz’an ve samîmiyyet içinde bulunduklarını (murâkabe) edebilecek kâbiliyyet ve nasîbe de mâlik midirler???

Yoksa, “Aldatıla aldatıla, aldatmayı pek güzel öğrenib bu işin mütehassısı olduk” mu demektedirler!!!?

Mâba’di var

 

İlk intişârı: 07.08.2020 / 23:02:20(tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir