-4- Allâh’dan Başka Rabblara Tapmak…
10 Ekim 2015
G-20 Fir’avnizma Zırvası Zirvesinin İctimâ’ı…
15 Kasım 2015

Öyle anlaşılıyor ki, “dembokratik idâre” denilen beşer akıl ifrâzâtı ile ortaya çıkan vahiy dışı sistemlerde, kütüb-i şer’iyyemizde geçen “îmân-ı

ALLÂH’DAN BAŞKA RABBLARA TAPMAK…

-5-

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

Öyle anlaşılıyor ki, “dembokratik idâre” denilen beşer akıl ifrâzâtı ile ortaya çıkan vahiy dışı sistemlerde, kütüb-i şer’iyyemizde geçen “îmân-ı şer’îyi” kazanmak veya muhâfaza etmek fevkal’âde zorlaşmışdır. Gece gündüz, 1946 SANFRANSİSKO DAYATMALI “dembokrasi dîninin” şiddetli propagandası ile, akıl ve gönülleri taarruza uğrıyan (BİLHASSA Türkiye) insanı, bugünki çıkmaz sokağa saplanmışdır. Husûsan “hılâfet” gibi tamâmen islâmî bir sistemin yerine, onu ortadan kaldırıb atmak üzere çakılan sistemler, bunu, son derece ısrar ve inadla sürdürme peşindedir. Bu “Global anti-İslâm projeler”, bütün dünyada beyân etdiğimiz esas üzerine binâ edilmiş; ve bu projede yer almak istemiyen idâreciler de, bir biçimde saf dışına itilmişlerdir…

İslâmiyyet gibi mücerred (vahye) müstenid bir dînin idâre sisteminin de, vahiy dışı olması veya buna cevâz vermesi, akıl ve nakil karşısında aslâ düşünülemez, bu muhaldir… Hakikat böyle olunca da, beşerî “orijinli” idârî sistemlerin İslâm önündeki hükümleri, “LÂ İLÂHE…” mutlak ve ana umdesi ile redd ü nefye mahkûm bulunur. İslâm’ın, “Allâh Azze’ye îmandan evvel şartdır” dediği en baş ana esas bu olduğu hâlde, “din görevlisi” denilen ruhban sınıfları ve ilâhiyatçı-falancı-filâncı denilen nice din kisveli fraksiyonlara kadar topunun da uzak durduğu ve bir türlü ele alamadığı nokta, mes’elenin bam teli  olarak işte budur…

Büyük Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri’nin evvelki makâlâtımızda iktibâs etdiğimiz son derece hakîkata tercemân satırlarını, bütün insanlar zerre kadar akılları olsaydı, “parlamento” denilen   merkezlerinin duvarlarında bayraklaştırır; ve hatta oralardaki bütün kellelerine ezberletirlerdi!. Zîrâ “insanlığın şeref ve haysiyeti”, mücerred “kulun kula kulluğuna” mutlak olarak SON VERMEKDEN geçecekdir. Buna akıl erdiremiyen insanlık, bu hâliyle ALLÂH AZZE’YE KARŞI EN BÜYÜK TERÖRİZMİN TERÖRİSTLERİ OLDUĞUNU ASLÂ AKLEDEMEZ; VE BAŞLARININ DA BELÂDAN KURTULMASI KAT’İYYEN MÜMKİN OLAMAZ… Bu kâinât çapındaki (terör) görülmeden, insanlığın biribirinin kanını dökmesinin ve vahşeti durmanın aslâ imkânı da olamaz. Bunun en büyük isbât vesîkası da, Âdem Aleyhisselâm’dan beri gelen beşeriyet târîhidir…

Bugünki  dünyâ eşkıyâları, kurdukları nice pakt ve teşkîlâtlarla sâdece göz küllemekde; ve “kulun kula kulluğu” sistemini dembokrasi ve sâir isimler altında fikir pörsüğü insanoğluna zerketmekde; ve gece gündüz yediği narkozla, beşeriyyetin uyutulmasını te’mîn etmektedirler…

Beşeriyeti kurtaracak hakîkatın, mücerred Kur’an-ı Azîmüşşân’dan tereşşuh eden formülü, binlerce kere de yazsak, Müfessir Merhûm’un o muhteşem satırlarında görülmelidir:

“…herhangi birini RABB ittihaz etmek içün ona behemahal “RABB” nâmını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine muvâfık veya muhâlif olduğunu hiç hesâba almıyarak, onun emrine itaat etmek ve alelhusus, ahkâma müteallık olan husûsatda onu vâzı’-ı ahkâm ve hukuk gibi tanıyıb da, o ne söyler, ve ne emrederse HAKK oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allâh’ın emr ü hükmüne muhâlefet eylemek, ONU ALLÂH’DAN BAŞKA RABB İTTİHAZ EYLEMEK ONA TAPMAK DEMEKDİR.” (Elmalılı Tefsîri, c.4, s.2512, 1. Tab’ı)

İçinde bulunduğumuz şirk dünyâsında, bu muhalled satırların nakletdiği mutlak hakîkatlar nazar-ı dikkate alınmadığı takdirde, ins ü cinnin kendisini nisbet etdiği dîn, hiçbir zaman ve zeminde İslâmiyet olamıyacakdır… İnsanların bu en büyük hakîkatı içlerine sindirmeden “Müslümanlık” iddiaları da, sâdece kuru değil, kupkuru ve iğrenç bir palavradan ibâret kalmıya mahkûmdur… Partizanlığın, dembokrasi gibi beşerî bir felsefe ile hangi uç noktalara (aşırı mı aşırı doruklara) tırmandığını, hatta oralarda îmân-ı şer’îye harakiri bile yaptırdığını, artık pek sık göreceğe benziyoruz…

Kadir’in:

“…. millet gene T. Bey’e rey vermiye mecburdur. Kur’an bunu emreder, İslam bunu emreder. Hiç kurtuluşu yok!”

Gibi bir saçıb savurmasını, bir evvelki yazımızda bahis mevzuu etmişdik! Aradan birkaç hafta geçdikden sonra da, “Lûgât” sâhibi ve gençliğinde “Üstâdım” dediği zât ile hapishânelere düşecek kadar ve beşerî sistemin zulüm çarklarından imbiklenecek derecede “Hakâik-i îmâniyye ve Kur’âniyye” formülü ile “Nurcu Abilik rütbesini ihrâz eyliyen Abdullah Yeğin” de, “Eûzübillâhi mineşşeytâni vessiyâseti” mesleğinden istifâ ve istifrâ etmiş görünüyor!

Nasıl mı, buyrun:

“ Erdoğan’ı desteklemek vaciptir, farzdır, dinimizin icâbıdır.”

Bir insan, dilerse İslâm’a, dilerse dembokrasiye ÎMÂN eder. Dembokrasiye îmân edib, dembokratik sistem içinde dilediği partiye ve liderlerine de tapabilir. Bunlar dünya târîhindeki olağan işlerdir. Bunlara biz de, ne mani olabilir ne de bu sistemlerin mü’minlerine bir şey dayatabiliriz… Onlara, kendi îmân umdelerimiz muktezâsı “ikrâh=zorlama”da bulunmayı aklımızdan bile geçiremeyiz. Ancak, “Kur’an-ı Azîmüşşân’ı, İslâm’ı, dîni, vâcibi, farzı” ve bunlar gibi yüzdeyüz İslâm mukaddeslerini, dembokrasi gibi beşerî ıvır zıvırların ve bu çerçevedeki liderlerin ayakları altına serib, onları yükseltmek içün paspas yapanların bu (çirkinlik zirvesi) hâllerine lânet etmeden de duramayız…

Bizi, imânla mükellef, me’mûr, mecbûr ve mahkûm olduğumuz islâmî düstûr ve nizamlar alâkadâr eder ammâ; Allâh Azze ve Celle’nin irâde ve hâkimiyyetini tahkîr ve tezyîf eden kim olursa olsun, onun “haksızlığı karşısında SUSARAK DİLSİZ ŞEYTÂN OLMAYI” da, aslâ göze alamaz ve kabûllenemeyiz…

Bu kabil zevât, bu zıvanadan çıkmış hâllerine ve sözlerine acebâ hangi âyet, hadîs, icmâ’ ve kıyâsdan deliller getirebilecek; ve “saçmalamak” yerine “müdellel” olmak îmân, usûl, fazîlet, ciddiyet ve ahlâkını oturtabileceklerdir?.

Biz, dinleri “Müslümanlık” olduğunu iddia edenler içün böyle bir suâle yer vermişsek de, “Biz başka bir dinin meselâ DEMBOKRASYA’nın takibçileri olarak bir başka ölçüler içinden böyle hükme varıyoruz!” da denilebilir. Eğer böyle ise, elbetde bir diyeceğimiz olamaz. Çünki herkes dininde serbestdir ve ikrâh da, bizim dînimiz olan İslâmiyyet’de memnu’dur… İdârî düsturları ile, İslâmiyyet’in hangi temel esaslara sâhib bulunduğunu da evvelki makâlâtımızda sarîhan beyân eyledik…

Kendilerini nisbet etdikleri Risâle-i Nûr Müellifi şöyle yazmışdı:

“….İslâmiyyet’e ve hakîkat-ı Kur’ân’a karşı mürtedâne mücâdele eden bir dessas zındıkdır ki, bize hücûm etmek içün istibdâd-ı mutlaka cumhuriyet nâmını vermekle, irtidâd-ı mutlakı rejim altına almakla, sefahat-i mutlaka medeniyet nâmını takmakla, cebr-i keyfi-i küfrîye Kânun nâmını vermekle….” (Şualar s: 318)

“Hem suçlarımdan diye: Tekke ve zâviyelerin ve medreselerin kapatılması ve laikliğin kabûlü, İslâmiyyet yerine milliyet esaslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, Lâtin harflerinin hurûf-ı Kur’âniyye yerine cebren kabûlü….. kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hakk tanınması, ve teaddüd-i zevcâtın kaldırılması gibi inkilâp hareketlerine bid’at, dalâlet ve ilhaddır diyen, irtica’ ile suçludur” yazmışlar.”

Bu satırların yazıldığı günden bu yana aceba ne DEĞİŞDİ???

Yukarıdaki menfîlikler ortadan kalkdı, puthâneler yıkıldı, kerhâneler kapatıldı mı; meyhâneler batırıldı, fâizhâneler kaldırıldı, Kur’an hurûfâtı geri geldi mi; “istibdâd-ı mutlak, irtidâd-ı mutlak, cebr-i keyfi-i küfrî” yerin dibine geçdi mi; “tekke, zâviye, dergâh ve medreseler ihyâ edildi, İslâmiyet yerine konulan milliyet esasları” çöpe atıldı mı; kadük ve rezil şapka kânunu bile yerinden oynatılabildi mi; kadın polisin, hâkimenin (!) kadın subayın (!) tesettür yasağı (dikkat,başörtüsü yasağı bile) kaldırılabildi mi, kadın ve erkeğin şer’î haklarının binde biri verilebildi mi; Allâhsız’lığın, ahlâksızlığın, karı kiralamanın ve satmanın kaynağı ve remzi olan “teaddüd-i zevcât yasağı” (Teaddüd-i Zevcât, Kur’an, sünnet ve icmâ’ ile sâbit olmasına rağmen) yerin dibine geçdi mi; şer’î nikâh gibi zarûrât-ı dîniyyeden bir Allâh emri, suç olmakdan çıkdı mı?.

Ne değişdi mollacıklar?

CHP’li vekil T.GÜNEŞ yıllar evvel ne demişdi:

“Bu memleketde Düzen değişmez, düzenler değişir!”

Dembokratik sandık kumarı içün, oy avcıları, seçim denen sath-ı mâile (Hacı Abdullanın diliyle sath-ı mahalline değil) yaklaşırken, şu kadar gün kala, hangi zaif adam ve madamları, kimleri ve neleri, onlara hangi mukaddesleri saçıb savurtarak kullanıyor, dehşet…

Lâf ve palavra müslümanları!

Müslüman, geberir de, gene dînini, daha üst kıymeti muhal olan dînini, zerre kadar fedâ edemez ve aslâ satamaz…

Hem yukarıda iktibâs etdiğimiz satırları yazan müellifin 70 yıl izinde olmak iddiası; ve hem de, bu satırlarla yüzde yüz muâraza eden ve “4 hakk din vardır” diyen; “Dine dayalı devlet sistemine karşıyız” diye atan; “Zamanımızda fâizsiz ekonomi düşünülemez” diye haçlılara şirinlik yapan; Afrika devletlerine “Laik devlet ve anayasa” misyonerliği taşıyan; “eşcinsel vatandaşlarımızın hakklarını da güvence altına almak ŞARTDIR” diyerek mide bulandıran ve daha düzinelerce mutlak HAKKI çiğniyen politikacıların ayakları altına, o saydığımız mukaddes mefhumları paspas olarak sererek onların boylarını uzatmıya kıyâm etmenin; ve böylesine dehhâmeleşmiş TENÂKUZLARLA müslüman geçinmenin ADI NE OLACAKDIR?

Vicdânı çürümiyen, şeref ve haysiyeti iflâs etmiyen, insanlığı tükenmiyen cevab versin!

Gece gündüz her yerde ve her miting ve anıt ritüelleri icrâsında dembokrasi zikri içindeki liderlere tapanlara, “leküm dînüküm veliye dîn” denilebilirse de, başkaca bir şey ne denir ne yapılır… “Adam ve madamın hayat tarzı budur, bu istikametde gidiyor, mertçe ben dembokratım, dinim imanım budur diyor” der geçilir…

Fakat bu berideki rezalet üstü rezâlete ne denilecek?

Muârızlarımız şunu da çok iyi bilsinler ki, islâmî akâid ve fıkıh ıstılahlarını, onlara nisbet ederek beşer akıl ifrâzâtı olan sistemleri izahda veya onların içinde veya onlardan bir cüz ve düsturmuş gibi göstermek, ateist aklı ve tavrıyla bile tenezzül edilebilecek bir düşüklük değildir… Paris’i, Anadolu coğrafyası içinde imiş gibi göstermiye kalkan her akıl ve ruh cinsi, sâdece zavallılığını ortaya koyar ve kendisine acındırır…

 “Kitab, Sünnet, İslâm, Dîn, farz, vâcib” gibi kelimelerle ancak ve yalınız SON ŞERÎAT izah edilir; ve bunun dışında, bu kelimeler hiçbir dinin veya sistemin muhtevâsında yokdur; ve onlar içinde bir varlık sâhibi de kabûl edilemez… Sâdece “DÎN” lâfzı bile ele alınsa, İslâmiyyet’den başka mutlak dîn olamaz; ve Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın dîn kelimesine verdiği ma’nâ dışında aynı ma’nâyı taşıyan ikinci bir “DÎN” yokdur, bu da muhaldir… Bunun içün Kur’an-ı Mu’cizül Beyân, yehuddan bahseder ammâ, din olarak “yehûdiyyet” demez!. Nasrânîlerden bahseder ammâ, dîn olarak “NASRANİYYET” lâfzını kullanmaz!

“İslâm Mücâhidi” gibi beleşin beleşi rütbeler taşımak çok kolay ve ucuza mâl olsa da, işin özüne bağlılık, çocuk veya politikacı oyuncağı olamaz…

Allâh Azze ve Celle Hazretleri, O Muazzam ve “Lâ raybe fîh” olan KİTÂBI ile “HAKKI BÂTIL İLE TELBÎS ETMEYİN!” kat’î EMRİNİ (FARZINI) cihânın gözüne sokarken, bunu kâle alamıyacak kadar savruk, kavruk veya echel gezinmek, ayıbdır, Allâh Azze ile muârazadır!

Allâh Azze’nin İRÂDE VE HÂKİMİYYETİ üzerinde, idâri, siyâsî, hukûkî, iktisâdî, ictimâi, v.s bir “irâde ve hâkimiyyet” tanımak, Dînin ana akâidine, usûl ve düsturlarına mutlak olarak tersdir, Allâh Azze’yi tekzibdir…

İslâm gibi mutlak hakîkatden ibâret olan bir dinin protestanlaştırılması, laikleştirilmesi, sekülerleştirilmesi, yani “tecezzî” kabul eden bir DİN’MİŞ gibi düşünülerek, devletden veya dünyevî bir muâmeleden ayrılması, bu DÎNİN tamâmen REDDİNE müsâvîdir; VE, Allâh Celle’ye îmân ile de asla kâbil-i te’lîf edilemiyecek kadar büyük bir ilhaddır…

Îman-ı Şer’î sâhibi olmak, bunu her an taze ve sağlam tutmak istiyen, Müfessir Merhûmun o muhalled satırlarını, bıkıb usanmadan yürekden inanarak tekrar tekrar okumalı ve îmanların zîr ü zeber edildiği bu dembokratık bataklıkda gebermemek içün, o hakîkata sığınmalı ve odaklanmalıdır:

“…herhangi birini RABB ittihaz etmek içün ona behemahal “RABB” nâmını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine muvâfık veya muhâlif olduğunu hiç hesâba almıyarak, onun emrine itaat etmek ve alelhusus, ahkâma müteallık olan husûsatda onu vâzı’-ı ahkâm ve hukuk gibi tanıyıb da, o ne söyler, ve ne emrederse HAKK oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allâh’ın emr ü hükmüne muhâlefet eylemek, ONU ALLÂH’DAN BAŞKA RABB İTTİHAZ EYLEMEK ONA TAPMAK DEMEKDİR.” (Elmalılı Tefsîri, c.4, s.2512, 1. Tab’ı)

Kâinat’da en mühim ve en baş mes’ele, bir müslüman içün “ALLÂH’DAN BAŞKA RABB İTTİHÂZ EYLEMEMEK, BAŞKASINA  TAPMAMAKDIR.”

Sâbık Dâhiliye Vekîli E. A’lâ adlı kişinin:

“Peygamberimiz Mekkeyi fethedib oraya girerken, muhtemelen kendisine bir pay çıkardı orda. Biz pay çıkarmıyoruz başörtüsü yasağını kaldırdık diye!”

Şeklindeki lâf sıkması da, tüyleri diken diken edecek ölçüde bir kabalıkda; ve kendilerini, Kâinâtın Fahri Rasûl-i Rusül Aleyhisselam Efendimiz Hazretleri ile mukâyese ederek, daha üstde ve fazîletli mevki’de OLDUKLARINI ifhâm edici olmakla, son derece ârızalı, muhtell ve îmân-ı şer’îye muhâlif bir sakatlıkdadır… Buradaki “Kimin Rabb ittihâz edilişi”, tahtında müstetir olsa da, erbâbına ma’lûm bulunur!

Buyrun, şu da, bir başka Prof “nurcu” ve ekran bülbüllerinden A. Akgündüz’den:

“Tayyib Beyin Hükûmetleri ve bürokratları milletin malının sâdece %20’sini yedi!”

Adam, madamca demek istiyor ki:

 “Ne var bunda yemişlerse hepsini hapır hupur yememişler ki, 5 parçanın bir parçacığını yemişler! Bu da mı suç yani, hoşgörelim kardeşler, FETÖ ile hoşgörü kanbirliğimiz var ne de olsa!”

Beşin birini değil, binin birini yiyenin ALLÂH belâsını bu dünyada vermez de imhâl ederse, Âhıret’de fitil fitil burunlarından getirir. Bunların goygoycuları da aynı âkıbet içre sürünürler. Mâsiyete rızânın aynı mâsiyet, soyguna rızânın aynı soygun olduğunu bu adam ve madam sürüleri bilmezler mi aceb!?

Bu da, nurculuğun, onu bozuk para gibi harcıyan ve fakat “fetö” aleyhinde olub da “millet malı yemiyen, himmet soygunlarından münezzeh ve müberrâ”,  tertemiz (!) familyası…

Şu da, telfikçi, mason Efganici, mason Abduhçu ve soytarı Reşid Rızâcı “FIKIH (!) Pırasasörü” Haltettin Bey’in, mostralık, modern ve diyalogsal sallaması:

“Yolsuzluk yapana hırsız diyen iftirâ atmış olur!”

Evet, T.C. bugün, işte böyle îmân ve fikir TERÖRİZMASI karşısında iliklerine kadar yolsuzluk içindedir; ve bunu gören göze rastlamak da sanki kimyâ!

Ulan, “cerbeze-i lisâniyyesi olan bilgiç münâfık!”

Her yolsuzluk hırsızlık değildir dense de, her hırsızlık yolsuzluk değildir denilebilir mi?

Adam, bizzat hırsızların bile lüzum görmediği kılıfı, minarenin ve onu çalanların da tepesinden nasıl geçirmenin; ve yalakalık yapdıklarına nasıl yaranmanın peşinde!?

İğrenç!

El Hayâ El EDEB!

Bunlar, işte şu Allâh’sız rejimin “Din görevlisi” ta’bîriyle yaşatdığı bir cüz; yani rejimin papalıkdan “uyarladığı” ve yuvarladığı “ruhbân sınıfından” bir keyfiyet!

Allâh Azze’nin “irâde ve hâkimiyyeti” yasak altına alınır da zındana tıkılırsa; ve “kulun irâde ve hâkimiyyeti” PUT-SANEM olarak meydanlara ve meclislere dikilirse, böylece de, bu memleket en büyük törörü GÖREMEZ ise, dünya eşkıyâsı (triumvira) ve onların tetikçileri eşkıyâlar, başına daha çoook belâ olmıya devam eder…

Şiddetle ihtiyâc, ÂCİLEN müslüman olmıya…

Her müslüman, bütün dünyaya “müslüman ol!” deme mükellefiyyeti, me’mûriyyeti, mecbûriyyeti ve mahkûmiyyeti altındaki adam ve kadın demekdir!

(İntişârı: 23.10.2015)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir