-3- Allâh’dan Başka Rabblara Tapmak…
23 Eylül 2015
Bayram
13 Ekim 2015

Ve kendisine “Üstad” dedirtmekden son derece gevşeyip iliklerine kadar cezbeye batan  “fesli zâtın” püsküllü bir “fetvâsı” ki, iblisin önüne koysanız

ALLÂH’DAN BAŞKA RABBLARA TAPMAK…

-4-

Zıyâiyye BEKÇİSİ

 

Ve kendisine “Üstad” dedirtmekden son derece gevşeyip iliklerine kadar cezbeye batan  “fesli zâtın” püsküllü bir “fetvâsı” ki, iblisin önüne koysanız midesi bulanır:

“….gene T. Bey’e rey vermiye mecburdur. Kur’an bunu emreder, İslam bunu emreder. Hiç kurtuluşu yok!”

Allah Azze’nin Muazzez ve Mukaddes Dînini ve Kelâm-ı Kadîm’ini, böylesine ucuzlatan ve iğrenç politika pazarının âdî metâı hâlinde satışa çıkaran bir kafa hamûlesinin, yeryüzüne vereceği hangi şeref ve haysiyetden bahsedilebilir?!

Millet, “T. Bey’e rey vermiye mecburmuş!.” Aceba hangi dîne, daha doğrusu hangi religiona göre mecbur?

Allâh Azze ve Celle Hazretlerinin DÎNİ olan İslâmiyyet, dembokrasi religionundan da, onun sandık kumarından da mutlak olarak münezzehdir; ve bütün gâvur aklının ifrâzâtından ibâret beşerî sistemlerin topunu da “mutlak şirk” olarak zapta geçirir… “LÂ İLÂHE diyeceksiniz” diyerek de, kendisine îmân edenleri bu sistemleri mutlak olarak “redd ü nefy etmiye” MECBÛR tutar… Hâl böyle iken, “Fesi Püsküllü” ve “üstadlığı” kendinden menkûl mumâileyh, nasıl olur da “falana millet rey vermiye mecburdur” der!?.. Millet, olsa olsa, bu “mecburiyyeti,” (imanı varsa), redd ü nefy etmiye  MECBÛRDUR, ME’MÛRDUR, MÜKELLEFDİR VE MAHKÛMDUR…

Dembokrasi religionuna göre (ağız ishâli) son derece mu’teber bir hâl olsa; ve bu sistem içindeki bir ferd, “millet falana dembokratik rey vermiye mecburdur” deme CEBERUTLUĞU ve yalamalığına sâhib de olsa, bu, Allâh’ın (vahye) dayanan mutlak HAKK DÎNİ içinde zâlimce bir küfür ve hezeyandır… İslâmiyyet’in “zarûrât-ı dîniyye” dediğimiz ANA AKÂİD kânunları, Âdem Aleyhisselâm’dan beri “beşeri irâde, hâkimiyyet ve sistemleri” kökünden silib atmak ve yerine “Allâh irâde ve hâkimiyyetini” kat’iyyen ikâme etmek üzere ve mücerred vaz’-ı ilâhî olarak gönderilmişlerdir… Yüzbinleri bulan Peygamberân-ı Izâm Aleyhimüsselâm Hazerâtının en baş tebliğ ve irşâd vazifesi de ancak budur…

 Bilfarz, bir Muz veya Tuz dembokratik cumhûriyetinde parlamento (dârünnedve) denen bir mekânda, yüzlerce müşrik, mülhid, münâfık, Allâh’sız, homongolos, transtoros cinsi ucûbe, soyguncu, vurguncu, hırsız, soysuz, çapulcu, adam ve madam toplansa, bunların yapacağı kânunlar Elmalılı Büyük Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretlerinin satırlarıyla şöyle bir “şer ve bâtıldır”  ki, Cihan, nasîbi varsa okusun ve îmân etsin:

“Vaz’-ı Beşerî olan kânunlar ne ilim ne dîn, hiçbiri olamazlar. Bunlar, ilim nokta-yı nazarından BÂTIL, dîn nokta-yı nazarından ŞER teşkîl ederler. Ve gayr-i müstakımdirler. Bunun içün beşerin hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde, kânun VAZ’ETMEK değil; HAKK’ın kânunlarını arayıb bulmak ve keşf ü ızhâr etmekdir.” (C. 1, s.126, tab’-ı evvel)

“Müslümanım” diyen bir insan, bu satırların ifâde etdiği ma’nâ ve hüküm istikâmetinde (îmân, amel ve ahlâk) sâhibi olmayı hedefliyen insan demekdir ki, bunun aksi, “vahye değil, binlerce beşerî felsefeye açığım” demekdir. Bu da, “ben müslüman değilim” demeye müsâvî bir münkirlikdir. Hem (vahye) ve hem de onun zıddı olan herhangi bir beşerî sisteme (akla) tâbi’ olarak boy göstermek ise, şahsiyetsizliği yani insanlık şeref ve haysiyetinden mahrûmiyyeti ve çukurlaşmış bir mahlûk oluşu ortaya koyar…

Bu i’tibarladır ki, bütün dünyaya, İngiliz, yahudi, ABD triumvirası ma’rifetiyle dayatılan beşerî ve beşere taptırıcı dembokratik sandık kumarı, Allâh Celle’nin vahyetdiği DÎN ile aslâ kâbil-i te’lîf edilemez. Bu DÎN, bütün insanları kendisine “îmân” etme mükellefiyeti ve  MECBÛRİYYETİ ile vaz’edilmişken; ve onların irâdeleri önüne konulmuşken, bir adam ve madamın, bunun tam tersini iddiaya kıyâmı, ancak korkunç ve delice bir hezeyân bilinebilir…

Bâlâda zikretdiğimiz Bakara Sûre-i Celîlesi’nin Bazı âyetlerine âid tefsir satırları şunu apaçık ortaya koyuyor ki, bir müslümanın VAHYİN dışında ve ona mutlak olarak ters bir sistemin, münkir aklına göre işliyen çarkı içindeki bir fırka veya ferdi metbû’ tanıyıb onun velâyetine girmesi kat’iyyen mümkin olamaz… Hele hele, İslamiyyet’i mutlak hakîkat olarak görmeyib, sair “3 dîni de buna munzam (hakk dîn) olarak kabul eden” ve “dîne dayalı devlet sistemine karşıyız” diyerek, bunları dünyaya ilân eden…. Böylece, İslâmiyet’i ve onu vaz’eden Allâh Azze’yi beğenmediğini; ve O HÂLIK’ı noksan sıfatlardan tenzih etmediğini resmen ve alenen ortaya koyan birisini re’yi ile tasdik ederek, kendisine velî edinmesi (onun velâyetine girmesi) ve onu VEKİL olarak da başına geçirmesi; Allâh Azzenin kat’iyyen istemediği (yasakladığı) bir keyfiyetdir… Üstelik bu, Kelâm-ı Kadîm ile “Kâfirlere ve münâfıklara itaat etme” buyrularak, aslâ itaat edilmemesi şart olanlara da itaatdır ki, kat’iyyen câiz olamaz…

Bir adam veya madam’ın:

 “….gene T. Bey’e rey vermiye mecburdur. Kur’an bunu emreder, İslam bunu emreder. Hiç kurtuluşu yok!”

Şeklindeki bir hükme hayat hakkı tanıması, İslâmiyyet’i tahrîf, tağyîr ve tebdîl etmekden, bir de bu mukaddes ve muazzez mutlak HAKK olan dîni istihzâ ve istihfâf etmekden başka hiçbir ma’nâya da gelemez… Bütün bunlar, câhiliyye târihleri ile insan putlaştırmanın iptidâî devirlerinden kalan azgınlık tezâhürleri ve bulaşıklarıdır… Aklı başında bir müslümanın câhiliyye sistemlerinden biri olan dembokratik mekanızma ve usûlleri, “İslâm bunu emreder, Kur’an bunu emreder” diyerek bu mutlak bâtılına Kur’an’ı ve İslâm’ı, dolayısıyla bizzat ALLÂH Azze’yi yalan yere ŞAHİD göstermesi,  İslâm ilim ve îmanıyla aslâ kâbil-i te’lîf edilemiyecek bir butlan ve cıvık bir hezeyandır…

Osmanlı’yı gûyâ “da’vâ etmenin” püsküllü fes giymelere (!) ve kendisini kendi diliyle “üstâd!” ilân etmelere kadar düşmesi ve inhisârı; veya, hılâfet-i İslâmiyyenin zıdd-ı kâmili olan ve Osmanlı’nın “idâre-i avâm” dediği ve dînî ana esaslar noktasından son derece hakîr gördüğü cumhuriyet ve dembokrasi gibi bir takım beşerî rejimleri “İslâm ve Kur’an böyle emrediyor” diyerek yalamak ve pespâyece kucaklamak, bir müslüman içün iğrenç olmanın da ötesinde, haysiyetsizce bir manzaradır; ve bir bakıma da, erzel-i ömr içre tenâkuz soytarılığıdır… Hele hele “hiç kurtuluşu yok!” gibi bir de te’yîd ve tasdik mecbûriyetini mübâlâğalı (abartılı) olarak gözlere sokmak ise, felâketi daha da bulamaç hâline getirir ki, bu, sıhhatli bir hâlet-i rûhiye ve akliyenin aslâ harcı olamaz vesselâm…

(İntişârı: 10.10.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir