Hz. Muâviye’ye Karşı Bay Râif Ogan İnsâf ü Edeb!
Ahmed SELÂMÎ
20 Eylül 2018
Cemâat Olunmadan Ümmet Olunamaz!
Ahmed ZIYÂ
5 Ekim 2018

İFLÂSDAKİ  MÜESSESELER: MEKTEB, TA’LÎM, TERBİYE, TAHSÎL, MAARİF VE İLÂÂHİRİHÎ…

Tâhir MÂHİR

 

Türkiya’daki “Maarif Vekâleti’nden Millî Eğitim Bakanlığı”  uydurukçasına inkılâp etdirilen bu vekâlet, binlerce esefle ifâde ederiz ki, 95 senedir adam değil cüdam, hanım değil madam yetiştirmekde müthiş yol almışdır!.

Mektebler de (17/Eylül/2018) pazartesi târîh-i efrencîsinde açılmış ve bir gün sonra da Bay Başkan ve Başkumandan Kasımpaşa’lı Tayyib Paşa, Kabataş Erkek Lisesinde talebelere konuşmuş, nasihat çekmiş, çay içmiş, şarkı söylemiş, “Millî Eğitimin” çok ileri olduğundan, oradaki gençleri “Elinde SATIRLA dolaşan gençlik olarak görmediğinden” bahsetmiş!.. Demek ki Türkiya’da, iş o noktaya dayanmış ki, gençleri “eli SATIRLI cânîler olarak” görmemek, bir seâdet, “ileri dem.okrasi, cici lâyıklık, güncellenmiş İslâmcılık ve yüksek Atatürkçülük” vesîlesi bilinmektedir!.

Aman Allâh’ım!

Hele şükür “Eli satırlı gençlikleri” yok amma, döner bıçakları ile düello yapan, 8 yaşında uyuşturuculara bulaşan gençlikleri pek mebzul!. Hatta durmadan kaçırılan, ırzına geçilen hatta öldürülen, ma’sûm anakuzusu 3-5 yaşında çocukları bile varsa da, bunlar gibi yüzlerce rezâlet ve alçaklığın mes’ûlü müesses rejimdir; ve bunun kurbanı cânîler de, “eli satırlı” yüksek abi sınıflarına terfi etmeden (!) nasibse çark eder ıslâh olurlar!. Tabii bu rezil beşerî kânun ve sistemlerle bu ıslâh muhalse de, biz gene de onlar adına, muhal farz da olsa bu ıslâhı temennî edelim!!!

Başkan ve Başkumandan Kasımpaşalı Receb Tayyib Paşa buyuruyor ki:

“Çocuklarımızın çoğunun bedeni sınıfta ama zihinleri başka yerlerde. Zira çok ciddi bir uluslararası kuşatma altındayız. Bizim de artık daha farklı projeleri gündemimize almamız gerekiyor.”

Gençlerinin “Eli satırlı” değilmiş ammâ, sevgili yavruların “Zihinleri ders yerine başka yerlerde, bedenleri ise dershânede” imiş!.

Bay Başkan’ın ziyâret buyurduğu lise ise “Kabataş ERKEK Lisesi!..” Lâkin o ERKEK lisesinde KIZLAR da var!. Aynı helâ ve hamamları v.s. şeyleri erkek ve kız “lâyık cum.okrasi geçleri” beraber kullansa, bu pek çağdaş ve şık ve lâyık ve “güncellenmiş” dursa ve olsa da, hiç de insânî olamaz tabii!. Kabataş oğlan lisesinde de bir vechesiyle buna benzer ecâib bir manzara, hiç akl ü fikre düşmez midir!?. Belki de pek çok şey, “güncellenivermiş” de olur hani!. Üstelik, 14-15 asır evvelki hükümlere de sıkı bir şut çekilmiş, “uygulanamazlık” golü bile atılıvermiş olur!?.

Yanlış okumadınız, hem de kızların üzerlerine giydikleri husûsî kıyâfetlerin üzerinde “Kabataş ERKEK lisesi” yazıyor!!!

Hani o meşhur eşitlikleri var ya, işte o şeytanlığın iktizâsı olarak “Çamlıca KIZ lisesine” de ZIPKIN gibi ERKEKLERİ çaksalar; ve onlara da, üzerinde “Çamlıca KIZ lisesi” yazan urbaları çuval gibi başlarından geçirseler, ne kadar lâyık, kayık ve gayr-i alık bir müsâvât  çekilivermiş olurdu!.

Çamlıca’da ERKEK, Kabataş’da KIZ, aynı sınıfda arkadaş, yoldaş, sırdaş, sınıfdaş, solukdaş, şakadaş ve oynaş!. Sonra da Beyefendi’nin derdi: “BEDEN SINIFDA, ZİHİN BAŞKA yerde!” olmak… Ya nerde olacakdı?. Beyimiz, o gençlerin yaşadığı yaşları hiç yaşamamışa benziyor!. Bu, “Bedeni sınıfda, zihni ise sınıfdakiin bilmem hangi gonca gülün şeyin şeyinde olan” gençlerle, yeni Fâtih’ler ve Yıldırımlar, Yavuzlar ve hele hele baytar Âkif’lerinin nalladığı “Âsımın nesli” falan filân yetişib yeşerecek; ve Osmanlı yeniden kendi “küllerinden” dirilib dünyaya îmân, iffet ve adâlet dersleri verecek!. Bu tatlı ütopilerle (hülyâlarla) Kavm-i Etrâk ve Ekrâda ne de tatlı (serap) seansları sunuluyor ki, hayâli ömre değer!

Yiyene…

Böyle yerde “Ruh maal ceset, beyin maal zihin (berâberce) ders dinlenecek, hem de o yaşda, o oynaşda, o kandaş ve soydaşda!”

Ecdâd demiş ya: “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al!” Burada da “Mektebine bak, talebesini al; bedenine bak zihnini bul!!!”

Çağdaş, dembokratik, lâyık, Atatürkçü ve Süslümancı 16 yıllık hökûmât-ı Tayyibât’ın sırlarına, bizim de “zihnimiz bedenimizde kalarak” bir türlü akıl erdiremiyor, ma’nâ dahî veremiyor!

Bu (koç katımı fırtınalarını) tedâî etdirerek bilmem neleri de hâtıra getiren (karma=muhtalit) mektebçilik, İngiliz Haçlı Garb’ının 1923 Lozanı’yla Anadolu îmân ve İslâm’ına, iffet ve hayâsına, mahremiyyet ve ma’neviyyâtına çakdığı çatallı bir kazıkdır!..

CHP şefokrasisi zamanında, Matbuat Umum Müdürü Vedât Nedim Tör imzâsıyla tamim yapılarak “Matbuatda Allâh Azze’den ve dinden bahsetmeyi yasaklamışlar”dı… Hasan Ali Yücel de Maarif Vekili iken, Tonguç Baba nâm ateisti “Köy Enstitüsü” denilen rezâlethâneleri açarak oraların başına geçirmişlerdi!. Buralar, komünist kolhozları hâline getirilerek, buralarda (Kız-erkek) aynı hamamda yıkanmak gibi, değil putperest Türk târîhinde, dünya târihinde bile görülmeyen nâmussuzluklar irtikâb edildi; ve nice kızlar bu kolhozlarda gebe bırakıldı…

Köy Enstitüleri ile alâkalı o zamanın matbuatı tedkîk edilirse, böyle yüzlerce iğrenç hâdiselere rastlanacakdır. Lisede muallimlik yapdığımız senelerde böyle ırza tasallut hâdiselerini bizzat (fâil) ve mu’terif talebelerden dinlediğimiz bile olmuşdu… Üniversite hocası (!) bazı eşkıyâların, imtihanda geçer not verme karşılığında kız talebeleriyle geceleme hâdiseleri de, zaman zaman matbuat ve medyaya düşmüyor mu!?..

Adı ERKEK Lisesi olan yerlerde, bugün, kızların da (Koç katımı) fırtınalarını tedâî etdirecek cinsden biribirlerine karma=ihtilât hâline getirilerek mektebçilik oynamak (!) Haçlı gâvurlara bile şunları dedirtmiyecek midir:

“Lozan ile Ankara’ya öyle bir kazık atdık ki, Keriman Hâlis’i ilk Türk kızı olarak güzellik kraliçesi adı altında OSMANLININ mahremiyyetini sahneye çıkarıb dünyâya teşhîr etdik! Bu karma liseleri de açtırarak, o teşhir illetinin mukaddemâtını da, adı “erkek, kendisi dişi” nice mekteblere kadar ammâ da bulaştırdık!. Adam ve madamları, bizden de bin kat ileri derecelerde biribirlerine karma yapdık!. Gel de kasıklarımız patlayıncaya kadar gülmeyelim!”

Haçlı Bâtıl Batı’nın hiçbir yerinde, adı ERKEK olan bir lisede kızların, adı KIZ lisesi olan bir yerde de oğlanların karma ve katma ders görmelerine rastlamak mümkin değildir!. Gâvurlar bunu, evvelâ kendilerine âid olan edeb ve terbiyeye, hatta fıtrat anlayışlarına bile mugâyir bilir; ve böyle bir garâbet ve fezâhate, ya kuduruş veya akıl iflâsı gözüyle bakarlar!

Ekselansları Başkan Beyfendi ekliyor:

“Tek tipçi, yasakçı, öğrencinin tekamülü yerine formatlanmasını esas alan eski eğitim öğretim mantalitesini bir daha geri gelmemek üzere rafa kaldırdık.”

19/Eylül/2018 Çarşamba günü Akit Tv’in “Manşetlerin Dili” programında Muharrem Coşkun, karşısındaki Akit Gazetası Yazı İş. Müdîri Ali İhsan Karahasanoğlu nâm dînî bütün âmirine:

“Kızım imam-hatibde talebe. Akşam eve geldim, hocası Atatürk’ün Gençliğe Hıtâbesini ezberliyeceksiniz demiş, dakika bir gol bir!”

Deyince, Bay Başkan’ın yukarıdaki cümlesinin de nelerden ne kadar uzak olduğu, hemen anlaşılmış olmuyor mu!?. Muharrem Coşkun Bey’in kızının kitablarında da, “Osmanlı ve Vahüdiddîn Han düşmanlığı ve aleyhdarlığı” epey “görkemli” işleniyormuş; ve o “Bedenden ayrı zihinler” de, üstelik bu yalan dolanlarla hâlâ tütsülenmiye devâm ediyormuş!.

“Millî bayramlara iştirak (mecbûriyyeti) de yeni “Atatürkçü” Bakan Selçuk ma’rifeti ve Yüce Başkan rızâsıyla yeniden ruznâmeye gelivermiş!.”

X19 Mayısları, bu gidişle “ortaçağdaşlığa, yularlık ve uygarlığa” Haçlı Avrupası’nın esir pazarlarına çevirib, stadyumlarda kızları kasıklarına kadar soyub gene (teşhir) manyağı yaparlarsa, bu memleket tekrar, birkaç bin sene evvellerin çukuruna çakılacak demekdir!.

Gerçi bu çukurlara düşülmezse, bazı (cehennem şia ve partisinden) olan “saylav ve miyavlar” kudurub “Ortalığı yakar-yıkarız” diyormuş! Desinler, bir halt edemezler; zirâ artık onların necâset erzel-i ömürleri hatm-i enfâs eylemiş, her tarafdaki anıt kubûrlarına doğru yola düzülmüşlerdir!..

Muharrem Coşkun’un karşısındaki imam lisesi mezunu ve Akit Gazetası Yazı İşleri Müdîri Ali ihsan Karahasanoğlu da hökûmât-ı Tayyibât’ı müdâfaa edeceğim diye, nice kaç dereden kaç kova su taşımaya devam etdi ise de, mıymıylamakdan ve “Ben bunları duymadım, tedkik edeceğim!” yollu minder dışına kaçmakdan başka bir iş yapamadı!. Onbinlerce tirajı olan günlük bir gazetenin Yazı İşleri Müdîri Beyefendi, Muharrem Beyin dediklerini, yevmî haberciliğin merkezinde olduğu hâlde ve bu işin 1. vazîfelisi bulunduğu halde duymuyor; ammâ âmiri bulunduğu karşısındaki zât bunları bizzat yaşıyor ve duyuyor da, Müdürü ona bile i’timâd edemiyor ve “araştıracağım” deyib minder dışına kaçıyor! Araştıracakmış ve mışmış!. O anı kurtardı ya, böylece politik partisini ve iktidârını da ağlara takılıvermekden gûyâ halâs eylemiş oldu!. Akit reklâmları arasındaki “dürüst” gazeteciliğin hakîkatı da bu mu acebâ?. Kim bilir, belki müdîr Bey “araştırmasını” yapar ve bizi mahcûb edecek şekilde cihana i’lân eder, biz de anlarız ki Muharrem Bey bunları uydurmuş; veya hakîkatı söylemiş!. Bekliyelim, belki  asırlar geçse de (!) bakarsınız daha da kısa bir zamanda, bir gün Müdîr-i Akit “araştırmasının” netîcesini çok möhderem kâriin-i kirâmına duyurur!

Demek ki, Ulu Başkan’ın dediği gibi “Geri gelmemek üzere rafa kaldırılmış!” bir şey yok, tam tersine, “raflara” zamlı ve bayat ve kurtlu yiyecekler daha cicili bicili etiketleri ile iyice yerleştirilib, kaldırılmışken YENİDEN oturtulmaya çalışılıyor!

Eh, “Bu da geçer YÂHÛ!”

Şimdi başka bir fasla geçelim!

Şuraya kadar yazdığımız birçok bendde, (Yunanca paragraf kelimesini kullanmamak içün bend dedik) öyle uydurma kelimeler geçdi ki, Merhûm Üstâd’ım Necib Fazıl Bey bunlara “Kurbağaca” adını takmışdı!

Türkiya’daki maarif denen rezâletin içler acısı hâline geçmeden evvel, bu bir takım uydurukça veya kurbağaca ta’birler üzerinde biraz gezintiye (!) çıkabilir; nasibse, müteakıb fıkra veya makâlâtımızla da Kabataş hıtâb-ı âlîsinin pek derin ve hikmetli (!) sâir delâletleri üzerinde mütâlâa ve mülâhazalarımızı beyân edebiliriz!.

“Güneş dil teorisi”, “Lâtin Harfleri” ve ardından da “Dilin Sâdeleştirilmesi” gibi devreler, kurbağacasıyla “evreler ve çevreler” içindeki dışa bağlı sürülerin ma’rifetiyle, “devrilib çevrilen”  ve adına da TÜRKÇE  dediğimiz lisan-ı ETRÂK, bugüne, öyle bir kuşa döndürülmüş olarak getirildi ki, bu rezâletin Kâinât târîhinde bir eşi ve benzeri, üstelik “Kurtarıcısı-müncii” ve “Arındırıb-barındırıcısı” ve bilmem nesi bile aslâ görülmemişdir!. Buna rağmen bazı sahte, cumbokratik, lâyık ve süslümanik ağızlarda bir “Yerli-millî” gözboyaması, hem de son sür’at ve karaborsada bile yok satıyor!

27 senelik CHP devr-i şefokrasisinde herşey nasıl altüst ve herc ü merc edilmiş ve yakılıb yıkılmışsa, Türk’ün dili, çenesi, ağzı-burnu ve hançeresi de hilkat garîbesine çevrilmişdir…

Para-lamentodaki kânûn yapan yüzlerce (Millî Tanrı)nın adı cumbokrasinin başlarında evvelâ arabca  “Meb’us” iken, bunu beğenmiyen ateist şefokrasi, mücerred İslâm’sızlık ve Allâh’sızlık sebebiyle bunu “saylav”a inkilâp ettirmişdi. Tutmayınca da, “milletvekîli” gibi gene iki arabca kelimeden, mürekkeb bir kelime yapdılar!. Dembokrat Parti (şia=fırka) iktidârı zamanında, gene başa irticâ’ edib, “meb’us” dediler; sonra da darbeci-heybeci ayyaşlar kendi adamları olan üç zâtı ipe çekdikden sonraki yıllarda, tekrar “milletvekîli”ne döndüler, yani gene irticâ’ etdiler!

Devlet ve hükûmet kuvveti, 1923’den beri zerre miskâl değişmeden hep bidâyetdeki gibi-bugün bile-keyfe mâyeşâ’ kullanılarak, kavm-i etrâkın 1000 yıllık bütün ma’nevî KIYMETLERİ ve bu arada lisânı da, plâstik çocuk oyuncağı gibi yamuk yumuk edilmekde; ve “Durmak yok yola devam” denilerek istenilen şekle sokulmaktadır. Arabça ve Farsça’dan lisânımıza geçen kelimeler tard edilirken, Lâtince, Yunanca, Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca’dan hatta İbrânice ve Ermenice’den bile pekçok kelime Türkçe’mizin içine kanser hücreleri gibi serpiştirilmektedir…

“Okullar” açılmış!

1000 yıllık “mekteb-medreseyi” at, 1919’lardan itibaren Anteb havâlîsinin kanını döken işgâlci ve müstevli Freng gâvurunun dili ve hançeresindeki (ekolü), “Düşmandan kurtardık” dediğin halkın ağzına, hançer gibi, ok gibi sapla, kâzûrât doldurur gibi de tık!.

Freng gâvurunun “mekteb” karşılığı olarak “école” şeklinde yazdığı ve “ekol” diye telâffuz etdiği kelimeyi bütün maarifin temeline “okul” diyerek dinamit gibi yerleştir; ehâli-i etrak da sansın ki, bu kelimenin Türkçe “okumak”la alâkası var, ondan iştikâk etmiş bir kelimedir! Habuki bunun neseb-i gayr-i sahihliği, cumartesi çocuklarınınkisinden zerre kadar farklı değildir…

1000 yıllık nice ta’bîr ve ıstılahları da, “İstiklâl mahkemeleriyle” ipe çekib i’dâm etdikleri 500.000 Anadolu insanı gibi i’dâm edib ipe çekdiler!. Öyle sahtekârlıklar yapdılar ki, Fransız gâvurunun dilindeki “umûmî” demek olan “général” kelimesinin (er ve a)sını aradan çekib, onu da “genel” diyerek Türkçe’mizi “terörize” eylediler!. Bundan da, ne “Genelev”ler inşâ’ edib ne fuhuş merkezleri açmadılar; ne madam Matild Manukyanlar yetiştirmedi ve onları “vergi rekortmeni” i’lân etmediler!. Genel-miş!.

Freng ğâvurunun “terme” kelimesini de “terim” yapıb; “ta’bîr, ıstılah” gibi 1000 yıllık kelimelerimizi hançeremizden çıkarıb, yerine böyle freng bozması pislikleri HANÇER gibi sapladılar!.Daha yüzlercesi sıralanabilir…

Kavm-i etrâk ve ekrâda böyle p.çleştirici nice kelimeler yutdurulub, Fransızlaştırma p.çliği de, böyle yüzlerce kelime ile yürütüldü…

Yeter ki gâvur dilinden gelsin, yeter ki “kurbağacadan” gelsin!

Başı sarıklı güruhdan Yardakoğlu bile “revizyonistiz” diyerek bu Freng kelimesiyle şecaat arzetmiş; bazıları da uydurukçaya rağbetlerinden “İslâm güncellenmelidir!” havalarına girmişdir!. Türkçe’mizin 95 yıldır anasını bellemek, “millî ve yerli ibâdet” cinnetine büründürülüvermişdir!

Şimdiki moda lâfızla, “Millî ve yerli” olmak denilen düşüklük!

Hangi gayr-i millîliği zerkedeceksen, ona “millî ve yerli” olmak maskesiyle el atdın mı, o, der’akab “yerli ve millî” ve dînen de “müstahsen” oluvermiş olur; ve artık onun karşısına geçdin mi de, bu sefer sen,  “yabancı ve gayr-i millî” bir mahlûk olur çıkarsın!

Tabii çukur bir keyfiyet…

Ankara’nın “Ilımlı İslâm ve lâyık, kayık ve gayr-i ayık” akıl ve mantığına göre, PKK eşkıyâları “yabancı ve gayr-i millîdir” de; onların “Dembokrasinin Ma’bedî” içinde milletin paraları ile beslenen uzantı, sürüntü, sızıntı ve bulantıları olan bir takım hâinler, “Millî devletin millî vatandaşlarının millî temsilcileridir!!!”

Çüşşş!

Onlarla gerdeğe girecek CHP sefokrasyası suçludur; ammâ o mikrop yuvalarını dezenfekte eetmeyib hastalığın kökünü kurutamıyan AKP orkestrası ma’sumdur!. Dışdaki ve hududdaki eşkıyâ, vatanın tehdîdi ve tehlikesidir; amma ve lâkin “Dembokrasinin ma’bedindeki” ve dışdakilerin kuyruğu eşk.yalar ma’sumdur!.

Yiyene!

Parti kapatmadaki aşşağılık duyguları batsın! Gûyâ “Vatanın birlik ve bütünlüğünü” düşünüyorlar!

Haçlı patronları sonra ne demez: “Dembokrasinin ırzına geçiyorlar!” diye çalkalarlar!.

“Dembokrasinin olmayan haysiyetini kurtarmak!” bu Ankara ağalarına kalmış; gâvuristan bile artık haspanın ırz u nâmusunu düşünemiyormuş!!!

Yaranacaklar ya, göze girecekler ya, “stratejik ortaklar” ya, BOP eşbaşkanları idiler ya, Nato’dan müttefikler ya!

Sanki çok göze girdiler ve şimdi “Diktatör” diye cımbızla etlerini lime lime  kopartmıyorlar!

Lâyık îmansız akıl, işte böyle tenâkuz cinnetleri doğurur!

ABD maşası Feto kardinali de, bir zamanlar, 1964’de Graham Fuller’in finosu olduğu günden 2014’e kadar tam yarım asır: “Millî Dînin (Türk Müslümanlığının) millî ve yerli Hocfendisi, mehdisi, müceddidi, Faruk Beşer’in müctehidi, bilmem kimlerin Kâinât imamı, Kasım Gülek’lerin gözbebeği, Papa ve  bilmem kimlerin bilmem nesi!” değil miydi?..

Ne de “Yerli ve Millî” bir TÜRK MALI idi!

Ezân-ı Şerîf bile, 1932’den 1950’ye kadar, bazı “yerli ve millî, kafataslarına kadar Türk kere Türk” adam ve madamlarca yasaklanıvermiş, bu yasak bile “millî ve yerli” bir yasak olarak “kutsanmış ve putsanmışdı!.”  Hatta bu yasaklama, o kadar yerli ve millî idi ki, hem de “MİLÎ ŞEFLER” derece ve ululuğunda bulunan yerli ecnebîler tarafından vaz’edilivermişdi!. Okunması büyük suç sayılmış, okuyanlar karakollarda dayak ve hapishânelerde zından yemiş; sakatlananlar, süründürülenler, sürülenler, aç bırakılanlar ve öldürülenler bile olmuşdu!.. Bugünkilerin “güncellemeci adam ve madamları”  ise, işte o MİLLÎ ŞEFLER fabrika ayarlarına dönmenin manevralarına girmeye başladılar?.

Bugün nice iktidâr yanaşması akıl hocaları ile, bunların dümen suyundaki politikacı müsveddelerine göre Ezân-ı Şerîf “yasaklanmamış” da, sâdece Türkçeye çevrilivermiş, devletleştirilivermiş o kadarcık!. Netîceten halk, topdan “felâh” bulsun diye de, bu kelimeyi yerinden oynatmamışlar, “Arabî aslının azîz hâtırası bu (felâh) kelimesiyle bâri (külâh) gibi başlarda yürüsün” deyivermişler!

Hulâsa Türkiya maarifi, kendilerinin dili ve hançeresiyle (Millî Eğitimi), işte böyle sayılamıyacak kadar ucûbeliklerin üzerine binâ edilmişdir! Dolayısıyla, adı “millî” olmakla berâber, hakîkatında, DÎN ve Millet-i İbrâhim’e âid  KIYMET HÜKÜMLERİNDEN zerre miskâl eser yokdur… Ve binnetîce, Türkiya’daki her menfîliğin mûcidi ve her çukurun birinci ana sebebi olmak gibi bir “yabancı-ecnebî ve gayr-i millî” oluş hakîkatına sâhibdir; ve bu tıynetiyle yaşatılmaya çalışılıb yürütülmeye ıkınılmakda ve adı da öylesine uyduruluvermişdir:

“MİLLÎ EĞİTİM!”

Onu sorarsanız, “eğitim” de, TÜRKÇE değil, bir başka kurbağacadır. Eğitmek, insanlar içün değil, hayvanlar içün bile edeben kullanılamaz!. Yani insan ve hatta hayvan, ta’lim terbiyeden geçirilir. “Eritim” vezninde “eğitim” bu milleti eritmiş; ve “ulusa” çevirmişdir ki, Yehûd’un dili İbranice’de  “ulus”, sürü demekdir!

Ayrıca, “eğitim” denen ve bundan da bir zamanlar “eğitmen” diyerek “öğretmen” vezninde uydurdukları ism-i fâilin o kökü, dil ve dudaklara kadar sirâyet etmiş; ve o sulu cüzzam, ta’lim mi demekdir, terbiye mi, tahsil mi, maarif mi demekdir, muâşeret mi.. hangisidir, kimse bilememektedir!. Kezâ ve kezâ!.

Kurbağacacı dil teröristleri, bir tek kelime uydurmuş, îcâbında onu, bir düzüne kelimenin her biri içün kullanılır yapmakla, dili alabildiğine fakirleştirmiş; ve bir nevi, bir tek kurbağaca “tilcik” hesâbına bir düzine kelimeyi i’dâm ederek, (Kel Ali, Kılıç Ali, Necib Ali) “triumvirasının” ruhlarına çelenk-çiçek-böcek ve köçek ziyâfeti çekmişlerdir!

AKP iktidârı da, CHP millîliğinin devr-i şefokrasisi çizgisinde ve onların fabrika ayarlarına dönerek, aynı “Dil KURUMU” veya “soba kurumu” cinsinden mühimmâtla aynı siperlerde, muhteşem “Vatan Müdâfaası” içün meşgûldür!. Üstelik, “yerli ve millî” lâflamalarıyla  “durmak yok yola devam”  azm ü gayreti (!) cihâna aksetdirilmekde, kutlu, putlu, mutlu ve şutlu 23, 53 ve 71 hedeflerine, hem de Lozan’ın “andaç” gölgesinde  sâyebân olarak ilerlemektedir!..

Aralarındaki bir tek fark, CHP, halkı karşısına alarak yapacağını pek vahşî ve (millî şefokratik) usûllerle yaparken; AKP ise, ehâli-i etrâk ve ekrâdı yanına alarak yapacağını yapıyor!. Üstelik bunu, bir takım dînî ıstılah ve “ritüellerle” de süsleyib püsliyerek, allayıb pullayarak, devr-i şefokrasiden çok daha ileri; ve hatta, “Değişim-dönüşüm-güncelleme, ictihadlar değişmelidir, 14-15 asır evvelki hükümler bugün uygulanamaz” gibi nice kurbağaca ta’birlerle ve “çok çok” daha yaman ve rahat irtikâb ediyor!.

Avrupa gazetelerinde bile “Türkiya’da Dînin reformize ve revize edildiğine dâir nice makâleler” de neşrolunuyor ki, halkın bunlardan bile haberi yokdur; ve bu yok oluş, narkozcular eliyle devâm edecekdir…

Yaşasın! “Yerli ve Millî” maskeleri ve nakarâtı…

 

İntişârı: 21.09.2018 / 17:30:01

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir