Osmanlıca Elif-bâ’sıyla Hâfıza Oyunu
22 Eylül 2017
Diyalog Taltifnâmesi, Asıl Diyalog Pîri Olana Verilmeliydi!
24 Eylül 2017

İSLAMOĞLU’NUN TASAVVUF ÜZERİNDEN İSLÂM’I TAHRÎFİ

(1)

İSLAMOĞLU’NUN DERDİ ŞİRK İSE EĞER…

Ömer YİĞİTOĞLU

 

Son zamanlarda “Sosyal Medya” denilen âlemde bazı İslâm düşmanları tarafından tarîkatlara tasalluten gerek onu inkâr ederek, gerek ona çamur atarak ve gerek İslâm’ın mutlak olarak yasakladığı “ırkçılık” fitnesini tarîkat şeyhlerine de tatbîk ederek İslâm’ı tahrîf ve tağyîr cihetine gidiliyor. Binâenaleyh o mübârek zâtların rûhları da incitiliyor.

Bilhassa Mustafa P.slamoğlu denen şahsın tasavvufa olan düşmanlığı ma’lûmumuzdur. Hazîn olan şudur ki, şerîatsız tarîkatlar böyle tasavvuf ve İslâm düşmanlarının ekmeğine yağ ile bal sürüb, düşmanın diline malzeme oluyorlar. Düşmanı, o feyiz menbaı olan TASAVVUF ilmini kökden reddetmeye itiyorlar. Düşman da zaten İslâm’a atacak taş arıyorken, gökden aradığını yerde buluyor.

En başda şunu belirtmeliyiz ki; bizim müdâfaamız ŞERÎATDAN KIL KADAR AYRILMAYAN TASAVVUF’adır. Elyevm mevcûd olan şerîatsız tarîkatların hatâlarını elbetde tasvîb etmiyor, reddediyoruz.

İşte M. P.slamoğlu denen İslâm merdûdunun tasavvuf hakkındaki o iğrenç tweetlerinden biri:

“Bir zamanlar ben de tasavvuf dinine inanmış, beni bir şeyh kurtarır sanmıştım. Kur’anla tanıştım, şirkten tevbe ettim. Yolunuzu iyi bilirim.” (10 Eylül 2017, sa: 13.35)

Burada tasavvufa alenen şirk diyor. Mâdem ki insanları bu şirkden(!) korumak için tebliğde(!) bulunuyor, ya’ni mes’ele şirk olunca böyle hassas(!) davranıyor o hâlde biz de kendisine bu husûsda birkaç suâl tevcîh edelim:

1) Kamalistler Kamal’a karşı aşırı bağlılık göstererek onu ilâh ve peygamber yerine koyarlarken, bunun şirk olduğuna dâir bir tek kelâm etdiniz mi? Yoksa CNN Türk’de Tarafsız Bölge programında “Tarikatlara taş atmak için Kemalist zihniyetin temsilcileri Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz ve Sinan Meydan’la el ele mi tutuşdunuz?” (1)

2) Parlamentoda 550 milletvekili (dokunulmazlığı olan Tanrı) Allâh’ın kânunlarını hiçe sayarak kânun yapıb Allâh’a kafa tutarken, “Halkın gücünün üstünde güç yoktur” “Halkın dediği olur” gibi sözlerle Cenâb-ı Hakk’ın irâdesinin üzerine halkın irâdesini oturturken, Cenâb-ı Hakk’ı hiçe sayan bu şirk sistemiyle ülkeyi yönetirken; ve böyle  bir sisteme re’y vererek onu yaşatmak için bu şirke ortak olanları hiç müşrik i’lân etdiniz mi? Yoksa “Oy kullanmak şirk midir?” suâlini soran sâilinize yamuk yumuk ve matluba gayr-ı muvâfık cevâb verdikden sonra, “Bir kere size her zaman söylemiyor muyum, bu şirk ve küfür mes’elesini listeye indirgemeyin diye” deyib, bu cümlenizle de “Oy kullanmayı şirk listesine indirgemeyin, bu şirk değildir” mi demek istediniz? (2)

3) Politikacılar, Anıtkabir’de, oraya karşı ta’zîm gösterib özel deftere yazdıkları yazılarla kabir derûnuna mektublar postalar ve ruhlara tapınan animistler gibi ta’zimle okuyub üfler ve kendilerine göre bir takım ritüellerle ibâdet, kıyâm ve rükû’ ederken; müslümanların türbelerine gösterdikleri ta’zîmi reddetdiğiniz gibi, bunları da reddetdiniz mi? Yoksa, 15.11.2012 târihinde Hilal Tv’de “Ulustan Ümmete” adlı programda Hamza Türkmen tarafından size sorulan:

 –“Bizim siyaset anlayışımız içinde, eğer vahyî ölçüleri gözetiyorsak, amel-inanç ayrımı olmaması gerekiyor. Bu boyutuyla baktığımızda bizim siyaset anlayışımız içinde mesela türbeleri Allâh‘a ulaşmak için vesîle kabul etmek, türbelere tazimde bulunmak olumsuzlanır, bu olumlu bir şey değildir değil mi? Peki, ama bir de Türkiye‘de reel siyaset içinde rol alan insanlar Anıtkabir‘de tazimde bulunmak zorundadır. Şimdi, değer temelli siyaset anlayışı buna izin vermezken, reel siyaset Anıtkabir karşısında tazim duruşuna geçirtiyor. Ben bu çelişkiyi ifade ediyorum. Yani bunu nasıl çözümleyeceğiz?

Suâline, Anıtkabirde yapılan ta’zimi meşrûlaşdırmak adına Efendimiz Aleyhissalâtu Vesselâm’ı misâl gösterecek kadar çirkinleşerek mi cevâb verdiniz? Böyle iğrenç bir küfre Efendimizi KAYNAK gösterebiliyorsunuz da TASAVVUF gibi Efendimize dayanan nefsi terbiye etme ilminde neden Efendimizi KAYNAK göstermeyerek TASAVVUF’u durmadan taşlıyor ve şirkle ithâm ediyorsunuz.?

Haberlere düşen bu hâdiseyi buyrun aynen okuyalım:

“Hepsi elde edilemeyenin hepsi terk edilmez” sözüyle başladığı cevabında, tam anlamıyla skandal olarak değerlendirilecek açıklamalarda bulundu. İslamoğlu, öncelikle akide ile siyaset arasındaki tüm bağları koparan bir değerlendirmede bulundu ve akideyle siyasetin tamamen ayrı mefhumlar olduğunu, birinin siyah-beyaz, diğerinin gri alanı ifade ettiğini ileri sürdü.

İslamoğlu, Türkmen‘in açık ve anlamlı sorusu karşısında cevabına bu yanlış temeli kurarak başladığı gibi, devamında son derece ilgisiz ve mantıksız kıyaslarla Hz. Peygamber‘in Nebevi sünnetini de açıkça tahrif ederek, Anıtkabir ritüellerine katılan politikacıların konumunu meşrulaştıran bir çerçeve oluşturmaya çalıştı. İslamoğlu, müşrik düzenin ritüellerine katılanları savunmak adına, Hz. Peygamber‘in “İçi put dolu Kabe‘de namaz kılmasını” misal vermekte bir beis görmedi.

İslamoğlu‘nun, müşrik düzene ait bir tapınakta o düzenin ritüeline katılmakla, Hz. Peygamber‘in “Yeryüzünde Yüce Allah‘a ibâdet için yapılan ilk mescid”de, bu mescidin putlarla işgaline de karşı çıkarak namaz kılmasını kıyaslaması, ilgisiz bir karşılaştırma, İslami literatürdeki karşılığıyla “bâtıl bir kıyas” olarak değerlendirildi.

İslamoğlu‘nun, yine bâtıl bir kıyasla şirk ritüellerine katılmayı meşrulaşdırmak için dile getirdiği “Allah Rasulü namaz için Kudüs‘e dönerken gönlü Kabe‘deydi. Önemli olan gönlünüz dönmesin. Gönlünüz kıblesini biliyorsa mesele değil” sözleri üzerine “Hocam gönül de sağlam bir altın terazisi değil” ifadesini kullanmakla yetinmesi ve bunun karşısında İslamoğlu‘nun düşüncesinde ısrarı karşısında konuya açıklık getirme ihtiyacı duymadan başka konuya geçmesi dikkat çekti.” (3)

Mustafa P.slamoğlu’nun Şia’ya olan muhabbeti ve onlarla pek çok noktada aynı i’tikâdı paylaşdığını biliyoruz. Buna binâen kendisine soruyoruz:

4) Şiilerin Hz. Ali’ye ve diğer 11 imâma olan ifrât derecesindeki göstermelik ve gayr-i meşrû’ bağlılıklarını, hele bazılarının Hz. Ali’yi ilâh kabûl etdiklerini bir kere olsun dile getirdiniz mi? Bunun şirk olduğuna dâir bir tek tweet atdınız mı? Atamazsızınız, çünki siz onları ileri derecede “Müslüman” olarak; ve onlar da size “Hocam” diye hitâb edecek kadar sizi kendilerinden görüyorlar…

“M. İslamoğlu’nun Irak’taki Mukaddes Şiî Topraklarına Ziyareti”

“Bu görüntüler, aşağıdaki “ŞİΔ sitesinden alınmıştır ve resimlerin üzerindeki yazıda, Şii site sahibinin, İslamoğlu’ndan “HOCAM” diyerek bahsetmesi oldukça dikkat çekicidir:

 http://www.alulbeyt.com.tr/haber_detay.php?haber_id=1648″

“Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik’in ne olduğunu” Merhûm Üstâd Necib Fâzıl’dan okuyalım:

“Tutan; bir şahsı mübâlağayla tutan” ma’nâsına Şiîlik ve onun netîcede aynı, fakat tespitte tersinden, “Bırakan” anlamında Râfızîlik, biri Hazreti Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Alevîliği de kelime farkıyla içinde taşır.”

“İsnâ Aşeriyye” adı altında Hazreti Ali soyundan “12 İmam” nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar… Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gâip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte…

“Tenâsuh”a, ölümden sonra rûhun başka cesetlere hulûlüne inananlar; Allâh’ı insan şeklinde hayâl edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler…

Herşeyi bâtına, içyüze bağlayanlar ve zâhire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkâr edenler…

Hazreti Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldırıldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, “şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!” iddiâsında bulunanlar… Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazreti Ali’ye benzetip Vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar…

Hazreti Ali’yi İLÂH KABÛL ETTİKTEN sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler…

Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik budur…” (4)

Şimdi de Muhassılu’l-Kelâm ve’l-Hikme eserinden Şiiler hakkında hulâsa olarak iktibâs etdiğimiz yazıyı okuyalım:

“Usûl-i Şîa’nın vâzıı İbn-i Sebe’dir. Merkûm (İbn-i Sebe) evvela Hazret-i Ali’yi (radıyallâhu anh) vasî göstermiş, cemi’ ashab üzerine tafdîl eylemiş, saniyen bir takım telkînât ile ashâb-ı güzîne, husûsan hulefâ-yı selâseye [ilk üç halîfeye] (radıyallâhu anhum ecmaîn) ta’n ve sebbe sebebiyyet vermiş, sâlisen Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) uluhiyyetini [ilâhlığını] telkin eylemiş idi.” (5)

“Havass-ı İmâmiyye (İmâmiyye’nin=Bugünki İran Şii Cumhûriyeti’nin resmî i’tikâd mezhebinin Esasları) Şöyledir:

İsnâaşeriyye, yani [İmâmiyye mezhebi] eimmeden [imamlardan] her birinin kavlini [sözünü] kabûl etmeyi vâcib görür. Kavl-i eimmeyi kabûlün vâcib olması içün bu babda şu gibi asıl lâzım olur:

  1. a) Eimmeden (imamlardan) her biri, Rasûl-i Ekrem (aleyhisselâm) gibi ma’sûmdur [günahsızdır]. Binâenaleyh, ancak hak söyler, hiçbir ferd ona muhâlefete kâdir olamaz. Başkasının bu babda nizâ etdiği şey’, Kitâb ve Sünnete red olunamaz [Kitâb ve Sünnetin hükmü istenemez].
  2. b) Eimmeden her birinin kavli [sözü] Rasûl-i Ekrem’den menkûldür [nakledilmişdir]. Her birinin dediğini Rasûl-i Ekrem (aleyhisselâm) demişdir. Bu nakilde de ismet (mutlak doğruluk) vardır. Binâenaleyh imâmın kavli [sözü] Kur’an ve Sünnet-i mütevâtire [en kuvvetli sünnet] hükmündedir. Artık Kur’ân’a, hadîse ve kıyâsa i’timâd yokdur. Ancak eimmenin kavline i’timâd vardır. İmâmiyye’nin Şeriat’daki umdeleri Ali Zeyne’l-Âbidin, M.Bâkır, C. Sâdık gibi eimme-i ehl-i Beyt’den nâkildir.

Ehl-i Sünnet’ce bu zevât da sâdât-ı müslimînden [müslümanların büyüklerinden] ve eimme-i dînden [dînimizin büyük imamlarından] ise de, ma’sûm [günahsız] değillerdir. Nebîlerden başka günahsız yokdur. Şu kadar ki onlardan [Ehl-i beyt imamlarından] naklolunan şeylerin çoğuna kizb [yalan] karışmışdır. İSMET İDDİÂSI NÜBÜVVETDE MÜŞÂREKETDİR [nübüvvete şirk koşmakdır]. Çünki ma’sûma her kavlinde ittibâ’ [uymak] vâcibdir, muhâlefet câiz değildir, bu ise hassa-ı enbiyâdır [peygamberlere mahsusdur]. Bu halde, eimme-i ma’sûmîne lâfzan değil, ma’nen nübüvvet verilmiş oluyor; DÎN, EİMMEYE TESLÎM OLUNUYOR.” (6)

Buna mebnî eimme, cemi’ ahkâm-ı Şer’iyye’yi [buna göre bütün imamlar Şeriat hükümlerini] nesh edebiliyorlar, haramı helâl, helâli haram kılabiliyorlar. İmâm kâim [hayatda, işbaşında] oldu mu, Dâvud ve Âl-i Dâvud hükmü gibi hükmediyor, ya’ni beyyine taleb etmiyor, herkese hakını veriyor, hak ve savab ancak eimme tarafından sâdır oluyor. Arzın hepsi imâmın oluyor, imâma humus [kazancın beşde biri] veriliyor.

Eimmeye melâike dâhil oluyor, onlara haber getiriyor, eimmenin fi’li ancak ahd ve emr-i ilâhî ile oluyor. İmam, olanı ve OLACAĞI biliyor.

İsmet te’sîriyle bir kısım mürîdân, meşâyih-i mutasavvifeye [tasavvuf şeyhlerine] mahfuz diyor, her işledikleri şey’de onlara mutâbaat edüb [uyub] aslâ muhalefet etmiyorlar.”

Tasavvuf düşmanlığı üzerinden politika basamaklarında binbir perende atarak ve yalayarak yükselme hevesine kapılan M. P.slamoğlu, bir yandan da (Teşeyyu’=Şiileşme) yolunda at mahmuzlarken, bu son paragrafı acebâ hangi “tasavvuf dîninin şirkinden tevbede” kullanacakdır!. Îman gidince, binbir tenâkuz ve tezat da şarhoş şeyi gibi böylesine ortalığa saçılıb kokutuyor. Kelâm-ı Kadîm “Müşriklerin hücceti (delili) olmaz” buyururken ne mu’ciz beyânlarda bulunmuş.

“Şii Câferîliğin îmân esasları” şöyle devam ediyor:

“İşte İmâmiyye’nin, İsnâaşeriyye’nin Şer’iyyâtı!.” (7)

“İmâmiyyece hâtemü’l-enbiyâ Hazret-i Rasûl-i Ekrem’dir. Ancak vasî’ olan emîre [Hazret-i Ali’ye] -nebî makâmına kâim olmakla- vahiy nâzil olmuşdur. Şu kadar ki, vahy-i nebî ile vahy-i vasî arasında bir fark vardır. Nebî meleği [Cibril’i] müşâhede eder, vasî müşâhade etmeyüb mücerred sadâsını işitir. Hazret-i Ali de meleğin sesini işitmiş ise de meleği görmemişdir.

İmâmiyye, diğer fırâk-ı İslâmiyye’ye [İslâm mezheblerine] muhâlefetle, enbiyâyı, efdal-i nâs [peygamberleri insanların en üstün ve büyükleri] i’tikad eylemez. Belki Hazret-i Ali’yi müttefikan [ittifakla] ulu’l-azim olan enbiyânın ma’dâsından efdal ve a’lem bilir [en büyük altı peygamberden sonra en üstün bilir].

Müteveffâ Humeyni ise, Hüseyin Hâtemî nâm şiinin terceme edib şimdi hapishânede bulunan Ali Bulaç denen Fetto’cunun nisan 1979’da basdığı “İslâm Fıkhında Devlet” isimli kitabının 65. sahifesinde aynen şöyle yazar:

“İmam’da egemenlik yetkisi ile birlikde bulunan görevden ayrı olarak ma’nevî makamlar da vardır. Bu ma’nevî makamlar, “ilâhî küllî hılâfet” makâmını ifâde eder ve imamların (A.S.) beyanlarında ba’zen bu makâmın zikredildiği görülür. Bu, tekvînî (evrensel) bir hılâfet olub, bu hılâfet gereğince BÜTÜN ZERRELER VELİYYİ EMR’E BOYUN EĞERLER. MEZHEBİMİZ GEREĞİNCE, BU MA’NEVÎ MAKAMLARA “MELEĞ-İ MUKARREB [Cebrâil, Azrâil, Mikâil ve İsrâfil Aleyhimüsselâm] VE “NEBİYY-İ MÜRSEL” [Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin gönderdiği bütün peygamberler] DE ERİŞEMEZ…. [İmamlar için şöyle dediklerini devamla] Yine, “Bizim Allah ile öyle hallerimiz vardır ki, NE MUKARREB MELEK ONLARA GÜÇ YETİREBİLİR NE DE MÜRSEL NEBΔ buyruğu da hatırlanmalıdır.” (A.g.e, s.66)

Şii dîninin tasavvufu (!) da böyle bir şey. Şiiler gibi kaderi inkâr eden P.slâmoğlu, “Şirki” nedense hep 15 asırlık “Ehl-i Sünnet” içinde arayıb uydurmayı meslek hâline getirmiş, misyonerliğini yapdığı şiilikde aslâ görmez olmuşdur! Halbuki yukarıdaki satırlar, onun arayıb da bulamadığı en üst kıvamda bâtınîlik taşıyan ve “Bize Kur’an yeter” şeklindeki inkârlarını en şiddetli biçimde cerheden taş gibi tenâkuzlarından bir başkasıdır. Binlercesi gibi bu noktada da “Müşriğin hücceti olmaz!” hükmünü hatırlatmadan geçemiyeceğiz!

Şii Câferîliğin i’tikâd Esaslarına devam edelim:

“İmâmiyyece eimme-i ma’sûmîn, ahkâm-ı Şer’iyyeyi nesh edebilir [Şerîat kânunlarını kaldırabilir].

Kabirde, kıyâmetde İmâmiyye’den olanlar, seğâir [küçük günahlar] ve kebâirden [büyük günahlardan] dolayı muazzeb olmayacaklardır [azab çekmeyeceklerdir]. Çünkü İmâmiyye, halâs ve necâtda [kurtuluşda] hubb-ı Ali’yi [Ali sevgisini] kâfî görüyor.” (8)

İşte Şiilerin Cenâb-ı Hakk’a şirk koşacak kadar Hz. Ali ve diğer 11 imâma olan bağlılıkları!.

Şimdi soruyoruz: Bu işlenen şirklere karşı neden KÖR, SAĞIR ve DİLSİZ’siniz de mevzû’ Ehl-i Sünnet TASAVVUFU olunca gözleriniz dört açılıyor, kulaklarınız dimdik ve diliniz 10 metre uzuyor ???. Derdiniz şirk ise eğer, neden bu işlenen şirklere de bir tek kelâm etmiyor, hattâ meşrû’ göstermek için kırk takla atıyorsunuz?

Tasavvuf ve mürşidlere karşı YALAN DOLAN, İFTİRA, IRKÇILIK diz boyu…

“Ey ehli tarik Şehrizorlu Halidi İng. işgalindeki Hindistana götüren, dönüşünde “kutbul Aktab Mevlana Halid Hz.” diye pazarlayan gücü araştır” (12 Eylül 2017, sa: 11:50)

Diye utanmadan Hâlid-i Bağdâdî Hazretlerine iftirâ ederek tweet atıyorsunuz da neden:

“Ey Ehl-i Şîa, sapık da’vânızı ve i’tikâdınızı gerçek İslam diye size pazarlayan perde arkasındaki San’alı Yahudi İbni Sebe’yi araştırın.”

diye tweet atamıyorsunuz?

Çünki siz, Tasavvuf ve mürşidler üzerinden İslâmiyet’i tahtie ediyor, böylece de esas derdinizin 14 asırlık İSLÂM olduğunu i’lân ediyorsunuz…

(Devâmı var)

 (İntişârı: 23.09.2017)

 

Kaynaklar:

(1) http://www.risalehaber.com/islamoglu-kemalistler-ile-elele-tarikat-ve-cemaatlere-sovme-yarisinda-282439h.htm

(2) https://www.youtube.com/watch?v=kXdJ-CCKvT8

(3) http://www.milligazete.com.tr/haber/1005283/islamoglundan-anitkabir-aciklamasi

(4) (Merhûm Üstâd Necib Fâzıl, Doğru Yolun Sapık Kolları, sh: 73-74)

(5) http://www.turkcesi.biz/ulumi-seriyye/akaid/1-sii-caferiligin-iman-esaslari.html

(6) http://www.turkcesi.biz/ulumi-seriyye/akaid/2-sii-caferiligin-iman-esaslari.html

(7) http://www.turkcesi.biz/ulumi-seriyye/akaid/3-sii-caferiligin-iman-esaslari.html

(8) http://www.turkcesi.biz/ulumi-seriyye/akaid/4-sii-caferiligin-iman-esaslari.html

1 Comment

  1. besmele dedi ki:

    Ebussûd Efendi 481. fetvâsında Şiiler hakkında: “Ve reisleri fâcir mel’unu ma’bûd eyleyib ona secde ederler.” buyuruyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir