(2) Eygi’nin Dinde Tenâkuzları, Pürsür’at Berdevâm!
8 Ocak 2014
(2) Dembokratların Yüz-Karaları Ve Yüz-Numaraları!
13 Nisan 2014

Entel, dantel, mütefekkir (!) veya mütefeyyil medya aydınlarından (!) ve birâder-i muhteremim Bayram Efendinin icâd-ı kadîmi Dilipok nâm kimesne,  (24

ŞECÂAT ARZEDERKEN DİLİPOK, NERESİNİ GÖSTERİYOR?

Mehemmed SAFFET

  

 

Entel, dantel, mütefekkir (!) veya mütefeyyil medya aydınlarından (!) ve birâder-i muhteremim Bayram Efendinin icâd-ı kadîmi Dilipok nâm kimesne,  (24 ocak 2014) tarih-i efrencîsinde yevmî yazı diye bir güldürü neşretdi!

  1. Hicrî asırda, tanzimat, meşrutiyet, cumhuriyet derken, nihayet öyle bir dembokraside karar kılındı ki, dil ile ta’rîf gayr-i kabil!. Bunu, ne kadar, satırlarla satırları soğan misillû doğrasak ve önümüze serpiştirsek, bütün incelikleri ile anlatıb masaya yatırmak zor mu zor!. Mes’eleyi kavl-i mücerredde bırakmamak içün, ara sıra, bazı ehl-i sünnet avukatı mücâhid (!) çıtkırıldım beyfendilerin; ve Dilipok gibi entel ve dantel zevât-ı cümbûriyyenin satırlarına, satırlarımızı baltalarımızla beraber sallamak lüzûmunu hissediyoruz!

Nasıl bir dünyadayız?. Kendisini fetvâhâne emîni sanan çok bilmişler veya hiç bilmezler veya cehl-i mürekkeb içine balıklama dalıb, dal dingil yüzenler arasında nasıl nefes alıyoruz, bunları da biraz telhîs edib nazarlara verelim dedik!. Böylece, bazı sûret-i Hakkdan görünen eşhâs-ı mestûre iyi anlaşılır; ve Kıyâmet alâmetlerinden bir kısmı da, aynelyakîn seyr ü temâşâ edilmiş olur!..

 Bu tefekkürât ve tezekkürâtımızı arza müsâreât eyledikden sonra, “maksûd, hemân sadr-ı keremkârı senâdır!” deyüb, dilimizdeki mevzû’u beyâna mübâşeret eyleriz, Kâriîn-i Kirâmımız Efendilerimiz Hazerâtı!..

Bâlâda zikri muharrer tarih-i efrencîde, bir cerîde kûşesinde tevzi-i akl ü fikr ve dîn ü devlet eden, ukalâ, üdebâ, fukahâ ve fuzelâdan (!) A. Dilipok nâm kimesnenin, satır altına yatırdığımız bir takım satırlarını, ber vech-i âtî, iktibâsen şöylece beyân ederiz: 

1)               “Kula kulluk yok! Sadece Allah’a iteat edilir. Başkasına kulluk ederseniz onu İlah ve Rab edinmiş olursunuz.. Masiyette babanız da olsa iteat yoktur..”

Ne babası, babasının pâdişâhı olsa ne yazar!. Aklınca çok yaman ve iri mi iri, okkalı ve oturaklı bir kelâm etmiş olacak ya; eski dostları, yeni düşmanları olan ananasya cenâhına mukavvadan saldırma veya hançerini sallıyacak ya!. Lâkin kelâmî ve i’tikâdî sermâyesi olmayınca, her sallayışıyla, sâdece nice çamlar devrilecek! Ona göre ise, haşhaş tarlaları ile ananas ve babanas bostanlarının gûyâ anası bellenecek!. Zeyd-i recül, fil gibi züccâciye dükkânına dalarsa ne olur, işte öyle bir şangırtı ve langırtı cümbüşü!

Cumbûriyet entel ve aydını bu zât-ı mütehavvil, zikri muharrer satırlarını, Okyanus Ötesindeki memâlik-i küffârda sâkin ve mukîm; ve bedduâsındaki vecd ü istiğrâk, hiddet ü şiddet ve yay gibi yaylanmalarıyla dahî meşhûr, meşdûh, meşgûl ve meşkûk  bir Âdemoğlu ile, onun “ananâs, babanâs ve haşahâş” ile iştihâr etmiş şâkirdân ve muhibbânından bâhis olarak bir şeyleri kalemine dolamakda; ve akl ü fikrince de, kedinin şeyiyle oynaması gibi gûyâ onlarla oynamakda ve oyalanmaktadır!

Bâlâdaki 4 adet cümleden ibâret  satırlık satırlarla da, bu “kâtib-i bed tahrîrin” iri ihtârlarına hedef olan kimesneler, ol âdem-i baîd ile, O’nun, şakirdân-ı şâkirân-ı şâyiânı ve sanki âlem-i fenâ sırtındaki 140 düvel-i ahırsaman cemâhiriyyesindeki evlâd ü ‘ıyâlidir!

Entel-i cümbûriyye ve müsevvid-i fetavâ-yı hevesât Dilipok nâm kimesne, bu dört cümle ile, hem tenâkuz-ı fâhiş, hem hata-yı azîm ve hem abes-i ahbes birkaç vechi bir araya getirerek halt eylemiş; ya’nî biribirlerine katıb bir güzel karıştırmışdır!. Evet, dediği gibi kula kul olunmaz, dosdoğrudur; ancak bunu ta’kîb eden cümlenin, “sadece Allâh’a kulluk edilir” olması iktizâ ederken; “Sadece Allah’a itaat edilir” şeklinde oluşu, ilm-i kitâbet ve beyân nazarında, hafif ve lâtif bir nâne çeşnisi vererek kuvve-i zâikayı havalandırmaya bile yaramamışdır!. Sâdece Allah’a kulluk edilir, bu doğru yani savabdır dedik! Velâkin, iki cümle arasına sokuşturulan “sadece Allah’a itaat edilir” sözü, orada katakülliye hizmet eder şekilde ızhâr-ı endâm eylemektedir!. Dahî, paralel-i hükûmet olan cemaat-ı mehdiyyet ve şakirdân-ı şâkirân-ı şâibâna da, şiddet ü hiddete âlet edilir şekilde sakat ve maksadlı isti’mâl edilmektedir! Ayrıca da nâkıs kullanılmışdır!.

Bu cümle, “sadece” kelimesi ile tahsis ve ta’yîn edilince, maksad-ı aslîsinden zıplatılıb sıçratılmış; ve özürlü hâle düşürüldüğünden,  izâha muhtac hâle de getirilmişdir!… Çünki müslümanlar, sâdece yani mücerred, Allâh Azze ve Celle Hazretlerine değil; nice âyât ü ehâdîs ve icmâ’ mu’cebince, Allâh Celle’ye tebean Rasûlüne, Rasûlüne tebean de, O Hazret-i Rasûlün emîrine itaatle mükellef, buna mecbûr, me’mûr ve mahkûmdurlar…

Emîrine itaat, Rasûl’e; Rasûle itaat de, Allâh Azze’ye itaate müteferri’…

 Müslümanlar, müslümanlardan  (minkum=sizden) ülülemre, ulemâ, ümerâ vükelâ ve vüzerâya; velâyet ve kumanda sâhiblerine, mücerred meş’rûiyyet tahtında itaat ile mükellefdir… “Allâh’a, Rasûlüne ve ülülemre dahî itaat” ile mükellef, buna me’mûr ve bununla emredilmiş olununca, itaatin, “sadece lafzı” ile Allâh Azze’ye hasredilişi, ne yazık ki burada da, hafif ve lâtîf bir nâne çeşnisi bile verememektedir!.

“İtaat” cümlesi, iki “kulluk” cümlesinin arasına öylesine preslenmiş ki, insan, kullukdan çıkıb “itaat” cümlesine, oradan da tekrar “kulluk” havuzuna dalgalanıb dalınca, “Allah Azze’den başkasına itaat ederseniz, o itaat etdiğinizi ilâh tanımış olursunuz!” hezeyânı ile burun buruna tokuşmuş oluyor!. O zaman da ma’nâ, tam cumbûrî (bö.kenekden) fetvâ sıkma zırvasına dönüyor!. Dolayısıyla da, Kıyâmet alâmetlerini akla getiriyor!..

Zâten, yazının devâmı veya tamâmı okunursa, hafif ve lâtif nâne râyihasının kıvâm u kıymeti ve lezâiz ü hasâisi fevkal’âde hâtıra düşmekle, ip cambazının, ipden düşüşündeki yüreği ağza getirme sahnesini tahattur etdirmektedir!.

Kulluk ve itaat mes’ele-i mühimmesini böylece ve şimdilik geçerek, müteâkıb satırların satırlık hâllerine bir satır sallıyalım!.. “Satırlar üzerinden vesîka” da diyebileceğimiz ve “ananas cumhuriyeti Locafendisi ile şakirdân-ı şâkirânı” hedef alan şakır şukur cümleler şöyle: 

2) “Allah ve Resulü dışında kimse masum değildir.. Herkes yanılabilir. Allah’ın bildirdiği dışında kimse mutlak anlamda gaybı bilemez.. Onun için birileri peygamberle konuştuklarını söylemeye başladılar.. Hatta peygamberin kendilerini ziyaret ettiği, hocaları ile görüştünü, her perşembeyi pazara bağlayan gece buluştuklarını, zaruret halinde zaman ve mekanla kayıtlı olmaksızın görüştüklerini ifade ediyorlar. Çevrelerini de buna inandırıyorlar..”

“Şeyhe iteat Allah’a iteat olarak takdim ediliyor, haşa! Önlerinde “Musalla taşındaki meyyit gibi” olmanızı istiyorlar. Abilere iteat şart.. Onlara itiraz ederseniz “Şefkat tokatı”nı yersiniz! Söylenen bu! İteat etmezseniz Allah’a asi olmuş olursunuz.” 

Entel-i bamtel  Dilipok aydının kelâmî ehliyeti, pardon, icâzeti ve ilmî şeref ve haysiyyeti; ve en az, tahsîl-i terbiye  ve ta’lîmi hangi derekelerde ise, daha ilk iki cümlesinde ma’lum olaktadır!. Dahî, kaç kıratlık münevverân-ı ahırsamandan olduğunu da ele veriyor!. Buyrun cevhere: “Allah ve rasulü dışında kimse ma’sûm değildir.. Herkes yanılabilir!”

Miş!

Allâh Azze de ma’summuş!. Peygamberlere hass, münhasır ve mahsûs olan bu ilm-i tevhîd ıstılâhı, ya’ni “İSMET”, yani “ma’sûmiyyet” sıfatı, acebâ ne zamandan beri Allâh Azze’ye de hamledilir olmuş, keşf ü kerâmet eyliyen beri gele?

Bu memleket-i cumbûriyyede “entel” dediğin, işte böyle dantel cinsinden!..

Cihâna ve ehâli-i cumbûriyyeye fetvâ ve din dersi verene bakın hele!. “Kendisi muhtâc-ı himmet bir dede” olan şu cumbûriyet çocuğuna bakınız!. Cenâb-ı Hakk ma’sûm, yani “günah, haram ve ısyân işlemiyenlerdenmiş!.” Aklı, çok bilmekden, çakallanıb çatallanıyor tabii!. Günahları, (haram ve ma’siyeti, kendisine ısyân olan hususları), hem, Allâh Azze tesbit ve ta’yîn edecek; hem de, O, günahları kendi kendisine yasak edecek! Hâşâ… Kendisi, O Hakk Sübhânehû ve Teâlâ, O SÜBHÂN olan Azze ve Celle, gene kendisine karşı mes’ûl olacak!. Tevbe yarabbi!

Kızgın şişle akıl yakan o aklın, ikinci işkencesine bakınız:

“Allah ve Rasulü ma’sum, başkası aslâ!”

Yani “ma’sûmiyyet” sıfatında Allâh ve Rasûlü yanyana!. İkisi de yan yana; ve günâh, haram, ısyân işlememekde berâberler!

Oha!

Günahsız oluşda Allâh Azze, Abdi ve Rasûlü kadar günahsız! Al sana, Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretlerini Kulu ve Rasûlü derecesine indiriş, tenzîl-i rütbe şirki!

Günahsız oluşda da, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri, Allâh Azze derecesinde günahsız!. Al sana, Rasûl-i Rusül Aleyhisselam’ı, Allâh Azze derecesine çıkarış şirki!

Kanalında, inâsa taabbüd seanslarıyla emvâl-i avrâdiyyesini mart “kedicikleri” gibi üryan miyavlatan ve höykürterek köpürten (B.kdar nâm) ahırsaman mehdisinin “Allâh telâkkî ve îmânı da” böylesine sakat mı sakat!. Hasan Sabbah’ın haşhâşîleri gibi bir başka cinsden!. Bu fetvâ ve biyo-sekx ve tatbîkî, tahkîkî ve tecrübî ilimler de fışkırtan, “paralel ulemâ ve fukahâ” (şe.vet) ehli de, “Üstün Akıl” peşinde!  Sık sık, Allâh Azze diyecek yerde, diyemiyorlar da, “âlemdeki nizâmı yaradan Üstün AKIL”dan (sonsuz kere hâşâ) lâf ve lâkırdı ediyorlar; ve böylece, cihânı Darwin yahûdîsine karşı techiz ve irşâd ediyorlar maşşallâh!!!. Tabii yiyene hatta tıkınana ve hatta yutana ve içene!

Aynen, O “B.ktar” nâm “kedisel ve küresel” mehdi-i ahırsaman da, Dilipok zât-ı filozofikolasyon ve teolojiterapikolojileri gibi insanlığı “paralel” tedâvîde!. “Paralel devlet, parabol yetenek ve pratik beceri ve parasenfonik benzeti ve papahelezonik gözetiler”, sâdece, “üstün aklın” Pensilvanya, Yehûdistan ve Vatikân mıntıkalarına birer mevhîbe-i şeytâniyyesi bilinmemelidir!. Bir takım şehevî, şeytânî, şebekî renk ve ritüelleri din istismârına bulayarak takdîm; ve yiyenlerinin ağzına kadar tutub yalatma pezevenkliği, artık “küresel dünyânın” en son icadları arasında sayılabilir!. “Üstün Akıl”, Allâhsız haçlı ve yehudi son asır filozoflarının, gûyâ “Allâh’sız değil” dedirtmek içün uydurdukları bir gözboyama rimelidir!. T.C. ateizmasının, İlâhiyatlarında ders kitabı olarak okutulan “bilmem ne felsefesi” gibi kitablarda da, bunlar okutulub, istikbâlin müftü (püftü) ve vâiz  ve din dersi muallimleri, böyle “üstün akıllara (Allâh diyerek) tapmayı tahsîl etmiyorlar mı?!.”  Mart da yaklaşırken, anıracak derekelerde miyavlıyacak “kediciklerinin” münâsib mıntıkalarına “üstün akıl” rimeli veya boyasından, dileyen, dilediği kadar sürüb sürüştürebilir!.

Ulan, akıl, mahlûkda bir ni’metdir ve yaratılan bir cevherdir; HÂLIK “yüksek akıl” olur mu hiç?. Akıl denen mahlûka, hâlıkiyyet ve tekvîn sıfatı isnâd edilir mi hiç?. Aklı putlaştırmanın şu iğrençliğine bir bakınız!. HÂLIK=YÜKSEK AKIL!

 Böyle “kedicik-köpekcik çiftliği patronu” mehdilerin, gel de, ervâh-ı kerîhelerinden başlama… Din kisvesi altındaki zındıklıkların bini bir para!

Fakat, yiyen mi?. Aman Allâh’ım, sebil, kelepir! Boya badanalı, silikonlu, bütün münhanilerini gözlere sokub her an herşeye hazır gibi duran ve kuduran gözler de var ya…. Takibçi ve terkibcileri müfsidân, kenefe konan sinekler gibi bunların üzerine hurrâ!

Estağfirullâhe’l-azîm!

Geçelim… İblise ısmarladık!

Kimisi Allâh Azze içün “Üstün AKIL!” demede; kimisi de, “Allâh Azze ma’sumdur günah işlemez” demiş olurken; bundan, sahne sihirbazlarının  el çabukluğu ile, hata etmezlik (lâ yuhtîlik) tavşanı çıkarmada!. Veya, cehele sarhoşluğuyla, “yan yatdı çamura batdı!” manzarasını objektiflere aksetdirmede!

Allâh Azze’nin “ma’sûm oluşu” da nerden çıkdı?.

Zâtî ve sübûtî 14 sıfat içinde “ismet sıfatı” nerde?. Uydur uydur yaz, nasıl olsa, mücâhid cerîdelerin mücâhid kalemlerindensin ya!. Vasatın seviyesi, hele i’tikâd derecesi herşeyin altına inmiş ya!. Bir de entel ve dantel oldun mu, sâdece “papalar ve şii âyetullâhları (lâ yuhtî ve lâ yüs’el) olacak değiller ya!.

Ma’sûmiyyet, yani İsmet sıfatı, bu günâh, ısyân ve haram işlemekden kat’iyyen berî oluş, Peygamberân-ı ‘Izâm Hazerâtı içün VÂCİB’dir… Ve bunun zıddı olan, Allâh Azze’ye karşı “ısyân etmek ve günah-haram işlemek”  ise, peygamberlerin tamâmı içün muhâl, mümteni’ ve müstahildir

Ömrü boyunca eline bir tek İlm-i Kelâm veya Akâid kitabı alıb devretmiyen entel ve dantel cumbûriyet evlâd ü ahfâdına bu kabil tevhîd bahisleri acebâ nasıl anlatılır; ve bu kabil mudill zevât-ı zevzeknisâr olan 500 mumluk cümhûrî (aydınlatıcı, zıyâ saçıcı) enteller, nasıl zîakl ü zeyrek bir erkek hâline gelür, ziyâde mesâil-i müşkileden bir bahis!

Ma’sûmiyyet sıfatı varsa, Allâh Azze’nin, kime karşı ısyân edib günâh işlememesi icâb edecek, hâşâ ve kellâ?!?! Kime karşı mes’ûliyyeti var ki, O’na karşı “ısyân ve günah işlemekden” berî olsun; ve kendisine çeki düzen verib, adam gibi ilâh olsun!. Sonsuz kere hâşâ ve kellâ!!!

24 saatde 5 vakit namaz ve tesbihatıyla tam 540 kere, sünnî bir müslümanın tenzih etdiği Allâh Azze ve Celle’ye (îmân), bugün en baş ve ehem iş olmuşdur!

Tevbeler Yâ Rabb!

Bu milleti Pompei şeytanları gibi yakıb taş eyleme!

Şu yuvarlak (global) ve mahlûk dünyâda, ervâh-ı tayyibelerinden değil ammâ, ervâh-ı tamtâmiyye ve kerîhelerinden başlanacak ne kadar mahlûk var, ne kadar!

Entel ve dantel, mezhebsiz ve tasavvuf düşmanları, cumbûriyyet ve dembokrasinin akıl ve fikir sevkiyâtıyla, filozofik derekede bile olsa, işliyen bir (mübtedia zihin idmanına) dahî sâhib olamamışlar!. Lise denen pozitivizma tezgahları seviyesindeki bir mantık ve felsefe dersi ile, agnostikliğe (Allâh Azze varmış yokmuş beni ırgalamazlığa) yönlendirilen; ve fakat, aklı vasat derecede işliyen bir zavallı bile, böyle abukluk çukuruna düşemez!. “Beni ırgalamaz!” der, çekilir kenara; ve entel müftülüğünü, “dantel püftülükle” sürdürmiye kıyâm etmez!

Üstelik Dilipok, “Allah ve rasûlü dışında kimse ma’sûm değildir.. Herkes yanılabilir!” derken, ma’sum oluş, “yanılmazlık” olarak ma’nâya kavuşturuluyor!. Ne alâka hey? Ma’sûmiyyet yani İSMET sıfatı, “yanılmama” sıfatı değil; Allâh Azze’ye “ısyân etmeme, günah-haram işlememe, ma’siyetden berî olma” sıfatıdır… Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ve bütün Peygamberân-ı Izâm Hazerâtının “yanılmama” sıfatı yokdur… Allâh Azzeye “ısyanda bulunmama” sıfatı vardır; yani ma’sûmiyyet yani ismet sıfatı vardır… Peygamberân-ı Izâm Aleyhimüsselâm Hazerâtı, ictihadlarında “hata” edebilir ve etmişlerdir de; ancak, mücerred sübhân olan Allâh Azze, vahiy ile, bu “zelle” denen hatalı (isâbetsiz) ictihadları derhâl tashîh buyurmuş, düzeltmişdir…

Âdem Aleyhisselâm’a ve Dâvud, Nûh, Lût gibi bazı Peygamberân-ı I’zâm Hazerâtına, “harâm, günâh, ısyân, Allâh Azze’ye oğulluk, kızlık, v.s.” isnâd ve iftirâsı atan yehûd ve nasâra ile  onların i’tikâd ortaklarına;  veya Allâh Rasûlü Aleyhisselam’a îmânın şart olmadığını neşreden haşhâşî ve ananascı çete ve mafialara müslüman denilemez… Çünki, Peygamberlere îmânları, Kitâb, Sünnet ve İcmâ’daki gibi değildir…

Büyük Müfessirimiz Muhammed Hamdi Efendi Merhûm, “Bir tek peygambere bile inanmamanın, mâhiyyet-i nübüvveti inkâr olduğunu; bunun da, bütün peygamberleri ile berâber Hakk Teâlâ’yı inkâr demek olduğunu” beyân buyururlar…

Dilipok ise, hem bu kadar kelâmî mes’elelere uzak mı uzak; hem de, dünyâya (dîn dersi) vermiye kalkıyor!. Hele bu pörsük akâid dağarcığı ile, Locafendi ve şakirdân-ı şâkirânının önüne çıkarsa, kendini müftü zanneden bu adamı onlar, Dr. Muhammed Reşad Efendi’nin ta’bîriyle “püftü!” yaparlar!. Locafendi ve diyalog cemâhiriyyesinin te’vil ve kıvırtmaları ve hadîs-i şerîfde geçen “bilgiç mütereddidlere hass cerbeze-i lisâniyyeleri”; mugâlata ve mübâlağaları, ifrâd ve tefritleri ve “ibrâhimî dinler” felsefe-i Vatikâniyyesinin büyü ve tılsımları; ve bilcümle efsûn, hipnoz ve fırıldakları karşısında, bu bay entel, sudan çıkmış balığa döner ve içler acıtan hâl-i pür melâli ile de yürekleri dağlar!

 

Bu hâline bakmadan, adam kalkmış, üstelik de kalemini kırbaç yapmış, Locafendiye, “Pensilvanya Ananas Cumhûriyetine” ve bu cumhuriyetin vatandaşları olan şâkirdân-ı şâkirân-ı şâyibâna, aklınca şakır şakır şakırdatıyor!. İyi ammâ onlarda “şeyhlik” gibi bir makam, rütbe ve derecât-ı uhreviyye ve ma’neviyye ve dahî ruhâniyye ve ruhbâniyye yokdur ki!. Dilipok, acebâ onlarda olmıyan ve fakat turûk-ı aliyyede olan “şeyhlik” makâmını, onlarda da varmış kataküllisi ile kalemine alıb, Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat târih-i kadîminde mevcud o âlî makâma da sallamıya mı kalkıyor?. O zaman adı geçen, “o kalemini münâsib bir menzil ve mevzide kullan” denilmeyi, hakk etmiş olmuyor mu?!

Zîrâ hiç kimse, hiçbir mezhebsiz, hiçbir vehhâbî, “selefiyim” diye göz boyayarak kendisini bidâyet-i İslâm’daki selefiler meyânında göstermiye kalkan herhangi bir zibidi, hiçbir Allâh’sız, 15 asırlık mukaddeslere sürtünmemelidir… Bugünki “ehl-i tarîkım” diyerek her haltı yiyen, odundan beter kütük, üçkâğıtçı, parti beslemesi, dembokrasi metresi ve şeytanın maskarası olmuş herif-i nâşerîfler üzerinden, 14 asırlık turûk-ı aliyye çizgisine horlamak, müslümanlık değil; gayr-i müslimlikdir!. Şerîat-ı Mutahhare’ye kıl kadar muhâlefeti aklının kenarından bile geçirmiyen; ve Şerîat’a muhâlif her tarîkatı mutlak bir zındıklık bilen; o Ehl-i Sünnet tasavvuf pîrânına ve onların çizgisindeki Müslümanlara da, “fırsat bu fırsat” diyerek saldırıya geçen eşirrâ olursa, toprak altındaki milyarlara bâliğ (ümmet) ile biz de, onları, İslâm karşısında “paralel haşhâşîler ve ananâsîler” olarak tesbît ve telâkkî eder; ve hakklı da olarak, gâyet güzel lâ’netler ve kahr u perîşân ve tedmîrlerine bedduâ ederiz… Zîrâ onların bu şekildeki aşağılamaları, 15 asırlık müctehid, müceddid, müfessir, mütekellim, ulemâ, sulehâ, şühedâ ve evliyânın, dolayısıyla ashab-ı güzîn hazerâtı ile Rasûl-i Rusül Aleyhisselam’ın dahî aşağılanması demekdir ki; buna rızâ gözterecek bir mahlûkun müslüman olmasına aslâ ihtimâl de verilemez…

 Ehl-i tarîk gibi görünerek, “bu kök ve onun silsilesi içün, olsa da olur olmasa da, geç git!” havalarına giren; veya bunu, bid’at ve fuzûlî bir keyfiyetmiş gibi iftirâ ve karalamalarla dile, kaleme ve hafife alan; veya İslâm ile alâkası yokmuş gibi göstermek içün, onu, kadîm Hind, Acem, Yunan ve bilmem nere felsefelerinin halitası (haltı) gibi takdîm eden  müslüman kılıklı echel-i cühelâ veya ekfer-i küferâ takımları da, zamanımızdaki çukurların en tehlikeli ve muzır  gürûh-ı lâ yüflihûnunu teşkîl ederler…

Yukarıda 2 numara ile iktibâs etdiğimiz satırlara dönecek olursak:

Burada, Rasûl-i Zîşân Sallâllâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri ile “konuşma, görüşme, ziyâret”lerden bahsediliyor! Hele “Türkçe Olimpiyatları” denen ve 140 memleketin zavallı ve garîbân ve müştehâd kızlarından bir harmanlama yaparak, onlara, göğüs, göbek ve kalçalarının çalkalattırıldığı o pespâye ve belaltı seviyesindeki meclislere, O “Server-i Kâinât Hazretlerinin ziyârete geldiğini” beyan etmek gibi iğrençlikler, Efendimiz’e düpedüz hakâretdir… Bu kabil beyanlar, O’nu, son derece sıradan ve basit bir adam derekesine indirmek de sayılır… İslâmî ukûbât sisteminin cârî olduğu bir dâr-ı İslâmda, bu kabil cürümlerin mütecâsirleri, en az, ta’zîr-i şedîd ile tecziye ve te’dîb olunur; ve ibret-i âlem içün de, Hergele Meydanı’nda uyuz bir eşşeğe ters bindirilib elâleme teşhîr edilirler!.. Allâhu a’lem bissavâb… Müştehâd kız ve nice çocuklara varıncaya kadar dünya insanlarını, bir takım ebter ve mahrem yüzü ve kıymeti bilmiyen herif-i nâşeriflerin bu kabil “hipnoz ve efsunlama” kataküllileri, aynı zamanda, haşhâşîkülli ve ananaskülli cümlesindendir!. Bütün bu fırıldakların altında, enâyi uyutma ve onları soyma ve bütün bunları irtikâb ederken de, papalar gibi cennetden arsa satma ve parsa toplama (endülijans muâmeleleri) yatmaktadır… Bunlar, “rüşvet ve yolsuzluk” denen alçaklıklardan bin beter daha iğrençdir; ve insanlık târihinde de, mukaddes Allâh Dînini kullanarak bu dereke mübtezelleşmeler ilk def’a görülmektedir… Bu rezâletler, “Mukaddesât, müessesât, muharremât, müştehedât ve mütedeyyinâta” en mülevves iffet tasallutu, ırz düşmanlığı, modern eşkıyâlık, haşhâşî patronluğu  ve ananascı mafia babalığıdır…

Ayrıca, böyyük mütefekkir ve mütezekkir ve entel Dilipok Üstâdları, Locafendinin, Peygamber-i Zîşân Aleyhi Ekmeli’t-Tehâyâ Sallâllâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri ile “her perşembeyi pazara bağlıyan gece buluştukları” gibi bir ibâreye de yer vermektedir!. Perşembenin bağlandığı günü, görüldüğü gibi “Pazar” olarak işâret etmekde!. Demek ki, “paralel ve parabol devlet baronları”, o ulu veya çok daha ulu mütekebbir zevât-ı pürvatvât olarak, perşembeden sonraki 2 günü de tayy-ı zemân ile ortadan kaldırıb, böyyük bir istidrâc cinsi hârikulâdelik sergilemektedirler!… Çünki herkesin ve cihânın, hatta Dilipok Bey’in bile bildiği, perşembeden sonra cum’a gününün geldiği; ve perşembeyi cum’aya bağlıyan geceye de, “cum’a gecesi” tesmiye edildiğidir!

 

  1. iktibâsımızın ikinci paragrafında ise, Medya ve Akit bülbülü ve bazı ateist herifler dosluğu ile de meşhur, meşrûh, meşmûl ve meşbû’ ve hatta me’cûr (!) Bay Dilipok, “Şeyhe itaat Allâh’a itaat olarak takdîm ediliyor, haşa!” demekde… Böylece, ananas, babanas ve haşahaş hizmet-i cemâhiriyyesinin başındaki mütekebbir-i a’zamın “şeyhliğinden” bahsediyor!. Adı geçen kalemşör, burada da son derece nisbetsiz “orantısız” bir lisan-ı bîedebâne ile tekellüm etmektedir!. Zîrâ her istediği zaman ve mekâna Rasûl-i Rusül Aleyhisselamı da’vet idüb sohbet ve istişâre ve diyalog eyliyen bir zât-ı ekber, kendisi içün böyle başçavuşluk rütbesi ayarında kalan “şeyhliği” nasıl kabûl eder?.. Ve ona bunu münâsib görenin münâsib taraflarını, acebâ hoplangaçlı beddualarla tornadan geçirmez mi?!.

 Gerek nurculukda ve gerekse mazîde “nurcu” görünüb son tahlillerde Ananas, Babanas ve ve Haşahaş İmparatorluğu tâc u tahtı üzerinde bir “konuma ve sunuma” sahib çok böyyük bir adamın cemâhiriyyesinde, şeflik ve şeylik vezninde “şeyhlik” makâmı diye öyle sıradan ve basit bir makamdan bahsedilemez!.

 Bâlâda zikretdiğimiz gibi, burada da, dilipokrifal bir poklukataküllihâl döndürülmektedir!.

 (İtaat) gibi, şer’î ıstılâhâtda fevkal’âde mühim yeri olan bir mefhûma, yukarıda bir nebzecik temâs etmişdik. Cumbûriyet ve dembokrasi felsefe-i lâdîniyyesi, Büyük Üstâd Merhûm Necib Fâzıl Beyin ifâdesiyle, ümmeti, “infirâd çukurunda” yaşıyan böcekler hâline düşürmüşdür… Yani onları, tek tek yaşayan, biribirlerinden kopuk, bir kertenkelenin kuyruk darbesiyle yıkılacak duvarlardan ibâret, çürük çarık, metânet ve salâbeti kalmamış binâ duvarları keyfiyetine mahkûm etmişdir!. Şerîat-ı Garrâda itaat, yekvücûd olmanın en büyük ve en baş âmili olarak, pek büyük bir kıymeti hâizdir… Binâenaleyh, ferdîliği öne çıkaran bir hayat; ve biribirinden müstakil ve aslâ su geçirmez denizaltı bölmeleri gibi bölmelerde yaşama tarzı, Allâh’ın dîninde yokdur ve olamaz… Tam tersine, şer’î çerçevede ne kadar biribirine perçinlenme olursa, o bütünün sıhhati, o kadar hadd-i kemâle varmış demekdir. Şer’-i Şerîfi, bütün hayatına zaman ve mekan boşluğu bırakmadan yerleştirme yolundaki kâmil mürşidler, işte o yıkılmaz granit duvarları ören ustalardır… İblisle işbirliği hâlindeki İslâm düşmanları ile, haçlı-yehûd dünyasının yapacağı da, elbetde bu duvar ustalarını gözden düşürmek ve onların kullandığı granit malzemeler yerine, tezek kerpiçlerden binâ nasıl yapılır, müslümanların zihnine bunu çakmakdır…

Allâh Azze ve Celle, Âdemiyyet Târihi boyunca, “hablullâha cemîan tutunmayı”, “bünyân-ı marsûs” olarak saf tutmayı, “kitle-i vâhide” olarak yaşamayı, en baş ve en kuvvetli emri olarak bildirmişdir. Bu “birliği” te’mîn edecek en müessir sâik de, Rabb’e en sâdık, en bağlı, en ihlâslı, en müttakî zevâtın etrâfında toplanmak ve onlara olabildiğince ve Allâh Azze’ye tebean “itaat” etmekdir… Dinleri biribirine karıştıran (halt eden), bir dinden görünüb de başka din (religion) içün çalışan; çiftyüzlü ve her mes’eleyi hevâsına göre te’vil edib binbir şekle sokan; ve kullanılmıya müstaid, locavî çizgilerdeki hoca kılıklı dessasların kuyruğuna takılanlar, Allâh Azze ve Celle yerine, İblis-i lâine (itaat) fazîhası irtikâb etmiş olacaklardır…Bir takım gezi zekâlı cumbûriyet ve dembokrasi entellerinin sandığı gibi, sıradan ve hatta ananascılık ve haşhâşîlik peşinde ömür tüketen; ve etraflarındaki mahlûkları hipnoz ve “efsunlama” ile mankurtlaştıran; karanlık ve kukla gibi oynatılan adam ve madamlara, beyinsizce bağlılığın, islâmî “itaat” mefhûm ve mutlak emri ile zerre kadar alâkası olamaz… Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı fukahâ, mücerred “itaati” hedef gösterir; ve ahkâm-ı şer’iyye demek, ins ü cinnin 24 saatini bütün saniyeleri ile içine alan “emre itaat” bütünü; ve müslüman da, bu bütünü zırh gibi tepeden tırnağa giyib kuşanan Allâh eri demekdir…

İşte “itaat” denen ve Allâh Dîninin en şümûllü olmazsa olmazlarının, en başda geleni budur!

O, öyle bir Allâh emridir ki, mücerred Allâh içündür; ve Allâh Azze’ye vâsıl olmak üzere, kulun teslim olduğu küllî ve mutlak irâde… Mücerred beşerî ve millî denen ve (halka) istinâdı içün inad ve küfürle şeytanlaşılan irâdelerin hiçbiri, bu mutlak ve küllî irâde önünde zerre kadar bir ma’nâ, kıymet ve isâbet ortaya koyamaz. Bu kabil irâde ve hâkimiyyetlerin bir eksiksiz tamâmı da, Allâh Azze’nin karşısına dikilen modern ŞİRK PUTLARIDIR…

Allâh Azze’ye âid olan mutlak ve küllî irâde, nerelerden geçer; bunu da gene, O irâde tesbit ve ta’yîn etmiş; ve, “vesîleleri” bu irâdeye giden (müntehî olan) yollar olarak halk ve i’câd buyurmuşdur. Mezheb imamları ile turûk-ı aliyye pîrânını, içinde yaşadıkları bataklıkdaki bir takım insî şeyâtîn ve soytarılarla aynı kefeye koymak cehâlet ve eblehliğin son perdesidir!. O vahdet=birlik sütun ve merkezlerini, iblis yolundaki sahtelerinden ayıramıyacak kadar kör ve sağır olanların, aynaya da baksalar, bir tek zerre bile göremiyeceklerinden aslâ şübhe de edilemez!..

 Dilipok Entel’in, “Musallâ taşındaki meyyit gibi teslîmiyyet!” diyerek aşağıladığı keyfiyet de, nurculukda değil ammâ; tasavvufda geçen bir ta’bîr olub, bu da, “itaat” mefhûmunun şümûlü içinde vücûd bulan bir esasdır… Materyalist, pozitivist ve reformist bulaşık ve kir-pas taşıyan gayr-i tâhir ve ecdâd dîninden uzaklaştırılmış rûhu pörsük cesetler, bu kabil ıstılah ve ta’birlerden uzak ömür tüketdikleri cihetle de, bunlardan bir şey anlamazlar!. Bunların kulaklarından gönüllerine, din ilmi olarak, sadece Allahsız rejimlerin tesbit etdiği mekanik üç-beş mâdenî tortu akıtılmışdır!. Bahse mevzû’ “teslîmiyyet”, 15 asrın adam eden zaman ve mekanlarında, ta’lim ve terbiyesine girilen, o îmân, amel ve ahlâk timsâli ve bihakkın mürşid-i kâmil zât-ı şerîflere râcî’dir, onlara müteveccih bir hâl-i merbûtiyyet ve intisabdır… Bu babların echeli olanlar, bu ince ve hassas mevzû’lara, züccâciyeci dükkânına giren fil gibi girerse dedik, aslımız da dahîl nice insandan rahmet okunmaya lâyık görülemezler!. Adı geçen “teslîmiyyet”, bâlâda işâret ve beyân etdiğimiz gibi bir teslimiyyetin, hadd-i kemâlde olması şart ve lüzûmunu ifhâm eder…

Dilipok burada da, mezhebsiz ve adüvv-i turûk olan bir takım cehele ve keferenin dilini kullanmakda; ve dilinin ne biçim pâk, veya pek, veya pok olduğunu cihâna beyân ve i’lân eylemektedir!..

Mürşid-i Kâmil olarak tasavvuf târihine geçmiş Zevât-ı Kirâm Hazerâtına “itaat ve teslîmiyyet”, elbetdeki Rasûl-i Rusül Efendimiz Hazretlerine TEBEAN lâzımdır; ve böyle olduğu hâlde bir vecîbedir… Yevmî dedikodulara bulanarak politik cidâl ve zıddiyyet içinde olunan herifler üzerinden, İslâmiyyet’in mukaddeslerine; itaat, kulluk, irşâd makâmı,  teslîmiyyet gibi aziz mefhumlarına vahşî bir hazz ve şehvetle saldırmak, müzebzeb ve mütehayyir bir yamulmaya giriftâr olmakdır. Hele bu kabil tasavvuf ıstılahlarını istihzâya cür’et etmek ise, en pis bir nasibsizlik; entel ve dantel züppeliği ve modernist, pozitivist, mekanik, kuru ve betonik aklın sürüklediği,  Teymiyevî ve mu’tezilî bir intihardır!…

 “Mürşid-i Kâmil” deyince, piyasadaki bir takım soytarıları gören gözlerin irtibat kaydetdiği kafa, kalb ve diller, pâk diller değil; yok veya pok diller olsa gerekdir!. Mukaddes Şerîat’a kıl kadar muhâlefetleri görülen zevâtdan, mürşid-i kâmil değil; kadîm Gümüşhâneli Dergâhının abdesthâne hizmetlerine,  entel ve dantel markalı bir müstahdem bile nasbedilemez!. Aksi hâlde bu, en büyük bir felâketdir; ve bu felâkete uğrayanlara itaat ve teslimiyyet değil; adem-i itaat ve adem-i teslimiyyet kat’iyyen FARZ-I AYN olub, mugâyir-i Şerîat hükümlerini de iptâl etmek, zerre kadar îmân taşıyanlar üzerine kat’iyyen vâcibdir!..

Tasavvuf münkirliğini, fırsat doğdu hinliği ile ABD gâvurunun Pensilvanya’larından dolanarak milletin tepesinden geçirmek istiyen hâinler, “aslını inkâr eden üç harfli” materyallerdir!. Bunların kalem oynatdığı mekânlar da, paçavra keyfiyeti iktisâb eden pislik politikanın mahalleri olarak bilinir; ve ecdâdını münkirlerin encâmı da nerelerden geçer, bunu da îzahdan vâreste görürüz!

Sahtelere âid sahtelikleri, hakîkîlere âid hakîkatların üzerine, ma’kûsen mütenâsib benzerliklerini âlet ve bahâne ederek yüklenen adamlar, cihan tarihindeki en (ka.pe) ve en (ka.cık) ve en nâmert fikir (fâ.işeleri)dir!..

Daha düne kadar, bugün yerin dibine geçirdikleri soytarıları baştacı eden cüceler, acebâ dün, neler demişlerdi; veya, kimlerle aynı kareler içinde iblisce nasıl poz veriyorlardı; ve dün, onların ihsanları olan artıklara bilmem ne böcekleri gibi nasıl üşüşmenin peşinde koşuşuyorlardı, bunları unutmak da mümkin olamaz!

İstikballeri, mâzîlerinin töhmet, ihânet, şenâat ve şâibeleri altında devam eden adam ve madamların, insanlık kıymetlerinden aslâ bahsedilemez!

(İntişârı: 25.01.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir