Oruç Ve İftarları Yehûdiyyet Ve Nasrâniyyet İle “Telbîs Etmek” (Bulamak) Rezâletleri…
23 Ağustos 2011
(1) Şevket Bey’in “Tebrik, Selâm Ve Hürmetler Sunup Ellerinden Öptüğü!” Yer!
26 Ağustos 2011

Mehmed Şevket Eygi bey, 21.8.11 efrencî târihinde kaleme aldığı yazısında şöyle yazıyor: “-Liseyi 1952'de bitirdim, aynı yıl

“ORDUYA HÜRMET”

Mehemmed SAFFET

 

Mehmed Şevket Eygi bey, 21.8.11 efrencî târihinde kaleme aldığı yazısında şöyle yazıyor:

“-Liseyi 1952’de bitirdim, aynı yıl üniversitede okumaya başladım, 1956’da diplomamı aldım, yine 50’li yıllarda dergicilik yaptım, yazı yazdım, kısa bir süre için memur oldum, Erzurum’da yedeksubaylık yaptım.Bendeniz 1950 ile 1960 yılları arasındaki Türkiye’yi çok iyi hatırlayan bir kimseyim.” 

(17-27 YAŞINDAKİ BİR GENÇ NE KADAR HATIRLAR VE TANIRSA O KADAR! Hatırlamak ayrı, tanımak çok ayrı şeyler! Sonra bir Ehl-i Sünnet penceresinden bakmakla, O ZAMANLARDAKİ selefî penceresinden bakmak da çok fark atar! Perde arkalarını ve tam yüz senedir saklanan, tahrif edilen, çarptırılan hâdiseleri bugün bile önümüzde tam olarak vesîkalarıyla göremiyoruz… O yaşlardaki bir genç, ne kadar iyi hatırlasa, ancak matbuata, ne, ne kadar aksetmişse, onu, o kadar; ve o da hakîkat payı ne kadarsa, o kadar DOĞRULARLA hatırlar!

Hatırlananların taşıdığı (hakîkat payı ne kadardır?) asıl mühim olan bu!

“-O tarihte Kemalist vesayet vardı ama askerî vesayet yoktu.Ordu kışlasındaydı, siyaset arenasında değildi.”

Çünki siviller, ordunun CHP’li âmirleri idi. Kemalist vesâyet, ordunun vesâyetini de içinde taşıyordu! Ordunun vesâyeti sivil CHP görünüşlü vesâyetin içinde bir cüz idi. Ayrıca ordu vesâyetine lüzum görülemezdi!

“-Ordu, siyasete karışmazdı.Ordu, derin ve gizli bir siyasî parti gibi hareket etmezdi. Ordu, sivil iktidara itaat ederdi. 
Ordu, dindarlığı bir suç olarak görmezdi.”

Mış gibi yapardı! Çünki siyasî parti gibi hareket edemezdi, CHP’nin yan kuruluşu idi! Gerçekden böyle olmasaydı 27 Mayıs diye bir ihtilâc ortaya çıkamaz ve Müteveffâ Cemal Ağa, “Kinci ve İkinci Şef İsmet” denen adama “Paşam senin emirlerin bize peygamber buyruğudur!” diye hezeyanlar gaseyan; ve o darbe ile de milletin bütün dînî ve îmâni kıymetlerine harb ilân edilemezdi!

“- Ordu, Ankara İlahiyat fakültesinde üniformalı öğrencilerini moral subayı, din hizmetlisi olarak yetiştirirdi.”

O fakülteden “din hizmetlisi” yetiştiğini “ehl-i sünnet ve’l-cemaat îmânı” taşıyan birisinden ilk defa duyuyoruz! Hocalarını ve müfredât programını bilmesek, imtihanlarından geçmesek, bu kadar net ve açık yazamazdık!

Üstâd Merhûm’un diliyle “Aman Allâh’ım aman- Gâlibâ Âhırzemân!”

Bunca modernist ve reformist prof murof takımları nerelerden peydahlandı dersiniz?

Hoşgörü-diyalog fitnesi içün yırtınan sürü sürü ilahiyatçılar, Kaşar Nârîler, “Porno kaset ve horoz kurban!” Şekeriyâlar, Âl-i İmran 64. Âyete “diyalog âyeti!” deme küstahlığı ve soytarılığı oynayan Haltettinler, utanmadan ve hayâ etmeden gûyâ reformistliğini örtmek içün alenen ve resmen “revizyonistiz!” herzeleri savuran DİB sâbık başkanı Yardakzâdeler, sanki taşlı bir pirincin taşını ayıklar gibi ayıklama basitliğiyle mübarek hadisleri ayıklama misyonerliği peşindeki yeni ve uyduruk, politik ve iktidâr partisi yardakçısı takımlar ve bunlar gibi nice reformist, feminist, revizyonist ve telfikçi mahlûklar nerelerden yetişip, ısırgan gibi arâziyi sarıp sarmaladı?

Rüzgara melek diyen Salomon Mateşler, “yüce din hizmetlerini anayasa çizgisinde yürüteceğiz!” herzeleri yiyen bilmem kaçkulaçlar, Hatice Babacan’a “sınıfda başını aç biz namahrem sayılmayız, bir aile sayılırız!” herzeleri yiyen Meşet Mağataylar.. ve daha saymakla bitmeyecek niceleri nerelerden yetiştiler?

Bayar, “bu işi mihrabdan halledeceğiz!” demedi mi? Ve 1949’da A.Ü.İlahiyat Fak. denen yeri bunun içün pilot ocak-bucak olarak açmadılar mı?! Ötekileri de hep bunun içün!

Aksi halde, ortada aklı başında adam görürdük! Yıllardır şu Ramazan iftar ve sahurlarını telbis ve telvis eden heriflerin şerrinden, Allâh Azze yalınız müslümanları değil, bütün beşeriyyeti muhâfaza buyura!

Akâidde Büyük İmam Şeyhülislâm Merhûm M. Sabri Efendi Hazretleri “DİB, İslâm’ın tarafında değil, Müslüman düşmanlarının tarafında!” buyururlar, Üstâd Merhûm “denâet” tesmiyesi dışında onları kalemine almazken bu ne menem işdir? Onların “fetvalarından!” bahsedilir? Sanki dünyâda fetvâ verecek bir babayiğit kalmış gibi… Bugün yapılanlar sâdece (nakildir, mütâlâadır)…

Hele onların “ellerinden öperim!” yollu ibâreler, çok acınacak manzaralar çiziyor…

Milleti, binnetîce beşeriyyeti zehirlemek içün, İslâm tahrifi bugün hadd safhadadır…

“-Askerî birliklerin bazısında camiler vardı, ezan okunurdu; hafız olan, yeterli din bilgisine sahip olan bir er mihraba geçer, bazen birlik kumandanı da arkasındaki safta yer alır cemaatle namaz kılınırdı. Kimse buna itiraz etmezdi.”

O namazları kılıyor olanlar, acaba gerçekden kalblerine kelime-i tevhidi nakşetmişler miydi, yoksa onlar, Elmalılı Merhumun ifadesiyle “Ulûhiyyeti büsbütün nefy ü inkâr etmeseler de açık veya gizli bir şirk koşmadan Allâh’a da inanmazlar!” diye işâret edilenlerden veya onlara meyli olanlardan mıydı? Namaz ölçü değildir, hele bu zamanda. Abdullah ibni Selül ve avenesi de Efendimizin arkasında hem de cemaatle sakallı ve cübbeli olarak yatıp kalkıyordu! Hazret-i Ömer Radıyallâhu anh Efendimizin “her namaz kılanın namazına aldanmayın!” buyurduğunu bilmeyen mi var?

“Kalblerini yarıp bakacak hâlimiz yok biraderim!” denebilir! Lâkin o namazların cemiyet hayatına akseden müessir tarafları aslâ görülemedi, duyulamadı! Bir kalbde hem Allâh’a, hem tâğûta meyl ü mahabbet oldu mu, Kelâm-ı Kadîm ifâdesiyle “haqqı bâtılla telbis!” devreye giriyor ve netîce sıfır oluyor…

O zaman da aşağıda yazdıklarınız kaçınılmaz netîce!

“- O uğursuz 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bütün dengeler bozuldu ve bugünkü buhranlara geldik. 28 Şubat post modern darbesinden sonra her şey zıvanadan çıktı. Dindar subaylar, astsubaylar, askerî öğrenciler, bütün hakları çiğnenerek atıldı. Din, inanç, ibadet, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetleri ayaklar altına alındı. Din bir tehdit ve tehlike olarak gösterildi.Terör fırtınaları estirildi.”

Şefleri “koruma kânunları” çıkarıldı! Millet evlâdı Korelere sürülüp kabuklu gavurların emri ve keyfi içün buzlar içinde kırıldı! Daha ne rezâletler… Uçkur ve metres sanâyii hızlandı, haçlılara neler neler ve ne dinî kıymetlerimiz peşkeş çekildi! Bunları da yazmalı…

Dedik ya namaz dominant hâle getiremiyecek kadar özde değil de sözde ve şekilde kaldı da, imanı kuvvetlendirme müessiriyyetinden mahrum bir keyfiyet ile kılındı mı, sizin de itiraf etdiğiniz gibi netîce bu olur!

“- Bütün bu yapılanlar insan haklarına, adalete, insafa, vicdana, bilgeliğe, millî kimlik ve kültüre aykırı idi.”

Dine, Şeriata, ecdâda, târihe, asla (usûle) de bin kere aykırı oldukdan sonra, Batı uyduruğu insan hakları makları, bilgelik milgelik, kültür mültür ne ki!

“- Vatana, halka, devlete büyük zararı oldu.”

Devlet, kendine zarar verecekleri göze alıp bizzat kendisi bin kat işe girişirse, devlete, devlet değil de başkası zarar vermiş gibi düşünmek ve düşündürmek ne menem işdir? “Laikim, dembokratiğim, ateistim, şuyum, buyum!” deyû milletine işkence ederse, 500.000 müslümanı darağaçlarına çeker, mukaddes mekânları kapatıp yakar yıkarsa, devlet ayıbı ve şirki azar kudurursa, “Allâh ve din tanımam” derse, o devlete, onu Yaradan’ın yardımı ve sevgisi mi yağacak, yoksa gadabı mı celbedilecek, ne olacak, söyler misiniz?

Mutlak Hakîkât olan HAKK Dini yasakladın mı, ortada ne vatan kalır, ne halk ve ne de devlet! Al sana koskocaman bir devlet terörü!

Şimdi herkes dağa çıkan 3-5 bin kriptonun terörü karşısında hop oturup hop kalkıyor! Biri diğerinin yüzde biri veya binde biri olabilir mi?. Devlet terörü unutuldu mu unutulmadı mı? Şeyhülislâm Büyük Dâhî Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri “Bu millet bu yapılanları unutursa dünyanın en alçak milletidir!” diye yazdı mı yazmadı mı?

Şimdi “terörü” Kandil Mandil gibi yerler de (mendille) aramak amma da gülünç!

Seni Yaradan’a: “Sen kimsin, benim dünyama, devletime karışamazsın!” dedin de ihânet etdin mi, “ihânet eden ihânet bulur!” Hadîs-i Nebevîsi mu’cebince, sana da birileri Kandil mandil gibi yerlerden mendil sallamaz kurşun sıkar kurşun! (İhânetin) sunturlusuyla mukâbele eder!

Sünnetullâh, Âdem Babamızdan beri böyle geldi böyle de gidecek Beyfendi Garındaşlar!

Bu işin lâmı cimi yok! Aksi olursa, yalan söylemesi muhal, mümteni’ ve müstahil olan Allâh Azze ve Celle bal gibi YALAN söylemiş olur, hâşâ ve kellâ! Mâdem yalan muhal, öyleyse dediği mutlaka olacak ve oluyor! İnsanların tanrılık iddiaları, kan akıtmakdan başka bir halta ve kepazeliğe yaramıyor! Kulun kula kulluğu devam etdikçe bu rezâletlerin önünün alınması muhaldir… Evet mümteni’dir, müstahildir… Buna inanmayan müşrikler ne derlerse desinler, müslümanların i’tikâdı budur ve bu olmalıdır…

Bizler sağa sola değil, ama mutlak ma’nâda Allâh’ın kelâmına bakıp hüküm vermek zorundaysak, bu böyle… Dünyanın iki ayaklıları, kan dökmeden aslâ rahat edemezler, onların hikmet-i vücûdu bu… Yoksa fıtratları dışına çıkmış olurlar! Bilmem arzedebildik mi?

Biz ne yapıyoruz, kandilli terörün mandilli ve mendilli sebebleri ortadan kalkdı mı, devlet terörünün sonu geldi de, o, tevbe-i nasuh ile tevbe etdi mi, asıl mes’ele bu! Gerisi müşrik fasafisosu ve göz küllemesi! Globalizma şirkini cici göstermek isteyen soytarılardan kurtulmadıkça bu millet aslâ iflâh olamaz…

Yoksa kendimizi aldatır ve milleti de idlâl ederiz…

“- Çok şükür ordu konusunda normale dönüş başladı.”

Çok erken sevinmeyelim, gülerler! K.K.K.Kıvrıkoğlu’nun Karargâhdaki faaliyetlerine ne diyeceksiniz? Hayırdır!

“- Ordumuz halkın ve devletin ordusudur. Ordu, Kemalizm ideolojisinin değil, Türkiye’nin ordusudur.”

Ordu, şuranın ordusudur demekle, o ordu oranın ordusu olamaz! Ordu, nerenin ordusuyum derse, oranın ordusudur! Hayâlhânemizi vâkıa gibi tanzîm etmeye kalkarsak, encâmımız ne olur bilemem…

Allâh Azze’nin ordusu olmadıkça, bize vız gelir nur-ı aynım! Normalse, neye göre? Halkın ve devletinse, hangi tür halk ve devlet? Türkiyeninse, nasıl bir Türkiye?

“Türkiye” adını bile kabuklu haçlılar uydurdu, biz de dilimize yapıştırdık! Batının dili ile konuşuyoruz! İslâm’ın dili ile konuşmadan, Allâh Celle bu millete yardım etmez! Ben demiyorum, O söylüyor! O yardım etmeyince de, takım yatar!

“- Ordu yeni nesiller için bir mektep olmalıdır. Orduya eksik giren tam, ham giren olgun, cahil giren bilgili, yaramaz giren uslu çıkmalıdır. Ordu, ülkenin hakim dini olan İslam’a hürmet etmelidir. Ben bir Müslüman olarak orduyu Peygamber ocağı bilirim.”

Bil! Senin müslüman olarak öyle bilmen onun keyfiyetini değiştirecekse ne âlâ! Biz de bilelim! Bütün ins ü cinne de haber salalım onlar da öyle bilsin! Bir arpa boyu bir şey değişecek mi?

Bu, Allâh ve Rasûlü içün vücud hikmeti taşırsa doğru, taşımıyorsa ne ocağı? Tasrih ve takyid tam olmadan havada kalan ifâdelerle, bilinen belli bir yere mi atıfda bulunuyoruz, yoksa mücerred “ordu” denen mefhum mu kalemimizden sızıyor?Yuvarlama, yağlama ve tekerleme kabilinden bir keyfiyet ortaya atılınca, neyi, ne kadar anlamamız lazım mechul! Buradaki (ordu) denen varlık, ma’rife mi nekre mi?

“- Ordunun mânevî kimliğine toz kondurmam.”

Ma’nevî kimlik derken izâfî bir keyfiyete işâret ediyorsunuz! Toz kondurup kondurmamak husûsunda, acaba o ordu, (gerçi vâkıadaki mi, idedeki mi belli değil!), hakîkâtde size ne kondurur, buna da eğilmek gerek! Kavl-i mücerred ne ifâde eder ve bununla bir yere varılır mı, inşaallâh buna da kafa yorulmuşdur! Vâkıada olan “ma’nevî kimlik!” nedir? Efrâdını câmi’, ağyârını mâni bir “toz kondurulmaz!” kimlik nedir, yazabilseniz de cihan görse!

Vasıfları ve ana hedefi ne olan orduya toz kondurulmaz, bunun Mutlak Hakîkât elindeki ölçüsü nedir? Hadi, îmânınız emrindeki aklınızı kullanıp tasrih ve tavzîh ediniz! Muhayyel bir nesne olarak bırakmayınız! Vakıaya mutabık olan ayrıdır, ide olan ayrı… Bunlar biribirine karıştırılırsa ortaya ne çıkar, aklı olan söylesin! Mütekâidîn-i Askeriyyeden Işık Orgeneralin int sitelerine düşen ses bandını bir dinleyiniz gözüm! Orada, sizin ve benim diyemediklerim pek mebzûlen mevcud! İç murâkabe denilen bir şey yapılıyor ve bütün keyfiyet ortaya çıkarılıyor! Ve iç çürümenin kangren hâli!

“-Lakin orduyu âlet edenleri, insan haklarını çiğneyenleri, orduyu herhangi bir ideoloji uğrunda kullananları sevmem.”

Haketmeyenlere madalyalar yağdırmayı da, onlara meddâhin olmaya koşanları da sevmeseniz nasıl olur? O ordu “Peygamber ocağı!” ise kendisini âlet etdirir mi, kendisini kullandırır mı, insan haklarını çiğneyenlere kendini mıncıklatır mı? Nasıl bir ordu varsa, hakîkatde ki, onu sevmenizin esbâb ve terâzîsini bir gösteriniz!

Kavl-i mücerredde bırakarak zihinleri teşviş etmeyelim!

“- Peygamber ocağı olan ordumuza saygılarımı sunuyorum.”

Sununuz, hem de sonuna kadar sununuz! Ama bilhassa Emekli General’in ve sonra diğer emeklilerin bir asra yakın çizgilerini ve en son int sitelerine düşen ses kayıtlarını bir düşününüz ve sonra o “saygılarınızı sunmayı!” sonuna kadar hatta onlarla haşrolmaya kadar da sürdürünüz!

Ama evvelâ, öyle bol keseden “Peygamber Ocağı!” olmayı kendi malınızmış gibi veya baba mirâsıymış gibi oraya buraya dağıtma salâhiyyetini nereden aldığınızı hele bir vesikasıyla isbatlayınız!.

Kâinâtın Fahri Aleyhi Ekmeli’t-tehâyâ Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri 20. Asr-ı milâdîde “falan ocak benim ocağımdır!” demiş mi?

Demişse, bu hadisin râvisi kim, hangi râviden gelir ve hangi hadis müdevvenâtında mevsûk bir hadisdir bilmeliyiz… Dememişse, Peygamber Aleyhisselâm’a kendi arzularınıza göre emir verip O’nun ağzından zorla ifâde almayınız! Bunun bedelini çok ağır ödersiniz!

Sâbık “Erkân-ı Harbiye-i Umûmiyye Reisi!” Org. Işık Koşaner’in internete düşen ses kaydında, adı geçen zât aynen şöyle diyor: “TAM BİR KEPÂZELİK HÂLİMİZ!”

Şu manzarayı hangi aklı başında bir müslüman “Peygamberler Peygamberinin Ocağına!” yakıştırabilir? Hâşâ ve kellâ!

O Eşsiz Önder ve En Büyük Peygamber böyle “kepâzeliklerden” mutlak olarak münezzeh, müberrâ ve musaffâdır… O Fahr-i Âlem’i böyle günlük dedikodu, politik polemikler, basit ocak-bucak tüttürmeleri, nefsî benzetmeler içine çekerek sıradanlaştırmalar, bütün Kâinâta çok ağır gelir, müslüman idrâkini de çatır çatır çatlatır… Karşımızda bilmem ne merkezinin “çay ocağı!” var gibi bir edâ içine giremeyiz, oradan bakamayız, oralarla O’nu hemdem edemeyiz…

O’nun kılına ihtirâm ve ta’zîmin en kâmiline bin can fedâ olmuşdur, O’nun aşkıyla biiznillâh devrân dönmüşdür; ve Haqq Sübhânehû ve Teâlâ, O’nu Rahmetelli’l -Âlemin olarak Kâinâta Mutlak Lider olarak göndermiş ve Kitâbıyla da bunu ins ü cinne duyurmuşdur…

Böyle bir Zât-ı Ekberi mülevves politikanın âleti yapmakdan Allâh Azze’ye sığınmak kat’iyyen şartdır…

Mayınlar 10-15 sene evvel döşeniyor ve döşeyenler bunun planlarını ortaya koymadığı gibi, iş bitince onları sökmeyi de beceremiyor ve T.C. askeri bu mayınlarla imhâ oluyor! En tepedeki orgeralin ses bandından duyup küçük dilimizi de yutuyoruz ki, bir takım rütbeli adamlar mevzilerini birkaç gözü karaya bırakıp terkediyor ve kaçıyorlar! Ve en acısı da yeni “Erkân-ı Harbiye”, Kara K.K. Kıvrıkoğlu’nun başını çektiği bir planı yürüterek Hasdal’daki mevkuf generalleri kurtarma faaliyetlerine sahne oluyor!

Ehâli-i etrâk ve ekrâdın yüzde elli reylediği hükûmet-i mevhûme, orduyu kışlasına sokmuş gibi bir hava estirerek gözküllediğinin bile idrâkinde olmayacak kadar mahmûr ve mağmûm! Biraz da havalı ve mağrûr! Allâh akıllar vere…

Şevket Bey pek çabuk sevinmeye başlamış gibi! Dereyi görmeden paçaları sıvamak nasıl bir iş ise! Yahut sâbık dostu Çoban Sülü’nün sık kullandığı cinsden, “doğmamış çocuğa don biçmek!” nasıl bir helecân ise…

Hem bugünki hâliyle orduya “Peygamber ocağı!” deyip “saygılar sunması!” da mer’î anayasaları ve kanunları çerçevesinde kabul edilir bir nesne olamaz… Yani Şevket Bey gibi “Yasal çerçevede kalmak!” arzusunu sık sık ve ısrarla ve din emriymiş gibi dile getiren bir kalem, burada “yasaları ve masaları!” pek nazar-ı dikkate almamış oluyor! Buradaki tenâkuz ve tearuzunu hatırlatırız…

“Peygamber ocağı!” demek, “çay ocağı!” demek gibi bir nesne değildir. “Peygamber ocağı işletmek!”, öyle her babayiğidin harcı da olamaz! Kitab ve Sünnete, Mutlak ve Haqq Dîne, Rasûlullâh Aleyhisselâm’ın râzı olacağı topyekûn bir nizâma (îmân, ihlâs, tasdîk ve tahsînle) sımsıkı bağlanmayan; ve başka hiçbir religionu, ideolojiyi veya doktrini Allâh’a ve O’nun mutlak dînine şerik koşmayıcı bir keyfiyet iktisâb etmeyen hiçbir müessise, aslâ “Peygamber Ocağı!” olamaz… Olur diyen, Kâinâtın Fahrini tenzil ve tenkis ile O’nun haysiyyet ve şerefini oyuncak eder…

Sonra neden sâdece, ordu “Peygamber ocağı!” diye zikredilir, anlamak mümkin değil!

Hükûmet neden “Peygamber ocağı!” değildir?. Üniversiteler, mahkemeler, meclisler, ticâret merkezleri, meydanlar, matbuat, medya(!), Diyânet denen yer, İlâhiyat denen yerler, şuralar buralar ve topyekûn yerler, âile ocakları, hastâneler, idâre ve karar merkezleri, topyekûn zamanlarda topyekûn mekânlar neden “Peygamber Ocağı!” olarak zikredilmek istenmez de, bu iş, illâki kemikleşmiş bir ucûbe nakarâtla ve akılla mantığı da kazığa oturtan bir ezberle “orduya” hasredilir?.

O ordu da, hangi evsafda olacak ki, “Peygamber Ocağı olmuş olsun!”

İşi sulandırmayalım! Ne zaman ki o ordu veya herhangi bir ordu, şunu der, o, o zaman “Peygamber Ocağı” olur:

“- Ben, tepeden tırnağa Allâh Rasulü’nün izinde, îmanında, amelinde ve ahlâkındayım! Bundan kıl kadar taviz veremem. Beni bu hedefimden, kâinât bir araya gelse çeviremez! Ne mutlu O’nun askeri olabilene! Anam, babam ve benim varlığım O’na fedâ olsun!”

Şevket Bey dalgasını geçer gibi yazıyor! Ama kiminle, anlayan beri gelsin!

Tehlikeli ve mayınlı arâzilerde ve bölgelerde dolaşıyor… Temizlenmemiş mayınlara basarsa, “Tam bir kepâzelik hâlimiz!” denilmesi de melhûz… Mütekâidîn-i askeriyyeden Işık orgenerallerinin dediği gibi!

(İntişârı: 25.08.2011)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir