(5) Şevket Eygi Bey’e Tecdîd-i Îmân Mı Lâzım?
4 Ağustos 2011
(1) Hayrettin! Gene Haltettin!
21 Ağustos 2011

Şevket Eygi Bey’in 15.8.11’de Ramazan-ı Şerîf’in ortalarındaki yazısının başlığı bu… Okuyalım: “-Çağımızın büyük

“HACIBAYRAM CAMİİ’NDE VAHİM BİR BİD’AT” 

Mehemmed SAFFET

 

Şevket Eygi Bey’in 15.8.11’de Ramazan-ı Şerîf’in ortalarındaki yazısının başlığı bu… Okuyalım:

“-Çağımızın büyük Ehl-i Sünnet âlimi dersiâm Erzurumlu (Merhum denmeliydi) Ömer Nasuhi Bilmen hocaefendi Büyük İslam İlmihali adlı çok faydalı ve değerli eserinde şöyle diyor:

“İmamın arkasında önce erkekler. Sonra erkek çocuklar, daha sonra kadınlar saf bağlar. Erkeklerin bu sıraya uyması sünnettir, kadınların (bu sıraya ) uyması ise farzdır.”

“Ankara Hacıbayram Camii’nde yatsı namazında caminin içine erkeklerin sokulmamasının, imamın arkasına kadınların yerleştirilmesinin fıkha aykırı vahim bir bid’at ve zorlama olduğunda hiç şüphe yoktur.

Niçin böyle bir uygulama yapılmıştır?

Niçin camideki kadın sayısını çoğaltmak için dışarıdan kadınlar taşınmıştır?

Böyle bir uygulamanın asıl ana sebebi nedir?

26 Şubat 2008 tarihinde BBC News’de yayınlanan “Turkey in radical revision of Islamic texts” (yazarı: Robert Pigott), adlı yazıda, Türkiye’de, 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir dinde reform yapılmak istendiği yazılmıştır.”

Sâbık DİB reisi Yardakoğlu veznindeki Bardakoğlu, apaçık “revizyonistiz!” demişdi… Sinsi reformistliklerini bu kelime ile örtüyordu! Ateist (kamalist) Türklerden Prof. Mümtaz Soysal, Türkiye AB kpk eş başkanı Hollandalı Lagendijk’e 2 sene evvel televizyondan şöyle gürlüyordu, kelime ve noktasına kadar:

“-Diyanet İş. Baş’lığı, dinin, cumhuriyet ilkelerine uygun olmasını sağlayan bir kurumdur!” 

Anınçün DİB denen yerin müslümanlar nezdindeki yeri keenlemyekündür; ve böyle olmak zorundadır… Bu da, kendileri pişirip kendileri yemeleri içün!

DİB denen yer müslümanların mihraplarına imam tayin edemez, Ramazan ve Bayram ilan edemez, İslâm ile alâkalı fetvâ (!) aslâ veremez, sadaka-yı fıtır şöyledir diyemez, her ne der ve yaparsa İslâmiyyet ona aslâ i’tibar etmez, bunların topu da şer’an mu’teber olamaz! Evvelâ bu noktanın şuuruna varmak şart. Aksi halde, müslümanları 87 senedir oynatdıkları yetmez gibi, bundan sonra da şebek gibi zıplatmaya devam ederler…

“Laikim, dembokratiğim!” diyen bir devletde DİB diye bir yerin olması ve müslümanların din işlerine bakıyorum diye câmileri gasbetmesi îmâna ve akla zarar bir zulüm ve iğrenç bir rezâletdir, o kadar… Ona, beşerî irâdeyi Allâh Azze’nin irâdesi üstüne metbû’ olarak dikme salâhiyyetini veren kim?. Hangi devlet “dînin (vahyin) hudûdunu bir dâiresi ile tahdîd etmeye kıyâm ederse!” bu kat’iyyen merdutdur…

“Ülkemizdeki Sünnî İslam, ABD ve Feminizm normlarına göre biçimlendirilmek istenmektedir.

Diyanet Sünnî bir kurum olmaktan çıkartılıp Fazlurrahman mezhebine göre ayarlanmak istenmektedir.”

Yani Şevket Bey’e göre daha “sünnilikden çıkartılmamış ve o sapığın mezhebine göre ayarlanmamış da, bundan sonra ayarlanacak, öyle mi?!” Ne diyelim bu da bir görüş!

Biz o DİB denen yerin 87 yıldır binbir nâneye göre (ayarlandığını) Üstad Necib Fâzıl Bey Merhûm’un yazılarından çok iyi öğrenmiş ve (Denaet) kelimesinin de neresi içün kullanıldığını pek âlâ bilir olmuş idik efendim! Kamalist Soysal bile DİB denen yerin nereye göre ayarlandığını ne güzel söylemişdi… Geç kalmadan (ayarları) iyi görmeliyiz…

“1930’lu yıllarda ülkemizde Arapça asıl Kur’an-ı Kerimin yerine Türkçesinin konulması yolunda bazı tecrübeler yaşanmıştı.”

Türkçesi aslâ olmayan ve olamayacak ve olması muhal olan bir Kitab’ın yerine, Türkçesinin konulmasından bahsedilemez! Bu muhal, mümteni’ ve müstahildir…

Şöyle denilirse olur: “Kur’an-ı Mübîn yasaklanarak, yerine, uydurma Türkçe “kutsal ve mutsal!” bir kitab konulmak içün bazı tecrübeler yaşanmışdı!”

Çünki Elmalılı Merhum’a kadar 15 asırdır bütün Ehl-i Sünnet ulemâsı “Türkçe Kur’an kabûl etmenin küfür olduğunu!” beyan buyuruyor… Öyle ya Cenâb-ı Hakk “Biz Kur’an’ı Arabî indirdik!” buyururken, ukalâ ve kabadayı kullarının Hakk’ı tekzîb edercesine kudurarak “biz de Türkçesini indirir veya çıkarırız!” demeleri, nasıl bir müşriklikse! İşte öyle bir şey…

Hattâ o zaman Mısır’da bulunan ve T.C. tarafından kendisine bir Kur’an tercümesi ısmarlanmış bulunan merhum Mehmed Akif, tercüme metninin göndermemiş, dostu İhsan efendiye emanet etmiş, ben ölünce yakarsın diye vaziyet etmiştir. Nitekim ölümünden sonra yakılmıştır.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi Merhum’u Kâhire’de oldukları zaman dinlemez de, bir adam şâir kafasıyla burnunun doğrultusuna giderse, olacağı budur! Yanıp yıkılmak veya yakıp yıkmak v.s.! Efgânî-Abduhçuluk rezâleti onun nice noktada ayağının kaymasına sebeb oldu! Üç halifeyi Safahat’ında zikreder, medheder, Hz. Ömer’in eski hâli içün “zıpır!” der, Hz. Ali’yi ikinci olarak zikreder, Hz. Ömer’i 3. Olarak ele alır… Ammâ ve lâkin 3. Halife-i müslimîn “Zinnûreyn” Hazret-i Osman Radıyallâhu anh Efendimiz Hazretlerini ara ki bulasın! Yok, yok, yok! Alıp veremediği neyse?

Şimdiki salaklara da bir (emevî) düşmanlığı bulaşmış ki, şii mollalarına bayram! Zamâne müctehidlerinden Haltettin ile vahyin penceresinden dikizleyenlere kadar nice soytarıda Hazret-i Muaviye düşmanlığı… Bu, asl inkârının, salaklığın ve sapıklığın alâmet-i fârıkası oldu…

Hayâsı sıfır olanlar, “hayâ ve iffet âbidesi” 3. Halîfeyi nasıl anlayabilirler ki? 

“Din konusunda Kemalizm devri reform hareketleri hortlatılmıştır.

Koskoca cami… Yatsı ve teravih namazında erkekler içeriye sokulmuyor, onlara siz avluda kılın deniliyor… Caminin içine, imamın arkasında kadınlar dolduruluyor. Mevcut kadın cemaat yeterli olmadığı için dışarıdan taşınıyor…” 

Dembokrasinin seçim ve miting rezâletlerinde bindirilmiş kıt’alar olur da, DİB’in Ramazâniyelikleri arasında “terâvih mitingleri!” niçün olmasın! Hoşgörü-Diyalog devri bu, lâle devri değil! Hoşgör karındâşım, saçları “hörgüçsel”, gövde münhanileri “mankensel ve modasal!” Ramazâniyelik bayâniyyeler, imam denen DİB’in Ramazâniyelik mihrab gediklilerine iyice yaklaşsınlar ki, ortak paydaları olan Ramazâniyyelikde birleşib yakîn hâsıl edeler! Fırsat bu fırsat, dem bu dem, 11 ay hasret çekeler!

“Siz bir Müslüman olarak böyle bir uygulamayı normal mi görüyorsunuz?

“Kadınlar rahat etsinler diye böyle yaptık” açıklamalarını samimî mi buluyorsunuz?”

Hâşâ ve kellâ! Ne normal ve ne de samîmi! “Revizyonistçe ve Yardakoğlugiller familyalarına tam yakışan!” cinsden görüyoruz ve dahî buluyoruz!

“Ankara Hacıbayram cami-i şerifi çok eski ve tarihi bir mâbedimizdir.

Avlusunda evliyaullahtan Hacıbayram veli hazretlerinin türbesi vardır.

Sanırım o camide böyle bid’atler çıkartıp uygulayanlar uyarılacaktır.

İnşaallah mânevî tokatlar şefkatli olur.”

Birâder, şefkati haketmiyene de şefkat mi olur!? Hem samîmi değiller de, hem de cezâsının (şefkatli) olmasını temennî eyle! Bu adamlar (hayır herifler) bunları İslamiyyet’i ortadan kaldırmak, kabuklu AB takımlarına yaranmak, feminist cumhûriyet bayâniyyeleriyle aradan su sızdırmamak içün yapıyorlar, daha ne desek bilmem ki!

*(İkinci yazı)

“Müslümanların Sekülerleşmesi

On milyonlarca Müslüman halk çok kötü şekilde sekülerleşti, yani dinden uzaklaştı.

Sekülerleşenler içinde beş vakit namaz kılanlar bile var.

Müslümana soruluyor, “bu gün ayın kaçı?”. Miladî Efrencî tarihi veriyor. Hicrî İslamî takvimden haberi yok.”

Olsa ne yazar? Zarûrât-ı dîniyyeyi her gün inkâr eden hatta onda şekk ve şübhe eden adamlar takvimden anlasa ve Kandilli’nin kabirde kalmış Fatin Hocası kadar rasat-masat işlerinde mütehassıs olsa, neye fâidesi var? Fatin Hoca bile hesab yanlışı yapdı, hâlâ onu değiştiremedi bu allı, şanlı ve cennetlik ümmet! Hilâle bakmak içün yüzleri kalmadı ki pişmiş kellelerini gökyüzüne çevireler! Herkesin gözü kalsiyum karbonatlı duvardaki takvimde! Millet, oklava yutmuş gibi kellesini gökyüzüne çeviremez olmuş! Kime ne anlatacağız? Halbuki Elmalılı ve Şeyhülislâm Hazerâtına kadar 15 asrın ulemâsı, Hilâl’e göre oruç ve bayram yapmanın zarûrât-ı dîniyyeden olduğunu apaçık müşriklere ilan etmişler! Amma ve lâkin ne onlar bunu duyuyor ne de müslümanım diyenler! Ben oruç tutdum oldu hikâyesi! Şeriatsız oruç… Gerçi pek de farketmez hani! Okyanus Ötesine göre bu da “idârî işlerden!” yani devlet adamlarının idarî işi! Dinin %2’si içinde! Müslümanlar %98’i nasıl olsa yaşamakda! Gam çekme, hoşgör karındâşım hoşşşşşş!

“Müslümana saati soruyorsunuz, vasatî alafranga saati söylüyor; ezanî alaturka saatten haberi yok.

Bundan elli altmış sene önce herkes başı örtülü olarak namaz takkesiyle namaz kılardı, şimdi bu sünnete ve edebe riayet edenler çok azaldı.”

Baş açık namaz kılmak ma’lûm erkeklere mekruh. Eğer (Çıplak Uyarıcı) Kaşar Bey’in veya Horoz Kurban ve porno kaset Zekeriya’nın fetvaları da bir tutarsa, takkeymiş arakçınmış bunları gözümüz bile görmez! Çıplak uyarıcıların dedikleri gibi namazlara başlayanlar olursa, câmilerin içi peştemalsız kadınlar hamamına bile dönebilir! Açık saçık namaz kılma veya yat-kalk yapma fetvâları da var sırada! Gidiş de oraya gibi… Receb Bey’in devr-i saltanatlarında (hoşgörü-diyalog) fitne ve ihâneti tavan yapmaya doğru dümen kırdı zaten! 

“Alafranga seküler Müslümanlar devrinde yaşıyoruz.

Müslüman hanımların çoğu başlarına bir bez örtmekle her şeyi yapabileceklerini zannediyorlar.

Müslümanların çoğu Sultan Abdulhamid’i seviyorlar, ona hayır dua ediyorlar lakin Sultan Abdulhamid bizim halimizi görse çok üzülür, çok şaşar, çok öfkelenirdi.”

Müslüman geçinenler evet çok seviyorlar (!) ama, bugün Merhûm Sultânımız sağ olsalardı, “hilafet zamanı geçdi, şimdi dembokrasi zamanı, seni gidi mürteci!” diye de olmadık nâneler yerlerdi! Hele Okyanus ötesi “artık dembokrasiden dönülemez!” diye fetvâlar bile verirken… Cennetmekân iyiki bu günleri görmedi. Yoksa “hoşgörü-diyalog” dîn-i vatikâniyyesinin rûhânîleri, râhip ve kardinalleri eline düşer ve Şevketlû zât-ı devletlerini yahudi Karasso’dan bin beter acıtarak hal’ ederlerdi!

“Müslüman kadın ve kızlar nâ-mahrem erkeklerle çok laubali, çok serbest şekilde konuşup gülüşüp sohbet ediyorlar. İslam dini ve şeriatı böyle bir şeyi kabul etmez.”

Hadi bu şıkıdımlar, avâm-ı nâsdan ayak takımı diyelim… Şevket Bey’in “Ehl-i Sünnet âlimi adam!” dediği ve gazetesinden köşe arkadaşı E. Sıfil efendi bile, hem modernizme bindiriyor, hem de Ramazan gecelerinde NET TV’nin (Hilal Kaplan) bayâniyye bacısı ile göz göze, şen şakrak, güle oynaya programlar yapıp bizleri irşâd eyliyor!

(11 Ağustos Ramazan akşamı dinî ve çok ilmî entel sohbet ve ziyafetlerine diyecek yokdu hani!) Gözlerinizi, nâmahrem bayâniyyelere ve heriflere bakmayın indirin emri veren, Nur 30. Âyet bile artık işlemez oldu…

Pekiy, Şeriat onu değil de, bunu kabul ediyor mu?

Ne var bunda diyen münkir olur, “haramdır ama milyonların gözü önünde yapıyorum!” diyen ise “fâsık-ı mütecâhir!”

Tesettürlü (hörgüçlü) bayâniyyelerimizle sakâliyyeli (havâcelerimiz) hocalarımız (!) göz göze program eyleyüb dinimizi müdafaa ediyorlar ya, deme gitsin! Hulâsa, hoşgörü ve modernizma pisliğinin bulaşmadığı yer kalmadı… Bu günün havâceleri ve mücâhideleri de bu güne göre “dizayyyynnnnn!” edilmiş, tanzîmden geçmiş zâhir!

Allâh’dan ki, bunlar, (çıplak uyarıcı) Kaşar Nârî Bey’in ateist Berna’nın kahkahalar atarak idâre etdiği tv programlarında “oruçlu bir herifin yatak odasında haremi ile ortak oruç açma hayâsızlıklarına” dalmıyorlar! Lâkin dünyanın gözü önünde erli-dişili geyik mahabbeti bir kere başladı mı, nerelere rota kırar ve nerelere sürtünür pek de belli olmaz ya! Zamâne havâceleri işini bilir arkadaş!

“Gitdi dünyâ merd elinden, kaldı nâmerd ortada,

Buna devr-i i..e derler her şey yazar hartada!”

“Birkaç sene önce bir tesettür defilesi yapılmıştı. Bir hafta önce bilmem ne trikonun mayolarını teşhir eden mankenlere sözde tesettür elbiseleri giydirmişler, cehennemî bir musiki ile podyumda rap rap, tak tak yürütüyorlardı. Yüzden fazla elbise teşhir edildi, bunların içinde bir tek geleneksel İslamî kıyafet yoktu. Eşarp, tunik, pantolon, pardösü, tayyör…

Yahu böyle İslamî tesettür olur mu?”

Bal gibi olur! Lâle devrinde değiliz, “hoşgörü-diyalog devrindeyiz” karındaş! Şükret ki podyuma “islâmî bikini” modasını tanıtmak içün çıkmıyorlar!

“Japonlar hâlâ yer sofralarında yemek yer, yer yataklarında yatar, biz ise bu konuda Avrupâîleşmişiz.

Çocukluğumda, gençliğimde yakın zamanlara kadar Müslüman bir eve misafir gittiğimiz zaman evin hanımları görünmezlerdi. Çay ve kahve mi verecekler, kapıyı tıklatırlardı, evin beyi yahut delikanlı oğlu gider, tepsiyi alır, kendisi dağıtırdı. Şimdi yine böyle Müslüman evleri var ama sayıları çok azaldı.”

Birâder evlerde zevce kalmadı ki kapıyı tıklatacak hatun kalsın, hepsi sokakda! Akşam oldu mu, hepsi yorgun argın yerlerinden kalkacak halleri kalmıyor! Evdekileri de DİB, Hacı Bayram Câmiine çekip gene evler boşalıyor, o zaman eve misafir geldi mi, merak itmiyesüz gene “evin hanımları misafire görünmüyor!!!”

Anlıyacağınız, öyle veya böyle, her hâl ü kârda evler bayâniyye müslimelerimizden hâlî efendim!

“Sokaklarda tesettürlü genç hanımlar görüyorum. Ellerinde bir dondurma külahı, şap şap yalaya yalaya yürüyorlar. Böyle bir şey Sultan Abdulhamid zamanında olsaydı kadınlara bir şey yapmazlardı ama onların velilerini (kocalarını, babalarını) zaptiye nezareti vasıtasıyla ta’zîr ederlerdi.”

Haa şimdi “velâyet hakkı!” diye bir şey duyan ve bilen kaldıysa buna da şükür! Kadın-erkek eşitliği devrindeyiz! Hakk ve vazîfeler devri çokdaaan evin penceresinden fırlatılıp atıldı! Şimdi “âile reisi!” diye de bir mefhum kalmadı! One minut çekişiyle meşhur Sadr-ı a’zamımız Receb Paşa Hazretlerinin iktidâr-ı seniyyelerinde “âilelerimiz başsız!” Buna siz isterseniz Çanakkale’de şehid olan ecdâdımızın (başsız-babasız-velîsiz-reissiz) kalan yetim hâneleri gözüyle de bakabilirsiniz! Lâ teşbih ve lâ temsil efendim! Ta’zîr cezâsının yerine ise “yargısız infaz!” deyû bir “uygarlık ve çağdaşlık!” nesnesi oturtulalı beri, o kurban olunası “ta’zirlere” ne kadar hasret çeksek az! Köylüye gâita yediren bir devirde yaşayanlara, o ta’zir cezaları bir şey anlatır mı dersiniz? Vahşet içre yaşayan vahşilere siz nelerden bahsedersiniz bre!

“Şehir terbiye ve görgüsüne sahip, medenî, mürüvvetli Müslümanlar sokaklarda, çarşılarda, pazarlarda açıkta bir şey yiyip içmezler, bu çirkin adet bize Batı’dan gelmiştir.

Eski Müslümanlar çarşıdan, pazardan, kasaptan pahalı bir yiyecek maddesi satın aldıklarında bunu kapalı hasır zembillerle eve götürürlerdi, alamayanları ezmemek ve üzmemek için…

Türkiye’deki Müslüman erkeklerin çok büyük bir kısmının kılık ve kıyafetleri tamamen Avrupâîdir. Sokakta yürüyen bir insanın Müslüman olup olmadığını ancak keşif ve keramet sahipleri anlayabilir.

Müslümanlar için yakasız gömlekler, istanbulinler yapılsa ne iyi olur. Kışın kürklü kalpaklar, Müslüman bereleri modası çıkartılsa…”

Batası “moda!”, Şevket beyin kalemine yakışıyor mu? Müslüman “modaya” göre mi urba giyecek, yoksa şahsiyetini, hüviyetini ortaya koyacak şer’î hükümlere göre mi? Dediği şeylerin menşei İslam mı yoksa o pislik Batı mı? Kafaları karıştırmayalım, ölçüyü kaybetmiyelim… İslâmî diskotek ne kadar olursa, islâmî moda da o kadar olur!

“Sultan ikinci Mahmud zamanında Avrupa kıyafeti alındı ama şapka kabul edilmedi. Fes, Osmanlılığı temsil ediyordu. Gayr-i Müslim Osmanlılar bile militan küfrü temsil eden şapkayı giyemezlerdi. Devlet-i Osmaniye’nin son zamanlarında İstanbullu Rum avukat Yorğaki Efiminiyadis şapka giydiği iddiasıyla barodan atılmıştır.

Cumhuriyet ilan edilince İstanbul’daki Avrupa hayranı birkaç mürted şapka giydiler, polis onları yakaladı. Durumu Ankara’ya bildirdiler, “onlara bir şey yapmayın, zaten biz bu meseleyi kökünden halledeceğiz” cevabı geldi. (O zamanın emniyet müdürü Hüsamettin Ertürk’ün hatıralarında yazılıdır.)

Müslümanları sekülerleşme erozyonundan koruyup kurtaracak, yeniden İslam kültürüne kazandıracak seferberliği hangi şahıslar, hangi zümreler, hangi cemaatler başlatacaktır?”

İskilipli Merhum, Merhume Şalcı Bacı, Kemahlı Hoca Merhum ve niceleri, şapkaya muhâlefetden ipe çekildiler… Sekülerleşme erozyonundan kurtulmayı (îmân-ı şer’î sâhibi) olanlar başlatır ve lokomatif olurlar. Ancak bu işe sakın (moda) denen pisliği karıştırmayalım. Onun adı da gavur, kendisi de gavur! O “imâna” gelmez! Kalbler îmâna kavuşursa, o zaman zaten gövdeler de ne giyip ne giymeyeceğine hâliyle kavuşacakdır! Buhrân kalblerden çıkmadıkça, kalıplar sarık cübbe, çarşaf şalvar giyse ne yazar! Cübbeli-şalvarlı nice soytarı, tv’lerde uçkur ve partiedebiyatıyla birşeyleri halt ederek milleti güldürüp Dümbüllü’ye rahmet okutmuyor mu? “Elmalılı tefsirini Kamal Paşa cebinden para vererek yazdırdı!” yalanı ve uydurmasıyla oraya buraya yalakalık ve yardakçılık yapmanın bini bir paradan satışda! Üstad Necib Fâzıl Bey Merhûm’un “ham softa kaba yobaz!” dediği ve içimize çöreklenmiş heriflerden bu ümmetin çektiğini, vatikan gavurları gibi dışdaki ve apaçık ortadaki Şeriat düşmanları çektirmedi!

“Ne günlere kaldık ey, gâzî hünkâr!”

(İntişârı: 15.08.2011)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir