(2) Eygi, Neden Bu Kadar İngiliz Hayrânı?
1 Nisan 2013
Dib, Hiç Uyanır Mı Veya Diyalog Fitnesi!
13 Nisan 2013

Bu makâlelerimize başlarken şöyle demişdik: “Şu aşağıdaki satırlara, hayır (Fetvâya, daha doğrusu ictihada!) ne diyeceğiz?.

EYGİ, NEDEN BU KADAR İNGİLİZ HAYRÂNI?

(3)

Mehemmed SAFFET 

Bu makâlelerimize başlarken şöyle demişdik:

 “Şu aşağıdaki satırlara, hayır (Fetvâya, daha doğrusu ictihada!) ne diyeceğiz?. Harb-i Umûmî sonrası İstanbul’da yaşasaydık (İngiliz Muhibleri Cemiyetinin) beyannâmesinden bir parça derdik; ammâ ya bugün ne diyeceğiz?.

İşte, Eygi “Efendi Hazretleri” buyuruyorlar:

“- Halkına adalet, insaf ve şefkatle muamele eden, Müslüman azınlığa din hürriyeti, can mal ırz güvenliği sağlayan bir Hıristiyan devletine Müslümanların itaat etmesi gerekir? Bugün Hıristiyan bir ülke olan İngiltere Krallığı Müslümanlara hiçbir İslam ülkesinde sağlanmayan bir din hürriyeti bahşetmektedir. Öyle ki, kısıtlı bile olsa Müslümanlar için Şeriat Mahkemeleri kurulmuştur. Böyle bir rejimin aleyhinde bulunmak insafa sığmaz. Müslümanların yapacağı, İslam’ı seviyeli ve etkili şekilde tebliğ etmektir.”  

(9.Mart.2013 Milli Gaz.)

“Yüzkatrilyon kere tevbe Yâ Rabbî!” 

Şimdi üçüncü makâlemize geçerken, Eygi’nin şu yukarıya aldığımız paragrafında geçen :

1)Hıristiyan devletin (İngiliz devletinin) halkına dolayısıyla müslümanlara adâlet, şefkat ve insâfının olduğu!

2)Hıristiyan devletinde (İngiliz devletinde) Müslüman azınlık..Bu ne demekse, bunun hukûku?

3)Hıristiyan devletin (İngiliz devletinin) Müslümanlara vereceği Din hürriyeti!

4)Hıristiyan devletin (İngiliz devletinin) Müslümanlara “can, mal ve namus güvenliği sağladığı!”

4)Hıristiyan devlete (İngiliz devletine) MÜSLÜMANLARIN itaat etmesinin gerekirliliği!”

5)İngiliz Kırallığının kurduğu kısıtlı Şeriat mahkemesi!

6)İngiliz krallığı rejiminin aleyhinde olmanın İNSAFSIZLIK olduğu!

7)İngiliz kırallığında müslümanın yapacağı, İslâm’ı seviyeli ve etkili tebliğ etmesi…

Gibi, şimdilik 7maddeyi tesbit etmişdik!

Birinci maddeyi ele alacak olursak, bu kraliyetin İslâmiyyet karşısında zerre kadar “adâlet, şefkat ve insâfının olamıyacağı” bedâheten ortadadır…

İngiliz devletinin, evvelâ bir “din devleti!” olduğunu; katoliklik ile protestanlığın haltından (karıştırılmasından) icâd edilen “Anglikan mezhebine!” bağlı bir devlet olduğunu; ve devlet başkanının (kral ve kraliçenin), aynı zamanda İngiliz Anglikan kilisesinin de başı olduğunu hemen hatırlamalıyız!. 1924’lerde, Ankara’lı bazı ateist politikacılar, “devletin dîni olur mu, devlet namaz kılar oruç tutar mı?” gibi şirk hezeyânları savururken, İngilizler 1563’den beri bir “din devleti” olarak dünyânın iliğini sömürmektedirler… Anglikanizma denen beşer icâdı bu mezheb hakkında, bir iki teknik ma’lûmâta da kısaca yer verelim:

İngiliz Kralı 8. Henri zamanına kadar İngiltere katolikdi. Katoliklerde kadın boşanmadığı ve Vatikan’dan da bir müsaade çıkaramayacağını anlayınca, Henri, karısını boşayıp metresiyle de evlenmek isteyince, Papa ile köprüleri yakdı!. Dolayısıyla da Luter gibi Vatikan’ı dinlemedi ve müstakil kalarak yeni bir mezheb icadı peşine düşdü… Bu mezheb, diğer Reform sonrası kurulan kiliselerden farklı olarak, kendisini Apostolik; yani menşeini havarilere dayandıran bir keyfiyet sâhibi (!) olarak tanıtmaya çalışdı… Ve âyin-i rûhânîlerinde ise, Katolik merâsim şov ve şamatalarını öne çıkardı!. Anglikan Kilisesi, Piskoposluk sistemini muhâfaza etmiş; ve rûhânî merkezi de, İngiltere’nin Kent bölgesinde bulunan Canterbury Başpiskoposluğu olmuşdur.

Sinod meclisi, Londra’da bulunan Lambeth Sarayı’nda, Birleşik Krallık hükümdârı riyâsetinde ictimâ’ eder…

Anglikanlar, “belli mukaddesler” (standard divines) üzerinde itibâr sahibi olmak istiyorlardı. Bunların en sâhib-i salâhiyet olanlarından biri, efrencî 16. asırda  bir rahip olan ve 1660’dan sonra Anglikanizm’in disipline edici müessisi sayılan Richart Hooker’dır. Bu adam, Anglikanizm’in usûllerinin teşekkülünde, İncil ve gelenekleri  bilhassa ön plana çıkarır…

Anglikan Kilisesi, 8.Henry (1491-15479) devrinden beri, İNGİLİZLERİN resmî kilisesi sayılır!. 1962’lerden sonra, Vatikan Papalığının “Diyalog” plan ve yalakalıklarına, İngiliz’in meşhur siyâsetini elinde tutan, gene kibir küpü İngiliz muhâfazakârları, bizdeki yalamaların seviyesine inmeden ve Vatikan’a yüz vermeden yollarına devam etmişlerdir… Şu andaki Arjantinli Papa içün, kimileri yalakalık ve takiyye icâbı göze batarken, İngilizler hiç ortada görünmemişlerdir… Çünki dün yeni ölen “Demir Leydi” lâkablı ve İslâmiyyet’i “yeşil tehdîd!” olarak dünyaya duyuran eski İngiliz Başvekîlesi Thatcher nam Allâhsız Madam ve İngiliz denen mahlûkların irileri, dünyaya tepeden bakma ve onlara dost görünerek insanları köleleştirme mütehassıslarıdır!

 Eygi’nin, hayran olduğu ve “adâlet, insaf, şefkat, hürriyet, can, mal, nâmus emniyeti sağladığı ve Şerîat mahkemeleri işletdiği (!) gibi” ütopilerden (hülyalardan) bahisle göklere çıkardığı, “kralına müslümanların İTAAT etmesi gerekir” dediği ve aleyhlerinde bulunmanın İNSAFSIZLIK olacağından söz etdiği bu (cihânı ifsâd merkezi), “dünyâ siyâsetinin plânlamasını ben yaparım, yahudiye tasdîk ve ABD’ye de tatbîk etdiririm büyüklenmesi” ile, arz yuvarlağının bir numaralı mafyasıdır…

Meşhûr İngiliz siyâsetinin en temel karekteri budur…

Bunlar, son derece yüze gülücü ve fakat arkadan darbe indirici politikalarından hiçbir zaman geri adım atmadan dünyâya muhâtab olurlar… Hılâfet-i İslâmiyye’yi Lozan dümenleri ile birilerine yıktıran ve bütün âlem-i İslâm’ı başı kesik tavuk gibi iğtişâş ve herc ü merc içinde bırakarak, dolayısıyla dünyayı da müthiş bir felâkete sürükleyen bu heriflerdir… Eygi’nin, şimdi bu adamlara “itaat etmek gerekir, şeriat mahkemeleri kurmuşlardır, aleyhlerinde bulunmak insafsızlıkdır!” v.s. gibi hayranlık ve aşk besteleri düzmesi, hangi müslüman aklı, îmânı, ahlâkı ve insâfı ile kabil-i te’lif edilebilir, bu bir dehşet ve fecaatdir…

 “Sömürge şebekeleri” içinde, dünyâda en geniş coğrafya ve milletlere pençe atan bu ada-merkez, o kadar geniş ilik ve kan emme vüs’atine sâhibdir ki, küre-i arzda “toprağında güneş batmayan vampir!” olarak cihânın dilindedir!. Arzın, neredeyse dörtde birini elinde tutub, oralardan getirdiği gençlere asırlardır ve hâlâ, İngilizce öğrenme perdesi altında kendi kültür ve normlarını zerketmektedir!. Böylece onları, kendisine bağlayıcı plânlar tatbik ederek memleketlerine göndermektedir. Ve oraları, gûyâ istiklâllerine  kavuşmuş memleketler perdesi altında göstererek, bugün bile sinsice avucunda tutub dümen suyunda sürükleyib götürmektedir!.. O gasbetdiği dünya coğrafyasının neresinde adamlarına karşı bir darbe olsa, kaçanların hemen sığınmak üzere gitdikleri yere dikkat edilirse, karşımıza hemen dâimâ bu adanın çıkdığı görülecekdir!

Adasını da, yazılı anayasa denen şeytânî bir dümenle değil, yazısız bir rotayla ve “gelenek ve geçmişe sımsıkı bağlı bir muhâfazakârlıkla” idâre eder!.

 Sadede gelinecek olursa, “Efendi Hazretlerinin” İngilizin o adadaki müslüman sâhibsizlere sâhib çıkıyor görünerek, onları eritme planları ve onlara “adâlet, şefkat ve insafla yaklaşması!” gibi iddialar, sadece bir mâl-i hülyâdır; ve aslı astarı olmayan acâib bir mütâlaadır… İsbâtı imkânsız da değil, muhal olan bir iddia!..

İngilizin (adâlet telâkkîsi ile İslâmiyyet’in adâlet terâzîsi) arasındaki farka bakılacak olursa, o da nâmütenâhî kelimesinden başkasıyla ifâde edilemez!

İslâm’daki “adâletin” ne ifâde etdiğine geçmeden evvel, bu İngiliz denen adam ve madamların siciline kısaca bir göz atmakda da fâide vardır!

Bu ülkelerin, şer’î îmânı, adâleti ve ahlâkı mı var ki, medeniyyeti (insanlığı ve fazîleti) olsun!. “Adâlet, şefkat ve insaf” bu adam ve madamlarda ne arar!. İkiz kuleler kendi ajanları tarafından patlatılınca, bunu müslüman dünyânın üzerine yıkan ve “Haçlı seferleri başlamışdır!” sinyalini veren Puş ile beraber; “Artık sovyet tehlikesi bitmiş, yeni düşman İslâm dünyasıdır!” diye, dünyânın gözü önünde resmen ve alenen hedef olarak müslümanları göstermekden çekinmeyecek kadar içi kin ve adâvet dolu olan madam, İngiliz başvekîlesi müteveffâ Thatcher değil miydi?.

 (NOT: Madamın dün mort oluşundan müteessir olup kâreler bağlayan, içi cayır cayır yanan ve dövünenler varsa, o hayran ve âşıklara başınız sağ olsun, madamınız “yeşil tehlikenin!” ne olduğunu şimdi tam görmüşdür deriz!)

 Bu mahlûklarda “adâlet, şefkat ve insaf!” olacağını bir müslümanın iddia edebilmesi içün, onun bambaşka bir keyfiyetle mütehallî olması kaçınılmaz bir fâciadır!

Bu İngilizin, Lozan fırıldakları ile Hılâfetin ipini kimlere çektirdiğini ve topyekûn müslümanları başı kesik tavuk hâline getirerek kimlere seyrettirdiğini, bu Eygi arkadaş hiç duymamış mıdır?!

Bütün dünyayı, bu ülkelerin küfrü, fitnesi, (alkolü, fâizi, zinâ ve dördüncü haramı olarak da kumarı) kasıp kavurmuyor mu?. Bütün bu hastalık ve şeytanlıklar, bütün dünyaya Haçlı Avrupa’dan bulaştırılmamış mıdır?

 İki cihan harbini de, dünyanın başına belâ eden, 10 milyonlarca insanı öldürüb katleden ve sakat bırakıb hasta ve yatalak edenler, kimlerdir?.

 Mısır cebhesinde onbinlerce müslüman askerini asit kuyularına sokarak gözlerini kör edenler, bu denî İngiliz gâvurları değil midir?.

Daha  3 hafta evvel (19 mart) tarihli haberler arasında, İngilizlerin, tayyarelerle Çanakkale’deki Müslüman mevzilerine zehirli çivi bombaları atarak, 12 bin Anadolu evlâdının, kangren olub narkoz bile verilmeden testerelerle bacaklarının kesildiğini; ve binbir ıstırab ve o sakat bacaklarla harbe devam etdiklerini, bu “adâlet, insâf ve şefkatini sevdiğim” Âdemoğlu bilinen İngiliz muhibbânı, okumadı mı?.

Bu İngiliz değil mi, dünyanın dört tarafından tapladığı ve âilelerinden ayırıb Britanya denen adaya taşıdığı milyonlarca garibanı, metrolarda boğazı tokluğuna ve kırbaç altında çalıştıran ve bu iğrenç şartlara dayanamıyarak kendilerini tren altlarına atarak intiharlarına sebeb olan?.

Tam 10 sene evvel onbinlerce Irak ahâlisini işgencelerle itlâf eden ve tazmînâta mahkûm olan o zamanki İngiliz başvekili Tony Blair denen herifi, iş işden geçdikden sonra, dünyâyı uyutmak üzere bugün hâlâ mahkemeye çıkarıb hesâba çekme numaralarıyla gözboyayan, bu İngiliz denen dünyanın fitne şebekesi değil mi?. Hind yarımadası ve Pakistan da dâhil, Afrika ve Avustralya gibi dünyanın dört bucağında, bu adamların katledib itlâf etdiği zavallı insanlar, acaba, kaç on milyonları bulmuşdur?

Daha binlerce dünya eşkıyâlıkları sayılabilecek bu mahlûkların, ne değişti de, bunların isim ve resimleri Eygi’nin kaleminde “medenî ülke!” oluverdi?.

 “Kralına itaat gerekir, Şeriat mahkemeleri kuruşu karşısında ona itaatsizlik ve aleyhtarlık insafsızlık olur!” demek içün, bu adamlar îmâna gelib tevbe istiğfar mı etdiler, ne değişdi, hangi dağda kurt geberdi?

Zerre kadar Allâh Korkusu olub, “Kur’ân, Sünnet ve Şerîat’a itibâr ederim” diyenler, bunların Hakkıyçün, bunlardan ve ulemâdan nakl edecekleri satırlarla bu suallerimize cevab versinler!. Aksi halde, Yevm-i Kıyâmet’de, İngilizin zulmetdiği 100 milyonlarca müslüman ve insanın elleri, bu susanların yakasında olacakdır…

Biz, Tefsir ve Şeyhülislâm satırları ile devam edeceğiz biavnihî Teâlâ…

Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretlerinin “İmâmet-i Kübrâ” nâmındaki eserinde, İngilizlerin, İslâmiyyet ve O’nun lâzım-ı gayr-i mufârıkı bulunan HILÂFET aleyhine çevirdiği binbir entrika ve fitnenin delillerini, ileride aynen iktibâs etdiğimizde, bu adamların müslümanlara vereceği zerre kadar “adâlet, hürriyet, şerî mahkeme olamıyacağını” apaçık göreceğiz… Merhûm’un şimdilik iktibâs edeceğimiz birkaç satırı ise şöyle:

“- …….bugünki Türkiye’de yani Türkiye hükûmetinin tanrısı olduğundan, dîn-i İslâm’a ve îmâna karşı yapılan bu kepâzelikler, AVRUPA TEVECCÜHÜNÜ KAZANMAK İÇÜN YAPILIYOR.” (Yarın Gazetesi, Hezeyan Toptancıları serlevhalı makale, 1.r.âhir.1346-28.9.927)

“Avrupa teveccühünü kazanmak!” bugün daha da tahsis ve ta’yîn edilmiş şekli ile, “İngiliz teveccühünü kazanmak” noktasına kadar nasıl inkılâb edebiliyor, dehşet!

Bu kabil teveccühün, ne kadar tehlikeli olduğunu, inşaallah, gene ulemâmızın satırlarında göreceğiz!. “Kitab, Sünnet ve Şeriatdan başkasına i’tibâr etmem!” deyiş, gözboyayarak mı, yoksa nasıl olur, bunları da…

Anglikan Kilisesinin başındaki adamlara “itaatden” ve onlar aleyhinde bulunmanın “insafsızlık!” olacağından bahseden bir adam, bunu kavl-i mücedde bırakarak minder dışına kaçamaz; ve iddialarına, “Kitâb, Sünnet ve Şerîat’dan” delîl getirmeyi îmân, İslâm ve nâmus borcu bilmek mecbûriyyetindedir…

Elmalılı Merhûm’dan:

“- İşte yehûd ve nasârâyı evliyâ ittihaz etmek, böyle nifâk gibi bir maraz-ı kalbîden neş’et eder; ve İRTİDÂDA DÂÎ OLUR. Bunun da akıbeti, habt-ı amel ile hüsrân-ı küllîden başka bir şey olmaz. Çünki irtidâdın cezâsı budur. Görülüyor ki kara’te buyurulmamış, feterâ buyurulmuşdur. Bu ise, istikbâl ve istimrâr fiilidir. Demek ki, bunlar mâzîye âid değil, müstakbele âid ve emsâli bir çok defalar görülecek vukuatdır.” (c: 3- sh:1714,15)

Yehud ve Nasârâyı evliyâ ittihaz etmek, onlara “itaatı gerekli” ve onlar aleyhinde bulunmayı “insafsızlık!” telâkkî etmeden nasıl mümkin olabilecekdir?. Böyle bir evliyâ ittihaz edişin de, nelere bâdî olacağı, müfessir merhûmun satırlarıyla apaçık ortaya konulmuş bulunmaktadır… Üstelik de bunca berbat bir âkıbetin, “müstakbele âid bir vukûât!” olarak görüleceği kerâmeten beyân buyuruluyor!

Elmalılı Merhûm buyuruyor:

“- Yehud ve nasaranın Hakk’a muhalif bâtıl üzere gitdikleri hakkında sana gelen bu ilimden sonra farz-ı muhâl olarak onların hevâlarına, emr-i Hakk’a muhâlif olan keyiflerine, arzularına uyacak olursan (……) bu takdirde şunu muhakkak bil ki, sen de,  (…..) behemahal zalimler gürûhundan olursun- ve o zaman ahd-i ilâhîye nâil olamaz, NÂSA İMAM OLUB ÜMMET TEŞKÎL EDEMEZSİN. BİNAENALEYH SENİN, ONLARA İTTİBÂIN HÜKM-İ İLÂHÎ İLE MUHALDİR. EY EHL-İ ÎMÂN! SİZ ONLARIN NE KADAR ZÂLİM OLDUĞUNU BİLİR MİSİNİZ?” (A.g.e. 1-530)

Zerre kadar îmânı olan, şu ibârede yer alan “ONLARA İTTİBÂ’, HÜKM-İ İLÂHÎ İLE MUHALDİR.” Cümlesi karşısında, artık bir tek kelâm edemez…

Evet, İngilizlerin ne kadar zalim olduklarını ise, bilâhare yazalım nasibse…

Büyük Müfessirimiz Elmalılı devamla buyurur:

“….İmâmet-i Kübrâ, umûr-ı dîn ü dünyâda, insanlara riyâset, bunun kemâli de mertebe-i risâletdir. Bu imâmet ise, düstûru’l-amel olacak bir takım ahkâma, millet ü şerîata mütevakkıf  olduğundan, bu hıtâb, onu, bir dîn ü şerîata sâhib kılmak ve bununla insanların önüne düşürmek demek olur.”  (A.g.e. 1-491)

Eygi’nin İmâmet-i Kübrâdan bahsederken Vatikan’da olduğu gibi “rûhânî liderlik!” gibi yakıştırma ve indî savurmaları da, son derece yanlış ve din dışıdır… “İmâmet-i Kübrâ”nın ne olduğu, yukarıda kısa ve en özlü formül ve OSMANLI ifâdesiyle beyân buyurulmuşdur. Artık bu hakîkâtlar karşısında, hâlâ İmâmet’e “rûhânî liderlik!” gibi uydurma şeylerle atıfda bulunmak, Mutlak Dîn’e en büyük saygısızlık bilinmelidir… Nerde kaldı ki, Papa denen adam bile, hakîkatda aslâ “rûhânî Lider!” değildir. Vatikan devleti denen hıristilan devletin, devlet başkanıdır; ve “droit canonique” denen kânunları, meclisi, yüzmilyarlarca dolarlık bütçesi, mahkemesi, emniyeti, zındanları, cezâevleri, uçkurbozan kardinalleri, teslisleri, testisleri, tacizleri, âcizleri, sübyanları, endülijansları, afarozları, elçileri, mektebleri, olimpiyatları,  hastaneleri, diyalogçu misyonerleri, dünyanın her yerinde kullandığı yerli ajanları,  v.s.’i ile küçük görünen ve fakat dehhâmeleşmiş ve dünyayı ahtapot gibi sarmış, tam teşekküllü bir devletdir!.. Kim demiş, “rûhânî liderlik!” diye?. Adamların kilise ritüellerine bakarak onların dünyadan tecrid edilmiş gibi gösterilmeleri, dünyâyı uyutmak içün ortaya atılan, salak avutma tabletlerinden başka bir şey olamaz… Ölesiye muhteşem bir saltanat, daha bir iki ay evvel ortaya konulmadı mı?.

Elmalılı Merhûm’un Tefsîrinden şu iki âyet meâlini de  görmeden geçmiyelim:

“Lâanehumullâhu bi küfrihim!” Kâfirlikleri sebebiyle Allâh onları lâ’netledi.” (Bakara 88- c:1/414) 

“Fe lâ’netullâhi ale’l-kâfirîn!” Allâh’ın lâ’neti de bütün kâfirlerin boynuna.”  (Bakara 89- c:1/414)

Ve bu adamlara hayranlık, onları “medenî!” bilmek, durmadan övmek ve göklere çıkarmak, örnek alınmalarını reklâm etmek… En sonra da şimdi, “itaat!” ve aleyhlerinde olmanın “insafsızlık oluşu!”

Fesübhânallâh!

Dünyayı ifsâd eden, başda İngiliz olmak üzere topyekûn yehûd ve nasârânın; ve onların parmağında oynayanların, Allâh Azze, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm hürmetine, an karîbüzzemân müstehaklarını versin!

(Mâba’di var)

(İntişârı: 08.04.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir