(4) Diyalog Aşk Ve Tutkusunun Bâtıl Ve Haçlı Temeli!
16 Aralık 2013
(5) Diyalog Aşk Ve Tutkusunun Bâtıl Ve Haçlı Temeli!
19 Aralık 2013

Eygi, sık sık DİB denen yerin şefaatına sığınarak bazı yamuklukların, bu laik dembokratik Cumhuriyet müdiriyyeti tarafından, sanki orası Şeriat’la

EYGİ’NİN  DİNDE TENÂKUZLARI, PÜRSÜR’AT BERDEVÂM!

(1)

Mehemmed SAFFET

 

Eygi, sık sık DİB denen yerin şefaatına sığınarak bazı yamuklukların, bu laik dembokratik Cumhuriyet müdiriyyeti tarafından, sanki orası Şeriat’la mukayyed ve muvazzaf bir dâireymiş gibi düzeltilmesini ve ıslâh edilmesini ister durur!. Tabii bu, başlı başına bir tenâkuzdur. Çünki adı üstünde “dembokratik ve laik cumhuriyet müdîriyyeti!”

Böyle bir yer, islâmî mes’elelere kendi bulunduğu noktadan bakar; ve ona göre hüküm verir. İslâm’ın mes’elelerine, İslâm’ın içinde durub, oradan bakılır da bir hükme varılırsa bu bir işe yarar… Laik dembokratik cumhuriyet kafasıyla veya böyle bir mekânda durarak, oradan, islâmî mes’elelere hâl yolu bulmak, akıl kârı olamaz!

Yoksa buna kargalar bile güler!

Şimdiki müctehid geçinici, şerefsiz ve hâin hokkabazlar da, zâten bu haltı işliyerek, etraflarına ictihâd (aslında teşehhî) üfürüyor ve milleti başdan çıkarıb dinsiz ve îmânsız yapıyorlar… Laik dembokratik cumhûriyetin düzeni, kânunları, ilke, ülkü, tilki ve türküleri, standartları, teâmülleri ve her nânesi sâbit kalacak, din ise, bu sâbitelere tâbi’ olarak kendi kânun ve sâbitelerini değiştirecek! Bu değişikliği yapan hayvanlara da “müctehid”,  bunların anırtılarına da “ictihâd!” denilecek!!!

Oha!

Haltettingiller familyasının 4 ayaklı biyolojik objeleri, hiçbir flora farkı gözetmeden her otlakda otlayıb işkembesini dolduracak, sonra da dört bacağını serip münâsib bir yerde geviş getirerek, gövdesini, armağan etmek üzere mandıra sâhiblerine semiz bir mal olarak hazırlıyacak!

Eygi de, DİB’den istimdâd peşine düşdükçe, beyân etdiğimiz heriflerle ayniyyet içine yuvarlanmış olmuyor mu?

Hem “Ehl-i Sünnet” diye yırtınacaksın, hem de, bu kabil nice tenâkuzlara düşüb, “DİB denen yer şunu bunu düzeltmeli, ef’al-i mükellefîn budur demeli, zarurat-ı diniyye şöyle ister demeli, edille-i şer’iyye şu delili ile böyle gösterir demelidir…” falan filan diyeceksin!. Bunlar, Laik dembokratik bir cumhuriyetde sökmez ve geçmez, ağalar!

Eygi, yıllardır bu abesle meşgûl!

Havanda şu dövüyor!

“Camilere gidin cemaatle namaz kılın, cemaatle kılmak farza yakın kuvvetde sünnet!” diye kaç yüzüncü defa yazıyor ve bildiğini değil, cehâletini sergiliyor! Çünki hakkı söylemiyor, kendince tutturmuş bir yol, çalakalem habire yazıyor!.

 Yahu, ehl-i sünnetim diyorsun, mezhebin ne? Hanefî isen dâr-ı harbde misin, dâr-ı İslâm’da mısın?. Hürr müsün, esâret ve rıkkıyet altında mısın?. Velâyet-i amme’yi yüklenen adam ve madamların îmânı mı var, irtidâd ve şirki mi?. Câmileri hangi velâyet-i ammeyi yürüten adamlar avuçlarında keyfe göre idâre ediyor, imamları kim, hangi kıstasla ta’yîn ediyor?. Bu imamların îmân ve i’tikâdı neyin nesidir?. Bütün bunlara hiç bakmadan, “camilere gidin cemaatle kılın, farza yakın sünnet!”

Dışı ve suratı sinekkaydı, imiği ağlâlli, kıçı la pantolon’lu, en dışı la pardesü’lü, onun altı la caket’li, en tepesi bilmem neli adamların asıl içi nasıl? İmamlığa yetecek sahih îmân var mı?. Aşağıdagelecek memuriyyet andını kafaya dikib içen ve daha nicelerini de bu laik dembokratik cumhûriyetde gövdeye indiren entel ve dantel imamların arkasındaki namazlar olmazsa, onların arkasında namaza teşvik etdiğin adamlar, bu olmıyan namazları Ukbâ’da mı kazâ edecekler?! Yoksa, “günahları senin boynuna!” deyib, yat-kalk yapmıya devam mı?

Hele dur, İmâm-ı Mâlik Rahmetullâhi aleyh, 40 mes’elenin 36’ sına veya 39’una “lâ edri” buyurmuş!. Kitaba mürâcaat et, teemmül eyle, sor, iyi düşün, ağır ol ki molla deşinler!.Tabii vaktiyle, “İslâm Dembokrasisi, İslâm Cumhûriyeti ve İslam Burjuvazisi!” gibi fetvâlar düzersen, iş, içinden çıkılmaz çukurlar ve fay hatları ile devâm eder bu hâle gelir!!!

 Fıkıh denilen, İslâm Hukuku da denilen (fıkhın ihâtası hukukunkisinden çok daha genişdir) bir deryâ var. Oraya bakıb danışmadan, kendini âyetullahlar gibi bol kese ve bol kepçeden atıb, istediğin gibi fetvâlar püskürtmek ve milleti idlâl etmek, revâ mıdır?. “Laik dembokratik bir cümhûriyetin” herhangi resmî bir dâiresi, müslümanların önüne nasıl câmi imâmı ta’yîn eder yahu?. İmamlarda aranacak vasıfları Şeriat-ı Garra başka türlü sayıyor; bu DİB denen laik dembokratik cumhuriyet müdiriyyeti, laik, dembokratik cumhûriyet ilkeleri doğrultusunda apayrı sayıyor!. Şerîat-ı Garrâ’nın istediği imamı, laik dembokratik cumhûriyet istemiyor; bunun istediğini de Şerîat-ı Ahmediyye!.

 Bu ne biçim İslâm anlayışıdır Efendi?.

Her devlet me’mûru gibi imamlar da, laik dembokratik cumhuriyete “iman” etdiklerini, bir and içerek veya (höpürdeterek) beyan edib, (Kelime-i Tevhîd) yerine (Kelime-i Tev’îd) okuyarak, şu ikrârda bulunmuyorlar mı:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk İnkılâp ve İlkelerine, Anayasada ifadesi bulunan Türk Milliyetciliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını Milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan millî, demokratik, lâik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.”

İşte laik, dembokratik Cumhûriyet böyle bir ilim, îmân, amel ve ahlâkda imam istiyor!. Bu çerçevenin içinde imamlık yapacaksın, başka türlüsünü Kur’an da söylese, Hadis de söylese inanmıyacaksın!. Senin dinin, işte bu laik dembokratik çerçeve içinde ne kadar tevzi’ ediliyorsa, o kadardır! 

Laik dembokratik cumhuriyet, böyle “imam” olacaksınız derken; Allâh Azze’nin Dîni ise, en az şu evsafda müslüman, imam ve İmâm-ı Kebîr istiyor ki, koskoca Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri, 9 cildlik tefsîrinin 1. Cild, 126-29. Sahifelerinde aynen şöyle buyuruyor:

“Vaz’-ı beşerî olan kânunlar ne ilim ne din, hiçbiri olamazlar. Bunlar ilim nokta-yı nazarından bâtıl, dîn nokta-yı nazarından şer teşkîl ederler ve gayr-i müstakimdirler. Bunun içün beşerin hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde, kânun vaz’etmek değil; Hakk’ın kânunlarını arayıb bulmak ve keşf ü ızhâr etmekdir. Lisan-ı İslâm’da hürriyet, hukûkuna mâlikiyyet diye tarif olunur. Ki, bunun zıddı, hukûkuna başkasının mâlik olması demek olan esâret ve rıkkıyetdir. Asl-ı hukûk ise vaz’-ı ilâhîdir. Binâenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilâhî olan hukûku, kendi rızâsı munzam olmaksızın, diğer bir vaz’-ı beşerî ile, tebdîl, tağyîr veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa, o artık yalınız ALLÂH’IN kulu değildir. Ve onda, bir hisse-i esâret vardır. Ve artık onun vecâib ü vezâifi, mahz-ı Hakk’ın icâbına değil; şunun bunun keyf ü irâdesine tâbi’dir…” 

Artık ulemânın satırları böyle derken, başkalarının çocukca yazıb çizdikleri şeylere zerre kadar i’tibâr edilmez; ve onlar keenlemyekündür. Câhil muharrirlerin çalakalem yazdıkları şeyler  de, ne dîn ve ne de ilimdir; hevâ ve hevesi aksetdiren keyfî ve indî bir takım şeytânî kuruntulardan ibâretdir. Müslümanlar, ilmî olarak ve muteber zevât-ı kirâmın eserleri üzerinden ortaya konulmayan her söz ve hükmü, zerre kadar ciddiye almaz ve kemâl-i şiddetle ve hassâsiyetle de reddedib çöpe atar…

Dînî mes’eleler çocuk oyuncağı gibi zırt pırt gazete köşelerinden ve hiçbir kaynak verilmeden, “Lâ yuhtî velâ yüs’el” âyetullah hava ve hayâllerine kapılarak çalakalem yazılmıya başlanırsa, bu, İslâmiyyet’e hakâret, taarruz ve tecâvüz noktalarına kadar gelir dayanır; ve mütecâsirlerini de iki cihanda perişân eder…

Laik ve dembokratik bir cumhûriyet olan Fransa, oradaki câmilere ne kadar imam ta’yîn etme hakk ve salâhiyyetine sâhib değilse, Anadolu toprakları üzerine çöreklenen laik, dembokratik cumhuriyet de, o kadar imam ta’yin etme hakk ve salâhiyyetine  sâhib olamaz…

Kimin velâyeti altında olan adama (câmi imamı) denir?.

İmâm, Allâh ile kul arasına GİREN, evet bütün kamalist, ateist, modernist, reformist, laik, dembokrat ve cumhurî müşriklere rağmen, Allâh ile kul arasına GİREN, Allâh Azzenin huzûruna çıkılırken kendisine UYULAN; ve kendisine, “beni temsil et!” denilen adam demekdir… Bostan korkuluğu, mihrab bekçisi, laik devletin maaşlı emir eri değildir, olamaz!. Olmuşsa ona imam denilemez… Kerhâne vergilerinin de toplandığı bütçeden maaş alan mihrab bekçilerine veya müstahdemlerine imam mimam denemez…

Allâh Azze’nin Aziz Dînini böylesine sulandıranların sonu elbetde sürünmek olacakdır, bunda aslâ şekk ve şübhe de edilemez…

90 senedir bu milleti çocukdan beter kandıranların topuna da lâ’net…

“Milletin dediği olacak, halkın hâkimiyyeti, söz halkındır, idâre milletindir ve bilmem ne!” gibi lâflarla, bu millet, yüzde yüz, dün de bugün de uyutuldu ve uyutuluyor!

Şeyhülislâm Merhûm’un ta’biriyle “politikacılar sihirbazdır!”

Hiçbir garblı ve batıcı ve bâtıl politikacıya, yani hiçbir yalancıya bir müslüman güvenemez…

Evet, kimin velâyeti altında olan adama (imam) denir?.

Bunun cevabı bilinmeden “camilere gidin cemaatle namaz kılın, farza yakın sünnetdir!” demek, hangi dârda, kime, hangi şartlarda söylenir, bunları es geçerek, keyfini ve heva ü hevesini fıkhın yerine oturtanlar, Allâh’dan korksun ve akıllarını başlarına devşirsin ve İslamiyyet’le de, bilir bilmez, çocuk gibi oyun oynamasınlar!.

(Mâba’di var)

(İntişârı: 17.12.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir