Samyeli
14 Mayıs 2012
Cızz Hoca…
7 Kasım 2013

Sonsuz  merhamet sâhibi, merhametlilerin en merhametlisi, güç, kuvvet ve kudret ancak kendisine mahsus olan Cenâb-ı Allâh (azze ve celle)dir.

MERHAMET

İbrâhîm Selçuk GÜLŞENÎ

 

 

Sonsuz  merhamet sâhibi, merhametlilerin en merhametlisi, güç, kuvvet ve kudret ancak kendisine mahsus olan Cenâb-ı Allâh (azze ve celle)dir. Büyük velî Beyâzid-i Bistami Hazretleri, secdede yüzü toz ve toprak, veliliğin cilvesi, cezbe hali naz ve rica makamında

“-Allâh’ım beni üzme, beni sıkma ne kadar merhametli olduğunu kullarına yayarım, sana ibadet edecek tek kişi bulamazsın”

diyerek; sonsuz merhamet deryasında, Merhamet Sahibini işaret ediyor.

Kullarından Kâinatın Sultanı, Allahın Sevgilisi Âlemlerin Fahri Resûlü Kibriya (A.S.V.)  Efendimiz erişilmez merhametin sahibi.

Peygamberlerden sonra insanoğlunun en büyüğü, Altun Silsilenin başı Hz. Ebubekir Sıddık (R.A.) Efendimizin malum duası:

“-Allâh’ım benim vucûdumu büyüt, büyüt, cehennemin ağzını dolduracak kadar büyüt, öyle ki başka kullarına orada yer kalmasın, onların yerine ben yanayım.”

Aklın, beynin durduğu nokta, imân ve kalble âlakalı mesele.

Ashâb-ı Güzin (Rıdvanullahi Teâla Ecmain) Efendilerimizin sayılamayacak kadar merhamet dolu hayatları.

Ve yine veli, bir beldeden bir beldeye gidiyor, günlerce yayan yol tepmiş, yorgun ve argın yolda bir ağacın gölgesinde bir müddet istirahatla ulaşacağı menzile varıyor, sırtındaki torbasını yere bırakırken torbasının üzerinde birkaç karıncanın dolaştığını görüyor, eyvah diyor veli, bu karıncalar istirahat ettiğim ağacın altından gelmiş olacaklar, zavallıları yerlerinden yurtlarından ettim, tekrar geriye dönüyor ve onları yerlerine bırakıyor. Bu merhamet ve bu ulvî davranış neyle izah edilir.

İstanbuldaki Valide Sultan Camisini yaptırmış olan Pertevniyal Valide Sultan’ın vefatından sonra, keşif ehli bir zat onu rüyasında güzel bir makamda görür, yaptırdığınız bu camîi şerif hürmetine Cenabı Allah size bu makamı lutfetti herhalde diye sorar.

Valide sultan:

“Hayır”  der.

O zat-ı şerif şaşırır !

“O  halde hangi amelinizle bu makama eriştiniz?” diye sorar.

Valide sultan şu ibretli cevabı verir:

“Yağmurlu bir gündü,  pırıl pırıl ipek ve kadife elbiselerimizi giymiş saray faytoniyle Eyyûb Sultan Camiîne ziyarete gidiyorduk, yolda su birikintileri yakınında titriyen bir kedi yavrusu gördük, zavallı sırılsıklam ıslanmış titriyordu belkide suda boğulacaktı, arabayı durdurup yanımdaki bacıya kedi yavrusunu getirmelerini söyledim, bacı bir bize bir arabamıza baktı, aman sultanım çamurlar içinde kedi yavrusu, üstümüz başımız, diyerek tereddüt etti. Ben fırladım yavruyu aldım bağrıma bastım kuruladım, ısıttım ve saraya getirdim. İşte o kedi yavrusuna gösterdiğim merhamet yüzünden Cenabı Allah bana bu makamı lûtfetti.

(Pertevniyal Valide Sultan, Cennet mekân Abdülaziz Han’ın muhterem valideleridir.)

Mevzûmuz merhametken Cennet mekân Sultan Abdulhamid Han Hazretlerinden bahsetmeden geçemeyeceğiz. Hastalık derecesinde bir merhamete sahip olduğu halde, ismi kızıl sultana çıkmış mazlum bir padişah… Merhametiyle âlâkalı hadiselerden bir tanesi.

Mâbeyn kâtiplerinden biri hatıralarında şöyle anlatıyor:

“-Bir akşamdı. Mâbeynde nöbetçi olarak ben kalmıştım, gelen mektub, telgraf, rapor ve tezkerelerin listesini tertipleyip huzura çıkmak üzereyken bir telgraf geldi, İstanbul’da Lâleli postanesi memurlarından birinin Yıldıza çektiği bu telgrafta, karısının o gece doğum yapacağı, doğumun çok zor olacağına dair hekimler tarafından dikkat işareti verildiği elinde hiç bir vasıta bulunmadığı ve “merhamet-i şâhaneye” sığındığı bildiriliyordu. Bu telgrafa hiç bir kıymet vermedim ve onu listeye almadım. Huzurda Padişah âdeti icabı her şeyi ayrı ayrı gözden geçirdikten sonra ve gerekli emirleri verdikten sonra ilave etti :

“-Başka bir şey var mı?”

Telgrafı söyledim ve arza değmiyeceğini düşünerek listeye almadığımı arzettim.

Emir verdi:

“-Hemen getiriniz!”

Getirdim.

Dikkatle okudu ve derhal mütehassıs bir tabib ve bir yâverle doğru Lâleliye giderek doğumu kontrol altına almalarını, benim de kendilirine refâkat etmemi fermân etti.

Gittik ve işimizi bitirip sabaha karşı döndük. Bir de ne görelim! Hünkâr, bahçe üzerindeki odasında ışıkları açık, cama vurarak bizi çağır mıyor mu!. Sabaha kadar uyumayıp bizi beklediğini anladık. Neticeyi sordu..Doğumun zor olduğunu fakat müdâhaleyle kadının kurtulduğunu çocuğa “Abdülhamid” isminin verildiğini “ihsan-ı şâhane”nin de aile reisine teslim edildiğini, adamın ağlıyarak ömür ve devletlerine dua ettiğini anlattım. Bizi ayakta dinledi sadece rahatladığını gösteren bir “oh” çekti ve paravananın arkasına geçerek sabah namazına durdu.

Şimdi, kendi öz menfaat çıkar ve gayeleri için, bombalarıyla memleketleri yakıp, yıkan târumâr edip harâbeye çeviren, kadın çoluk çocuk demeden binlerce ma’sûm ve gariban insanları bihakkın yere katleden, Demokrasi getireceğiz sizi zulumden ve zalimlerden kurtaracağız diyerek hürriyet, barış, insan hakları falan filan yaftaları altında, zulmün daniskasını en şedit bir şekilde insanlığa revâ gören, bu haçlı yahudi iblis şebekesinde acaba bahsettiğimiz merhametten ve onu taşıyan ruhtan milyonda bir zerre bulabilir misiniz. Asla..

Merhametin hakîkati yalnız ve ancak İslâm’dadır, onu taşıyan ruhta ve müslümanlara aiddir…

 

(İntişârı: 24.07.2012)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir