Dembokrasi Paketi, Dünyâ Sistemi Maketi!..
1 Ekim 2013
“Sözcü” Kafa Tutdu; Ve Çok Hiddetle “Ben, Ben, Ben” Dedi!..
10 Kasım 2013

CIZZ HOCA…

İbrahim Selçuk GÜLŞENÎ

(NOT: Bu hikâye aynen yaşanmışdır.)

Sanki düşecekmiş gibi birbirine yaslanmış, yine düşmemek için, birbirini tutan; tek katlı kerpiç evlerin sıralandığı dar ve taşlı sokak ve bu sokağın derinliğinde kalan taş merdivenli, iki katlı, soğuk, samimiyetsiz bir mimarinin ortaya koyduğu Ferit Bey’in evi…

Tapucu Ferit Bey!

Hemen yanı başında, çocukluğumun, hatta bütün mahalle çocuklarının, çocukluk günlerinin burada geçtiği, bir köşesinde hiç eksik olmayan çöp yığınları, diğer köşesinde de, sık sık canımızı acıtan ısırgan kümelerinin yer aldığı arsa… Bu arsaya bitişik, yine kerpiçle çevrilmiş yüksekçe bahçe duvarlarının içinde bir sır gibi yaşayan “Cız Hoca” ve onun evi!

Akşama kadar güle hoplaya oynadığımız bu arsadan, akşam üzeri ayrılırken, minicik yüreklerimizi saran Cız Hoca’nın korkusu!

Akşam karanlığıyla başlayan korku da başlayınca, Cız Hoca’nın evinin önünden geçmek, hiç birimizin haddi değil… Onun için, ortalık fazla kararmadan hepimiz evlere canımızı dar atardık! İstersen atma, Cız Hoca akşam olunca dışarı çıkar, bütün gece dolaşır, bulduğu çocukları evinde devamlı kaynayan kazana atar sonrada onları afiyetle yermiş!. Mahallelinin zihni ve hayalleri işte hergün bunlarla tazelenmekde, çocuklara da bunlar devamlı aktarılıp durmaktadır…

Yaramazlık yaptık mı Cız Hoca’yla tehdit edilir, huysuzlaşıp ağladığımız zamanlar, ismi kulağımıza usulca fısıldanıverirdi!  Kısacası gecelerimizin korkulu rüyasıydı Cız Hoca…

Onu bir defa uzaktan görmüştüm, sakin görünüşlü, başı önüne eğik, beyaz sakallı nûrânî bir ihtiyar halbuki…

Ama ben, buna rağmen o gün bile, yine de hayâlet görmüş gibi,  canımı telâşla eve zor atmıştım…

Cız Hoca hakikatte, yoksa, biz çocukları yiyen bir yamyam mıydı?

Bu adam kimin nesiydi?

Aslında Hoca hakkında söylenenler pek çoktu. Meselâ hükümet denen çok büyük bir şey varmış, hoca da ona karşı gelir, onu hiç sevmez, ona elvallah demezmiş! Böylesine bir adammış… O devlet mi hükumet mi ne ise işte o çok büyük yer insanları kurtarmış, onlara her seyi o verirmiş, ama hoca o büyük ve kerem sahibi şeyleri hiç sevemezmiş! Hep hürriyetsizlik ne demekse, hukuka sahib olamamak ne ise onu kafasına takarmış… Onun için de ona (yobaz ve mürteci hoca) derlermiş…

Kimisine göre O, hoca moca da değilmiş, ismi uydurmaymış! Hoca olsa cemiyete, cemaate karışır, cumalarda bayramlarda câmide olur, mevlidlere hatimlere, düğünlere, sünnetlere gider, oralarda tatlı tatlı hatıralarını anlatır, hep düşünceli, endişeli, kendi kendinden ibaret olamazmış! Oysa onu ne camide, ne de cumada gören varmış, üstelik bunlar yetmezmiş gibi, camiye gidenlere de, imamlara da kızar:

“Sürüler gibi camiye girin, girin çıkın bakalım, encamınız ne olacak.”

Der, bu sözleri ile de etrafındakileri çok rahatsız edermiş! 

“Bu tâğûtun kapıkulları arkasında namaz olmaz” diyerek, imamlara da iftirâ edermiş! O, olsa olsa akıl hastası meczup birisiymiş…

Kimisi de O’nun büyücü olduğunu söylermiş…

Esasta Hoca’nın sırrını, doğrusu kimse bilmezmiş. O, gölge gibi girdiği evinde sır gibi yaşar, yine ara sıra gölge gibi, ayda yılda bir görünür, tekrar sır olur evine çekilirmiş!

Cız Hoca ile Ferit Bey’in evleri arasında kalan arsada oyunlarımız çeşitliydi. Bunlardan sık sık oynadığımız bir oyun vardı ki, bu oyunun kaidelerine göre, oyun neticesinde kazanan, kaybeden bütün çocuklara ceza verirdi. Herkes de cezasını çekmekle mükellefti. Çekmek istemeyen oyundan tard edilir, oyuna da kolay kolay alınmazdı. Her ceza çekene diğer çocuklar katıla katıla gülerdi. Oyunun zevki de buradan gelirdi. Umumiyetle oyunu ben kazanırdım. Yine kazandığım ve ceza verme makamında bulunduğum bir oyunda, Hasan isimli arkadaşıma, Cız Hoca’nın bahçe duvarına çıkmasını, orada yarım saat oturmasını söyledim. Bilmiyorum bu muziplik aklıma nereden gelmişti, o iş pek kolay değildi!

Cız Hoca’nın duvarına çıkıp orada oturmak… Hem de yarım saat! Ya Cız Hoca görür, arkadan aşağı çekiverirse… Zavallı Hasan, korkuyla karışık yalvaran ifadelerle cezasını başka şekilde çekme talebinde bulunuyordu, oysa ben ısrarlıydım…

Hasancık ne duvara çıkabilmiş, ne de oyunun kaidesini bozmak istemişti. O’nun o hâli bile bize kâfi gelmiş, gözümüzden yaşlar gelinceye kadar oturup gülmüştük..

Ve bir gün, bütün bu yaptıklarımın cezâsını çekeceğimi nereden bilebilirdim. Bir gün gene aynı oyunu oynamış ve kaybetmiştim. Bu defa kazanan Hasan’dı ve bütün çocuklar cezasını çekmiş, sıra bana gelmişti. Hasan, benden intikam alma peşindeydi sinsi bakışlarında bunu gizleyemiyordu. Nasıl bir ceza verecekti acaba? Bana sen dedi, “gidecek Cız Hoca’nın evine girecek ve beş dakika Cız Hoca’yla konuşup geleceksin!”

Bu emir beynime bir bomba gibi toslamış, uğuldayan kulaklarım buna inanmak istememişti.

Hasan çılgın mıydı, içindeki bana karşı olan kini ne kadar büyümüştü ki, beni, Cız Hoca’nın evine göndermekle, aç kaplanların bulunduğu bir kafese atmak arasında fark olmayan bu cezaya müstahık görüyordu…

Cezayı verişteki ciddiyeti anlamak için tekrar yüzüne baktım, içime düşen korkuyu anlamış, intikam alış zevkini doya doya tatmanın neşesi içinde görünüyordu:

-Evet, yapacaksın!

Demişti…

“Hayır, yapmıyorum böyle ceza verilmez” deyip, karşısına dikilmeli miydim? O zaman ne olurdu? Bazen cezasını çekmek istemeyen pısırık çocukların mevkiine düşmez miydim? Öyle yaptıkları zaman, onları oyundan tard eden bizzat bendim. Üstelik bütün mahalle çocuklarının nazarında, cesaretim bir hayli yüksekti; bu yüzden de beni sayıp severlerdi…

İçimden: “Ulan Hasan, ulan hinoğlu hin, pusuda bekleyen bir kurt gibi daldın, alacağın olsun!” demeden edemedim…

Düşüncelerimden sıyrılıp başımı kaldırınca, Hasan’la göz göze geldik. Kurnazca gülen gözleri yaşarmıştı, pis piste sırıtıyordu!

Hemen geriye döndüm, ne olursa olsun, her şeye rağmen Cız Hoca’yla beş dakika konuşup gelecektim, tabi bir daha geri gelebilirsem!

Gelmek, geri dönmek, bunlar hayaldi; Cız Hoca’nın eline düşenlerin hiç birinin kurtulmadığını hepimiz biliyorduk!

Olsun, Hasan ve diğer arkadaşların karşısında ezilmektense, Cız Hoca’nın kazanında kaynamak daha iyiydi…

Bütün cesaretimi toplayıp Cız Hoca’nın kapısına kadar vardım, kapı tokmağını üç defa vurdum ve son defa dönüp arkadaşlarıma baktım; hayret, hepsi taş kesilmiş soluk bile almıyorlardı… Hasan’ın gözü fal taşı gibi açılmış, az önceki gülümsemesi ise yok olup gitmişti. Zira o, böyle olacağını hiç tahmin etmemişti. Ama buraya kadar olanlar ise, bana yetmişti, iş bundan sonrasıydı…

Kapı açılmamıştı. Ohhh, ne iyi, şansım yâver gidiyordu, içimden dua ediyordum, keşke Cız Hoca evde olmasa diye…

Ne o… Kapı açılıyor, evet evet yanlış görmüyordum…

Birden vücudumdan soğuk bir ter boşandı. Boğazımın kuruduğunu, ayaklarımın titrediğini hissettim. Hasan bu hâlimi görmemeliydi!

Kapı, bahçenin bir köşesinde kalan Cız Hoca’nın evinden, makaralarla işleyen bir iple açılmıştı. Kendimi kapıdan içeri bıraktım, kapıyı kapayıp arkamı kapıya verdim, binlerce kurşun yemiş gibi, olduğum yere yığılıp kaldım!

Görünürlerde kimse yoktu, keşke kimse olmasa, kimse gelmese diyordum, oysa kapı açıldığına göre mutlaka birisi vardı…

Beş dakika burada bekleyip dışarı fırlamak, işte konuşup geldim demek, sonra kasıla kasıla cesaretimin büyüklüğünü ifade etmek geçdi içimden… Ama Cız Hoca’yla konuşmadığım halde, nasıl konuştum diyecektim? İçinde yalan pisliği olan bu düşüncemi tasvip etmedim. Çaresizlik içinde kıvranırken, Cız Hoca’nın bana doğru geldiğini gördüm… Artık benim için her şey bitmişti. Birden annem, babam, kardeşlerim, arkadaşlarım bir sinema şeridi gibi gözümün önünden geçip gitmeye başladı…

Cız Hoca’ya gelince, ayağına gelen kekliğin verdiği iştahla belki ağzının suyu akıyordu! Bana iyice yaklaşmıştı, korkuyla dolu buğulu gözlerim ziyadesiyle açılmış, olduğum yere pısıp kalmıştım…

O karşımda durup, elini başıma doğru uzatıp, sarı saçlarımı karıştırırken ilave etti.

“-Hoş geldin bakiyim küçük misafir, seni hangi rüzgâr buralara attı?.”

Bakışları derinlemesine, yüzü saffet nakışlarıyla süslü, konuşması ise sevgi ve şefkat yüklüydü, yoksa başka birisini mi görüyordum! Hemen ilâve etdi:

“-Ne o sen titriyorsun, rengin de sapsarı, neden korkuyorsun?”    Konuşması korkudan ziyade itimat telkin ediyordu…

“-Söyle bakayım ne istiyorsun, buraya niçin geldin?”

Korkulu kısık bir sesle;

“-Sizinle beş dakika konuşmaya!”

Diyebildim.

“-Haydi, konuşalım öyleyse, niçin korkuyorsun?”

Yalvaran ifadeyle karışık:

“-Beni yiyeceğinizden…”

Birden eline sarılıp yalvarmaya başladım:

“-Ne olursunuz beni yemeyin, merhamet edin, bırakın evimize gideyim.”

Ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyor, elini öpüyor, affını istiyordum… O ise dimdik durduğu yerde bana cevap vermiyordu. Ter ve gözyaşlarıyla karışık başımı, yukarı kaldırıp Cız Hoca’nın yüzüne baktım. Ne o! Cız Hoca da ağlıyordu, boncuk boncuk dökülen gözyaşları beyaz sakalından aşağı süzülüyordu… Birden, oturup beni bağrına bastı, hiç kimsenin ton ve ahenginden anlayamayacağı yürekten kopup gelen “Ahhh” la karışık “yavruuum” çekti…

Parmaklarıyla gözümdeki yaşları silerken, “her şeyi biliyorum, beni size yamyam olarak tanıttıklarını” da dedi…

“-O hain şapkalılar yok mu, hep o hain şapkalı işgalciler…”

Tam anlamasam da, iftiraya uğradığını anlatmak istediğini sezmiş gibiydim…

Yüzünde karmakarışık çizgiler çatışıyor, sancılanmış gibi sanki ıstırap çekiyordu. Elimden tutup gel yavrum dedi; ne hikmetse Cız Hoca korkusu birden üzerimden kalmış, O’na teslim olmuştum… Doğruca bahçenin derinliğinde kalan evine gittik. Sade döşenmiş evinde, sedire benzer bir yere otururken, devamlı “şapkalılar” diye tekrar ediyordu. Engin gözleri, daha da enginlere dalıp dalıp giderken, bakışlarına sanki perde perde karanlıklar iniyor; susarak dalarak bir şeyler anlatmak, dinmeyen bir yaranın acısını, sanki başkalarına da tattırmak istiyordu. Oysa o küçük dünyamda, Cız Hoca’nın o halini anlamam bir hayli müşkildi… O da benim bir şeyler anlamaya çalıştığımı, fakat anlayamadığımı biliyordu. Tek anladığım şey “şapkalılar…”

Cız Hoca “şapkalı işgalciler” derken, gözümün önüne Ferit Bey geldi. Zira mahallede tek fötr şapkalı Ferit Bey’di. Mağrur ve kibir yüklü, suratsız Ferit Bey… Aynı zamanda mahallenin tek zengini, komşulara tepeden bakan, onları küçümseyen; ne camiyle ne de cemaatle alakası olan, namazsız, niyazsız, selamsız, sabahsız, hatta müezzin sabah ezanlarını okurken onu şikâyet eden; vazifesinden aldırtıp, yerine kısık sesli ve üstelik ezan yerine Türkçe birşeyle bağıran, bir  müezzinin gelmesine sebep olan, Tapucu Ferit Bey… Mahalle halkı Ferit Bey geçerken, ihtiramla onu selamlarlar, oysa o, onlara karşık bile vermeden, önlerinden bir heykel gibi geçerek evine girerdi… Tapucu olması münasebetiyle, herkesin dilinde, birkaç köyün arazisini beleşten kendi üzerine kaydırdığı dolaşırdı!

Bütün bunlara rağmen işin garip tarafı, Ferit Bey ne çocuk yiyen yamyam, ne de korkunç olduğu söylenen biriydi!

Acaba Cız Hoca “şapkalılar” derken, Ferit Bey’i, Ferit Bey’lerimi kast ediyordu?.Cız Hocayı bu kadar yürekten inciten bu insanlara, Cız Hoca niçin bu kadar kızıyordu? Kendisini yamyam diye sağa sola tanıttıkları için mi? Yoksa başka sebepler mi vardı? Bütün bu cevabsız sualleri çocuk kafamla çözmeye çalışırken, Cız Hoca “bak yavrum” dedi ve anlatmaya başladı:

“-Altı yüz sene ALLAH Azze ve Celle’ nin Dînine (Şeriatına) sımsıkı tutunup asîl adımlarla gelen Osmanlı, ne zaman ki tutunduğu ipi gevşetmeye başladı, işte o zaman sendelemeye, tökezlemeye ve sonunda yere düşmeye kadar gitti. O zaman da, o gidiş anında, başın alınması gayet kolay oldu. Baş… Bütün gayenin başı… Hem de kimler tarafından biliyor musun? Yerli işgal orduları ve bu ordunun başındaki süfli ahbes tarafından… Acıların en acısı, bu koca devlet, bu koca millet, Selanik dönmelerinin eline mi kalacaktı, ama kaldı… Latif ve engin Mü’minler yüreklerinin her lifinde acı hakikatin sancılarını taptaze hissedip duyarlarken; yine bu yerli işgalciler tarafından, çanlarına ot tıkayacakların yine o müslümanlar olacağından korktukları için, bir bahaneyle nur yumağı başlar alınıverdi… Bu vahşet bununla da kalmadı. İşgalcilerin ayaklarına tökez olacak İslam’a ait en küçük hareket ve iz ihtimaline karşı, masum yavruların dereler içerisinde kurşunlanmasından, pîr-i fânî ihtiyarların darağaçlarına çekilmesine kadar beş yüz binleri bulan rakamlar, yakılan köyler, dipçikle susturulan çaresizler… Ve hiçbir zaman ve mekânda, eşine rastlanmayan ve belki de rastlanmayacak dînin, dilin, ırz ve namusun, örf, adet, kılık, kıyafet, yazı ve şahsiyetin bu yerli işgalciler tarafından berhava edilmesi… Bütün bunlar oldu, oldu ama, bu Müslüman millet de bunu yuttu!.. Bu gün şu insanların haline bir bak, hiçbir şey olmamış sanki…Cız Hoca, onların hangi birinin yüzüne baksın, hangisine selam versin ve hangisini kendisine yakın hissetsindi… Hepsi enkaz oldu oğlum, enkaz…   Kin ve buğzumun zirve noktasında ise, şapkalı işgalciler… Onları uzaktan ve yakından görmeye de asla tahammülüm yok. İşte Cız Hoca senelerdir bunun için bir sır gibi yaşar veya yaşamaya çalışır. Biliyorum, Cız Hoca’nın bu münzevi hayatı bile onları rahatsız eder. Ama ne yapalım takdir-i ilâhî böyle imiş, böyle oldu!”

Cız Hoca buna benzer birçok şeyler anlattı. Ve benim birçok şeyi anlayamadığımı bile bile anlattı. Belki de boşalmaya ihtiyacı vardı…

Cebime fındık, fıstık şekerle karışık kuruyemiş koyup, “tekrar seni beklerim” dedi… Geleceğime söz verip ayrıldım.

Vakit bir hayli ilerlemiş, arkadaşlarım evlerini çoktan boylamıştı. Önce çok kızdığım Hasan’a sonra defalarca teşekkür ettim, zira o bana Cız Hocamı kazandırmıştı.

Müteakip günlerde sık sık Hocayı ziyaret ettim. Onu çok seviyordum, hatta anne ve babamdan daha çok. O bana hiç kimseden duymadığım şeyler anlatıyor. Elime formül ölçüler veriyordu. Sonunda da sık sık şu duayı talim ettiriyordu: “YA MUNTAKİM ALLAH, YA RABBİ bizi intikamına memur et.” Ehl-i Sünnet hakîkatini de Cız Hocadan öğrenmiştim.

İlkbahar gelmişti, baharla birlikte güzellikleri de… İçimden papatya toplayıp Cız Hocaya götürmek geldi. Zira o kurutup çay yapıyordu. Kucağımdaki papatyalarla koşar adımlarla Cız Hocanın evinin yolunu tuttum.

Ne o! Cız Hocanın evinin önü kalabalıktı. Mutlaka bir şey olmuştu. İçime korku ve heyecan düştü. Kalabalıktan sıyrılıp kapıya yaklaşmak istiyordum, ama bir türlü başaramıyordum. Bu ara kalabalıktan horultular, mırıltılar geliyordu. Kimisi “ohh oldu,” kimisi “geç bile kaldılar,” kimisi “ne demek kardeşim hükümete karşı gelmek,” derken, konuşmalar, bağrışmalar, iniltiler birbirine karışıyordu… Acâip bir hareketlilik… Kalabalık geriye doğru açılmaya başladığında ben bir fırsatını bulup ön saflara geçmeyi başardım. Aman Allah’ım, ne göreyim! Cız Hoca iki jandarma arasında, evinden alınıp götürülüyordu. Ayrıca  Hocanın iğrendiği şapkalı işgalci itlerden de birkaç kişi yanı başındaydı. Kapının önüne toplanan halk, Hocayı yuhalıyordu. İçim burkuldu, bu mahalle halkı ne acayip mahlûktu, bu arada hakaret edenler, hatta Hocaya taş atanlar bile vardı. O gayet vakarlı, dimdik, asil adımlarla kalabalığın önünden geçerken, birden beni gördü, gözleri buğulanır gibi oldu. Bir an durup bana, o engin bakışlarıyla, talim ettirdiği duayı unutma diyordu sanki.

Kendimi tutamadım var gücümle:

“-YA MÜNTAKİM ALLAH!”

Diye bağırdım. Cız Hocanın saffet dolu gözleri tebessümle bir müddet beni takip etti. Her halde gözü artık arkada kalmayacaktı. Kendisini yıllarca anlamıyan mahallelinin, şimdi de kovarcasına peşine düştüğü Cız Hoca, bir daha dönmemek üzere bilinmiyen bir yere götürüldü; ve o gündem beri kendisinden hiçbir haber de alamadım…

Rûhâniyyetini hep yanıbaşımda hissediyorum yarım asırdan ziyâde… Onunla Ukbâ’da o kadar çok görüşmek istiyorum ki, dünyada ona kanamamışdım…

15.08.93

A.Dam

(İlk intişârı: 07.11.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir