Osmanlıca, Selîmiye’nin, Dile Akseden Muhteşem Osmanlı Dilidir!
16 Aralık 2014
AKP, Ehl-i Sünnet’i Ortadan Kaldırmak İstiyor
2 Şubat 2015

ALLAH’SIZLIĞIN NOEL’İ, MÜSLÜMANIN GÂVURLUĞU! 

İbrahim Selçuk GÜLŞENÎ

Sene 1965, Anadolu’da muhafazakâr insanların yaşadığı şehir olmıya hevesli görünen, küçük, şirin bir kazacık.. “Gazi İlkokulu, 19 Mayıs Ortaokulu ve Cumhuriyet Lisesi”, şehirdeki bu mektebler, sonradan şehrin çehresine yapışdırılmış, yakışmıyan iğreti ayıb izleri gibi bir şey!

Bu mekteblere muallim ve muallimeler hep taşradan gelir; ve şehrin yerli ahâlisine de hiç mi hiç benzemezler. Onlar mağrûr, kibirli, ukâla, halka tepeden bakan, kendilerini beğenmiş gûya münevver takımlar! Cumhuriyetin aydın tabakası!

Kadın muallimelerin ise, kılık ve kıyafetleri ayrı bir âlem, yerli ahâlinin nefretini celbedici cinsten, tesettür hudûdları yırtılmış, dar ve kısa etekler, sıcak havalarda ise dekolte…

Lise denen mektebe gidiyorum, edebiyat muallimemiz bu tarz ve meşrebden… Avrupa hayrânı bir kadın! Avrupa’yı oranın medeniyetini, örf ve âdetlerini, o kadar ballandıra ballandıra anlatırdı ki, oraları medh ü senâ etmekden kadının neredeyse çenesi düşerdi!.

Bir Paris seyâhatini anlatmıştı. Eyfel Kulesi’ne çıkmış, bütün Paris’i tepeden kuş bakışı seyretmiş, her şey sanki ayakları altında gibiymiş filan! Düşünüyorduk, bizlere, garib Anadolu insanına demek ki, tepeden bakmayı oralardan öğreniyorlardı. Alt tarafı demir yığınlarından meydâna gelmiş bir yükseklikden etrâfı temâşa etmiş… Bunları, bir meziyet, bir ma’rifetmiş gibi bizlere anlatmıya çalışan, aşağılık duyguları içerisinde kıvranan zavallı bir kadıncağızdı…

Milâdî yılbaşı gelib geçdi, bizim hiç de umrumuzda olmadı, olmamaşdı! Zîra bizimle alâkalı hiçbir vechesi yokdu. Zîra bizim yılbaşımız “1Muharrem’di”, biz onu bilirdik.

Ama gel gör ki Sevim Hanım, şu bizim Edebiyât muallimemiz, böylesi mühim (!) bir günün, ya’ni Milâdî yılbaşının sessiz sedâsız geçib gitmesine gönlü pek râzı olmamış ki, hemen kolları sıvayıb, o günün, o gecenin ehemmiyetini mevzû’ etmeden, dersine almadan geçememişdi. Bize Milâdî yılbaşını, ondan birkaç gün önce başlıyan Noel gecesini, Şirin (!) Noel Baba’yı anlatdı da anlatdı. Anlatılanlar bize pek câlib-i dikkat gelmemiş ve bizleri de o kadar alâkadar etmemişdi. Sevim Hanım bunları da biliyor ve hissediyordu, ama buna rağmen o bizim kafalarımıza bunları ısrarla çakmak istiyordu. Ve “Ev Ödevi” denilen bir vazîfe verdi. Kompozisyon yazıb getirecekdik, istiyen (Yılbaşını nasıl geçirdiniz, Noel gecesi veyâ Noel Baba kimdir?) gibi suallarden birini kompozisyonuna mevzû’ edecek ve ona göre notunu alacakdı. Sevim Hanım’ın şakası yokdu. Kırık not alınırsa o dersden çakma ihtimâli kuvvetliydi!

Çatmıştık… Geçirmediğimiz yılbaşılarını, geçirmiş gibi, tanımadığımız, bilmediğimiz, “Noel Gece ve Babalarını” da biliyor ve tanıyormuş gibi yazacakdık!. Ne kadar iğreti ve ne kadar abes bir hâldi! Bütün bunları Cumhûriyet’in Sevim Hanımlarına nasıl anlatabilecekdik?

Avrupa’nın pislikleri benimsenecek, kendi mukaddeslerimiz ise usul usul böylece yok edilecekdi, Sevim Hanım ve onun gibilerinin ellerinde…

Yaşım küçük, idrâkim istenen seviyede muhakkak değildi ama, buna rağmen verilen bu vazîfeyi bir türlü hazmedemiyor ve yutamıyordum! Vazîfeyi yapma mecbûriyeti de vardı. O hâlde ne yapabilirdim? Sevim Hanım’ın önüne bir şey konmalıydı. Aklıma nerden nasıl geldi bilmiyorum, Ârif Nihat Asya’nın, “NOEL BABA NEYİMİZ OLUR” başlıklı makâlesi geldi, onu yazacakdım! Öyle ya “Bayrak” isimli ŞİİR’in şâiriydi. Sevim Hanım köşeye sıkışır, bana da bir şey diyemezdi!

Nitekim öyle de yapdım…

“Noel Baba’yı tanımıyorum ancak onu iyi tanıyan birisi, Ârif Nihat Asya, “Bayrak” şiiri şâirinizin makâlesini size arz ediyorum” diye, makâleyi aşağıdaki şekliyle aynen yazdım…

Kompozisyon diye verdiğim makâlenin altına Sevim Hanım kırmızı kalemle şunları yazmışdı:

“Sizler, o küflü kafaların neslisiniz. Siz isteseniz de istemeseniz de, ne olursa olsun sizi adam edeceğim.”

Aldığım not ise, kocaman bir sıfırdı!

Meşhur Edebiyatçı ARİF NİHAT ASYA, Cumhuriyet muallimesi SEVİM NANIMDAN, benimle beraber işte bu notu almışdı!

Sevim Hanım şimdi, berzah âleminde (atasına ve NOEL babasına) kavuşmuş, kucak kacağa sarılmış, kim bilir ne ateşler içinde kıvranmaktadır!

Zavallı!

Bizi “adam edecekken” kendisi (madam) olarak, hanım bile olamadan, “ömür kompozisyonundan” kocaman bir SIFIR alarak mezun oldu!

Arif Nihat Asya ise sıfır aldığı kompozisyonunda şöyle diyordu:

Noel Baba neyimiz olur?

Yılbaşı neyimiz olur? Ramazan Bayramımız mı? Kandilimiz mi? Kurban Bayramımız mı?

Biz, Muharremlerle, Martlarla başlayan yıllar da bilirizki, hiçbiri böyle şımarıklıkla, böyle ayyaşlıkla, böyle kumarbazlıkla açılmazdı. Hepsi, efendi yıllardı.

Bu bahsi bu kadarla geçiyor ve Noel Baba’ya geliyorum: Memleketimize, herhalde, Beyoğlu’ndan giren, Haliç’i atlayarak Fatih’lere, Aksaray’lara, sonra Rumeli’ye ve Boğaz’ı aşarak önce Kadıköy’lere, Moda’lara ve sonra Üsküdar’lara ve oradan Anadolu’ya geçen bu bunak, neyimiz olur: Babamız mı, dedemiz mi, amcamız mı, yoksa Avrupalılıktan pîrimiz mi?

İstanbul’un Tepebaşı’ndan Adana’nın Tepebağı’na kadar her yeri bilen, her yere uğrayan bu moruk kimdir, necidir?

Bir resmine bakarsanız Havarîlere, öteki resmine bakarsanız Rasputin’e benzeyen bu iskambil papazı, aramızda neyin nesidir, bunu merak etmediniz mi? Siz bırakın da ben söyleyeyim onun kim olduğunu:

O,Haçlı Seferleri’nden kalma bir kılınç artığıdır. O zaman silâhla giremediği yerlere, şimdi beyaz sakalıyla saygılar ve sevgiler toplayarak girebiliyor.

O,evimize girerken eşeğini kapımızın halkasına bağlayan bir Piyer Lermit’tir…Kardeşlerini Mukaddes Savaş’a hazırlamaktan geliyor.

O, adıyla sanıyla bir misyonerdir ki, kılığını değiştirmiş ve bizi avlamaya, kucağında getirdiği oyuncaklarla en can alıcı noktamızdan çocuklarımızdan başlamıştır. Bu cömertliğinin karşılığını istemeyecek mi sanıyorsunuz, fedâkarlığının sebebini düşünmediniz mi?

Bırakın, onun hakkından ben gelirim: İşte sakalını çekince gördünüz…sakalı elimde kaldı ve altından Lücifer (şeytan) çıktı.

Bilirsiniz ki, câsuslar da kıyâfetlerini ekseriyâ değiştirirler. Bu, mezar beğenmeyen hortlağa ya mezarını gösterin, yahut bırakın: Haç’ın da çarmıha gereyim onu!

Tehlikeyi sezer de kendiliğinden gitmeye kalkarsa çıkarken ceplerini yoklamayı unutmayınız: Muhakkak, bir şeyinizi çalmıştır!

(İlk intişârı: 28.12.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir