Çocuğa Koyulan İsmin Ehemmiyeti
3 Ocak 2020
Nûr İle Zulmetin Telbîsi…
29 Nisan 2020

BALIKLAR UÇMAYA,
KUŞLAR YÜZMEYE ZORLANIRKEN…

Ahmed ZIYÂ

.

Corona virüsü sebebiyle bütün dünya kendisini karantinaya almış, bazı devletler mekteblerini kapatmışdır. Türkiye de mekteblerini kapatan ilk ülkelerden biri olmuşdur. Hafta başından itibaren “uzakdan eğitim” denilen sistemi başlatacaklar. Bugüne kadar, ana mekteblerinin dahî mecbûrî yapılmasını düşünen ve konuşanlar, bugün bütün mektebleri kapatmak zorunda kalmışlardır. Yarının ne getireceği ve bu sistemin ne kadar süreceği dahî tahmîn edilemiyor.

“Uzakdan eğitim” veya “ev mektebi” yâhud “ev okulu” sistemini çok hızlı bir şekilde, devreye sokan Türkiye, bizleri hem şaşırtmış hem ümitlendirmişdir.

Mer’iyyetdeki tatbikât, tek tip insan yetişdirmek üzere kurulu şefokratik bir sistemdir. Bu sistem daha ziyâde diktatörlüklerde görülür. Dünyâda bir çok ülkede ebeveynlere kendi çocuklarını kendi istedikleri gibi yetişdirme serbestîsi ve hakkı verilmişdir. Bazı ülkelerde ebeveyn devletden müfredâtı ve kitabları alır, sene içerisinde çocuğuna bu müfradâtı tatbîk eder. Devletin murâkabe ve ta’kîbi altında kendi çocuğunu kendisi yetiştirir…

Almanya’da da gördüğümüz, çocuğun mektebe gitme mecbûriyyeti kânûnu, bu mecbûriyyete itirâzı olan almanlar tarafından “Nazi Almanyasından kalma bir mecbûriyyet…” diye tarif edilir.

Ebeveyn:

“- Benim çocuğumun mîzâcı, tek tip eğitim sistemine müsâit değil, kaldıramıyor. Ben onu, kendi mîzâcına göre kendim yetişdirmek istiyorum, benim bu hakkım neden göz ardı ediliyor?” derken, talebe:

“- Beni, rûhen ve zihnen imtizâc edemediğim bir sisteme uymam için neden zorluyorlar? Benim nasıl öğrenmek istediğimi seçme hakkım yok mu?”

Diyor…

Çocuğunu mektebe göndermeyen ebeveyne, devlet:

“- Çocuğun okuma hakkını elinden alıyorsunuz, siz  bu çocuğa bakamıyorsunuz!”

Diyerek, çocuğu ebeveynin elinden alıp devletin gençlik yurtlarına yerleştiriyorlar.

Bu zulme uğramak istemeyen ve imkânı olan âileler, “ev mektebine” müsâade eden ülkelere taşınarak, çocuklarını evde okutmayı seçebiliyor.

Peki, bunları yapma imkânı olmayanlar ne yapacak?

Dînimiz çocuk ta’lîm ve terbiyesi husûsunda bizlere ne emreder?

Çocuğun ta’lîm ve terbiyesi, o daha doğmadan başlar… Annesinin yaşadığı rûhî ve bedenî her müsbet ve menfîliği o da hisseder. Bu hususda birçok araştırma yapılmış ve kitablara mevzû’ olmuşdur.

Dünyâya geldikden sonra ise, annesi, babası, çevresinde bulunan yakınlarından başlayarak, televizyonlar ve internetler dâhil olmak üzere, komşu ve mahallesinden yine müsbet ve menfî hemen her gördüğünü taklîd ederek öğrenir.

Mekteb yaşına geldiğinde ise artık daha geniş çevrelere karışacak ve farklı dîn, dil, ırk, örf ve âdet sâhibi sınıf arkadaşlarıyla muhtelit (karışık) zamân geçirecekdir. Artık çocuk yavaş yavaş kendi âilesinin dışına çıkacak ve dünyâya açılacak ve kozmopolitleşecekdir. Bu ise çocuğun âilesinden koparılması, mizâc ve şahsiyetinin teşekkülü önünde çok büyük bir mânia demekdir.

Çocuğun ta’lîm ve terbiyesini vermek babanın üzerine vazîfedir. Çocuğun, babası üzerindeki haklarından biridir. Eğer baba bu vazîfesini yapmaz ise, Allâh’a vereceği hesâbı çetin olur. Çünki çocuk henüz dünyâyı tanımıyorken babasının yönlendirmesiyle mektebe başlar. Baba, çocuğu kime emânet etmişdir? Muallim veya muallimesi kimdir? Neye inanır, ahlâkı nasıldır, mizâcı nedir? Çocuğun sınıf arkadaşları kimlerdir? Âileleri, dînleri, ahlâkları, örf ve âdetleri nasıldır? Bütün bunlar bilinmeden, “mekteb yaşı geldi” diyerek çocuğun rastgele bir sınıfa verilmesi; bulaşıcı hastalığı olup olmadığını bilmeden, bir sınıf dolusu çocuk içerisine, bütün tehlikeleri göze alarak terkedilmesi demekdir. Îmân ifsâdı, günâha temâyül, kötü alışkanlıklar, menfî ahlâk, âdâb-ı muâşeret eksiklikleri gibi sınıf arkadaşında mevcûd olan hâl ve hareketler, hızlı bulaşan corona virüsünden çok daha tehlikeli ve hızlı bir şekilde çocuğa bulaşacak ve vücûdunda kuluçkaya yatacakdır. Virüsün insan vücûduna girdiğinde, hangi âzâda hangi tahrîbâtı hangi hızla yapacağının bilinmemesi ve hastaya tatbîk edilmesi îcâb eden tedâvîde âciz kalınması gibi, bâtıl îmân, bozuk amel ve kötü ahlâk virüsünün çocukda açacağı yaraları görmek ve tedâvî etme çabaları cevabsız kalacakdır…

Evde vereceği imân, amel ve ahlâk düstûrlarıyla, dışarıdan alacağı virüse karşı evlâdını aşıladığını düşünmek ise, tehlîkenin ebâdını görememekden ileri gelir. Devâmlı mutasyona uğrayan virüs gibi, zamân ve zemîne göre devâmlı mutasyona uğrayan menfî idrâklara ma’rûz kalan çocuklar, hangi aşı ile korunacaklar? Oğlum okusun, adam olsun, kızım ayakları üzerinde dursun diyerek, Allâh Azze ve Celle’nin yaratdığı fıtratı bozmaya hangi kul cesâret edebilir?  Bütün bunları dikkate almamak ve ebeveynler tarafından ihmâl edilmesi veya âciz kalınması, ne büyük mes’ûliyyetsizlik ve yavrularına karşı tedbîrsizlik olacağı îzâhdan vârestedir.

Bugün, insanlar atıklarıyla, Venedik sularını ve İstanbul’un havasını nasıl bozmuşlar ve sokağa çıkma yasağı ile bir nevi’ fıtrata dönülüp, su ve havaların temizlenmesiyle oralardaki hayvanlara bile nasıl neşe gelmişse, aslımız Osmanlı zamânında da ta’lîm ve terbiye aynen böyle fıtrata uygun bir keyfiyetde idi. Ve onlarda bugün görülen îmânî, ahlâkî, ictimâî, hukûkî ve tıbbî binlerce hastalık ve ârıza bugünle mukayese edilemiyecek kadar azdı. Çocuklar ve talebeler üzerindeki bu fıtrata uygun yaşayış, sadece ta’lîm ve terbiye ile sınırlı kalmayarak, yeme içmemizden evlenip aile kurmalarımıza kadar, bütün hayâtımızı kuşatmadıkca cemiyet olarak huzûr ile ayağa kalkmamız düşünülemez.

Aslımız Osmanlı’nın “Sıbyân Mektebi” veya “Taş Mekteb” denilen şimdinin “Ana Mekteb”lerine, en erken 4 yaş, 4 ay, 4 gününü doldurmuş olan  çocuğun mizâcı, kâbiliyyeti, her türlü husûsiyyet ve kemâli nazara alınıb ölçülerek kabûl edilirdi. Çocuklar henüz körpecik ma’sûmlar iken, başladıkları bu mekteblerde Müslüman-Osmanlı terbiyesine girer, mahallelerinden evlerine kadar aynı nizâm ve intizâm içerisinde bulunurlardı.. Şimdi öyle mi? Her türlü îmân ifsâdı ve en kötü ahlâksızlık virüsünün kol gezdiği böylesine bir zamânda, dışarıya çıkmak ve çocukları dışarıya salmak, onları, rûhen, aklen, fikren, zihnen virüslerin önüne atmak ya’ni ma’nen intihâra itmek demekdir. Maddenin ya’ni bedenlerin ortalıkda dolaşması, yaşıyor oldukları ma’nâsına gelmez…

Her talebe kendine münhasır mizâc, kâbiliyyet ve meziyyetler ile doğar; ve eğer onlar ictimâî çevresi tarafından şiddet ve tazyîk görürse dumûra uğrar ve körelir. Bunu çok iyi bilen ecdâdımız, şu sözü mekteblerinin duvarına hikmetli bir düstûr olarak asmışdır:

“Burada hiçbir balık uçmaya, hiçbir kuş yüzmeye zorlanmaz…”

Cennetmekân Abdülhamîd Han Hazretleri’nin kurdurduğu mekteb sisteminde bu cümle baş düstûr idi..

Osmanlı’nın bâkiyesi olduğunu iddiâ edenler, bunu lâfla değil, fiilen ve samîmiyyetle gösterirlerse bir işe yarar! Ümîdimiz, corona dedikleri bu virüsün vesîlesiyle tatbîka geçirdikleri bu “uzakdan eğitim” sistemini, “Tek tip robot” yetiştirici kısırlık hâlinden çıkararak, çocuk inkişâfının önünü açıcı bir seviyeye çıkarmak olmalıdır.

Hiç değilse, çocuğunu ta’lîm terbiyeden geçirme seviyesinde olan ve isteyen âilelerin, bu sistem ile çocuklarını yetiştirib okutmalarına müsâade edilmelidir. Ebeveyler bu yetiştirme işini bizzat yapamıyacaklarsa, husûsi muallim tutarak da bunu yapabilirler. Bu imkân dahî mektebini bitirerek işsiz kalan binlerce muallim ve muallimeye geçim kaynağı da olacakdır..

Ayrıca bu usûl, maarifdeki izdihâmdan trafikdeki sıkışmalara, bütçelerdeki fazla harcamalardan iktisâdî daralmalara, çocukların ma’rûz kalacakları uyuşturucudan tâcizlere ve vasıtalarda unutulub ölmelerine, velîlerin pek abes üzüntülere düşmelerinden her türlü imkânların boşa harcanmasına kadar pek çok sıkıntılara da kat’î bir çâre olacakdır…

Böylece, Aslımız Osmanlının izinde olunmuş; ve Haçlı dünyâsının bu husûsda taklîd etdiği ecdâdımızın kıymetleri, batılılar kadar olsun bizim de elimizde yaşatılmış olacakdır!..

İntişârı: 21.03.2020 / 20:57:27

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir