Kamalak Da, Bir Başka Atatürkçü Geçinmenin Yolunu Yeni Keşfetmez Mi!
11 Haziran 2012
Sûriye Çıbanını Kangren Yapmak Üzere Tırnaklayanlar…
27 Haziran 2012

Başvekîl Receb Tayyib Bey’in “Bahr-i Muhît-ı Atlâsî ötelerine” seslenerek, “Okyanus Ötesindeki Pensilvanya’ları bırak, artık gel, bu hasretlik bitsin!" yollu

FETULLAH BEYİN “KAZANIMLARI” VE DÖNMESİ…

 

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Başvekîl Receb Tayyib Bey’in “Bahr-i Muhît-ı Atlâsî ötelerine” seslenerek, “Okyanus Ötesindeki Pensilvanya’ları  bırak, artık gel, bu hasretlik bitsin!” yollu politika yüklü teklîfine, ABD cenâhından son sür’atle cevab geldi:

“-Çok civanmert adamsın!”

İki gözü iki çeşme bir adamın yarasına basılırsa ne olur?

MFG köşeye sıkıştırılmak istenişinin farkında olarak ve biraz da yutkunarak:

“-Gelemem, kazanımlarım var, rövanş peşinde olanlar var, benim yüzümden şöyle olur böyle olur, ruhban ve rûhânî dostlarımla diyalog ve hoşgörü çalışmalarım durur, hem siz kimsiniz, bunu ben sizin gibi siyâset yapanlarla konuşacak da değilim. Bu, bizim eûzü billâhi mineşşeytâni vessiyâseti diyen ve politikaya zinhâr bulaşmayan havârîler ve pırlanta kadar temiz yârânımızla halledib karâra bağlayacağımız bir husus, v.s.!”

Meâlinde konuşdu ve bunları medya da ele alıp ispenç tavukları gibi eşeledi durdu… Kimi AKP takımları: “Kıvırtıyorsun hükûmetin şeref ve haysiyetine ta’n ediyorsun!” demeye getirib ateş püskürdü; kimi diyalog ve cemaat takımları da, her zaman olduğu gibi: “Bizim sultan, bizim kutub, bizim mehdi, her zaman ve zeminde olduğu gibi gene kerâmât buyurdu!” havalarıyla yazdı ve çizdi…

Biz ise iki tarafın ortasında, Mukaddes ve Muazzez Dînimizin terâzisinde tartarak, zaman zaman da vasatın politik incelik ve esprilerinden bilistifâde, su ve sabuna da dokunarak hijyenik hassâsiyetimiz muktezâsı yazacağız… “Nezâfet îmandandır!” buyurmuş Kâinâtın Peygamberi… “Şeytân-ı ahras olmak!” tehlikesi de, zaten bu milletin tepesinde ve tabanında bir âfât-ı araziyye ve semâviyye…

MFG, “gelirsem şu olur bu olur” bahâne, ipe un serme ve vesveselerinde… Aslında hiçbiri olmaz. Sâdece “hoşgörü-diyalog dîn-i beşerîsinin” merkezi, T.C.’ye taşınmış olur!  Bu da O’na göre, “İbrâhimî dinler olan üç dinin (!) kafa kafaya vererek istikbâle âid plân ve misyonlarının,” T.C.’de kontrol altına girmesine sebeb olur; ve bu da, Vatikan, Telaviv, Brüksel, Vaşington ve Londra’daki dost ruhban ve siyâsîlerin işine hiç ammâ hiç gelmez!

Bu, zâten kaç sene evvel, bizzat MFG’nin kitablarına geçen bir vesîka olarak ortaya konulmuş ve bütün âleme de beyân edilmişdir:

“- Dünya 50 defa hallaç olsa, 100 defa değişse de biz hep aynı düşünceleri ifâde etmeli ve DİYALOG demeliyiz. Demeliyiz, zira temel kaynaklarımız farklı düşünmemize  müsaade etmiyor. Zaten aksini düşünmek ve bu işi terketmek, HARAKİRİ VE İNTİHARDAN farksız olur.”  (Bakınız:Diyaloğun Dînî ve Târihî Temelleri, s.42, 2006)

Bindik bir alâmete gidiyoruz Kıyâmete demenin de 1000 kere fevkinde müthiş fenâ buluş, tam teslimiyet, dostlara inanılmaz derecede sadâkat… “Fenâ fi’d-diyalog” seyr-i sülûkunda inanılmaz ademiyyet…

“Papalık misyonunun bir parçası olarak Vatikan’da bulunduğunu!” bizzat kendi gazete ve mecmualarıyla da cihâna ilân eden MFG, bu yoldan artık dönemez…

Başvekîl RTE Bey, bunları, yani MFG’nin gelmiyeceğini bilmiyor mu? İstihbârâtı, MFG’nin kitablarını okumuyor mu?. Ammâ gene de: “Gel, bak ben varım, korkma hoca, ben seni kurda kuşa yedirmem!” şeklinde politik havalar basıyor… Politika bu… Hem de dembokratik cinsinden!

MFG’nin sağ kolu denilen Gülerce, “horoz ötdü da’vâ bitdi!” formülüyle:

“- Başvekîl, bakın Olimpiyatlarda öttürdüğümüz çocukların ötüşünü dinledi ve O da, ne güzel onlara eşlik etdi! Böylece de Hükûmât-ı cumhûriyyemiz ile Cemaat-ı şâhânemiz arasındaki kol kırılır yen içinde kalır formülüne yamuk atıb ters gidenler ve fitne peşindekiler avcunu yalasın!”

Gibi basit gözboyama ve hedef saptırma numaralarına sarıldı!. Ancak bunlara kimse de inanmadı ve onun satırları ortada sırıtmış olarak  öksüz kaldı!

RTE Bey, MFG Bey’e demek istiyor ki:

“- Gel, gel, gel, tevbeni bin kere bozsan da yine gel, hasretden yandım yıkıldım, gurbetde sıkışdım, vatancüdâ oldum diye ağlayıb inlemekde samîmi isen, dönmene hiçbir kânûnî engel de yok, atla tayyâreye, in Yeşilköy’e, öp vatan toprağını içine çeke çeke ve iki gözün iki çeşme, bitsin sıkıntıların, kavuş yârenlerine! İki de bir, gurbetde hasretden sabun gibi eridim edebiyâtı yapma, duygu sömürüsüne son ver çok sayın ve mübârek canım ciğerim hocam!!!” 

Velâkin Bahr-i Muhît-ı Atlâsî’den, “Türk Müslümanlığının ve ibrâhimî dinlerin” bütün vatanperverliğini taşıyan, o kerâmetengiz sırlar ve inceliklerle dopdolu cevab, meâlen ve yorumlarla ve son derece âciliyyet çizgisinde geliverdi, şöyle:

“- Gelemem canlar gelemem, gelemem civanmerdim, aslanım gelemem! Gizli ve sinsi de olsa seninle aramız açık! Sana güvenemem, beni bir punduna getirir içeri alır, kafese sokarsın! Benim politikam, ma’lum dostlarımızın güdümünde ve müttefiklerimle müşterek… Bu, “İbrâhimî dinler” üzerinden yürüyor! Onları yarı yolda bırakamam, geri dönüşüm intihâr olur! Hafizenallâh…

Ben, ben demem doğru değil ya neyse, bu yola baş koydurtuldum, dönersem intihâr olur!. Buradaki yani Bahr-i Muhît-ı Atlâsî’deki kapan, senin kapanından çok daha rahat ve geniş… Ancak, dirim değil, ölüm girer artık T.C.’ye! Ne zaman bizim çocuklar seni devirib orada idâreyi tam ellerine alırlar, o zaman Humeyni gibi değilse de kendim gibi dönerim!

Benim mülâhazalarım böyle…

97’de çok sayın ve mavilerin en tatlı mâvişi Ecevit, “gel, gel, ne olursan ol gene gel!” demiş, hemen gitmişdim. Gitmezsem ona saygısızlık olurdu!  Ammâ senin “gel!” deyişin, onun “gel” deyişi gibi sımsıcak ve tâ yürekden değil!

Senin “gel” deyişinin içinde, göz önünde aslâ söylemek istemediğim bir takım ince hendese ve logaritmik ayarlar var!. Ben gelemem deyince, senin idârenin can emniyeti taşımadığını ortaya koymuş olacağım ammâ, başka ne diyeyim, başka lâfım kalmadı, benim mülâhazalarım böyle…

Seninle aramızda gizli ve sinsi harb devam etdiği müddetçe, can emniyetim olamaz, senin kapan çok dar gelir, hafizenallah, senin kapanına girersem hafakanlar basar beni…

(Kazanımlarımızı) da kendine göre ayarlamaya kalkarsın!. Türkçe Olimpiyatlarındaki Azerî kızımızın bir dansözden hiç mi hiç farksız kalça kıvırışları, elini, kolunu ve göğüslerini müziğin ritmiyle o kadar ahenktdâr dalgalandırış,  çalkalayış ve (kazanımları) hafizenallâh boşa gider!.. “Yeni bir dünya kuracağız!” diye bağırtılan o  bîçâre gençlerin aldığı dünyâ çapındaki olağanüstü mesâfe ve (kazanımlar) da, hafizenallah sıfıra iner!. Ve ayrıca, o çocukları, “berâber yürüdük biz bu yollarda, berâber ıslandık yağan yağmurda!” diye bağırtırsın!.. O zaman da, benim, bizim ve tüm ibrâhimîlerin (kazanımları) güme, en azından sevgili Gül’ümün, Arınç’ımın ve Çöpdemir’imin (kazanımları) çöpe gider!.

Hoşgörü ve diyalog keşfiyât ve tarîkımız olmasaydı, Allâh ve Rasûllâh’ın emrini bir tarafa atıp, 12-20 yaş arasındaki saçları ve göğüs münhanileri meydanda yüzlerce arz yuvarlağı kuzusu ve geyşa namzedi yapılmak istenen kızımızla, onlara bir nefes ötedeki aynı yaş ve heyecanlar içindeki oğlanlanlarımıza, onlardan karma korolar meydana getirib, meyhâne ve belaltı türküleri ve sonra da ilâhiler okutabilir miydik!?.

Bize bunca büyük organizasyon ve işleri yaptıran evvel Allâh ve Rasûl aşkı, sonra da üç dînin pırlanta gibi lâtif rûhânî ins ü cin ulularıdır!.

Biz, bu aşk, vecd ve sevdâ içün yaparız ne yaparsak… Kitabımda da yazdığım gibi, “…bu işi terketmek harakiri ve intihardan farksız olur!”

Bunları ne sen anlayabilirsin; ve ne de, 15 asırlık İslâm çizgisi üzerinde olan geleneksel câhil ulemâ ve ümmet… Zâten geçmiş ulemâ, Kur’anın, ehl-i kitabı azarlayışı karşısında bile suspus olup sesini çıkaramamış!. Çok şeyi anlayamamışlar, biz ise üç dinin kuvvet ve azametini karma yapıp muhassılalarıyla (bileşkeleriyle) hareket etdiğimizden, herşeyi anlıyor ve çağın araç ve gereçleri neyi iktizâ ediyorsa ve ABD ve AB’li dostlarımızın mübârek hatırları neyi, nasıl istiyorsa; ve onları memnûn etmek neye vâbeste ise, biz bütün herşeyi o istikâmetde son derece suhûlet ve “kavl-i leyyin” içre hoş görerek ve aslâ nâhoş görmeyerek çözüveriyoruz… Aksi halde globalizmanın izini izlememizin hiçbir ma’nâsı da kalmaz ve (kazanımlarımız) hebâen mansûrâ olur!

Başvekîl RTE Arkadaş!

Üç dinden karma yapmadan ve biraz da hıristiyan renklendirme ve ritüellerine benzetmeden (kazanımlarımıza) devam edemeyiz!. Artık her şeyimizde üç dinin karmasından renkler ve çizgiler görmeye ve onlara ayak uydurmaya alışın, ama mutlaka alışın!. Hoşgörü deyin, boşgörü demeyin!. Gömlek ve kabuk değiştirmek, artık mücerred zâtınız ve ekipmanlarınıza âid bir kazanım da olamaz. Biz de, o bir zamanların “nur medresesi” gömlek ve fistanlarını çokdan çıkarıb “ışık evleri!” gömleklerimizi giydik!. Hatta bu yolda, ihram ve kefenlerimizi bile yanımızda taşır ve  kuzularımızı da böylece güder haldeyiz… Hafizenallâh çok daha önümüzde bariyer olmaya kalkarsanız, üç din kuvvetindeki hiddet ve şiddetimizle üzerinizden silindir ve tank gibi ezer geçeriz yani… Bizim balans ayarımız, Çevik paşanınkine benzemez, biinâyetillâh Sincan çapında olmaz, 140 ülke çapında olur ve tanklarımızın paletleri altında kalanın kemikleri dahî hoşgörümüzün emîn ellerinde ve garantide kalır! 

Mülâhazalarımı, mülâhazalarınıza bulayıb karıştırmadan mülâhaza ederseniz, menfaatınıza olur yani…

Bir de, benim “Herkes Kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta Kelime-i tevhîdin ikinci bölümünü, yani “Mu…..d Allâh’ın Rasûlüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere bile rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır.” (s.29) deyişim karşısında köpüren ve bize “kafir” diyenler, son gece (Mi’râc kandilinde) cûş u hurûş içre okutduğumuz onca hârika ilâhîlere ne diyecekler?.

“Türk Müslümanlığı” diye bir müslümanlık cinsi icâd etdik diye, bize demedik lâf bırakmayanlar, hocaların hocası ve Âl-i İmran 64 içün “diyalog âyeti” ta’bîrinin süper mu’cidi Böyyük Müctehid Haltettin Bey’in, mi’râc kandili münâsebetiyle o gece “Türkçe konuşan bir ümmetin meydana geldiğinden!” bahsetmesi, hadi söyleyin, bu da mı benim îcâdım, benim dedirtmem mi? Ne güzel söyledi fıkıhçımız! Muârızlarımız buna ne diyecek ve nasıl bir kulp bulub kuyruğuna da hangi tür teneke bağlayacaklar bakalım!

Eski bacanaklar Fıkıhçı Haltettin ve Kelâmcı Bekir’in, o gece mavi ışıkların hâkim olduğu o sahnede yan yana düşüp, Bekir’in son derece rahatsız olarak yanındaki sâbık bacanağına hep 45 derece açı ile kıpır kıpır yan durma gayreti de, kıbleye dönüş olarak hoşgörülmelidir!.. Burada bile niyeti bozmak, hafizenallâh bütün (kazanımları) siler süpürür…

Nihâyet Altıkulaç’ın da o karede yer alması ile aynı enstitü mezunu üç sacayağının, orada derin ve ulvî nostalji murâkabesine dalmaları; ve 963’lerde localardan aldıkları mezûniyet mükâfâtı altın saatleri büyük bir özveri ile hayâl etmeleri, hep bu global organizasyon sa’yesinde olmuşdur… Nankörlüğü kimse ma’rifet saymamalıdır!…

“Hem “Türkçe sevgisi”, hem de bu yunan dilindeki “olimpiyat” kelimesi ne oluyor, böyle “Türkçe sevgisinin içine şey ederim!” diyerek ağzını bozan ve nefesini kirleten çok öfkeli keskin sirkeler bile var! Nasıl Haltettin’le Bekir’in yan yana gelmesi olağansa, bu iki kelime-i ibrâhimînin de bir araya gelmesi öylece olağan ve tabiidir…  Neden olmasın, olmuş ve bal gibi de olur işte derim… Üç din nasıl bir kaba girerse, bu da öyle olmuş olabilir!. Artık dünya köy kadarcık oldu, artık herşey içiçe bundan sonra. Bunlara alışmakda geç kalanlar hafizenallâh bizim treni kaçırır, daha da beteri altlarına bile kaçırırlar…

Daha seneler şöyle bir geçsin de görün. Ne “tevâfuklar,”  Zeus’un Olimpos dağından mülhem, ne kardinalite oyun ve dansöz kıvırtmaları görecek bu ümmet-i merhûme!.

RTE Bey arkadaş!

“O haram bu günah” diye diye milleti 15 asırdır yahudi dostlarımızın “günah keçisine!” çevirenler, artık kız-oğlan karma oyunlarından tereşşuh eden manevi lezzet ve şehvetlere garkolsalar fenâ mı olur? Bunları da mı, günah ve haram diyerek reddetmeliymişiz!. Bizim, kendi fıkhımız icâbı, çok sayın prof. Fârûk Beşer Bey’in yazdığı “Fethullah Gülen Fıkhı!” nâmındaki eserde ele alınan ictihadlar mu’cebince, bunları helâl ve mubah kategorisine katmamıza artık herkes alışmalı; ve dededen kalma silindir şapkası olanlar, bizim karşımızda bunları inkılâbât-ı kemâliyye muktezâsı olmasa da, bizim hoşgörü ve diyalog devrimlerimiz uyarınca kafatasları üzerinden fırlatırcasına çıkarmalıdır!. Bu bizim fıkhımız icâdı olan yeni ve global “helâl ve mubahlarımıza” (KÜFÜR) diyen Osmanlı ulemâsı kafasındakileri zinhar kâle almayın, onların mülâhazalarına sakın katılmayın!. Onlar istidlâl, istihrâc ve ictihâd yapmakdan âciz zavallı mahlûklardır… Onları dinlerseniz, hafizenallah bizim kazanımlar ve arz kuzusu kızlarımızın çalkalama ve Madonnalıkları yarı yolda kalır; ve bunun üzerine, bizim ibrâhimî takımlar ve yukarılara doğru yüksek kardinalite, loca ve makamlar, beni iflâs etmiş gibi görürler… Kitablarıma geçen cümlemi tekrar edeyim ki:

“- BU İŞİ TERKETMEK, HARAKİRİDEN VE İNTİHARDAN FARKSIZ OLUR!”

Daha çok söyleyeceklerim VE MÜTHİŞ MÜLÂHAZALARIM varsa da, ŞİMDİLİK hiçbiri içimi boşaltmaya kâfî ve vafi değildir…

Kusura bakma Receb Tayyib Bey arkadaşım, ben garib ve mücerred yaşayan çok zayıf ve gözü dâim yaşlı ve aslâ dünyâda olmayan, sonuna kadar APOLİTİK bir adamım! Anamın ayak ucuna gömüldüm mü, benim biricik vasiyetim de yerini bulmuş olur!. Eşsiz vicdan sahibi, yoldaşım, sırdaşım ve vefâkâr arkadaşım Monseyyör Marovitch Beyefendi ile de, öte tarafda beraber olup orada cevşen okuyacağız…

Ayrıca, eşsiz demokratik sol güzelim Ecevit’le de…

O ki, Raşel (Rahşan) bacımın eşi olub, Medîne’ye Kâinâtın Fahri ve Peygamberler Peygamberi’ni ziyârete hiç gitmemişse de, Hind filozofu (Panteist Rabindranath Tagor’u) tâ Hindistan’a giderek mezârı başında ziyâret etmişdir… Hem de eşi Raşel hanımla ziyârete gitmiş ve böylece nice fütûhatlara mazhar olarak yurda dönmüşdür!. Ve mavi gömlekli Ecevit, bir ömür boyu “Osmanlı Şerîat Düzeni!” diyerek geçmişini ve soyunu mavilemiş, diyaloglamış ve verip veriştirmişdir!. Ayrıca, bizim olimpiyatların, İsrail ve BM bayrağının mavisi gibi mavi gömlekli o çok sayın Ecevit, Büyük Osmanlı Âlimi ve Medîne Kadîsı Dadaylı Mustafa Şükrü Efendi Hazretlerinin de torunudur…

Nice hâinler kadr ü kıymetimizi bilemeseler de, Monseyyör Marovitch ve Osmanlı torunu ve “Osmanlı Şeriat Düzeni düşmanı” Sayın Ecevit’e, ötelerde,  hâtıfden gelen şen şakrak sesler arasında ve kırık testilerimizle de olsa, testi testi su taşır, sakalık yapar, bol bol da şefaat eder, geçinir gideriz vesselâm.. 

Son söz olarak da, bütün ins ü cin, şu aşağıdaki satırlarımla da beni yâdeder ve dâr-ı bekâya irtihâlimde arkamdan olimpiyat hâtırâ,  arzu, gösteri ve duâlarıyla da rûhuma göndermelerde bulunurlarsa, beni şâd ü handân ve bahtiyâr ederler:

“- İslâm’ın çehresini kendi güzelliğine yakışır bir tarzda göstermenin yegâne yolu DİYALOGDUR; Allâh’ın izni ile bu yolda epey mesâfe katedilmişdir ve bu SÜREC ASLÂ İNKITAA UĞRATILMAMALIDIR.” (Diyaloğun dînî ve tarihî temelleri, 2006-sh, 42)

Artık gâyet açıklıkla anlaşılmış olmalıdır ki, Bahr-i Muhît-ı Atlâsî’de kalacağım, gelmiyeceğim. Kusura bakmayın, dirimi aslâ getiremezsiniz, ammâ ölümü getirir ve beni anamın ayak ucuna gömersiniz!.

“Bu işi terketmek harakiriden ve intihardan farksız olur!” dedim, artık daha fazla üzerime gelip beni şeye mecbur etmeyin  ve siz de beyinsizliğe takılmayın!…

Zırt pırt bana (gel) demeniz de son bulsun!. Bundan çok rahatsız oluyorum, bu bana, benimle dalga geçiyorsunuz gibi geliyor, damarıma basmayın!. Haysiyet ve şerefimin diplomatları ve olimpiyatları ile oynamayın…

O garîbân, biçâre, karma ve kara-mara Afrikalı sevimli keretalar nasıl oynatılıyorlar, müştehât kızlar nasıl dansözlere ve Madonna denen şeye taş çıkartacak kıvrılmalarla nasıl çalkalıyorlar, onları seyredin ve bol bol plaketlerinizi alın!. Bir yiyip bin şükredin… Bunları bulamayanlar var!. Çöpdemir’imi dinleyip çöplenin ve bol bol avuç avuç alkışlarınızı her istendikçe gönülden; ve dâim beni hatırlayarak ve ön plâna çıkararak verin!. Ayrıca ve dâimâ Bülend Arınç’ımı örnek alıp milimine kadar onu izleyin. Böylece müstecâb dualarımı alırsanız sonunuz ve encâmınız iyi gelir… Yoksa, bizim çocukları parti kurmaya mecbûr ederseniz, partinizin AK’ı, yumurta akına döner ve şey olur bitersiniz…

Dediğimi yapın ve canımı sıkmayın… Bizim konsül ve yârenler bir başka karar alırsa,  seçimde cemaatden zırnık oy da alamaz, “oy anam oy!” diye yanıp yakılırsınız… Alevî arkadaş kemâlli ve kasketli Kemâl, kasetli Baykal ile anlaşır, Sarıgüll’le sarılır, “laiklik giderse her yeri yakar yıkarız” diyen Karayalçın’la murâdına erer ve sizi bir kaşık suda boğarlar!.  

Kuş kadar aklınız olsa benimle değil, bunlarla ve Ergenekon’cularla  uğraşırsınız.. Herifler rövanş almaya kalkarlarsa, çocuklarınıza kadar topunuzu da kıtır kıtır kesip sabun yapacaklar! Siz beni değil kendinizi düşünün! Benim çoluk çocuğum olmadığı gibi, Pensilvanya’daki kafesimden de memnunum… Sâdece bizim köyün kahvehânesi gözümde tütüyor o kadar. Burada dostlar sa’yesinde her şeyim garantide…

Bay Başbakan! 

Beni unut!. Tv’lerden mesajlarımı al, itirâz istemem… Olimpiyatlarıma da, “M. Görüş don gömleği çıkarmış üryânîzâde politikanızı” karıştırma!. Bu seneki şovlarımızın sahnesinden bana çok sıkıntı verdin, bizim takımları alkışa mecbûr etdiğin zaman, o alkışlar enseme aşkedilmiş şaplaklar gibi bana binlerce ıstırab veriyordu!. Akıllanmazsanız, seneye olimpos dağının yıllanmış şaraplarını ve dilberlerini bile hayâl edemez, çölde kalmış gibi susuzlukdan bîtâb düşersiniz…

Ben dünyânın belkemiğiyim, mihveriyim!. Sen, teşbihde hatâ olmaz, benim gözümde, Kânûnî’nin o zamanın Fransa’sı başındaki Fransuva’sı gibisin!. Bense, cihân çapında, Gülen Harekâtının bânîsi, böyyük kurtarıcı, kitabları nice bâtıl Batı üniversitelerinde ders olarak okutulan, adına enstitüler kurulan, nice Batılı entelleri peşine takmış, nice kardinal ve ruhbânın gönlünü fethetmiş, ismiyle müsemmâ ve milyonların derûnunda taht kurmuş, MFG hocafendiyim…

Beni harakiri ve intihâra zorlama, gelmem, dönmem, ben bu işi terk edemem!

Bana bey’at et selâmet bul, kafan ve barsakların rahat etsin!. Unutma, sıkıntıların, en hassas yerin olan barsaklarına vuruyor. Peklik olmamaya çok dikkat et, bunun da en müessir çâresi benimle uğraşmamandır. Tekrar hastahânelik olup bıçak altına yatmakdan kork!

Ey, Receb Tayyib Bey! Titre ve kendine dön!

Ben ne kadar politikadan uzakmış görünsem de, nazarım kılıçlaşmış olarak ensenin üstünde… Beni, 44 sene evvel İzmir’in Kestanepazarı’ndaki cami imamı o MFG olarak tahattur ediyorsan, feci yanlış yaparsın!. Köprülerin altından geçen sularla kaç yüz baraj kuruldu, bilmez misin? 

Bende, 3 dinin kuvveti, ibrâhimîliğin sırr u hikmeti var. Ve ben ne dersem o olur, ben sizin babanızım koçum! Yakında, başınızın başının da başı bile olabilirim!

Yaaa, işte ona göre, bin nasîhatdan bir musîbet yeğdir noktasına gelmeden, var gerisini sen hesâb et, akıllı ol!

Sen beni, sakallı şalvarlı, külahlı ve CÜBBELİ kuşlardan mı sandın? Bilmez misin ki her kuşun eti yenmez!”

(İntişârı: 17.06.2012)

(Son değişiklik: 20-06-2012; 09:58:28)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir