11 Eylül Saldırıları’nın Bilimsel Analizi: Dev Kulelerin Düşüşü, Dev Komploların Yükselişi!
30 Nisan 2017
19 Mayıs Karnavalları, “Kadına Şiddetin” Remzi…
5 Mayıs 2017

EHL-İ SÜNNET, KENDİSİNİ “GELENEK”DEN İBÂRET GÖREREK KÜÇÜLMEKDEN MÜNEZZEHDİR! 

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

“Gelenek”, lûgatda “âdet ve an’aneler, nesilden nesile intikâl eden alışkanlıklar” demekdir; ve bu kelime ZÂTI İ’TİBÂRİYLE aslâ vahye âid bir usûl, bir kânûn ve bir esas ifâde etmez; tamâmen beşerî âdet, alışkanlık ve tekerrürleri ifâde eder… Bunun içün de, 15 asırlık ehl-i sünnet ıstılâhâtı içinde bu kelimeyi, doğrudan doğruya vahyi ifâde eder bir ma’nâ ile; ve “Kitâb, Sünnet ve İcmâ’ gibi şer’î hüccet” olarak hiçbir ehl-i sünnet âliminin eserinde göremezsiniz…

Örf de, âdet, gelenek ve görenek ma’nâlarını kısmen ifâde etse de, edille-i selâseye mutâbakat şartı nisbetinde bir delîl olabilir. Aksi halde “İslâm=Ehl-i Sünnet” içinde hiçbir kıymeti yokdur; ve ana delillere uzaklığı derecesinde de reddi müstahıkkdır…

Hulâsaten her örf bile, delîl olamaz… Fıkıh usûlünde bunun, zâten sahih ve fâsid olarak ikiye münkasim bulunduğu ve ancak (sahih) denilen kısmının bir kıymet ifâde etdiği fıkıh kitablarımızda musarrahdır. Sahih olanların da, örf-i âmm ve örf-i hass olarak ikiye taksîmi ma’lûmdur. (Örfün) kavlî ve amelî olan şekilleri de makâlemizin mâhiyyeti dışındadır…

Fukahâ indinde ve dilinde, “gelenek ve görenek” gibi kelimelere rastlanılamaz. Ancak “örf ve âdet” gibi kelimeler, birer (ıstılah) hüviyeti iktisâb ederek hükme medâr olmuşlar; ve 15 asırdır da bunlar kütüb-i fıkhiyyemizde isti’mâl edilegelmişlerdir.

Binâenaleyh, “örf ve âdet”, ilmî, fıkhî ve şer’î bakımdan bir kıymeti hâiz olmalarına rağmen, “gelenek ve görenek” gibi lâfızların, ciddî EHL-İ SÜNNET kütüb-i fıkhiyyesinde ne yeri, ne hükmü, ne de ilmîliği vardır… Bunlar, sıradan bir keyfiyetle avâm-ı nâs beyninde dolaşan, bir takım yevmî hayatla alâkalı, basit, halk lûgatçesi içinde dile getirilen lâkırtılardır; ve ilmî hiçbir kıymet ifâde etmezler…

Örf, Şerîat-ı Garrâ-yı Ahmediyye’de tâli delillerden biri olsa da, ana deliller olan Kitâb, Sünnet, ve İcmâ’ gibi üç delîle kat’iyyen mübâyin (zıd) olmaması mutlak şartdır… Usûl-i fıkıh ıstılahları arasında en tâli’ noktalarda geçse de, örf, fâsid değil, sahih şekli ile, yani ana delillere aslâ mübâyin (zıd) olmaması şartı ile (mukayyed) bir delildir… Binâenaleyh bu (haysiyyeti) ile, sıradan gelenek, görenek, an’ane, teâmül, tekerrür ve alışkanlıklar gibi tamâmen beşerî teşkîl ve uydurmalardan iyi tefrîk edilmelidir… Câhillere olsun, fâsid niyetli reformist ve revizyonist ve “Sünnîlik Kur’an’da yok” gibi hezeyanlar savuran sarıklı politikacılara olsun, (şımarma ve ehl-i sünnete hakâret fırsatı) aslâ verilmemelidir…

Hele “Ehl-i Sünnet Geleneği” gibi, son asır mezhebsiz ve telfikçi (oryantalist çömezi ilâhiyatçıların) uydurduğu ve bazı devlet idârecilerinin ağzına verdiği terkiblerin, ilmî bir kıymet olarak i’rabda aslâ yeri olamaz…

Son bir asır içinde, Ezher mahreçli İ. Teymiyeci, Efgânî-Abduh-Reşid Rızâ-Bigiyef çizgisine veya çukuruna düşen pek çok ilâhiyâtçı ve DİB’çi takım ve “mezhebsizlik cereyânı” muhıtların, bu gayr-i ilmî kelime ve terkibleri fıkıh ıstılahları sırasına sürükleyib çakmaya ıkındıklarını görüyoruz… Bunu da, mücerred Ehl-i sünnet usûlünü küçümsemek; ve onu, vahye dayanmayan, Kitâb ve Sünnet’e istinâd etmeyen, “gelenek-görenek” kabilinden gayr-i ilmî ve şer’î, alevîlik kabilinden bir nesne olduğunu idrâklere vermek üzere, şeytânî maksadlarla  diriltdikleri ve piyasaya sürdükleri bir vâkıadır…

“Ehl-i Sünnet Geleneği” diyen saray ehli zevâtın, mezhebsiz müşâvirlerinin (dandik danışmanlarının), onların önlerine koydukları yazı çizilerle mâzîlerindeki (sünnî)liği “tehdîd edici, sünnîliği mezhebçilik olarak suçlayıcı” ve onu “yok” sayıcı beyânlarını; ve bunların sünnîler üzerinde uyandırdığı “dışlanmışlık ve ezilmişlik” manzaralarını (!) silib ortadan kaldırmaları aslâ mümkin değildir!.. Bu kabil “gelenekli” beyanların ilmî ve ciddiye alınır tarafları da olamaz… Adı geçen makamların, sakat beyanlarından rücû’ etdiklerini gösteren ciddî pişmanlıklar ortaya koymaları şartdır.

“Yapmamız gereken………………ve ehl-i sünnet geleneğine sarılmakdır” demek, “Mücerred ehl-i sünnet usûl kânunları ile ortada duran DÎNİMİZ İSLÂMİYYET”e (sarılmak) demek değildir… Dileyen istediği kadar “geleneğe sarılıb yatsın”, bu, “ehl-i sünnete sarılmak” olamaz; onun “geleneğine (!) sarılıb yatmak” ma’nâsına gelir… Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat, “gelenek görenek” kabilinden ıvır-zıvır bir şey olmakdan münezzeh; mücerred (Kitâb, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Müctehidîn) delil ve hüccetleri ile 15 asırdır dipdiri ayakda duran bir HAKÎKATDIR; ve hass ismi de “İSLÂMİYYETDİR!”

“Ehl-i Sünnet Geleneği” ta’bîrinde matlub ve maksûd, Ehl-i Sünnet’in zâtı, kendisi değil; onun “geleneğidir!”

Müslümanlar ise, “geleneklerle” oyalanmak ve hevâ-heves ve arzularına (nefislerine) ve tâğûtlara, beşerî rejimlere kul köle olmak içün değil; VAHYE ve buna tâbi’ delillere mutlak îmân ve amel etmeleri içün yaratılmış; bunun içün dünyaya gelmiş; ve âlem-i ervahda bunun içün ahd ü mîsâkda bulunmuşlardır…

Ehl-i Sünnet, 15 asırdır, kendisini, asla bir “gelenek” seviyesinde alel’âde ve ıvır zıvır beşerî bir mezheb-meşreb derekesinde görmemiş; ve bundan mutlak olarak kendisini münezzeh bilmiş; ve kendisini, İslâmiyyet’in doğrudan doğruya kendisi olarak görmüş, böyle îmân etmişdir… Ehl-i Sünnet düşmanları ise, onun bu hakîkatını yok göstermek içün, İngiliz başda olarak Haçlı-yahudi dünyasının 2 asırlık projelerine teslim bayrağı çekerek; onu, “gelenek” diye yaftalıyarak; ve ona “geleneksel İslâm” diyerek; ve bir takım uydurma, basitleştirici, İslâmiyyet’in kendisi değil de sanki gölgesi veya (bozulmuş şekli) imiş gibi göstermeyi öne çıkarmışlardır…

Memleketin başı binbir derd ile sarılmışken; ve terör eşkıyâları ile yahudi-mason Fettoş kâtil ve cânileri, “global çetelerin” parmaklarında oynar, hatta meydanda hora teperken; bu toprakların, 1000 yıllık Ehl-i Sünnet vatanı olduğunu değil de, üçbuçuk mezhebsiz nevzuhurun mülkü imiş gibi davranan idâreci mevkiindeki zevâtın, son derece akıllı, ferâsetli, dikkatli ve dirâyetli konuşub beyanlarda bulunmaları şartdır… Aksi halde “Ğadab-ı İlâhiyi” celbeden beyanlar, Allâh Azze ve Celle’ye karşı terör keyfiyeti iktisâb ederse, istikbâl, târihdeki nice kavimlerin korkunç hâllerine inkılâb edebilir…

Ehl-i Sünnet’in zâtı ve mayası gelenek değil; delil ve hüccetdir. Esas ve temeli, Mukaddes ve Muazzez İslâmiyyet’in ta kendisidir…

Ayrıca, “Kutlu (!) Ehl-i Sünnet Geleneği (!) Şenliklerine” “odunsu küt” ve kök hücreleri cihetiyle yaklaşan bir takım ahbâb u yârân ve garîbân takımlarımız da, aklî, ilmî ve ciddî olmaya “ilm-i siyâset” ezber ve şımarıklıkları ile değil; bu yollarla, tedrîcen, böyle böyle alışarak vâsıl olacaklardır!..

Sevinçleri, şimdi dahî kursaklarında kalacaksa da, olsun, bilâhare (daha sonra), bunca hakîkatları edâ değilse de, müsâid zemanlarında (!) son nefeslerine bir-iki adım kala kazâ ediverirler!

1 Comment

  1. ibrahim dedi ki:

    “Ehl-i Sünnetin zatı ve mayası gelenek değil hüccetdir esas ve temeli mukaddes ve muazzez islamiyetin ta kendisidir.” Hocamızın makaledeki bu satırlarını aynen tasdik ediyorum bu böyle biline.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir