(5) Sarıklı Politikacı Fesli Mısırzâdeyi Ziyâret Edince, Devlet Köpürdü; Chp Patladı, Madam İp’i Kopardı!
8 Aralık 2018
(7) Sarıklı Politikacı Fesli Mısırzâdeyi Ziyâret Edince, Devlet Köpürdü; Chp Patladı, Madam İp’i Kopardı!
Ahmed SEYYİDOĞLU
22 Aralık 2018

SARIKLI POLİTİKACI “FESLİ” MISIRZÂDEYİ ZİYÂRET EDİNCE, DEVLET KÖPÜRDÜ; CHP PATLADI, MADAM İP’İ KOPARDI!

(6)

 Ahmed SEYYİDOĞLU

 

 

CHP’nin tepinmelerine gelince, onlarda da möhderem Hocfendileri Fetto’nun o meşhur ve iğrenç beddua seanslarından “ilhâm almışcasına”  ve onun berbat bir şekline bulaşarak, gûyâ beddua etdiklerine şâhid olunuyor!.

CHP’nin sık sık öne atlayan nevzuhurlarından Özgür Özel nâm adam, Sarıklı Politikacı Erbaş’a öylesine hiddet küpü olmuş ve dolmuş ki, Hocfendiyi aratmıyacak şekilde bedduasını şöyle basbas bağırıyor; ve kim bilir, aklınca, belki Fettoşu da sollamış oluyor:

“Bizim vergilerimizle aldığın o maaşın her bir kuruşu haram zıkkım olsun. O parayı yemek, o parayla geçinmek, o parayla mutlu olmak sana nasip olmasın!”

Ne bu şiddet bu celâl?. Dehşet!

CHP pozitivist felsefesinde, azgınca düşman oldukları İslâm’ın Son Şerîatı’na âid “Haram” mefhûmuna yer olmadığı, bedâhaten ortadadır!. Lâkin istismâr zemininde lâzım olunca, inanmasalar da her mefhûmu kullandıkları  inkâr edilemez!

Görüldüğü gibi CHP, Özgür’ü üzerinden, üzerinde (İSLÂM’ın sarık-cübbesini) gördüğü o politikacı zâta, istikbâline de kasdederek ağız dolusu ve geleceğini de küle çevirmeyi hedefleyen öyle bir beddua ediyor ki, maaşının her kuruşunu adamın beynine KURŞUN sıkar gibi, “zehir zıkkım” diyerek  sokak ağzıyla gûyâ şakağından boşaltıyor! Böyle bir bedduaya Fettoş muhâtab olsa, bir ay yatalak olur, “Kâinât İmamlığını” bile gözü görmez, çenesi mefluc kalır, “repertuarındaki” bütün beddualar silinerek mahvolur!

Fettoş da, “Ocaklarına ateşler düşsün, önleri kesilsin, şöyle olsun böyle gitsin” yollu pek sunturlu ve kocakarı ağzıyla geçmişde çakıb çakıştırıyordu!. Demek ki Fettoş, bu memleketde birçok şâkirdine, birinci sınıf ve lüks ta’rifeli “Beddua etmeyi” iyice öğretebilmiş ki, boynuzlar kulakları geçer hâle bile gelebilmişdir!

Ancak bu kabil fettoşist bedduâ veya duâların herhangi meşrû’ bir kıymet-i harbiyesi olacak olsaydı, gökden ilikli-delikli kemiklerin yağması bile beklenebilirdi!. Üstelik de tam aksine, “15 Temmuz hezîmeti gibi TERS TEPİYOR!” CHP adına Özgür Özel nâm lâyık ve kayık, telâşlı ve ateşli kişi, haberlere şu terbiyesi ile de geçmişdir:

“Atatürk’ün kurduğu Diyânet İşleri Başkanlığı’nın başındaki Ali Erbaş, bugün, fesli Deli Kadir’i ziyâret etti!”

Fesli Deli Kadir!.

Politikacı terbiyesi!. Memleket idâresi bu sokak ağzı ustalarına kaldığına göre, istikbâl bir hayli vukûât dolu geçeceğe benziyor!. Yazık…

“Sarıklı bir politikacının”, fesli bir târihçiyi ziyâreti bu memleketde her müşkil ve hâdisenin önüne geçebilecek kadar köpürtülebiliyorsa, orada “Fesli Deli Kadir” diyenlerin “deliliği ve geriliğinden” başka bir halt aranmamalıdır deriz!. Böyle politikacıların ve bu kadar gayr-i ciddî ve fuzûliyyât peşinde koşan adam ve madamların söz sâhibi olduğu bir vasatda, “Atatürk” kelimesi, bu tip adam ve madamların ağzında hâlâ (istismâr) malzemesi; ve onu hasis menfaatlerine âlet vâsıtası olarak kullanılıyorsa, Kamal Paşa asıl bu tip adam ve madamların eli ve diliyle ademe sürüklenecek demekdir!

Böyle kendine göre “uydurma târihi” de olan CHP’li politikacı, hakîkatleri tepe-taklak etmekde de sınır tanımaz hâliyle, Paşa’ya da, yapmadığını yapmış göstererek (iftirâ) bile atabiliyor!. Üstelik, CHP’nin o eşi menendi görülmeyen “İslâm Muârızlığını” da tersine kalbederek (!) hakîkî ve din karşısındaki tâvizsiz yoldaşlarının şiddetle tel’înini bile üzerine çekebilecekdir!. Yoldaşları şu sözü nasıl içine sindirir taaccüb:

“Atatürk, herkesin İslâm’ı doğru ve iyi bir şekilde öğrenmesi amacıyla Diyânet’i kurdu!”

Paşa sağ olsaydı, “Bu adam bana iftirâ atıyor” diyerek onu belki de Ulus meydanında Kel Alisine Musolini gibi başaşağı sallatdırırdı!.  CHP’li “saydırganın” söyledikleri tamâmen hılâf-ı hakîkat atmalar olub, yaklaşan  mahallî intihâb (seçim) vesîlesiyle (politikacı ifrâzâtı) kabilinden mugâlâta ve adam aldatma ıkınışlarıdır!.

Diyânet teşkîlâtı Zıyâ Gökalb denen adamın teklîfiyle kurulmuş bir emniyet sibobudur; ve hedefi, İslâmiyyet’in omurgasını kaydırıb, lâyık cumbokrasinin, islâmî hakîkatların önünde bütün butlânı ve “câhiliyyet-i uhrâsıyla” görünmesini gizlemek ve perdelemekdir… Hükûmet etmeye kadar bütün beşerî münâsebetleri tanzîm içün bir tek eksiksiz, hüküm, kânûn, îmân, küfür, helâl ve haram mükellefiyetleri vaz’eden İslâmiyyet’i, bunlardan tamâmen uzaklaştırarak, onu, bir takım ibâdet görünüşlü şeylerden ibâret bir kısırlığa ve binnetîce (yokluğa) mahkûm etmek… Dolayısıyla, yehûdiyyet ve nasrâniyyetde olduğu gibi hakîkatı alınmış, posası da “Ritüel” olarak piyasaya sürülmüş ve müessiriyyeti sıfırlanmış güdük, cüce, ucûbe, hılkat garîbesi ve burularak  kısırlaştırılmış bir nesne meydana getirmek…

Cumhûriyet Sistemi (rejimi), “Alafranga Abdülmecid’in Osmanlı Hılâfeti” 1924’de Kamal Paşa tarafından ortadan kaldırılınca, İslâmiyyet’in yerine Pozitivist bir doktrin olarak, sâir Batı doktrinleri ile de karma yapılarak oturtulmuşdur. Auguste Comte tarafından piyasaya sürülen pozitivizma, daha sonra “İnsanlık DÎNİ” gibi uydurma (beşerî) bir dîne de inkılâb etdirilmiş; ve bu dînin aynı filozof tarafından bir de “Pozitivizmin İlmihâli” adıyla kitabı yazılmışdır… Comte, pek sofu katolik ana-babadan olmasına rağmen, o, bu dünyanın çok uzağında boy atdı. 4-5 kere kere zihnî kriz ile ihtilaclara boğuldu; hatta Seine nehrine atlıyarak intihâr teşebbüsünde bulundu!.

Gökalp’in de intihâr teşebbüsü iyi bilinir!.

Peygamberler gibi hakîkî “insanlık vâhid-i kıyâsîlerini” görme nasîbine eremeyenler, kendilerini onların yerine kılavuz görmeye başlayınca, ya intihâr etdiren bir akıl krizine yakalanıyor; veya kendilerini “tanrı” ilân edib “Erracülü’s-sanem=putadam hâline getiriyor ki, bütün bunlar, insî şeytanlaşmalarda zirve noktalarıdır!

Zıyâ Gökalp gibi, Cumhuriyetçi tanrıların kılavuzu olanlar, “Pozitivizmin ilmihâllerini” tercemelerden değil Fransızcalarından hıfzediyorlardı!. Menderes iktidârı zamanında ise, Maarif Vekâleti denilen yer 1952’de, adı geçen İlhadnâmeyi “Câhiliyyet-i Uhrâ”nın temel kitabı olarak Türkçe’ye terceme etdirmiş; ve mekteblerde de Dürkheim pozitivizması “Sosyoloji Dersi” olarak okutulmaya başlanmışdır… Bu rezâlet bugün bile hâlâ devam etdiği içün,  (Comte, Durkheim ve Gökalp triumvirasından) tevârüs edilmiş üçlü bu çizgideki çürütücülüğe bugün, Kemalizma veya Atatürkçülük denildiğini görüyoruz!… “Türkün Âmentüsü” diye kitab yazanların tamâmı da, bu pozitivizma doktrininden “ilhâm almış” Allâh tanımıyan zümrelerdir… Hatta A. Comte gibi kılavuzluk megalomanisinde sınır tanımıyanlar, Tanzîmât sadrazamlarından İngiliz masonu M. Reşid Paşa denen herife mektub yazarak, “Kurduğum yeni DÎN içün memâlik-i Osmâniyye’yi hazırlamalısın!” bile diyebiliyorlardı!…

Daha sonraki senelerde Comte’un bu “İnsanlık Dîni”, Zıyâ Gökalp gibi devrin “Elit ve Azılı İslâm Düşmanı Mülhid” tabakaları arasında rağbet görmüş; ve bunlar, o dînin müntesibleri arasına girmişlerdir. Devlet zirvelerindeki politikacılar da, bu cereyana sür’atle kaymış ve bu pozitivist i’tikâdlar, cumhûriyet idârecileri arasında onlara has, beşerî bir din olarak yaşatılmaya başlanılmışdır. Dîni, hılâfeti, âileyi, târihi, mukaddesleri, gelenekleri, camileri, yazıyı, medrese ve dergahları, tesettür ve nikâhı, teaddüd ve mirasa varıncaya kadar kim neyi yıkmak istiyorsa, A.Comte’un bu “Pozitivist İnsanlık Dîni” denilen mülhidliğine istinâd etmiş, O’na tevekkül ederek O’na dayanmış, ancak ona kulluk etmiş ve ancak ondan yardım diler hâle gelmişlerdir!…

“A. Comte, insanlığı tapılması gereken ebedî ve sonsuz varlık olarak görmüş” yazdığı “Pozitivizmin İlmihâli” kitabında “İnsanlık adına onu temsîlen 30 yaşında bir kadına günde 3 defa nasıl ibâdet edileceğini” göstermişdir. İnsanı bütün metafizik bağlarından koparan A. Comte, “İNSANLIĞI TANRI ilan etmişdir.” Sosyolojide A. Comte’un takibçisi olan Durkheim ise, bunu daha müşahhas hâle getirmiş, insanlığın yerine “CEMİYYETİ TANRI i’lân etmişdir.” (s.283)  Niçe ise tanrının yerine “Üst İnsanı” koymuş; ve bugün bu, “Üst akıl” ta’biriyle ahmak medya ve politikacılar diliyle biraz daha  yumuşatılarak şuursuzca tedâvüle sokulmuşdur!..

Cumhuriyeti, halkın önüne tanrı gibi 95 yıldır dikenlerin iyi anlaşılması, Türkiya’daki Allâh ve Dîn düşmanlığının tam görülebilmesi ve Diyanet denilen yerin hangi (tanrılara) tapanların cebr ü tazyiki ile vücûd bulduğunun bütün hakîkatı ile idrâk edilebilmesi içün, kurucu ve kavurucu irâdelerin Comte-Durkheim-Gökalp pozitivizmasının ne kadar te’siri altında esir kaldıklarını iyi anlamak şartdır…

Hulâsa: Pozitivizmaya munzam, Feminizma gibi nice felsefî cereyanda boğulub kalmış ve Türkçülüğün girdabında batmış Zıyâ Gökalp ma’rifetiyle, pozitivizmaya kadar nice çürük doktrinler, bu adamın “Akıl hocalığı mevkiinden” devlet sevk ve idârecilerine zerke çalışılmışdır. Netîceten denilebilir ki, Allâh Celle’ye âid irâde ve hâkimiyyet, Bâtıl Batı felsefecilerinin doktrinlerine, târihde hiç görülmedik derecede bir vahşetle, pek feci’ ve gaddarca kurban edilmişdir…

Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında, modern “Câhiliyye-i Uhrâ”nın bütün esaslarını toplamış, “Türk ahlâkının feminist olduğunu” yazacak kadar kendisini kaybetmişdir. Adı geçen, İslâmiyyet’i ise, bir Ebû Cehil gibi beğenmez; ve “feminizma”  da ona göre, “ahlâkî bir zarûretdir”; ve buradan hareketle, İslâmiyyet’deki “kadın-erkek arasındaki eşitsizliği” diline dolayıb, bu mukaddes ve mübârek dîni, tahkîr derecesinden redde çalışır!. “Kadın, Şerîat’ın tasallutundan kurtarılmalıdır” diyecek kadar da İslâm dışına fırlama ve ona düşmandır; ve dinsizliğini de böylece kendi dili ve kalemi ile tescil eder, böylesine müsecceldir!. İslâmiyyet’i aklınca aşağılamak içün, “Miras, nikâh, talâk, v.s.de de kadının eşit olmadığını” yazar…(Bakınız: Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Prof. Süleyman Hayri Bolay, s. 89, (213-217), 1987-4. Baskı)

Halbuki İslâmiyyet, sübhân olan Allâh Celle’nin muazzez ve mukaddes Dîni olması i’tibâriyle “Kadın–erkek eşitliği” gibi bir sapıklıkdan, kadına zulüm ve işkenceden kat’iyyen berî ve münezzehdir. Bedâhat derecesinde ortadadır ki kadın, fizîkî yapısı bakımından erkekden zaif olub; bedenî, rûhî, anatomik, fizyolojik ve morfolojik teşekkülâtı i’tibâriyle de erkekden çok farklı bir bünyenin sâhibidir. Buna binâen, iki cins aslâ eşit olamaz, bu muhâldir…

İslâm ise, bunun içündür ki, iki cins arasındaki “eşitlik” gibi kadını sömürmeyi esas alan kapitalist (Kârûnî) işkenceden onu kurtarmış; ve “Hakk ve vazifeler muvâzenesini” vaz’etmişdir. Kadın bünyesi, bilhassa fizîkî yapısı, asabiyesi, ruhiyâtı ve fizyolojisi bakımından erkeğe nazaran zaif olduğundan “Hakkları çok, vazîfeleri az”; erkek ise, aynı noktalarda kuvvetli olduğundan “Hakkları az, vazîfeleri çokdur!” Beşer aklı denilen mahdûd ve ilâhî kudret ve irâde ile mukâyesesi muhâl olan bu ni’met, Rab Teâlânın yaratışındaki bu (muvâzeneyi) yok kabûl etdiği veya saptırdığı içün, bugün başı “Kadın-erkek eşitliği” belâ-yı azîminden kurtulamıyor ve bu insanlık kanseri, onun sonunu hazırlamaya doğru ilerliyor…

Dolayısıyla “Kadın erkek eşitliği” hem fıtrate ters bir sapıklıkdır; hem de “Hakkları çok olan” kadını, bu hakklarından mahrûm ederek “vazifelerini çoğaltmak” üzere onun yükünü katlamak; ve netîceten, onu ezmek, sömürmek; kapitalist, sosyalist ve pozitivist eşkıyâların, lâ teşbih ücretli câriyesi yapmakdır… Bu eşitlik netîce olarak, sâdece kadının sokağa çekilerek, erkeğin yapdığı en ağır ve en kaba-saba işlere kadar onu da, o zaifliği içinde çalıştırmayı ortaya koymuş; buna mukâbil kadının, kendisini, çocuklarını, zevcini ve topyekûn yuvasını mutlak olarak ihmâle yol açmışdır!

Kapitalist, sosyalist ve pozitivist eşkıyâlar bütün neşriyât yolları ile “Ev hanımlığı gibi mukaddes ve en hassas, husûsî ve mahrem iş ve çalışma sâhasını,” işe yaramayan ve boş vakit geçirme vasatı gibi gösterib aşağılayarak, kadını kendi âilesi işinde değil; başkasının işinde ücretli ve modern câriyeler olarak ve her geçen gün “ecnebî aygırlar içinde” onlarla yüzgöz olub yalamalaşarak çalışmaya özendirmişlerdir… Bunun formül ifâdesini de bulmuşlar ve bu: “Kocaya muhtaç olmadan, onun kahrını çekmeden, onun eline bakmadan; AYAKLARI, sipsivri topukları üzerinde (!) durmak, sirk ve ip canbazlığı yapması” olmuşdur!.. Netîcede de, “Abim, ablam, hocam, müdürüm, yavrum, canım….v.s.” samîmiyyetini kaçınılmaz kılan “iş hayâtı” içinde, “âile sulanmasına iptilâ”,  bir mecbûriyet hâlini ve tabiîliğini almışdır!…

Halbuki kadın, kendi fıtrî kadınlığı iktizâsı, fizîkî zaiflik, rûhî incelik, nârinlik ve çabuk münfail olan bir yapı iktisâbıyla donatılmışdır. O, bu yaradılışı ile hem zevcine; ve hem de çocuklarına muhâtab olacak mutavassıt bir isti’dâd ve hikmet taşımaktadır ki, erkek bu yüksek hasletleri taşıyamaz, o bunlardan nasibsizdir!… Âile reisi olarak babanın, çocukları bâliğ oluncaya kadar onların ihtiyaçlarını karşılamada çocuklara muhatab olma kâbiliyyeti, kadına nisbetle yok denecek kadar kısır ve mahrûmiyet taşır. Hele çocuk, temyiz yaşı olan 7 yaşına kadar, anasının sanki tutkunu ve babaya nazaran ana, onun vazgeçilmezidir… Sübhân olan Allâh Azze’nin buna binâen de, gene sübhânî olan FITRÎ DÎNİ İSLÂM ve hassaten onun mukaddes ve muazzez HUKÛKU, talâk vukûunda erkek çocukları 7, kız çocukları da 9 yaşına kadar annelerinin, sonra da babalarının yanında bulundurulmalarını hükme bağlamışdır…

Hulâsaten beyân edilmelidir ki, “Kadın-erkek eşitliği” denilen ictimâî sapıklık, Haçlı Bâtıl Batı’nın, “Kapitalist (Kârûnî) bir tuzağıdır!..” Hedefi, kadının vakit ve enerjisini saptırarak, onu, evinin dışına çekmek ve ÂİLE dediğimiz mukaddes birliği bozmak; ve  “Büyük ve kuvvetli âile ve cemaat rûh ve şuuru” yerine, “Dembokrasi gibi keyfiyeti fıtrat dışı ve uydurma sistemler vasıtasıyla da, onu parçalayıb küçültme, ferdiyetçilik (bireycilik-yalnızlaştırma) kanserini,” bünyelere zerketmekdir… Şer’î nikâh ve teaddüd-i zevcât düşmanlığı gibi (harbî) bir Allâh’sızlığın altında da, hep bu sosyolojik pozitivizma ve dembokrasinin getirdiği “bireycilik” ilhâdı yatmaktadır…

Bedâhaten ortadadır ki, ufalanmış, çözülmüş ve bozulmuş âileler ile kuvvetli bir milletin vücûd bulması kat’iyyen mümkin olamaz… İslâm coğrafyasında bilhassa “Kadın-erkek eşitliği” denilerek, ısrarla bir “operasyon” yürütüldüğü hakîkatını, bugün görebilen mütefekkirlere rastlamak bile çok zorlaşmış bulunuyor!. “İslâmcı” geçinen ve mürekkeb yalamış tabakanın “aydın, günaydın ve tünaydınları” olub da eli kalem tutanların %99.99’u, partili dembokrasi şirki anaforuna kapılarak, İslâm dışı (Hılâfetsiz) bir müslümanlığın serâbıyla oyalanmakda ve nasıl bir şirkin içinde olduklarını da kat’iyyen görememektedirler!..

Bunların içinde, sistemin ve onun politikacılarının gidişâtını İslâm’a tâbi’ kılmak içün değil; bu gidişât istikâmetinde yepyeni ve uyduruk bir “İslâm anlayışı” peydahlamak (güncellemek) içün, Allâh Rasûlü Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin hanımlarını da (hâşâ) “kadın-erkek eşitliği sapıklığı” içinde mütâlâa eden; ve bunu da meşrû’ göstermek içün Ahzab Sûresi’nin 33 âyet-i celîlesini bile yok sayan; son vahiy ve emirleri değil de, evvelki ruhsatları âmir hükümlermiş gibi öne çıkaran “fıkıhçı-kılıfçı ve ilhâdiyatçı” Haltettin veznindeki bir takım insî şeyâtîn bile, her gün kuruldukları cehennem köşe ve  köşklerinden (!) Efgânî ve Abduh îmânı ve südü bozuk münkir ve mel’unları gibi, şenâat, denâat ve tahrîfâtlarına devam edebilmektedirler… Bunlara, bu şeytanlaşma imkânlarını veren sisteme; ve bu sistemin muhâfızlarına bin nefrin ve tel’înler…

Hakîkatın ilâcı ne kadar acı ve baldıran zehrini bin kere aratacak kadar da olsa, tadına bakabilen cins beyinler yok olmuşsa, biz de, “hakk budur” demekden vazgeçemeyiz; aksi takdirde levmetdiklerimizden zerre kadar farkımız kalmamış olacakdır!

Politikacılar ise, adı geçen eşitlik zehri ve akıl kriziyle, (oy) devşirmenin zâlim üçkâğıtçıları olarak ta’rif edilmelidir!…

Feminizma denilen ve aslında kadın şeref ve haysiyetini payimâl eden doktrin de, Fransız ihtilâlinden iki sene sonra 1791’de, gene Paris menşe’li olarak ve “Kadın Hakları Beyannâmesi” ile başlamış; ve vahşî kapitalizmin kadın enerji ve vücûdunu, kendi “ekonomik anlayışının tahakkuku” içün sömürmesi olarak uydurulmuş; ve bunu kapaklamak içün de, nice şirinlik ambalajlarına sarılarak dünyâya ihrâc edilmişdir!… Kuşbeyinli ne kadar dünya madamı varsa, onlar da, buradaki sinsi tuzağı görüb idrâk edemediklerinden, bu zokayı, balık zekâsı seviyesindeki kendi beyin ifrâzâtına tâbi’ olarak yutmuşlar; ve en sonra da, erzel-i ömürleri sudan çıkmış balık gibi ferdîyet çapındaki çâresiz çırpınmalarla geçmişdir!.

Ancak, kapitalist vahşet bütün hızıyla reklâmına devam ederek, çarkına giren her madamlaştıracağı kadın ve kızı, son kullanma târihine kadar isti’mâle müdâvemetini sürdürüyor; ve el’ân, dünya çapında sârî bir hastalık derecesinde döndürülen bu netâmeli çark, kadın ve kızları ücretli ve modern câriyeler olarak son damla emeklerine kadar sömürüb kullanmaya devam ediyor…

Dünyadaki bütün belâların temelinde, Allâh’sızlığa dayanan ideolojiler olduğunu; ve bunlar içinde de en netâmeli ve  lâ’netlisinin, Gökalpgiller familyası elindeki sosyolojik pozitivizma bulunduğunu kaydetmeden geçemeyiz! “Sosyolojik Pozitivizmanın” Türkiya’daki en baş temsilcisi olarak Gökalp ve hempâlarının olduğu da inkâr edilemez.

Bazı politikacıların, onun, münâfıkça İslâm’ı istismâr etmek üzere yazdığı şiirlerinden meded umacak kadar çukura düşmeleri veya  düşürülmeleri de ayrı, bir fasıl teşkîl eder!.

Gökalp, feminizmayı da, “sosyolojik pozitivizma” netîcesinde benimsemiş ve Türk ictimâî bünyesini tamâmen değiştirme çılgınlıklarının temelleri böylece atılarak, akıl hocalığı yapdıkları ile, bu memleketin felâketini hazırlamışlardır. Allâh Celle’nin ilmi, irâdesi, kudreti, sübhânîliği ve hâkimiyyeti, Gökalp’ın ve ekibinin hiç umûrunda bile değildir; onlar, kendi çürük akıl ve mukallidliklerini, her nakîsadan münezzeh YARADAN’ın fevkinde görecek kadar Allâh’sızdırlar…

Onun bu fikirlerinin te’sîrinde kalarak, ondan “feyz ü ilhâm” alan cumhûriyetin kurucu ve kavurucu irâdeleri (!) tarafından, kadınlara Haçlı Avrupa’da bile “seçme-seçilme” serbestisi yokken, bütün bunlar, pek büyük “Kadın Hakkları” cümlesinden imiş gibi gösterilerek, kadınlara ve halka “asrîleşme adına” zorla ikrâm edilmişdir!. Kadınlara en başda bu; ve sonra da her yıl artan bir ivmeyle, onları  sokaklara dökmeler, fabrikalarda amelelik yaptırmalar, en kirli ve şeref kıran işlerde bile köleleştirmeler, erkek şehveti ve vahşeti önüne cinsî obje olarak yem gibi atılma ve saçılmalar, umumhânelerde satılmalar, reklâmlarda etleriyle sallandırmalar, oyun ve spor adı altında kullanmalar, resmî devâirde hizmetçi yapmalar, onları her yerde ve her yerleriyle arz-ı endâm ve arz-ı vücûd etdirmeler, v.s.ler, kezâ ve kezâ…

Kadınlara bütün bu şahsiyet ve vekâr parçalayan aşağılaştırmalar, onlara, “KUTSAL ve YASAL HAKKLARI OLARAK MEDENİYET VE ÇAĞDAŞLIK ADINA” verilmiş olmaktadır!. Beyinler yıllardır böyle şartlanıyor.  Kadınların şâhidsiz şikâyetlerinin mu’teber kabûl edilmesi, ölünceye kadar nafaka hakkına (!) sahib olmaları ve âilede “Metbû’-Reis” mevkiinin ilgâsı, zinânın serbest yapılması ve mal ortaklığı getirilmesi gibi nice rezâletlerle, bugün, 1000 yıllık Müslüman TÜRK ÂİLE telâkkî ve îmânı zir ü zeber edilerek, Haçlı Avrupa müstemlekecilerinin keyiflerini sonuna kadar hoş edecek yollarla, ÂİLESİZ bir Türkiya, “Millî ve Yerli” nakarâtları ile de harmanlanarak inşaa çalışılmaktadır!…

Hulâsa, hâl ü keyfiyet bundan ibâret bulununca, insan eliyle şekillenmiş, politik sisteme tâbî’, insanlara aslâ sözü geçmeyen, insan irâdesini Allâh irâdesi üstünde tutan, fakat bunu saklamak içün de durmadan, “Yüce Allâh, yüce Yaradan, elhamdülillah, maşaallâh, kutsal müslümanlığımız, mübarek günlerimiz, yüce Kitâb’ımız, sevgili Peygamberimiz, v.s.” gibi  ma’nâsı alınmış, kupkuru ve bomboş ve ağız dolusu lâflarla kendisine nisbet edinilen, isminden başka İslâmiyyet ile ortak hiçbir noktası bulunmayan bir dîn uydurmak, iş başındaki “güncellemeci, değiştirici ve dönüştürücü” mevcûd sistemin ana politikası hâline getirilmişdir…

Cumhuriyet’in bidâyetinde politikacılara hâkim olan “A. Comte’un Sosyolojik POZİTİVİZMASI” anlaşılmadan, bugünün ve 94 yıllık Diyânet denen yerin künhü ve mâhiyyeti aslâ anlaşılamaz…

İşte diyânet denilen yeri, bunun içün ve böyle kurdular!

CHP denen ve hikmet-i vücûdu İslâmiyyet’i ortadan kaldırmak olan fırkanın (şianın-partinin) asıl gâyesi budur; Özgür Özel nâm kişinin:

“Atatürk, herkesin İslâm’ı doğru ve iyi bir şekilde öğrenmesi amacıyla Diyânet’i kurdu!”

Deyişi kat’iyyen hakîkatı ifâde edemez…

Bu yazı serimizin baş taraflarında, Paşa’nın bazı konuşmalarına da yer verdik. Onlara bakılırsa, Paşa’nın, “Herkesin İslâm’ı doğru ve iyi bir şekilde öğrenmesi amacı” gibi bir derdinin aslâ olmadığı ve buna zerre kadar ihtimâl verme imkânı bulunmadığı bedâhaten ortadadır. CHP’lilerin, mahallî intihâba (seçime) 3,5 ay kala kendilerini, Paşa üzerinden tezkîye etmeye;  veya İslâm’a tarafgir (miş) gibi takdîme ıkınmaları, ham bir hayalden, belki bir kuruntudan, ammâ esasda politik katakülli ve aldatmacadan ibâretdir…

(Mâba’di var)

İntişârı: 15.12.2018 / 17:31:39(tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir