(4) Sarıklı Politikacı Fesli Mısırzâdeyi Ziyâret Edince, Devlet Köpürdü; Chp Patladı, Madam İp’i Kopardı!
Ahmed SEYYİDOĞLU
6 Aralık 2018

SARIKLI POLİTİKACI FESLİ MISIRZÂDEYİ ZİYÂRET EDİNCE, DEVLET KÖPÜRDÜ; CHP PATLADI, MADAM İP’İ KOPARDI!

(5)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

İP başında bulunan ve kendisine “adam-madam” gibi tarifler getirilmesine sebeb olan kadın kişi de, kadınlığına hiç yakışmayan Tophâneli ağzıyla mes’eleye öylesine balıklama atlıyor ki, kendisinin, Hacı Bektâş-ı Velî nasîhatına uygun olarak çok daha “eline, DİLİNE ve beline” sâhib olma ihtiyâcı tebeyyün ediyor! Ve madam değilse de, (Madam, Fr.cada evli kadın demek) hanım oluşun şartları olan nezâket, terbiye, kibarlık, hanımefendilik, incelik, ciddiyet, vekâr ve oturaklılıkdan aslâ ayrılmaması îcâbederken; bunları da,  tam tersden ve ortalığı biribirine katacak isti’dadda ve tahrîkatcılıkda  gördüğünden, binnetîce kendisini tel’în edib “kınıyoruz!..” Ağzına hiç yakışmıyan “Fesli mübtezel” gibi bir hakâretle, gûyâ “Kurucu irâdeye ve Paşa’ya sahib çıkdığını” bakınız nasıl sathî, acemice; zorlama, yapmacık, sun’î ve hakâretâmiz argo lâflarla sürdürüyor:

1) “Bir tarafta ezana dil uzatanlarla (sözün burasında CHP’li Öztürk Yılmaz’ı kastediyor) mücâdele diyoruz. Diğer tarafta kurucu iradeye savaş açanlarla.”

Ezana dil uzatanlarla mücâdele ile, “Ezan Türkçe olsun ben onu anlamalıyım kardeşim” diyen, bunu sâdece lâf u güzâf çapında ve tetikçi olarak ortaya atan “Nâm-ı diğer Muhâsebeci Kenan” ile mücâdele kastedilmişdir ki, buna “Mücâdele etmek” denilmesi içün adam veya madam kim olursa olsun, onun aklını fırınlamış olması lâzımdır!. Bu adamın “Ezâna dil uzatması”, bir kere sâdece kupkuru bir lâf ve kökü dışda bir planın, korkak, ödlek ve ürkek üç paralık bir tv programında nabız ölçme kabilinden bir Sulukule şovu idi!. Buna “mücâdele” etmek diyerek bir insanın kendisini “Ezan Muhâfızı” imiş gibi yutdurmaya çalışması; ve bunu, insanlar nezdinde de 3.5 ay sonraki mahallî intihâbın “Olta ucundaki yemi olarak” kullanması, bir başka yoldan “Ezana dil uzatmak, hatta onu politikaya âlet ederek galîz bir istismâr” değil midir; ve bu noktasından bakınca, manzara, “CHP’li tetikçinin” suçundan bin kat daha da feci’ bir felâket ve fezâhat sayılmıyacak mıdır?!

Madam Meral zerre kadar “Ezan-ı Şerîf mahabet ve îmânı” taşısaydı, o muazzez ezânımıza lâf çapında dil uzatan bir tetikçiye duyduğu öfke ve aksül’amelin yüz milyarlarcasını “Mukaddes Ezânımızı, Müslüman Anadolu’da haçlı işgâl gâvuru İngiliz ve onun köpeği yunanlının bile yapamıyacağını yaparak 18 YIL YASAK eden; ve ona dil uzatmak şöyle dursun, beynini dağıtmak üzere tepesine fiilen balyoz indiren CHP’yi karşısına alır, onunla “mücâdeleye” kıyâm ederdi!.” Halbuki tam tersini yapan Meral Madam, bu amansız ve azılı ezan düşmanı idhâl fırka ile, aylardan beri  koklaşıb oynaşarak “ittifak,  kankalık, partnerlik ve dostluk” peşinde kolkola girib, korkunç ve kendi ta’biriyle “mübtezel” bir yürüyüşün  yollarını aramıyor mu?..

Hâl böyle olunca, onun sözlerinin tamâmı gibi Mısırzâde ile alâkalı olanları da, bundan çıkacak kıymet ve i’tibâr ne ise, onunla mebsûten mütenâsib olacakdır!.

2) Fettoşistliğe bakışı ma’lûm bulunan Madam, dîni bilgisinin de ne kadar olduğunu sıkılmadan ve “şecaat arzederken sirkatini söyliyenler gibi” neler neler uyduruyor:

“Cuma hutbesinde Cumhuriyet’in kurucularına bir Fatiha’yı çok görenler bir müptezele ziyarete gitti. Dün sosyal medyadan sordum, bugün buradan da soruyorum. İşgal altındaki 18 adamıza atanan papazlara da gidecek misin? Atatürk’e hakaret eden bir adama gidecek başka bir gün yok muydu? Oraya o adamın bağlı bulunduğu dış merkezlere mesaj vermek için mi gittin?”

Proje partiler olduğu apaçık ortada ve halk tarafından da bilindiği şübhesiz bulunan bazılarının, bunu saklamak içün olsa gerek muhâtablarına “Dış merkezlere bağlı olmak” sıfatını seslendirmesi de, kendi kendisini ihbâr ve i’tirâfına delîl sayılabilmesi noktasından çok  mânîdârdır!. Mevcûd sistemin bizâtihî kendisinin “Dış Merkezin sistemi olması hasebiyle” adı geçen (BAĞIN) dışında kalan bir politikacı tasavvur etmek, zâten mümkin midir!?.

Kaptân-ı Deryâzâde Kasımpaşavî Başkan Receb Tayyib Paşa’ya “Gel târihi bizden öğren” gibi sallayan Reîse-i Madâmiyye, bir kere kendisinin târihden haberi olmadığını nazara vermektedir!. 1919-20-21 ve 22’nin yarısına kadarki  “irâde” denilen nesne bile, ancak, kısmen millete âiddir!. 1923’den sonraki irâde ve hâkimiyyet ise, MİLLETE ÂİD HİÇBİR TEDKİKA, REFERANDUMA, RE’Y BEYÂNINA VE İSTİŞÂREYE MÜRÂCAAT EDİLMEDEN ortaya çıkmış; dolayısıyla o millete âidiyyeti muhâl olan ve mücerred (ferd-i vâhide) ve yukarısına âid bulunan bir irâdedir!.

“İstiklâl Harbi” denen MÜCÂDELE ve MÜCÂHEDEYİ binbir mahrûmiyyet ve fedâkârlıkla ve şehidlik nihâî gâyesi üzerinden yürüten ordu ve asker de, OSMANLI ASKERİ olub; kumandanlara verilen rütbe ve madalyaların tamâmı SULTAN VAHÎDÜDDÎN CENNETMEKÂN’IN TASDÎK VE İMZÂSINI TAŞIMAKTADIR. Nâmuslu târihçiler bunları vesîka çapında halkın nazarına vaz’etmekle mükellefdir; aksi halde iki cihanda da mes’ûliyyetleri fevkal’âde ağır olacakdır…

Ve bu, 1923’den sonraki 15 yıllık irâde, 23’e kadar olandan kat’iyyen farklıdır; ve 23’den sonraki irâde, “kurucu irâde” diye bir şey bırakmamış, onu kökünden silib atmış ve tam tersden bir keyfiyet iktisâb etmişdir…

Ferd-i vâhid’e âid “irâde ve hâkimiyyete”, “Kurucu irâde” deyib, millete âitmiş gibi 95 yıldır onu tahrîf ederek; ve halkı aldatıb onun akıl ve mantığını mefluc kılarak; ve târih ve hakîkatları  bulandırarak, o idhâl CHP zihniyetini ve onun saltanatını, gayr-i meşrû’ olarak sahtekârca yaşatdılar…

3) Sâbık Fetto diyalogçuluğundan neşv ü nemâ bulmuş ve 10 kitabının 9’u hıristiyanlık üzerine kaleme alınmış bulunan Sarıklı Politikacı Prof. Ali Erbaş’a hıtâben İP başındaki eczâcı madamın şu aşağıdaki söyledikleri ise, kadının, islâmî ta’lim ve terbiyesinin hiç olmadığını göstermesi bakımından bir fâciadır:

“Cuma hutbesinde Cumhuriyet’in kurucularına bir Fatiha’yı çok görenler, bir müptezele ziyârete gitti.”

Şu politika denen ibtizâlin mürîdânı, meşrû’ olan hutbelerde hiç kimseye Fâtiha gönderilmiyeceğini; orasının, (İslâm’a âid olan minberlerin), sıradan ölülere, seküler politikacılara, lâyıklara, kayıklara, gayr-ı ayıklara, “dinle alâkam yok” diyenlere, kuruculara (!) kavuruculara, sunuculara, şuculara ve buculara Fâtiha gönderme makâmı olmakdan münezzeh, son derece nezîh bir makâm olduğunu bile bilemiyecek kadar (hakîkatlardan) uzak bulunuyor!.

Bütün cihâna ma’lûm olmalıdır ki:

Cuma günü öğle namazı vaktinde edâ edilecek FARZ olan ibâdet, bayram namazları gibi (Hürriyet ve İstiklâlin mutlak ifâdesi olarak), dâr-ı İslâm’a âid haftalık ibâdî ve idârî, Halife-i Müslimînin bizzat veya (NÂİBİNİN) kıldırdığı bir namaz ve i’râd buyurduğu bir hutbe olarak İslâmiyyet’de varlık ortaya koyar… Bu namaz, ancak Hükûmet-i İslâmiyye’ye hass bir “Devlet Namazıdır!” BAŞKA HİÇBİR SİSTEM VE REJİMİN BÖYLE BİR İBÂDET ŞEKLİNDEN BAHSEDİLEMEZ… Hele (Vahyi, Kitâbı,  edille-i erbaa-yı şer’iyyeyi reddeden bir sistemin), dünyâyı her zerresine kadar Allâh Azze’nin irâde ve hâkimiyyetinde bulundurma hikmet ve murâd-ı ilâhisiyle vaz’olunmuş MUTLAK bir DÎNİN günlük, haftalık ve yıllık ibâdetleri içün: “Bunları benim ta’yin etdiğim şekilde ve zamanlarda, benim ta’yîn etdiğim ve beslediğim me’murlarımla, benim müsâade etdiğim miktar ve terâzîde edâ ve icra edeceksiniz” demesi, son derece bâtıl ve fâsid, hem de kat’iyyen hükümsüz ve gayr-i câizdir…

İslâm edille, hakîkat ve hükümlerine, “lâyıkım” diyerek zerre kadar (istinâd ve inkıyâdı) bulunmayan ve bunu en ekber inanç esâsı olarak her fırsadda cihâna i’lân ihtilâcında bulunan bir sistemin, o DÎNE âid herhangi bir hüküm, farz ve emirlerden birinde (en küçüğünden en büyüğüne kadar) nizamlayıcı, ta’yin edici, icrâ etdirici, vazîfeli ve müfettiş bulundurucu olarak herhangi bir müdâhalesi, kat’iyyen bâtıl ve hükümsüzdür…

İslâmiyyet’in ferd ve cem’iyyet hâlinde tatbik edilecek topyekûn emir, yasak, farz, haram ve hükümlerinin en büyüğünden en küçüğüne kadar   nizamlayıcısı, müfettişi, takibçisi, mücerred ve yalınız yüzde yüz İslâm’a, O’nun edille-i erbaasına istinâd eden Dâr-ı İslâm’daki (Peygamber Aleyhisselâm zamanındaki Medine Devletinin şu’besi bulunan) hükûmet-i İslâmiyyeler’dir… Bunun dışında, bu DÎNİN cihadı, namazları, oruçları, haccı, zekâtı, sadakası; Ahkâm-ı Sultâniyyesi, muâmelât, münâkehât, mufârekât ve ukûbâtı ve geriye kalan son noktasına kadar hiçbir şeyine, herhangi bir (BEŞERÎ SİSTEMİN) el atarak, nizamlayıcı, müdâhil ve ŞERÎK olması; ve ta’yin, takib ve kontrol edici bulunması bu DÎN TARAFINDAN SÛRET-İ KAT’İYYEDE KABÛL EDİLEMEZ, BU MUTLAK SÛRETDE BÂTIL VE HÜKÜMSÜZDÜR… Yapılanlar, zor kullanılarak yapıldığından, sistemin ikrâhı ile cebren icrâ edildiğinden, zerresine kadar keenlemyekün, gayr-i câiz, gayr-i mu’teber, mesnetsiz, hukuk dışı, tecâvüzkâr, tahribkâr, tehdidkâr, tahrifkâr ve Allâh Azze’ye MUTLAK ŞİRK addedilir…

Lâyık dembokratik bir cumhûriyetin adam ve madamlarının irâde ve hâkimiyyetlerinin, politik iktidarlarının, kânûn ve teâmüllerinin; keyif, arzu, hevâ ve heveslerinin ALLÂH AZZE VE CELLE İRÂDE VE HÂKİMİYYETİ ÜZERİNDE, beşerî hükûmetler olarak TASARRUFDA BULUNMASI, HÂKİMİYYET KURMASI, O DÎNİ ESİR ETMEYE, PARYA OLARAK KULLANMAYA MÜSÂVÎ BİR ŞİRK VE VAHŞETDİR…

Bu noktayı îmân ve İslâm ile kabil-i te’lîf etmeye çalışan 150 yıllık tatbikatın (Hılâfete merbut kısmı hâric) tamâmı da, İslâm hukûku nazarında hükümsüz ve gayr-i meşrû’dur ki, bu da son derece tabiidir. Nasıl ki beşerî hukuk nazarında İslâm Hukuku gayr-i meşrû’ ise, bu da öyledir… Kelâm-ı Kadîm’in yüzlerce âyeti üzerinden küll hâlinde tamâmı gibi, “HAKK’I BÂTIL İLE TELBİS ETMEYİN (BULAMAYIN) EMRİ”, BÖYLE BİR TEK NASSI BİLE, BU NOKTAYI, BEYAN ETDİĞİMİZ GİBİ HÜKME BAĞLAMIŞDIR…

İslâmiyyet hakkında ciddî zerre kadar tedkîkâtı olmayan adam ve madamların, cihanda herşeyden daha çok ihtisas ve hassâsiyet istiyen islâmî mevzu’larda mübâlâtsız, ceffe’l-kalem ve züccâciyeci dükkânına giren filin yıkıb kırıcılığı ve herşeyin altını üstüne getiriciliği ile el atması veya lâkırdı sıkması, o dîne fevkal’âde münkirlik, hürmetsizlik ve kabalıkdır…

Bu dîn, kendisini bilmiyenlerin sakat ve gayr-i sahih îman-amel ve ahlâkları ile el atacakları bir nesne olmakdan  nâmünâhî münezzehdir.

Bu DÎN, mutlak hakîkat olması hasebiyle, kendisine dışarıdan müdâhaleyi sûreti kat’iyyede kabûl edemez, o bundan mutlak ma’nâda ve sûret-i kat’iyyede müberrâdır….

4) Meral madam, Başkumandan ve Başkan, AKP General Başkanı (Fransızca’da general umûmî demek) Receb Tayyib Paşa’ya Everest tepesinden havalanıb süzülerek ve kuşbakışı ve tepenin de tepelerinden bakarak, zerre kadar alâkasının olmadığı bir mevzu’da, bakınız hangi atışlarla nasıl nasîhat ve “Târih mütehassıslığı” çakıştırıyor ve eczâcı ustası olduğunu da nasıl unutuyor:

“Sayın Cumhurbaşkanı size sesleniyorum, tarihi, dizilerden ve fesli müptezelden öğreniyorsunuz. Bu içimizi acıtıyor. Tarihi “Keşke Yunan kazansaydı” diyenden değil, gel bizden öğren.”

Görülüyor ki bu kadının da Bozkurt Bağçeli gibi “FES” takıntı ve allerjisi vardır. Fes hakkında evvelki makâlelerimizdeki hakîkatları, bu kadın da aynı zamanda kendisine yazılmış kabûl ederek, bizden öğrenib tefeyyüz edebilir!.

Ancak Tayyib Paşa’nın, “Târîhi dizilerden ve fesli mübtezel’den öğrendiği” iddiası, Saraydaki Paşa’ya bir hakâretdir. Çünki bunu isbât etmesi aslâ mümkin olamaz!. Paşa, târih çalışır veya bu mevzu’ ile alâkalı talebelik yapar veya kitab okurken, madamın da yanında olub hâl ü keyfiyete muttali’ olması şartdır ki, Paşa târihi nereden öğreniyor bilebilsin! Halbuki madam, sarayın yolunu bile hatırlamaz! Dolayısı ile, Paşa, târîhi nereden öğreniyor, madamın bunu bilmesi mümkin değildir!.

 Ancak ve belki, fettoşizmadan esinlenib besinlenerek, Paşa’nın Târih okuduğu zamanları ve bunlardaki muhtevâyı ve kaynakları tesbit eden “BÖCEK” yerleştirme; ve “Fettosal dinleme yöntem ve önlemleri” yollarına başvurduğu düşünülebilir mi?.

Üstelik de Paşa, târîhi sadece buralardan öğrenmekle kalmamış, “Keşke Yunan kazansaydı” diyenden de öğrenmiş!. Bu sözler, “Devlet Başkanı’na” püsküllü Mısırzâde üzerinden sunturlu bir hakâretdir; ve onu, halk nezdinde küçük düşürmekdir; ve i’tibârını kaybetmesine ma’tuf elfâz-ı bühtân isti’mâl etmekdir… Dolayısıyla me’mûl olunur ki, Paşa, Dersim Alevî ve Kürtlerinden ve kasetzede Çarkçı Kamal Kılıçdârzâde hakkında nasıl “Hakâret da’vâları” açıb milyonlarca T.L.lık tazminât kazanmışsa, bu madam hakkında da da’vâ açacak ve yüzbinlerce T.L.lik tazminât kazanacakdır!… Bu meblâğ ile de, hayr ü hasenâta mübâşeretle, belki de muhibbân-ı İngiliz olan Hacı Aptulla Bey’in memleketi Kayseri’den, sucuk siparişleri ile halka ikramlarda bulunub, eğer da’vâ hemen netîcelenirse ehâli-i etrâk ve ekrâda (seçim) evvelinde hâlis dana etinden “yerli ve millî” sucuk bayramı hediye edecekdir!…

xKendisini Müverrih-i A’zam gören Meral Madam’ın târih üstadlığının, Hocfendi nazar edişiyle kerâmeten; veya ma’nevî telepati ve mehdipati tarîkiyle kefâleten; on parmağında on ma’rifet bulunan ve şimdi karakol ve mahkeme kapılarında cevşen okuyan “çilekeş ABLALARA” vekâleten; kripto kahramanların Silivri sivriltilerine asâleten elde edilmiş olması da düşünülebilir!x

Yahut da, bu esrârengiz keyfiyetlerin, Kâinât İmamından bizzat veya bilvâsıta, ru’yâ veya yakaza hâlinde; ve seher vaktinde bülbüller şakır ve tıkır vaz’iyyetde iken ve “Sızıntı ve Sıkıntı” tarîkiyle tevârüs edilmiş “Kâinât Kadını” rütbesi gibi hârika ve sâika bir fizikötesi hâl olma ihtimâli dahî, aklen, hissen, tab’an, mevten veya hayâten ve hayâlen muhâl addedilemez!..

Madam kişinin, “Cuma hutbesinde cumhûriyetin kurucularına bir Fâtiha’yı çok görenler” diyerek, zâten âdî bir mesâî gününden farkı bırakılmayarak sıradanlaştırılan ve netîcede meş’rûiyyeti kazınan ve “Seyyidü’l-Eyyâm” olan en mübârak gün cum’aların; ve onlardaki hutbelerin, bir de politikacılara Fâtiha okuma bid’at ve uydurmacılığına “evrilib çevrilmesi”, dînin nasıl oyuncak hâline getirildiğini; ve azgınlık ve tuğyânın da hangi hududlara çakılmak istendiğini göstermesi bakımından dehşet vericidir!.

5) Dîn-îmân noktasında hiçbir ihtisas ve bilgisi olmıyan madam ve matmazellerin, först leydi ve leylâların, kedicikgiller ve (ablagiller-imamgiller-feto-fotogiller) gibi nice aygırperestlerin, putları içün fırlatdıkları akıl almaz hezeyanları; bazı yalaka, yalama ve dalkavukların da kendi parti-pırtı başkanları içün:

“Falankes benim ilâhımdır ben ona taparım, ona dokunmak ibâdetdir, onun elinin ayağının değdiği yer kutsal ve mübârekdir, onda Allâh’ın bütün sıfatları vardır!”

Gibi ayyaşça, müşrikçe beyanlarda bulunmaları veya eli kalem-kâğıtlı kadın olanlarının ise, sokak yosmaları gibi lâflar ederek vidyolarıyla da internetlere düşmeleri; ve böylece ehâliyi bölüb parçalamak ve zehirlemek istiyen zırdelilerin, bu kadar cür’etkâr, azgın, kudurmuş ve hoyrat davranmaları, fevkal’âde ürkütücüdür ve hayra da alâmet olamaz…

“Seçim, geçim, içim ve biçimleri fitil fitil burunlarından gelesiceler” demek bile, bunlara büyük bir iltifât olmaz mı?

(Mâba’di var)

İntişârı: 08.12.2018 / 16:46:21

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir