(3) Sarıklı Politikacı Fesli Mısırzâdeyi Ziyâret Edince, Devlet Köpürdü; Chp Patladı, Madam İp’i Kopardı !
4 Aralık 2018
(5) Sarıklı Politikacı Fesli Mısırzâdeyi Ziyâret Edince, Devlet Köpürdü; Chp Patladı, Madam İp’i Kopardı!
Ahmed SEYYİDOĞLU
8 Aralık 2018

SARIKLI POLİTİKACI FESLİ MISIRZÂDEYİ ZİYÂRET EDİNCE, DEVLET KÖPÜRDÜ; CHP PATLADI, MADAM İP’İ KOPARDI!

(4)

Ahmed SEYYİDOĞLU

Bağçeli, DİB başındaki sarıklı politikacının hasta olduğu içün ziyâret etdiği Mısırzâde Kadir Efendi’ye “Çukur şahsiyet, fesli münâfık, vatansız” diyerek de yakışıksız ve ğalîz hücumda, okuyalım:

“10 Kasım saat 9’u 5 geçe kenefe gidin’ diyen, Yunan galibiyetine özlem çeken bir çukur şahsiyete geçmiş olsun demek, bunu da milletimize kafa tutar gibi ulu orta yapmak, fesli münafığı manen onaylamak, yanında olmak, arka çıkmak değil midir? Ne istiyorsunuz cumhuriyetten, Atatürk’ düşmanlarına zırh olmaktaki gayeniz nedir? Diyanet İşleri Başkanı’nın görevi, Türkiye Cumhuriyeti’ne söven, kurucu değerlere ihanet eden, kurucu şahsiyetlere galiz ifadelerle yüklenen vatansızları aklama, anma ve alkışlama değildir. Aksi tavır ayıptır, günahtır; buna hoşgörü olmayacaktır.”

El öpeni çoğolası Bozkurt Bağçeli, 9’u 5 geçe diye, tam 80 senedir ortaya atılan keyfî ve i’tibârî ölüm zamanına i’tibâr etmekle, daha ilk adımda da’vâyı kaybediyor!. Paşa’nın, bu saatde değil, gece yarısı öldüğü, masondaşı olan müteveffâ Çetin Altan’a kadar nice cumhûriyet muharrirleri tarafından mükerreren yazılıb çizilmiş; ve bu husus ayyuka çıkarak, bilmem nerdeki sağır, kör ve dilsiz sultâna bile ma’lûm olmuşdur!. Milyonlarca dembokratik oy alan bu Parti Lideri, eğer bu kadar çarpıtılan ve herkese ma’lûm olan bir yalana, bu kadar inanıyorsa, demekdir ki, daha inandığı târîhî pek çok hurâfât ve esâtir de vardır!.

Bu hususda Bozkurt Bağçeli’nin, çok nâmuslu, müdakkik ve ehil târih müşâvirlerine (dayışman değil danışmanlarına) çok şiddetle ihtiyâcının var olduğu anlaşılıyor!.. Bu zâtın da, diğer bütün politikacılar gibi herşeyden evvel, Türkiya’daki “Resmî Târîhin” uydurma ve bir putperestlik-zenperestlik târîhi olduğunu aslâ unutmaması; ve “Hakîkata ve âkıaya mutâbık târîhin” ne olduğunu politik şartlanmalardan sıyrılarak öğrenmesi ve bilmesi şartdır. Aksi halde îmânlı ve münevver insanlar nazarında “inandırıcı olmasına” imkân yokdur!.

Mısırzâde Fesli ve Püsküllü Kadir Efendinin fes giymesi de, politikacı esnafı tarafından onun kıyâfet tercihi olarak, “homongolosantirik vatandaşlarının cinsiyet ve ünsiyet tercîhi kadar olsun” edenîce değilse bile medenîce (!) karşılanmalıdır! Halbuki bu cinsiyet tercihinin, FES GİYME SUÇU yanında (!) milyarlarca muda’af, azılı  ve iğrenç bir suç olduğu akledilebilmeli; ve ona eşedd ü ekber bir reddedişle karşı çıkılabilmelidir!. Tabii buna da fettoşist bir “Hoşgörü” ile yaklaşılmakda; ve bu sapıklıkların, onların bir “HAKKI” olduğu en tepelerdeki dembokratik makamlardan cihâna duyurulmakdadır ki, dolayısıyla bunların reklâm ve himâyelerine destek bile olunmaktadır!. Binlerce esef ederiz ki, bir asra yakın zamandır Türkiya, Haçlı Garb medeniyyet-i edeniyyetinin maddî ve ma’nevî çöplüğü ve radyoaktif ve nükleer artıklarının depolandığı kiralık bir arsa hâline getirilmişdir…

Bugün Haçlı ve yahudi keferesinin giydiği ve ümmetin binlerce asırdır aslâ giymeyib dinine küfür gördüğü (şapka)yı giyme mecbûriyyeti KÂNÛNLA ortada iken, bu azîm ve ekber gülünç zulmü görmeyib de, 7 padişâhın, ümmetin ve dedelerinin giydiği bir başlığı bu kadar büyük bir suç gibi telâkkî etmenin, “Milliyetçiliğin” neresine ve hangi karesine sığabileceği de düşünülmelidir!. Bu ümmet bakıyesi halkın, daha dünki ninelerinin bile başında FES ve onun üstünde yazma denilen başörtüsü taşıdıkları nasıl inkâr edilebilir?.

Bâzı şâir müsveddelerine kadar “Kızılsultan, kâfir, hayvan, kâtil, baykuş, zâlim, v.s.” dedirtilen; ancak bunların hiçbiri olmadığı son senelerde anlaşılan ve üzerinde filmler çevrilerek o Millet bakiyesine “Kendilerince sevdirilme periyoduna girilen” GÖKSULTÂN Abdülhamîd-i Sânî Cennetmekân Hazretlerinin FESSİZ ve BAŞI AÇIK bir tek fotoğrafını, hangi Bağçeli veya onun elini öpen Bozkurtlar görebilmişdir?. Eğer bu bakiye, fese bile düşman edilecekse, fesin yerini aldığı  muazzez ve mukaddes SARIĞA ve bunu 5 asır başında taşımış OSMANLI SULTÂNI ECDÂDIMIZA kim bilir hangi düşman gözüyle bakılacakdır!.

Üzerinde yaşadığımız vatan topraklarımızı kanları ve canları pahasına bize emânet eden SARIKLI ECDÂDA da mâzîde sıra gelmiş; ve onlar da bu memleketde sarıkları ile darağaçlarına çekilmişlerdir… Müslümanlık, müslümanlar ve başda OĞUZ TÜRKLERİ olmak üzere bütün müslüman kavimlerin gavur alâmeti ve remzi olan şapkayı giyerek haçlı gavurlarına teşebbüh  (benzetilmeleri) içün, şu anda bile “ŞAPKA KÂNÛNU”, devrim kutsalları (!) arasında olduğu hâlde mer’iyyetdedir!!!

Milliyetçilik, İslâm’a ters taraflar taşımadığı müddetçe bir işe yarar; ve mütegallibeler ile sabataist dönmelerin dili ile konuşmak da, bu halkı sevmek değil, tam tersine kuyusunu kazmak ma’nâsını tazammun eder…

Bağçeli “aslını inkâr etmenin” ve kendi kendisine değil de Allâh’sız yehûd ve haçlı şövalye, ruhbân ve ahbâr sınıflarına BENZEMENİN (Teşebbühün), Şer’-i Şerîf’de hangi hükme muhâtab olacağını elbetde bilmeyebilir!.. Adı geçen, şapka kurbanı ve Büyük Anadolu Evlâdı, Allâme, Mücâhid, Muazzez Şehîdimiz ve Sarığıyla İPE ÇEKİLEREK o hâlde bile başına şapka geçirilen ve zulmün ve işkencenin en ğalizına uğratılan İskilip’li Merhûm Muhammed Âtıf Efendi Hazretleri’nin “Şapka ve Frenk Mukallidliği” nâm muhalled eserini anlayabildiği kadarıyla bile hece hece okursa, bu hususda İslâmiyyet ve Müslümanlara âid hassâsiyeti belki bir nebzecik anlayabilir!..

Bozkurt Bağçeli, söz söyletmediği ve neredeyse kendisinde fânî olduğunu ifâdeye çalıştığı atasının, bugün bile KÂNUNLA giyilmeyi âmir şapka emrine neden uymuyor; ve onu, lüzumlu yerine neden takmıyor?. Böyle ata sevgisi mi olur? Kendileri de bu şapka kutsalını hiçbir yerlerine takmadıklarından dolayı, Paşa’ya düşmanlık yapmış olmıyacaklar mıdır?. Ammâ Paşa düşmanları, hep kendi dışlarında olacak! Üstelik, Mısırzâde gibi hasta yatağındaki adamlar, “Hastadır, can derdindedir” bile denilmeden linç edilecek!

Ve mine’l-ğârâib!

Bozkurt Bağçeli’nin 25/Kasım/1925 tarihli Şapka Kânûnu’ndan haberi de yok olabilir. Büyük ve ciddî bir mecbûriyyet de taşıyan bu kânûn, elini öpenleri tarafından dikkat ve hassâsiyetle Büyük Türkçü Bağçeli’nin ıttılâına arzedilmeye çalışılarak, başına bir ŞAPKA takmasına, âcilen himmet edilmelidir. Kânûn:

“Madde 1 – Türkiye Büyük Millet Meclisi azaları ile idarei umumiye ve hususiye ve mahalliyeye ve bilümum müessesata mensup memurin ve müstahdemin, Türk milletinin iktisa etmiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir.Türkiye halkının da umumi serpuşu şapka olup buna münafi bir itiyadın devamını hükümet meneder.”

Ne muhteşem DEVRİM KÂNÛNU!. Şapka denen o “Melon mu mel’un mu” nesnenin “İktisa edilişi  (giyilişi); ve Türkiya halkının umûmî serpuşu veya serpuş.u oluşu, Türk milletinin”, sanki pek şiddetli ve yürekden arzu ve iştiyâkı ile olmuş!. Halbuki milletin zerre kadar haberi yok!. Yoksa yüzbinlerce insan, Erzurum’daki “80 yaşındaki Merhûme Şalcı Bacı’ya, Allâme Merhûm Âtıf HOCAYA kadar” neden salben asılıb imhâ edilsin; Rize, deniz harb gemileriyle neden TOPA tutulsun!. Bu belâlı sistemin en büyük sahtekârlıklarından en önde geleni, halkın zerre kadar haberi ve tasdîki olmayan her şeytanlığı bile, “Halk istedi” diyerek, bu kuyruklu yalanı onlara nisbet etmesi; ve böylece de, bütün dembokrasi dinindeki esir ülkelerde olduğu gibi, Türkiya’da da halkın ve dünyanın gözünü boyamasıdır!. Bu, el’ân dahî memleketde her parti ve pırtının tatbik etdiği bir gözkülleme şeytânî usûlüdür. Anket denilen üçkâğıtçılıklar da, bunun biraz daha kapaklanmış, maskelenmiş daha vesîkaya raptedilmiş gibi gösterilen cin fikirlilik şeklidir!..

Bozkurt Bağçeli, Ata’sını sevmekde samîmî olub takiyye yapmıyorsa, yarından tezi yok 93 yıllık bu ata kânûnuna uyar ve başının en münâsib bir kısmına şapkasını takar; ve atasını takmaz olmakdan da, kendisini ancak böyle kurtarmış olur!. Kânûn, öyle takılmıyacak cinsden değil, apaçık görüldüğü gibi şapka takmayı mecbûriyet (kurbağaca zorunluluk) diyerek MUTLAKA (takma) fiilini âmirdir!. “Bugün hiç kimse ne başına ne başka yerine takıyor” deyib, bunun “kadük ve düdük bir kânûn” olduğunu söylemek, hangi ata sevgi ve “tapıngısıyla” kâbil-i te’lîf edilebilir?. Böyle rezillik olur mu?. Hani Bozkurt Bağçeli “Hukuk Devletiyiz” diye çok asâbî nutuklar îrâd ediyordu, ne olacak şimdi?! Kadük kânunları olan Devlet, devlet bey midir; Bağçeli bahçeli midir?!.

Sonra, bu nasıl “Atatürk ve Bozkurt Milliyetçiliğidir ki”, Paşa’nın, “Devlet prensibleri ile tev’em gördüğü 6 oka veya şoka veya ..ka îmân etmeden”, herkes kendi kafasından 9 ışık, yok 4 (râbia), yok 19 bilmem nesi uyduracak, böylece Paşa’sına muhâlefet edecek, onu terkedecek, bol bol tekzîb edecek, sonra da kalkıb “Atatürk düşmanı” diye kendisini görmiyecek; ve fakat, kendisine muhâlif ve muârız gördüğü herkesi (Atası düşmanı) GÖRECEK ve kalkıb onlara zifos sıçratacak!

Ve mine’l-ecâib!

İşte bunun adı, mozoleyi ve oradakileri, oradaki kabirleri (kubûru)   i s t i s m â r d ı r…

Böyle nasıl Kamal Paşa sevilmiş olur, anlıyan beri gelsin! Bağçeli, kânun da bulunmasına rağmen Atasının şapka devrimi ile fötör iktisâsı hakkındaki kutsal emrine hiç değilse Mason Demirel kadar bile riâyet edemiyor, NEDEN?. Mısırzâde, inad edib 7 Osmanlı sultanı ve 150 sene bu ümmet bakıyesi coğrafyanın giydiği FESİ giyince kıyâmet kopuyor!. Endonezla tarafı, Arab dünyasının Tunus’u Fas’ı v.s. yerlerinde hâlâ daha giyiler bir serpuş iken!

Bu akıl ve muhâkeme kârı mıdır?

Decâcile, cebâbire, zaleme, tâğût ve diktatör zorlamalarıyla hiç kimse âbâd olmamışdır, bundan sonra da Kıyâmet’e kadar olma ihtimâli yokdur!

HÜKÜM, MUTLAK YARADAN ALLÂH AZZE VE CELLE HAZRETLERİ’NİNDİR, ASLA BAŞKASININ OLAMAZ. İNSANLAR, SÂDECE ÎMAN VE AMELLERİ NE İSE ONUNLA İMTİHAN EDİLİRLER. SONUNDA DA, MUTLAK GÂLİB, KAHHÂR OLAN ALLÂH’A DÖNDÜRÜLÜRLER Kİ, BU DÖNDÜRÜLÜŞ ŞÂH U GEDÂ İÇÜN AYNIDIR. DÜNYAYI, LÂYIK DEMBOKRATİK ZINDANA KAPATMAK İSTİYEN GLOBAL ŞEYTANLAR BİLE, BU HÜKMÜN DIŞINDA KALAMIYACAK, ENSELERİNDEN YAKALANIB BURUNLARI ÜZERİNDEN SÜRTÜLEREK HESABA ÇEKİLECEK VE CEHENNEMİ BOYLIYACAKLARDIR…

Bağçeli, yukarıya aldığımız paragrafıyla, Mısırzâde FESLİ Kadir Efendi’yi hasta olduğu halde (ZİYÂRET ETMEYİ), aşağıdaki suçları işlemek olarak ağır bir üslûbla, cihanın gözü önünde ağzına ve diline alıyor:

1) “Millete kafa tutmakmış!”

Ne alâka?

2) “Mısırzâde Kadir’i ma’nen onaylamakmış, yanında olmakmış, ona arka çıkmakmış!”

Hasta ziyareti de mi yasaklanacak?. Hastanın suçu varsa, savcılar vazifesini yapmıyordur; ve asıl onların suçlanması lâzımken, Bağçeli adresi şaşırıb Sarıklı politikacı ve Mısırzâdeyi suçluyor!

3) “Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarına zırh olmakmış!”

Çok garib!. Mevhum ve muhayyel suçlar îcâdedilirse, o meşhûr “Millet birliği ve BEKÂ Mes’elesi” ,  terör çeteleri ve Feto-Nato eşkıyâları elinde parçalanır, bu halk kurda kuşa yem olur. Çok ama çok yanlış yoldur bu… 90 yıldır herkes muârızı ve muhâlifini “Atası düşmanlığı ve cumhur bilmem nesiyle” yemeye çalışdığı içün, bugün Türkiya dediğimiz ülke, Bekâ noktaşına yani “Ölüm kalım noktasına” getirilib bırakılıverdi!. Bunun tek mes’ûlü halkı, yalan ve yanlışlara sevkeden bir asırlık politikacı sihirbazlardır…

Yâ Ülu’l-elbâb!

Kaçık akıllarınıza şu dakikadan i’tibâren mukayyed olun! Aksi halde sizi ve memleketi, atalarınız, totemleriniz, put ve heykelleriniz, ilke ve ülküleriniz, tilki ve türküleriniz de “kurtaramıyacak!”

Öyle bir “Cumhuriyet ve Ata Kültü düşmanlığı” denen muhayyel ve mevhum bir düşmanlık uydurdular ki,  halkı bu yolla ezib süründürdüler; şimdi kendileri bile bunun altında kalıb ezilmek üzereler!

4) “Vatansızları aklama, anma ve alkışlama imiş!”

Vatansız ve Allahsız, hâin ve teröristlerin hepsi da, “Müttefik ve dost haçlıların kucağında Jan Murdar gibi besiye çekilmiş, şövalyeleştirilerek Anadolu’muza saldırtılmak üzere kuş südüyle besleniyorlar!”

Şeşi beş görmeler devam ederse, o asıl vatansızlar, Bağçeli’yi bile bir gün bin pişman edebilirler!

Herkes kafasındaki fikirlere kul köle olmıyana böyle en ağır hakâretleri yapar da, sonra da kalkar “vatan millet, beka, birlik beraberlik” nutukları sıkarsa, buna kim, nasıl, hangi ağzı ve burnu ile ve nerede güler, korkunç bir keyfiyet!

5) “Bunlara hoşgörü olmıyacakmış!”

Artık şu dakika ve sâniyeden i’tibâren “Hoşgörü” lâf u güzâfı ve  ihânetini ağzına alanın vay hâline!

“Hoşgörü, boşgörü, leşkörü ve hoştgörü devri FETTOŞİZMA DEVR-İ ŞENÂATLERİNDEYDİ!” EHÂLÎ BURNUNDAN SOLUYOR! Artık hoşgörü lâfını ağzına alanı zaten nasıl ayağı altına alacak, sanki bunun hesabı yapılıyor!. Memleket gavurun TEKSAS’ına döndü, hatta on kat geçdi. Cinâyetler, uyuşturucular, politikacı fitneleri, kadınları azdırmalar, homoları şımartmalar, iltimas, rüşvet, kumar, fuhuş, faiz, terörün bin çeşidi, ihtikâr, vurgun, Allâhsızlık, dinsizlik, diyanetsizlik, hılâfet düşmanlığı, âile yıkıcılığı, hurûfât adâveti, mukaddesata binbir tecavüz, muhadderât-ı islâmiyyeye tasallut.. kezâ ve kezâ!

İşte (hoşgörü) belâsının millete bulaştırdığı cüzzam illetleri!. Hoşgörü, iç ve dış gâvurların bu millet bakiyesini daha da pelteleştirmek içün ektiği tohumlardır. Bu halka, hoşgörü gavurluğu değil; mutlak HAKÎKATA esâret, onun  ef’âl-i mükellefîn disiplini lâzımdır ve bu en baş lâzıme ve şartdır… Aksi hâlde istikbâl bin kere berbatdır; gavur Suriye’ye gırtlağına kadar SİLÂH yığıyor; Ankara bunu, böyle politik laf canbazlıkları ile daha da beslerse, önümüzdeki aylarda aslâ altından kalkamıyacak; 80 milyonun felâketine sebeb olacak; ellerinde ne saltanat ve ne de saraylar kalacakdır!. Şu seçim geçsin, şu toplantı bitsin, şu fırıldaklar hele bir dönsün, şu yol köprü bir yetişsin, şu geçsin bu yürüsün derken; yıllar, gaflet, hevâ ve hevesler uğruna çöpe atılıyor ve gavur, Suriye’ye öyle bir ÇÖREKLENİYOR ki, netîceyi düşünmek bile ürpertiyor!. Sanki gâvura, kör ve sağır olarak yol açılıyor!

Batsın “Hoşgörü Gavurluğu!”

6) “Bunlar ayıp ve günahmış!”

Bağçeli bu ifâdeleri ile mutlak hukuk ve adâleti hiçe sayıyor; ve şu anda, îmân etdiği devletin kânunlarına göre hiçbir mahkûmiyyeti olmayan, yani müesses çarpık mevzûâta göre resmen suçsuz bulunan, biri sarıklı diğeri fesli 2 “vatandaşını” idâm mahkûmu yerine koyarak bir nevi “YARGISIZ İNFÂZ” yapıyor! Kendi milliyetinden 2 kişiyi böyle linç edenler, başka milliyet ve ırkdaki-kavimdekilere ne yapmaz, düşünmek bile acı veriyor!.

Dünyânın hiçbir yerinde hiçbir târihde görülmeyen bir manzara ki, kendi “milletinden”  olan yani “milletdaşı” olanları bile suç uydurarak dışlayan bir “milliyetçilik!”

DİB başındaki sarıklı politikacı suçlu ise, onun âmiri olan ve onun bu ziyâretini tasdîk ve tasvîb etdiğini beyân eden Saray’daki BAŞKAN Paşa da, neden, Bağçeli mantığına göre suçlu değildir?. Gücü zaif olanlara mı yetmekde; ve daha yukarılara: “Seçim gebeliği veya köprüden geçinceye kadar dayı deme kurnazlığı” mı vardır?

Tekrar edelim: Başkan Paşa, “suçlunun” âmiri olmak hasebiyle onu tasvib ve tasdik edince, aynı suça RIZÂ göstermekle o suçu yüklenmiş olmıyacak mıdır?.

Ma’siyete rızâ ma’siyetdir Ey, Akıl Sâhibleri!

Böyle olunca, gelecekdeki intihabda (seçimde) bu “suçlu” olan Başkan Paşa ile, “TEKRAR CUMHUR İTTİFÂKI YAPAN VE ONU GELECEK SEÇİMDE DE, KENDİ BAŞINDA TAŞIMIŞ OLMAK VE İKTİDÂR YAPMAK İSTİYEN BAĞÇELİ, NEDEN SUÇLU DEĞİLDİR!?”

Bu müteselsil suçluluk neden görülmez de, biri sarıklı biri fesli 2 kişi linç edilircesine taarruz ve tecâvüze uğrar? Asıl “Ayıp ve günah” nerede aranmalı, Bozkurt Bağçeli’ye bunu hangi sıhhatli akıl gösterebilecekdir?

Görülüyor ki ortada, bir samîmiyyet ve “Devlet-Millet Bekâsı, 4 tarfdan abluka endîşesi” diye tutdurmaların ihlâsla zerre kadar alâkası yokdur; tiribünlere oynayarak çalım yapmak; veya tehevvüre kapılarak bir anda sövüb sayma kabilinden bir sıradanlık ve hesabsızlığın en yavanı vardır!

Vah vah! “Ayıpdır günahdır” derken de, günâhın, Şer’-i Şerîf içindeki yeri, ma’nâsı ve şümûlünü bilmiyen bir takım  insanlar, kendi ayıp ve günahlarını elbetde göremezler!. Nicelerinin, lâyık dembokrasi cenderesinde preslenerek, zihninde islâmî ma’nada “ayıp ve günâh” mefhûmunun olamıyacağı bedâhaten ortadadır.

Bozkurt toteminin ifâde etdiği îmân esasları ile, vahye müstenid îmân esaslarının aynı yerde, aynı zihin ve kalbde kâbil-i te’lîf edilmesi, ayrıca mantîken de bir tenâkuzdur…

Politikacıların, zihinlerindeki bütün kıymet hükümleri “Beşerî, lâyık, cumhûrî ve dembokratik zihnin mahsûlü olduğundan”, onların, dînî hüküm ve kıymetleri cidden ve samîmiyyetle mi’yâr ve mîzân edinmeleri düşünülemez…

Onların POLİTİK sebeb-i vücudları, globalizmanın bütün dünyâyı içine sokmak istedikleri “lâyık demokrasi ve republique” üzerinden “BİR TEK DÜNYÂ DEVLETİ” idealidir. Buna birinci yazımızda Kamal Paşa’nın da kendi ifâdeleri ile iştirâk etdiğini yazmışdır. Politikacılar, buna mahkûm olub,  vahyi esas alarak yaşamakdan bir nevî “yasaklı” bulunurlar. Hatta, kadîm dinlerin dışında kalmayı kat’iyyen emreden global telâkkîlerin vesâyeti dışına, isteseler de aslâ çıkamazlar!. Bu i’tibarla onların bütün ihtilâfları, gırtlak gırtlağa  gelişleri bile, mahkûmu bulundukları ideallerindeki sistemin (Dünya dini) içinde, bu dînin müsâade etdiği nisbetde ve mücerred bu sistemi yaşatmak hedefine ma’tûf olarak cereyân edecekdir… Sistemin beşerî olması hasebiyle, “ihtilâflar, hatta silâhlı boğuşmalar” dahî, bu sistemin içinde cereyanı şart kılar, onun lâzım-ı gayr-ı mufârıkı (olmazsa olmazlarıdır.)

Vahyin âmir bulunduğu “Gerçek bir dünya (Ukbâ), orada mutlak bir hesâb-kitâba inanma, buna müsteniden dünyâda âdil olma” gibi, insanlığın en üst tekâmül âmilleri ve ölçülerini, global dünyanın vesâyeti altında benimseme ve bunu mutlak hakîkât olarak kâbûl etme şıkkı gibi yüzlerce ana esas, bunlardan kat’iyyen beklenilemez… Global dünyanın (derin devletin) vesâyeti, o kadar insan ruhlarına zerkedilmiş ve onlara kabûl etdirilmişdir ki, bu beynelmilel ideoloji bir dünya dîni hâlinde insanlığa zerkedilmiş ve büyük bir şiddetle de buna bütün dünyâda devam edilmektedir…

Bu i’tibarladır ki, bunlara göre, beşeriyetin, husûsan müslümanların kendi kadîm dinlerini yaşamaları, “Ancak bu dünya dîni içinde kalarak, onun emir ve yasaklarını ihlâl etmemek şartı ve kaydı ile mümkin” olabilecekdir… Global derin devletin başını çekdiği bu istikâmet, “Bir tek dünyâ dîni ve devleti” hedefinin zarûrî bir netîcesidir. İslâm Coğrafyası başda olmak üzere dünya üzerindeki bütün itiş-kakışların, harb ve darbların, soygun-vurgun ve kıtallerin arkasındaki ana sâik, adı geçen merkezî ve beşerî o global sistemdir…

Yeryüzündeki dembokratik partilerin tamâmı da, bu ana sistem veya dinin, farkında olsun veya olmasınlar, i’tikâdî veya amelî birer mezhebi,  şûbesi veya acentası hükmünde bulunacaklardır!

Âdeta bu, nefis azgınlığı ve menfaat çılgınlığına dönmüş, rûhî ve ictimâî bir zaaf ve anarşi hâlinde cemiyeti kuşatmışdır. Netîcesinde de, elleri biribirlerinin boğazında olan politikacı kalabalıkları peydahlanmışdır… Bunlar, partizan, seçmen, taraftar, a’zâ ve sempatizanlarını da, kendilerindeki aynı ahlâkî çukur ve kusurlar ile kendilerine benzetib, halkın birlik ve beraberliğini de, adı geçen sistem veya dîn adına ve ister istemez durmadan dinamitleme peşindedirler…

Sadede gelecek olursak, bir takım adam veya madamların putlaştırılmaları, bir takım partilerin bu kabil totem veya putlara (tanrı ve ilâh) gibi perestiş edib önlerinde eğilmeleri ve hatta onlara tapınmaları da, dikkat çekdiğimiz esaslar içinde ele alınmalıdır. Her türlü politik cereyânın, adı geçen sisteme veya dîne hizmet etmeleri veya etdirilmeleri, bugünün en tehlikeli ve sinsi, en riyâkâr ve en umûmî politik hedef bilinmelidir… Bunun içindir ki, halkın (kelle sayısına, kemmiyete) mutlak kuvvet ve haklılık atfediyor (GÖRÜNENLER), mücerred buna dayanarak ve hiçbir hukuk ve insâniyet ölçüsü tanımadan, karşısındaki devleti, hükûmeti, partiyi, zümreyi, grubu, veya ferdi hedef alarak, ona en ağır haksızlık ve hakâretleri revâ görebilmektedir…

Bunun içündür ki, “Fesli münâfık, çukur şahsiyet, vatansız” dediğini, hastalığı sebebiyle ziyâret, bu kadar büyük ve azılı bir “suç hâline getirilirken”; bazı politik parti başlarının, çok korkunç cinâyet suçlarından yıllardır hapishânede yatan Çakıcı v.s.  gibi zevâtı ve çocuğunun anasını katletdirme şâibesiyle yaşayan bazı adamları ziyâreti suç sayılmamakta, “ülküdaşların kuvve-i ma’neviyyelerini tahkîm ve tatmîn” addedilmektedir!

Mutlak hakîkat, adâlet ve hukuk ile vicdanları terbiye görmedikçe, hiç kimsenin ve hele politikacıların, “Memleketin Bekâsı mes’elesinde” yol almalarına nasıl ihtimâl verilebilecekdir? Politikacılar, kimlere veya hangi disiplinlere terbiye etdirdikleri (vicdanları) ile, hapishânelerde kimleri ziyâret ederek kimlere “zırh olmaktadırlar?.” Üstelik de bu, hasta ziyâreti de değil, ağır hapis cezâsından mahkûm olanların ziyâretidir!..

En büyük zulmün  şirk olduğu hakîkatını bilmeyen, bunu kabûl etmeyen ve şirk ile mücâdelenin îcâbetdirdiği istikâmete dönmeyi aklından bile geçiremiyen zamanımız politikacılarının, “zulme karşı direnme” hasleti zerre kadar bahis mevzuu edilebilir mi?. Bu takdirde de, ortaya hangi “Hukuk ve adâlet” çıkacakdır, düşünülsün!. Binâenaleyh, günümüz dünyâsı, yüzde yüz, umûmî ve kendini şirin gösteren, azılı bir zulmün ayakları altında ezilmekde; ve insanlık târîhi, hiç görmediği derecede karanlık bir “câhiliyyet-i uhrâ’yı” yaşamaktadır…

Mevzu’a yeniden intikâl edersek:

Müslüman Türk Târihindeki nice Büyük kahramanı,  kumandan ve sultânı, Allâh Sevgilisi ve Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri’nin Hadîs-i Şerîfine mâsadak olan; ve bu ulviyyeti 6 asırdır ve BEDÂHAT derecesinde ortada duran; ve dünyâ tarihçileri nezdinde bile “çağ açıp çağ kapayan”; doğru ifâdesiyle “Skolastik karanlığı kapatıb, Mutlak Hakîkatı Haçlı Avrupa’nın kapısı önüne kadar getirib gözlere sokan” Fâtihleri ve sâir yüzlerce Müslüman Türk Büyüğünü “Milletin ortak değeri olarak” görmez, ağzına almaz, bunu ketmederken; mûmâileyhin, “ortak değer olmayı” Haçlı Batı hayrânı tek bir ferd-i vâhide hasretmesi neye delâlet edecekdir?.

Bu, “Acebâ o da, Paşa’yı,  Kanadıkırık madam gibi ilâh veya cumhuriyet gazetesi gibi YARI İLÂH mı görüyor!” şeklindeki bir suâli hatıra getirmez mi?…

Lâfa gelince şu kadar bin yıllık “Türk Târihi” diyerek mangalda kül bırakmıyanların, binlerce sene ömrü olan bir kavmin “Ortak değer olarak bir tek ferd-i vâhid yetiştirmiş olduğunu kabûl etmesi”, hangi tür “Türk milliyetçiliğinin”  kabûl edebileceği bir hakîkat olabilir?..

Böyle ifrad, tefrid, taassub, insan ilâhlaştırma ve putlaştırmalar, adı geçen kavme HAKÂRETDİR ki, daha bunu bile anlıyamadan “Türk Milliyetçiliği” yapmak, hakîkatı olmıyan hurâfe ve esâtirle (mitolojik masallarla) ve muhâliyyât ile uğraşıb, ömrü boşa harcamak sayılmıyacak mıdır?..

Hakâretler şöyle devamdadır:

“Hangi kurumuş vicdan, hangi satılmış ruh, hangi işgal artığı varsa duysun ve bilsin ki, Gazi Mustafa Kemal Atatürk milletimizin ortak değeridir, bu gerçek değişmeyecektir. Ancak Atatürk üzerinden Anıtkabir’e gelen kalabalıklar gerekçesiyle yeni bir karşıtlık oluşturmaya, yeni bir güç devşirmeye de hiç kimse heves etmemelidir.”

Her “Atatürkçüyüm” diyen gibi, burada da müthiş bir istismâr ve  Kamal Paşa’yı “inhisârı altına almak” hâlet-i rûhiyesi ortaya atılmış oluyor ki, bunun tıb diliyle îzâhını da, oraya havâle etmek îcâbedecekdir!

Daha neler:

“Bu yolun sonu karanlıktır, çıkmazdır, hüsrandır ve buhrandır. Tartışmaların göbeğindeki Diyanet İşleri Başkanı’nın kendi durumunu gözden geçirip erdemli davranması ve gereğini derhal yapması, samimi tavsiyem ve temennimdir.” 

Bağçeli, DİB denen yerin daha “Dînî bir makam olmayıb idârî bir yer olduğunu” bile bilmiyor ki, böyle konuşuyor! İdârî makamlar politika emrinde oldukları içün, herkesle görüşür, her boyaya girer ve her vasata uyarak âmirlerinin RIZÂSI içün yaşarlar!

Şunlar da Bozkurt Bağçelinin:

(Andımız tartışması) MEB’in yargı kararına itiraz dilekçesinde örtülemez yanlışlıklar vardır. Türk milletini, bilincine en geç ulaşan topluluk olarak değerlendirmek, tarih ihanetidir. Bunu yazan şahsa sesleniyorum; asıl sizin sabah akşam andımızı okumaya ihtiyacınız vardır. Türk milletini öğrenmeniz şarttır ve ödevdir…”

Reşid Gâlib adındaki bir ateistin “andımız” adı altındaki 1930 faşizmasının yâvelerini dahî, bu kadar harâretle savunmak, günümüz standartları önünde bile çok yavan ve gülünç kaçan bir hususdur! Nerde kaldı ki, İslâm ve onun TÜRK TÂRÎHİ önünde, zerre kadar ele alınır tarafı bulunsun!

Anadolu’muzda yaşayan 80 milyon insanın önde giden “kılavuzlarının”, çok daha mu’tedil, ağırbaşlı, vekarlı, oturaklı olması; ve ağızlarından çıkan sözleri ulu orta değil de, düşünerek, hesablıyarak sarf etmesi; ve 4 cihetden Global çetelerce sarılan bir Anadolu’da, bunların, birlik ve berâberlik içün elzem hususların başında geldiğinin mutlaka  bilinmesi lâzım değil midir?. Yoksa halk, Global şeytanların istediğinden de çok daha ziyâde bölünür ve biribirine düşman kamplar hâline getirilmiş olur. O zaman bunun mes’ullerinin hesâbı da, ona göre çok çetin olmıyacak mıdır?… İçden ve dışdan Türkiya’nın hâin ve eşkıyalarca kuşatıldığı; ve Feto’cu, Nato’cu, ABD’ci, PKK’cı, PYD’ci, DEAŞ’cı, putperest tetikçiler ve bilmem neciler  tarafından da sarıldığı nazara alınacak olursa, mes’ele, çok daha hassasiyet ve dikkat, liyâkat ve ehliyet ister hâle gelecekdir…

Fevrî, indî, insiyâkî, hissî, fikirsiz, liyâkatsiz, acemice, bölücülüğe götürücü, hesabsız, partizanca ve asabîlik hiddet ve şiddetleri savurarak politika yapmanın, bu halka fâide yerine zarar, musîbet, bölücülük ve belâlar getireceği de îzahdan vârestedir… Ve böylece, Global eşkıyâların ekmeğine yağ sürülmüş olacakdır. Samîmî dindar ve hakîkî vatanperver olanların biricik ölçüsü, beyân etdiğimiz istikâmetde mutlaka uyanmak; Global devlet, hükûmet, parti, sistem, medeniyet diyerek içimize sokulan bütün yabancı zehirlerinden arınmak; ve bütün dindışı (Mutlak Hakîkat dışı) telâkkîleri kat’iyyen reddederek, bir asırlık Bâtıl Batı mukallidliği peşindeki maymunluğa da son vererek, kat’iyyen, târihdeki Müslüman Millet  yani (KENDİ KENDİMİZ) OLMAKDIR…

Târîh kat’iyyen şehâdet eder ki, yalınız 80 milyonluk Anadolu’nun değil, bütün İslâm coğrafyasının da, azgın ve canavarlaşmış Garb ve Şark müstevlîleri (emperyalistleri) karşısında “Birlik-beraberlik ve Bekâ mes’elesinin dayanacağı yegâne istinadgâh, İslâmiyyet’dir.” Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm Hazretlerine kat’iyyen îmân etmenin ZÂRÛRÎ netîcesi de ancak budur. Bu ümmet bakıyesi halkı, 6 ok, 9 ışık, 4 parmak, 19 bilmem ne gibi şeylerle oyalıyanlar; beşerî binbir fâsid ideoloji, doktrin, mugâlâta ve hülyâlarla kandıranlar, “BEKÂ mes’elesini, birlik ve berâberliği” kat’iyyen kuvveden fiile çıkaramazlar; bu muhâldir. Aksi halde yalandan KAT’İYYEN münezzeh Allâh Celle ve Alâ, EN BÜYÜK YALANI SÖYLEMİŞ OLUR. Târîh de, bunun en büyük şâhid ve delîlidir…

Mes’ele, Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’a, onların istediği gibi ÎMÂN mes’elesidir; bunun dışı,  şeytânî oyalanma, oyun ve eğlence, butlân ve dalâletdir; çürüme ve yok olmaya gidişdir vesselâm…

(Mâba’di var)

 

İntişârı: 06.12.2018 / 16:19:26

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir