(3) En Büyük Tehdîd Şimdi Sünnîlik; Ve Bu, “Başlarına Derd Olmuş!”
22 Mayıs 2015
İzinsiz Zikir Olur Mu?
6 Haziran 2015

Aman Yâ Rabbim, ne günlere kaldık! İlim adına ilmin katledilişi bu kadar olur! Her taraf şişirilme yobaz hocalar, mezhebsiz türediler, “revizyonistiz”

EN BÜYÜK TEHDÎD ŞİMDİ 

SÜNNÎLİK; VE BU, “BAŞLARINA 

DERD OLMUŞ!”

(4)

Ahmed SEYYİDOĞLU

 

Aman Yâ Rabbim, ne günlere kaldık!

İlim adına ilmin katledilişi bu kadar olur!

Her taraf şişirilme yobaz hocalar, mezhebsiz türediler, “revizyonistiz” diyen sarıklı politikacılar, “sünnîliğe” saldıran politikacı saraylılar, “Kur’an ne ebediyyen geçerli ne de evrenseldir” diyen resmî sıfatlı inkâr eşkıyaları ve “bilimsellik püsküren epistomolojik ve ontolojik çene çalan modern entellerle” doldu!

Mezhebler, “aynı dindeki adamların biribirlerini BOĞAZLAMASINA ve müslümanların PARAMPARÇA olmasına sebeb” omuş!

Bu kadar hılâf-ı hakîkat bir uydurma, ancak, bu rejimin diploma verdiği adam ve madamların ağzına ve kalemine yakışır!

İngilizin “ortadoğu” diyerek cetvelle çizdiği hududlar içinde son 30 senedir zuhur eden ve gene İngiliz, Yahudi ve ABD triumvirasının fitnesiyle ateşlenen muhârebeler olmasaydı, “mezhebler” üzerine bu kadar baraj ateşi sallamak kimsenin sulanmış aklına gelmiyecekdi!. İngiliz hâlâ önde gidiyor… İngiliz kelle fitnesi, bu toz duman arasında görünmemekle kalmıyor; bu boğazlaşmaların baş müsebbibi olmasına rağmen, bütün bu herc ü merci, “mezheb çatışması göstererek”, düşmanı olan İslâm Âlemine fatura edib onun sırtına yüklüyor!. “Meşhur İngiliz siyâseti” denen fitne ve fücûru kaynatma karakteri işte budur! Bu çatışma ve didişmelerin altına mezhebleri (!) yatırıb da, triumviranın son 30 senedir çevirdiği fırıldaklarla  yeni haritalar çizme şeytanlığını görmemek, islâmî körlüğün, hatta mezheblere düşmanlık içün hazır bahâneler ve hazır kılıflar düzmenin bir netîcesidir!

Müddeamızı kavl-i mücerredde bırakmamak içün tarihî bir vâkıayı da, Bedir Neşriyâtın 1995 tab’ı olan “Mezhebsilik” nâm Kitabın 139. Sahifesinden ve me’hazı da şu iki kaynak olan kısmını aynen iktibâs edeceğiz.

“El İtticâhâtü’l-Vataniyyetü Fil Edebi’l-Muâsır” adlı kitabın 2/298 ve sonraki sahîfeleri ile Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Merhûm’un (Mevkîfü’l-Akli Ve’l-‘Ilmi Ve’l-Âlemi Mirrabbi’l-Âlemîn) adlı kitabının 4/350 ve sonrasına mürâcaat edilebilir.”

İktibâs edeceğimiz kısım şöyle:

“Bizim, arab dünyasında modern târîhî hakîkatlardan birazcık haberdâr olan (malumatlı) bir kimse var mıdır ki, Mısır’ı istîlâsı sonrasında, İslâmiyyet’le istediği gibi oynamak üzere Britanya’nın (İngilizin) bu Şerîat’a burnunu sokduğunu bilmemiş olsun!. Lord Crommer, İslâm Dîni’nin câmid (donuk), hareketsiz, ilerlemiye mâni’ ve cemiyeti geriye götürücü bir din olduğu görüşünde idi ve Mısır halkını bu kayıdlardan kurtarmak içün münâsib yollar ve çâreler araştırırdı!  En uygun ve mükemmel yol ise, cemiyetin modern Avrupa tarzında ilerlemesinin zarûretine inanmakda olan adamların kafasına, ictihad fikrini yerleştirmekdi. Bu da ancak bu kafadaki adamlara FETVÂ makamı, Ezher Şeyhliği ve idâresi gibi, hassas dînî makam ve mevki’lerin teslîmi ile mümkin olabilirdi. Netekim Avrupa’nın görünüşüne ve kıymet öçülerinin çoğuna inananlar, Ezher Şeyhlerini ve âlimlerini, şartlarını dikkate almadan İCTİHAD yapmıya çağırdılar. Hatta Şeyh El Merâğî, “müctehidin, Arab’çayı bilmesine gerek olmadığı” görüşünü ortaya atdı…

Biritanya (İngiliz) elçileri bile, İslâm Şerîatında ictihâd etmiye kalkdılar ve medenî kânunun değişmesi, birden fazla evliliğin ve boşama hakkının sınırlanması, erkek ve kadının mirasdan eşit pay almasıyla sonuçlanan ictihadlarda bulundular. İctihâdî FETVÂLAR hareketlilik kazandı. Kadının örtünmesi reddediliyor, bankalardan muayyen ölçülerde FÂİZ alınmasına CEVÂZ veriliyordu. Bu tarzda FETVÂ verenlere geniş ufuklu, esnek fikirli ve İslâm’ın rûhunu anlıyanlar” nazarıyla bakılıyordu.” (Tab’ 1995 s. 138)

Yahudiyi tasdikçi ve ABD’yi de tatbikçi olarak kullanan İngiliz, 1909 daki 23 temmuz ihtilâli ile Lozan çukurunun da mürtekîbi olarak kalmaz; Cennetmekân Abdülhamîd Hân Hazretlerinin dilinde de şöylesine bir şeytandır:

Sultan Abdülhamid: “Ah bu İngilizler! Bize her fenalık İngilterenin eli altından çıkar. Benim felaketim de İngilizlerin eli ile olmuştur. Daha evvel Sultan Abdülaziz vak’ası da yine İngilizlerin teşvikiyle  Midhat Paşa ve komitesi tarafından vukua getirildi.” (Derin Tarih Atlası Mus. Armağan)

İşte İngiliz böylesine İslâmiyyet ve Hılâfet düşmanıdır; velâkin yukarıdaki kitabı basan Eygi Bey, basdığı kitabı hiç okumaz veya hiç umursamaz, sonra da “İngiltere’de yaşıyan müslümanlar İngiliz kralına itaat etmelidir” nânesi yer! İngilizin Eton koleji denen homo karargâhını millete örnek diye ikide bir reklam eder; Harvırt üniversitesi denen kaçıklar yatağını diline alır ve bunu da millete örnek gösterir!

Yukarıdaki iktibâs etdiğimiz satırlardan da apaçık anlaşılmaktadır ki, İngiliz’in derdi, ne şia, ne selefîlik (Vehhabîliği zaten kendisi kurdu), ne mu’tezile, ne havâric, ni İsmâiliyye, ne haşhâşiyye, ne bâtıniyye, ne şu ve ne de budur!. Onun derdi, mücerred İslâmiyyet’e giden en doğru ve sahih USÛL (yol) demek olan “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” varlığını ortadan kaldırmakdır!. Bu i’tibarladır ki, kim, cehâlet, gaflet veya hıyânetinden azıb kudurarak ve “SÜNNÎLİK” diyerek bu hakk usûle (yola) ta’n eder, onu tahtie eder veya ona yan bakarsa, İslâmiyyet’in yok olmasına hizmetçilik etmiş ve İngiliz’in ekmeğine de yağ sürmüş demekdir!

“Mezheb” diyerek, bilhassa Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat düşmanlığı, 7-8 asırdan beri İ.Teymiye çizgisi olarak zaman zaman hortlatılır. Ancak bazı safdil ve kuvve-i akliyye ve muhâkeme kâbiliyyeti (usûl-i fıkıh) ve sâir usûl inceliklerine yetişemiyenler; veya kasdı üzüm yemek değil de bağcıyı dövmek olan dessas karekterler, bu düşmanlığı kendilerine meslek edinmişlerdir. Dışdan da, en büyük ve en baş tezgâh olan İngiliz’in ve adı geçen triumviranın en baş hedefi, sabık İngiliz Başvekîlesi Madam’ın ve Veled Push gibi nice Haçlı böyyükbaşlarının ifâdesiyle İslâmiyyet’dir!. Bu, onların başbelâsıdır; ve adı da “Yeşil Tehlikedir!”

Triumviranın, içdeki “iç tehdid ve tehlike mûcidi hempâları” gibi vurmak istedikleri esas ve ana hedef, İslâmiyyet’e giden en sağlam, emîn ve sahih USÛL demek olan Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat=Sünnîlik YOLUNU tıkamakdır. Bunun şeytânî metodu da, bu en sahih yolun EDİLLESİ=DELİLLERİ (kaynakları) olan Kitab, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Fukahâ’ya bakışı ve onun ele alınışındaki olmazsa olmazlığı değiştirmek, yahudice tahrîf…

 “Hoşgörü ve diyalog” fitnesinin masonik Pensilvanya ayağı ve onun 40 yıllık yardakçıları, bu fitne kazanının altına beraberce ne kadar mahrûkât taşıdılar!. Ancak son bir-iki sene içinde bu seytânî yolun pisliğini anladıkları içün değil, ammâ, sâdece devleti ele geçirme hırs ve şehvetleri azdığı içün biribirlerine girdiler!. Yoksa, iki tarafın da “SÜNNÎLİĞE” düşmanlık  kin ve gayzları, yukarıda aynen iktibâs etdiğimiz gibi, ortaya koydukları beyânâtlarla apaçık gözler önünde bulunuyor…

Bu dört delile, i’tikadda 2, amelde 4 müctehid gibi bakıldığı müddetçe, Allâh Azze’nin Dînini, ne iç ve ne de dış düşmanların yok etmesi mümkindir… Mes’elenin dönüb dolaşdığı asıl bam teli, tekrar edelim ki bu noktadır. Plan basitdir: Edille-i Şer’iyye 4’den 2’ye tenzîl edilecek, İCMÂ’ ve Kıyâs-ı Fukahâya “vaz’-ı beşerî=insan fikri” denilib tırpan atılacak; ve Kitab ve Sünnet’e ise “ilâhî olan (vaz’-ı ilâhî) bu ikisidir, din bu ikisinden ibaretdir, öteki ikisinin dîn ile alâsı yokdur!” denilecekdir… Bunun netîcesinde de, ortaya, dünyâ ve devlet ile alâkasız, Budizm gibi mistik bir sistem çıkarılacakdır!. Böylece, beşer eliyle düzülerek Şeriat kayıtlarından tamâmen sıyrılmış bir (religion)nun, beşerîyyetin siyasî, hukûkî, ictimâî ve iktisâdî hayatıyla ve devlet ve hükûmet ile alâkası olmadığından, suya sabuna, şişe ve kebaba, etliye ve sütlüye karışmaz, ehlileştirilmiş, saltanat ve servet sâhiblerinin âmâline hizmet eden, ılımlı, uysal, her politikaya eğilen bir yapı olarak, ne menem bir hâl ü keyfiyetse, bu, (din) diyerek satışa çıkarılacakdır! Ve bu uydurma metâ’, reklâm edilerek, meydan meydan, miting miting, her yerde ve her zaman öpüp başa konulacak!. Şu 7 Haziran seçimlerinden hemen evvel yapılan (dîn, îmân nutuklarının ve politikacı vaazlarının) altında yatan ma’nâ da, bu yazdıklarımız istikâmetinde iyi anlaşılmalıdır!

Aksi halde, Allâh’ın İRADE ve HÂKİMİYYETİ, bütün dünyanın seytânî kellesi üstünde lâ teşbih ve lâ temsîl, FÂRÛK-I EKBER’in KILICI gibi sallanıb duracak ve heriflerin tâğûtî ve patron uykusunu zehir edecekdir!.

Edille-i erbaaya, müctehid imamlar (bilenler) üzerinden gidiş usûlü gibi 15 asırlık en sahih ve sâlim YOL, işte bugün, nice katakülli ile “mezheb” denilerek küçümseniyor; ve diktatörial bir yumruk sallıyarak “geçersizmiş” gibi gösterilmek isteniyor. Sünnîlik kalkınca, bu müctehidler ortadan kalkmış olacak; ve “modasal ve locasal” dükalar, baronlar ve senyörlerle madamlar ve matmazeller, ellerini kollarını sallıyarak ve dembokratik akıl birikintileri ile “KİTAB ve SÜNNET’e gidecekler (!) dir… Ve bu iki delîlin de gırtlağına çökerek, âlem-i İslâm’ın asıl o zaman “biribirini BOĞAZLAMASI” ve ötekilerin tabiriyle “paramparça olması” ruznâmeye gelecekdir!. Bu triumvira projesi tam 4 asırdır, her fırsat zuhûrunda Teymiye-Vehhâbiye kafalıların şahsında mütemâdiyen hortlatılır! Bunları, tafsîlî olarak Ulemâmızın mübârek satırlarından aktaracaksak da, şimdilik hemen söyliyelim ki, Sünnî mezâhib-i erbaa ile Matürîdîlik ve Eş’arîlik (farz-ı muhal) ortadan kalkınca, bu “epistomolojik ve ontolojik” entel mezhebsizler gürûhu, şunları diyeceklerdir:

“Şimdi ve bundan böyle bizi dinleyin!

Kitâb ve Sünnet’de onbinlerce mes’elenin hükmü yok! Binâenalâzâlik, biz ve ilâhyapyatçı arkadaşlarımız, yeni düzenin, yeni Türkiye’nin ve Yeni dünyanın “Epistomolojik ve ontolojik haçlı felsefelerinden” iyi anlıyan modern bilgin ve politikacıları olarak, bazı mes’elelerde ittifak edeceğiz; ve buna da “yeni ve modern dönem, dembokratik-laik TÜRK icmâ’ı” diyeceğiz!. Tabii ermeni kürtlerin epistomolojik ve ontolojik icmâı bizi değil, Demirdentaş ve haşhâşîbaş gibi sevgili yurttaşlarımızı bağlıyacakdır!

İttifâk edemediğimiz noktalarda da, kendi müstakil ve “bireysel-dembokratik” ictihadlarımızla siz aziz mü’min kardeşlerimizin hizmetinde olarak, hergün kimimiz Sıfilleri, kimimiz Sefilleri oynıyarak, kimimiz Karaman’ın Koyunu gibi havaya sıçrayıb atraksiyonlar yaparak, kimimiz de saraylardan nutuk sıkarak ictihadlar (aslında teşehhîler) döktüreceğiz! Böylece, “Yeni Düzen ve Yeni Türkiye ve Yeni Dünyâ”, artık mezheb kavgalarıyla biribirini “paramparça” etmeyib, biribirlerini de “boğazlamıyacak!” Herkes İngiliz adasının dümen suyunda, dümdüz, kürevî olmıyan tepsi gibi dümdüz bir dünyada sarmaş dolaş, mezheb, meslek ve meşreb farkı bırakılmadan, “süt ve yoğurt kardeşi” gibi hudutları da tertemiz ederek uygun adımla yürüyecekdir!. “Süt ve yoğurt kardeşliği” yerine bol bol “dembokratik PARTİ kardeşliği ve müridliğini” ipkâ ederek; ve can ciğer kuzu ve Karaman’ın koyunu sarması olarak; “Adâlet ve Kalkınma” içinde, mes’ud ve müreffeh bir dünyâ cennetinde; ve “paramparça olmadan ve boğazlaşmadan” yaşatılacaksınız!

 Öteki tarafta (UKBÂDA) da, ADEN körfezindeki mezheb boğuşmalarından âzâde, ADN cennetlerinde Cübbeli-Külahlı hocalarınızın refâkat ve kılavuzluğunda hûrilerle müşerref olarak ve o güzel mi güzel “hurileri kıskanan kadınlarınızı başınıza BELÂ etmeden” yaşayıp, sonsuz zevklere doğru koşub gideceksiniz!.

Alevî ve ataist Kamal, “Türkiye Cumhûriyetini cennete çevireceğiz!” cinsi ve cibilliyetinde sıksa da, bunlar seçim soytarılıklarıdır; sakın ona değil bize inanın!.  DEMBOKRATİK BAŞKANLIK EN GÜZEL DÜNYÂ VE ÂHİRET nimeti ve REÇETESİDİR!.

DEMBOKRASİYİ YAŞATMIYA VAR MISINIZ?”

İşte manzara, günümüzde bütün cebheleriyle bu…

Dembokraside herkes, herşeyi, her zırvayı her yerde, her yeriyle ve herşeye rağmen ifâde edebiliyorsa da, (bazıları) imtiyazlı ve fevkal’âde dembokrat olduğundan, böyle çook daha fazla ve kuvvetli (ifâde) edebiliyor!

Bu hususda ulemâmız, asırlardan beri onbinlerce cild eser yazarak,  lâtin kelimeleriyle havalanma züppesi heriflerin bin kat beterlerini köşelerinde kıstırıb kalemleri ile benzetmiş ve susturmuşlardır.  İşte İ. Teymiye’nin Asr-ı Seâdet’den beri gelen ve ikiye bölünmesi muhâl olan (tevhîdi),  7 asır kadar sonra  ikiye tefrik ederek “rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi” gibi bir uydurma içine girmesi, “Cumhûr-ı ulemâya muhâlefetle”, onları, (eş’arî ve matürîdileri), kendi uydurduğu tevhid (!) şekillerine ve “tecsim-teşbih ve Cenâb-ı Hakk’a mekân isnâdı” gibi dalâletlerine ters bularak ve Rasul-i Rusül Aleyhisselama ta’zim ve salât ü selâm getirmeyi bile reddedib TEKFÎR furyası başlatması; ve dinde bu kadar aşırıya (ğuluvva) sapması, Ehl-i Sünnet’e ilk ve en büyük darbeyi başlatmışdır… O zamandan bu zamana kadar geçen 7 asır içinde, bu kabil dalâletler, ehl-i sünnet ulemâsı tarafından dâimâ redd, nefy ve cerh edilib gereken cevabları almışdır.

Büyük Allâme ve Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, gâvur dünyâsının bile ihtisâsa ve ehliyete ehemmiyet veren bir noktaya geldiği şu asırda, herkesin ceffel kalem, ihtisâsı dışında herşeye burnunu sokmaması icâbetdiğini, tam 87 sene evvel, celâdetle şöyle kaleme almışdır:

“Dîn-i İslâm’ın menâbi-i asliyyesini (asıl kaynaklarını) şöyle bir tarafa bırakarak, bazı pervâsız insanların ve hatta bazı çılgın milletlerin ihdâs etdikleri hareketlerden ve emr-i vâkı’lerden DÎN babında fetvâ almak ve hüküm vermek modası, zamanımızda hayli ilerlemişdir.” (YARIN Gazetesi,10. Remâzânü’l-Mübârek. 1346—2. Mart. 1928)

Aslında bu moda, tâ İ.Teymiye’nin cumhûr-ı ulemâya muhâlefeti ve kendisinden evvelki 7 asırlık avam ve havas bütün müslimîni TEKFİRİ  ile başlamış, zamanla yer altına inmiş, zamanla hortlatılmış olarak asırların içinde ilerliyerek bilhassa Tanzimât belâsı ile daha da azarak devâm etmişdir. 33 yıllık Sultan Abdülhamid Cennetmekân Hazretleri zamanı hâric tutulursa, 1922’ye kadar geçen tam 50 sene de, bu “modanın” ifsâd ve fitnesi ile geçmişdir. Zaten bu 50 senenin, “Osmanlı” dendiği zaman anlaşılması îcâbeden i’tilâ devri ile bir alâkası da olamaz; bu devir, ucûbe bir hastalık devri görülmelidir!

1923’den sonrası ise, zâten DÎNE hayat hakkı verilmiyen ataist ve ateist dehşetli bir zulüm devridir. Dolayısı ile, Şeyhülislâm Merhûm’un buyurduğu o “hastalıklı moda”, her yıl biraz daha katlanıb kurtlanarak, günümüzün dembokratik entel ve politikacılarına kadar gelib dayanmışdır…

Merhûm, aynı yazıda devamla buyururlar:

“Böyle mübâlâtsız ve saygısız hareketlerin ve hükümlerin dünyâda bir cezâsına çarpılmak tehlikesi görülmediği cihetle, mesâil-i dîniyyede HADDİNİ bilen ve bilmiyen HERKES bir MÜFTÜ kesilmiş, salâhiyyetdâr bir müctehid gibi mütâlaa yürütmeyi gözüne kestirmişdir.”

Zamanımızdaki nice nevzuhûrun da, ibârede geçdiği gibi “mübâlâtsız ve saygısız” “haddini bilmeden” “bir mütfü kesilerek” ileri geri konuşduğu bilinmektedir. Merhum şöyle devam eder:

“….sanki hatâ ederse ne olacak?. Dinden mi çıkacak?. Yağma yok, dinden çıkmak öyle eski hocaların anlatdığı gibi şimdi kolay değil! Bir adam kendi istemedikçe onu kim dinden çıkarabilirmiş?! İşte Cemâl Hoca (o zamanki Bosna ulemâ reisi sapık) da öyle diyor! Evet kimse çıkaramaz, lâkin dîne karşı terbiyesini takınmıya mecbûriyyet hissetmiyerek de zor ile müslüman kalmak ve âdeta DÎNİN başına BELÂ olmak istiyeni, Allâh da çıkaramaz mı aceba?. Bana kalırsa, DÎNDEN çıkmak korkusunu CEFFELKALEM ilgâ eden asrîlerin (çağdaşların) murâdını beri tarafdaki GÂFİL müslümanlar iyi anlıyamıyorlar. DİNDEN çıkmakdan korkmamanın ma’nâsı, kolay kolay çıkılmadığından değil, çıkılsa da, sanki ne lâzım gelir, ne gâib edilmiş olur tarzında bir korkusuzluk; ve bir nevi asrîlik ŞECAATİ iktisâb etmekdir. Onun içün DÎNİ tepe tepe kullanırsın, “DÎN beni terketse bile, ben O’nun yakasını bırakmam” dersin; “hele o kadar nazlanmasın, dinin bana ihtiyacı, benim ona ihtiyacımdan ziyâdedir!” dersin! “DÎN, eski kafalı şaşkın hocalar gibi değildir. Milyonlarca müslümanı elinden çıkarmak ister mi” dersin!. Elhasıl ne olsa diyebilirsin! Çünki bugün dinin murâkıbı ve muhâsibi yokdur. Mahlül (sahibsiz) bir arsa gibi herkes, onun üzerinde futbol oynamak hakkına mâlikdir.”

(Mâba’di var)

(İntişârı: 23.05.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir