Cızz Hoca…
7 Kasım 2013
10 Kasım Ve 10 Muharrem Deyince…
11 Kasım 2013

Dembokrasi, kendi hayat, îmân, fiil ve varsa ahlâk tarz ve dogmalarıyla, İslâm’ın mutlak olarak dışında, ona ters ve ondan nâmütenâhî

“SÖZCÜ” KAFA TUTDU; VE ÇOK HİDDETLE “BEN, BEN, BEN” DEDİ!..

Ahmed SELÂMÎ

 

Dembokrasi, kendi hayat, îmân, fiil ve varsa ahlâk tarz ve dogmalarıyla, İslâm’ın mutlak olarak dışında, ona ters ve ondan nâmütenâhî farklı, beşerî bir religion!. “Hem müslümanım hem demokratım” diyenler, bu iki zıd hayat tarzı içinde, aslâ ikisinden biri değil, ikisi de değil, ikisinin de dışında bir “şey” olmaya mahkûm ve me’mûr…

İslâmiyet, şunu der:

“-Benim içimdeysen, benden başka hiçbir şey olamazsın, benim içimde olduğun halde, takiyye ahlâksızlığına tenezzül ederek, benim dışımda bir şeyin de içinde imiş gibi görünemezsin!  Görünürsen, seni derhal dışıma fırlatıb atdığımı bilmelisin, ben mutlak hakîkatim, “alternatifim” muhâl… “Zârûrât-ı dîniyye” denilen olmazsa olmazlarımı, bir eksiksiz tasdîk ve tahsîn mükellefisin, “bunları, beşerî, i’tibârî ve indî akıl ve mantık terâzime koyar, ibrenin fırlamalığına göre kıymet biçerim” der gibi bir yahudileşmeye, tırnak ucundaki bir hücre çekirdeği kadar bile kayamazsın… “Gayba îmân”, hangi ve ne kadar “teslîm olmayı” istiyorsa, o kadarıyla beni kalbinde taşımak mahkûm ve mükellefisin; ve o kalbde, benden başka herhangi bir sisteme veya o sistemin cüz’üne zerre kadar yer açamazsın, tasvîb, tasdîk ve tahsîn babında onları ağzına bile alamaz ve telâffuz dahî edemezsin!. Çünki, “Allâh’a mîsâkım var, lâ ilâhe ve lâ şerîkeleh….” diyorum” diyorsun, bunu diyen sensin… İkiyüzlülük yani münâfıklık, binnetîce döneklik, kahpelik, dembokratlık, liberallik, kamalistlik, taparistlik ve akla gelen hiçbir şeyi yapamazsın!. Benim dışımdaki topyekûn bütün religion ve sistemlerin bugün biricik hedefi, benim bu hakîkatımı sonuna kadar yok etmek, “hoşgörü ve özel hayat, hürriyet” gibi yüzlerce şeytânî terâne ile ademe mahkûm kılmak!”

 İslâmiyyet, böyle der… Çünki İslâmiyyet’i (Müslümanlığı), mücerred “vahy”   ortaya koymuşdur… İslâmiyyet’e, “bana ancak böyle girer ve içimde durursun” deyişi dışında muhâtab olmak muhaldir; ve “ben, bunun dışında da muhâtab olurum!” diyen, o kabul buyuracak olanın kabulüne göre değil; kendi kabul etdirişine göre kabul görme zorlayışı içindeki adamdır; ve o, bu tanrılıküstü tanrı hâliyle, İslâm’a göre iki kere ve en mülevves mücrim!..

Dembokrasi ve benzeri beşerî sistemlerin bir eksiksiz tamâmı ise, “vahye” değil; beşerî oluşa istinâd eder; ve der:

“İslâm gibi ben de, benim içimdeysen, başka hiçbir şey olamazsın, derim; ANCAK, benim dışımdaki din veya religionlardan herhangi birinin de içinde imiş gibi sere serpe görünebilir, olabildiğince takiyye (ikiyüzlülük, poli yüzlülük, hatta 12 tik taşıyarak poli-tikçilik) yapabilir; onları, sulandırıb, ılımlaştırarak, aldatıb tandırarak benim çizgime çekebilirsin!  Ve ayrıca, onların tamâmını da, benim yolumu tıkayacak olmakdan uzaklaştırıcı olacaksın!. Burada da, önümü kesecek en kuvvetli muhâlefet, Müslümanlık ve müslümanlardan gelecekdir; müslüman görünen dembokratlar ise, senin en yakın kankalarındır!…”

Cumhuriyet de, son tashihleri ile Fransız rahm-i mâderinden doğan beşerî bir sistem olarak, aynı ana varlık çizgilerine sâhibdir; diğer bütün, beşerî ideoloji, doktrin, religion, devlet ve hükûmet sistemleri de…

Hakîkat, İslâmiyyet nazarında bundan ibâret olunca, T.C.’deki hükûmet keyfiyetinin hangi ana sâbiteler üzerinden yürütüleceği, elbetde bugün, alabildiğine ip canbazlığı ister bir keyfiyete bürünecek; ve bu, bedâhaten de ortada olacakdır!. “Derin devletler, derin hükûmetler, sığ homokıçoslar, dalgalı partiler, sabahdan akşama ifâde tezatları içinde kulaç atan vekiller, bakanlar, baktıranlar, kaktıranlar, kaltabanlar, sözcüler, gözcüler, bey’atlılar, bayatlılar, intisablılar, ince hesablılar, soytarılar…” Ve tâ üçkâğıtçılara kadar, binbir çeşit ma’mûl; ve pazara çıkmış veya çıkmamış, politik mensûcât ipliği taşıyanlar…

Keyfiyet ve irsiyet âmillerine bâlâda kat’î hatları ile işâret etdiğimiz bu düzende, politikacılar arasındaki ihtilâf ve kapışmaların hangi seviyede olacağına, artık çok isâbetle akıl erdirebilmeliyiz!

Kim kimin adamı, kim kimin hükûmet sözcüsü, kim kimin derin gözcüsü?!

 Bütün bunlar, İslâm’dan da, minâre gölgesi ve davul tozu gibi garnitürler taşıyan dembokraside, mechulleri, muğlâkları, mübhemleri, çene ve ağız ishallerini, derin hükûmet ve derin çukur ve kuyuları, daha binbir çeşit çöplük malzemesini önümüze yığacak; ve  “Hakk’a sığınmanın” yanında, bize, bundan uzak durmayı da bir başka çâre olarak işâret edecekdir…

Ne var ki, müşterek bir bataklıkda çile çekmek zorundayız; ve hayatda kalmanın nelere mütevakkıf olduğunu da, kendi iç ve husûsî îmân nizamımız içinde yürütmeye devam mükellefiyetimiz, hangi çöl veya kubur çukurunda kalırsak kalalım, hiçbir zaman peşimizi bırakamaz…

O halde, bir hükûmet sözcüsünün, “başındaki” iki adamdan birine, ötekisi hesabına baş kaldırmasını, alel’ade ve sıradan bir kabadayılık ve kafa tutmak değil; intisâb etdiği ve kalben bağlı olduğu o uzakdaki adam hesâbına, yakındakine, yıllardan beri alabildiğince dolduklarını ve artık kendilerini tutamıyarak patladıklarını söylemek noktasındayız… Kendisine dimdik diklenilen adamın etrafındaki “malmumu adamların” da, yalana varan te’vil ve gözboyamalarla senelerden beri, “bir şey yok, bu bir sitemdir, küçük birşeydir, bizde fikir hürriyeti var, görüş farklılığı olabilir!” soyundan külleme ve gözboyama telâşları da gösteriyor ki, dembokrasi, halkı tam ve mükemmel aldatma ve oynatmanın formüllerini taşıyan bir religiondur, o kadar…

Anadolu yaylasında hükmetme ve hükûmet etmeyi, ortaklık hâline getirerek, resmî Ankara hükûmetine, gayr-i resmî Pensilvanya hükûmeti olarak çiftbaşlılığı dayatmalara geçmenin; ve bunu yıllarca sövüp sayarak sürdürmenin, artık Ankara’nın, bu işe bir son verme noktasına gelişi ve bunun üzerine de, kozların paylaşılma noktasına saplanışı manzarasıyla karşı karşıyayız…

Dembokrasi dedik…

Keyfiyeti malum!. Eğer farz-ı muhal, şeref ve haysiyet taşıyan adamlar arası bir hadisenin, dünyaya akseden bir manzarası ile karşı karşıya kalsaydık, ancak şunu söyleme mevkiinde bulunurduk:

“-Bu kadar sen de kimsin, yeter be, haddini bil, ben, ben, ben de benim, var mı diyeceğin!” noktasına kadar fırlamış bir kafa tutma ve gözkararmasından sonra  yapılacak bir tek iş şudur ki, istifâ edib, bundan sonra aynı işe devam imkânı kalmadığı hakîkatından hareketle, muhatabının yüzüne bakmamak mertliği ve erkekliğini yerine getirmek; veya, diğerinin de, “bu saatden sonra seninle yüzyüze gelerek hiçbir şey olmamış gibi hükümetçilik oynamıya devam edemem, bas istifânı veya al azil tebliğini!…”

Demekdir ki, nâmevcûd ahlâk hamûlesiyle yüklü bir dembokrasi bile olsa, yapılabilecek en asgâri beşerî kıpırdanış bundan ibâretdir; ve bunun dışındaki her vazîfeye devam sürtüklük, yüzsüzlük ve yalakalığı, çürümenin iflâh olmaz derecesini göstermesi bakımından da, sâdece iğrendirir…

(İlk intişârı: 10.11.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir