İSLAMİSTİK Cehalet
28 Aralık 2017
Muhammed ʿĀkif Ersoy Ve Xayreddīn Qaraman’ın Cemâlu’d-Dīn Efgānī Müdāfaʿalarının Qıymet-i ʿİlmiyyesi
29 Aralık 2017

ŞEYÂTÎNİN, YILBAŞI VE MÎLÂDÎ TAKVİM İLE DE HAÇLILAŞTIRMASI VE TEŞEBBÜH KÜFRÜ…

Ahmed SELÂMÎ

 

1908 meşrûtiyet felâketinden i’tibâren, müslüman olub olmamakda mikyâs, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz’den bugüne ve 15 asırlık İslâm ulemâsının rağmına i’tikâdî kânûn ve kâideler olmakdan çıkarılmış; ve Dîn-i Celîl-i İslâm’ın yok edilmesi ve ortadan kaldırılması şeytanlıklarına muvâzî olarak da son derece ucuzlatılmışdır… Bu cümleden olarak, İslâm düşmanı, yerli, millî, mezhebsiz, reformist ve revizyonist münkirler, “Müslümanım diyen kim olursa olsun müslümandır!” gibi piç bir formül uydurarak, hiçbir delil de gözetmeden, her münkire kadar bilumum ekfer-i küferâyı bile  “Müslüman” gösterici, hatta bunu, “Nüfûsun %99’u müslümandır!” deme iblisliklerine kadar çıkarıcı bir sulandırmaya ve “inanç fâhişeliğine” dahî vardırmışdır!. Böylece, (İ’tikâdî) temel esaslar aranılmadan ve onları tamâmen kıymetden düşürücü bir şeytanlık ta’kîb ederek, İslâmiyyet’i bütün ana temellerinden uzaklaştırmak hedefi gütmüşlerdir… İlâhiyât, ilhâdiyât, ilahyapyat, ve dibi çürük DİB muhitleri ve nice sünnî geçinici politika maskarası (Ham softa kaba yobaz) mihrakları; ve bir nesil sonra modernizme kayan ve köklerinin “Mürşid ve üstadlara” dayanışını imtiyaz vesîkası gibi öttüren, karga kılavuzluğu derekesindeki bir takım echel-i cühelâ ve mîrasyediler, öyle bir (Îmân enflasyonu) başlatdı ki, dâr-ı İslâm’ın zıddına îmâna delîl aranılması şartı taşıyan dâr-ı harb veya dâr-ı ridde olan memleketleri bile, artık bugün “Dâr-ı İslâm” göstererek, bir takım lâyıklık, kayıklık ve gayr-ı ayıklık çukurundaki adam ve madamlar, kendilerine “İtaat farzdır” denilerek “Ülülemr”  kabûl edilme noktasına kadar tapınaklarına taşınmış ve böylece de mevzu’ zıvanasından çıkarılmışdır…

Tecezzî kabûl etmiyen İslâm yerine, üç-beş ritüeli bile icrâ edilib gerideki sonsuz i’tikâd nizâmı kâle alınmayan bir din uyduran müesses lâyık, kayık ve gayr-i ayık cumbokrasi, 1924’den i’tibâren bu şeytânî yola girmiş; ve “Lozan’da verilen SÖZ mu’cebince İslâmiyyet’i Anadolumuz’dan kaldırmışdır.”

Bu “Haçlılaştırma devrimleri” felâket ve fâcialar hâlinde irtikâb edilirken de, İslâm ulemâsı ile müslimîn ve müslimâtdan 500.000 Allâh dostu, Falih Rıfkı gibi bulamaç kamalistin kitabındaki bu rakam kadar asılarak, kesilerek, kurşuna dizilerek, boğularak, sürülerek, zehirlenerek, işkence edilerek ortadan kaldırılmışdır…

Cibâli İmamının aslını inkâr eden oğlu yani Gülşen Hamamı’nın Şeflere mahsus mahallinde gıdaklatılan tavuğu o YATAY F. R., aynen şunları yazar:

“İrtica ile boğuşmanın istilâyı söküp atmakdan daha lâzım ve zor olduğunu belirtmek isteriz. Onun içindir ki, Kurtuluş savaşındaki (10 bin) can kaybının 50 kat fazlasının irticâ’ ile savaşda verildiğini hatırlatmak gerekir.” (Falih Rıfkı Atay, Eski Saat, s.330)

Cihân târihinde, dış düşmanın değil de, içde peydahlanan terör devleti mihraklarının eliyle, görülmedik derekede işte bir katliâm… Ermeni, yahudi ve bilmem ne “Soykırımı” denen tenkîl ve kıtâl hareketlerinin, bu “ANADOLU MÜSLÜMAN SOYKIRIMI” yanında esâmîsi bile okunamaz… Buna rağmen bunu gören ve da’vâ eden erkek adam, bir elin parmaklarını bile geçmiyor!

İslâm, her zerresine kadar İslâm’a âidiyyet taşıyan ve bu keyfiyet üzerinde yükselen bir (İSLÂM MİLLETİ) inşâını, her şeyin önünde ve üstünde görmüş ve hedeflemişdir…

Bu hedef ve gâyeye ters düşen, sâdece ve yalınız Noel ve YILBAŞI kurtlamaları olamaz… Tepeden tırnağa devlet ve hükûmet teşkîli başda olmak üzere, îmânî, ibâdî, ahlâkî, siyâsî, iktisâdî, ictimâî, hukûkî, askerî, tıbbî ve harsî bütün beşerî münâsebetlere; yemek içmekden, yatıb kalkma ve oturmaya; helâya adım atmakdan hâneye girmeye; alış veriş ve ticâretden, sulh ve sefere kadar akla gelen gelmeyen her husus, noktasına kadar edille-i erbaa ile sâbit kânun ve kâidelerine tetâbuk etmedikçe, adı geçen o “İSLÂM MİLLETİ” DENİLEN EN BAŞ VE EHEM TEŞKÎLİN VÜCÛD BULMASI, ASLÂ MÜMKİN OLAMIYACAKDIR… Allâh Azze ve Rasûlü Aleyhisselâm’ın istediği İslâm Milleti, “Hayat ve memâtım mücerred Allâh içündür” diyen; ve bunun dışında bir “Hayât ve memâtı” sûret-i kat’iyyede aklından bile geçirmeyen bir milletdir… Bugün ise, lâyık, kayık ve gayr-i ayık cumbokratik sistemler, bunun yerine, insanlara haçlı kıymet hükümlerinden olan (Dembokrasi)yi ve benzeri felsefî ideoloji ve doktrinleri ve bunlar içün “Hayat ve memât şirkini”, gece gündüz, olur olmaz en necis vesîleleri bile kullanarak cebren yedirib içirmektedir…

İşte cumbokrasinin bidâyetinde salben şehid edilen Büyük İSLÂM ALLÂMESİ İskilibli Merhûm Muhammed Âtıf Efendi Hazretleri, bugün meydanı boş bularak medya, matbuât, internet, maarif ve resmî müessesâta sıvanan, mezhebsiz, Kur’âniyyûn, sünnîlik düşmanı ve İslâm düşmanlığında hahamlık, papalık ve patrikliklerin bile ağızlarını bir karış açık bırakacak kadar çukurlaşan “Kubur fârelerini”, 93 yıl evvelde kerâmet çapındaki ferâsetiyle görmüş; ve onları teşrih masasına yatırarak, o ictimâî kanser hücrelerini en derindeki noktalarına kadar, neşterinin ucuyla lime lime doğrayıb çöpe atıvermişdir… Bunun içündür ki, bir takım hoca, derviş, devrilmiş, çüşbeli, pırasasör, püftü, entel, târihçi, ulusalcı ve kamalist kılıklı “Kubur fareleri”, Merhûm’un bu akılları durduran kerâmetleri karşısında cinnet nöbetlerine yakalanıyor; ve o Büyük İslâm ŞEHİDİNE en fâhiş ve çukur, kahpe ve kancık iftirâları savurmak içün sıraya girmiş bulunuyorlar…

Bazı ehl-i sünnet geçinen “Ham softa kaba yobaz” takımları da, hocalık, parasasörlük ve püftülük gibi lâyık, kayık ve gayr-i ayık rejim bel’amları olarak şeytanlaşmakda, “Noel kutlanmaz, ammâ yılbaşı kutlanırsa mahzûru yokdur!” kabilinden iblisleşmeler irtikâb etmektedirler!. İSLÂM MİLLETİNİN kendi kendisi olmasına zerre kadar îmânî tâkatı olmayan bu mübtezeller, takvim ve zaman mefhûmunun islâmî olanı ile olmayanı arasındaki nâmütenâhî fârık vasfı bile göremiyen, İslâm muâmelât ve ibâdâtına zarûreten taallûku olan bu mes’eleyi, aslâ ciddîye almayan aşşağılık münkirlerdir; ve dolayısıyla, “İslâm Milleti=Ümmeti” teşkîli ile muhâfazası hakîkatına da sûikast hâlindeki en necîs çukurlardır…

Zulmün, cihan çapındaki âbidesini dikmek üzere mâkabline şâmil kılınan bir kânunla MERHÛMUN ÎDÂMINA hükmeden insanlık kusuru kâtil ve cânîler ile, onların bugünki fırlamaları okumasalar da, akıl ve îmânı sulanıb bulanmamış bir avuç müslümanın, îmân tazelemek üzere, Mukaddes ve Muazzez ŞEHİDİMİZİN okunması şart olan ve CİHÂNA DEĞER SATIRLARI ber vechi âtî şöyledir:

“….dildeki ikrâr ile kalbdeki tasdîkin yalan olduğuna Şer’-i Şerîf tarafından alâmet-i zâhire kılınan bir kavl veya bir fiil kendisinden sâdır olan kimse MÜ’MİN DEĞİLDİR. Zirâ o kavl ile o fiili, o kimsenin dilindeki ikrâr ile kalbindeki tasdîkin yalan olduğuna DELÎL ve BÜRHANDIR. Anınçün her ne kadar müslüman isminde olub İslâm da’vâsında bulunsa bile, irtikâb eylediği kavil ve fiili ile Peygamber-i Zîşân Efendimizi TEKZÎB eylediği cihetle dîn-i Mübîn-i İslâm’ın hudûd ve dâiresinden ve ehl-i kıblelikden çıkub, hem nezd-i ilâhîde ve hem ehl-i İslâm nazarında KÂFİR olmuş olur.”

(Freng Mukallidliği ve Şapka, s. 21-22, 1340, Matbaa-i Kader.)

Günümüzde internet, medya ve matbuatda cirit atan ve nezd-i ilâhîde ve ehl-i İslâm nazarında kâfir olan nice mezhebsiz, mealci, tasavvuf ve tarîkât hakîkatını semm-i katil hâline getirmiş mürid-tirit sürüleri ve bu hâlleri ile de politikacı beslemesi olmuş münkirler varsa, bunlar, kâfirliklerini (Küfür ve şirklerini) küllemek içün, muârızları olan müslümanları “Tekfirci” diyerek akıllarınca geri püskürteceklerini zannediyorlar ki, bu kat’iyyen muhâldir; ve bu münkirleri hakîkatde tekfîr eden, İskilibli Merhûm’un da buyurduğu gibi onların muârızları değil, doğrudan doğruya ALLÂH AZZE Hazretleridir… Müslümanlar ise, Cenâb-ı Hakk Celle’ye, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimize ve Ulemâ-i Râsihîn Hazerâtına TEBEAN, tekfirleri vâcib olduğu içün bu necâsetleri tekfîr mecbûriyyeti, me’mûriyyeti, mükellefiyyeti, mahkûmiyyeti ve mevkiindedirler… Aksi hâlde, bu vücûba riâyetsizlik ve itaatsizlik netîcesinde, ehl-i ısyân ve tuğyân olacaklarında kat’iyyen iştibâh edilemez… Kâfiri mü’min, mü’mini ise kâfir kabûl etmenin aslâ câiz olamıyacağı, kelâm kitablarımızda en küçük tereddüde mahâl bırakmıyacak şekilde ve sarâhaten beyân edilmişdir…

Mukaddes ve Muazzez Şehid-i Mübeccel Merhûm Muhammed Âtıf Efendi Hazretleri, devamla buyurur:

“İlâve olmak üzere şunu da arz edeyim ki:

Küfür iki kısım olub biri aslî, diğeri ârizîdir.

KÜFR-İ ASLÎ: Esâsen zarûriyyât-ı Dîniyyeden olan usûl ve ahkâm-ı İslâmiyye’yi kabûl etmiyenlerin küfrüdür. Gayr-i müslimlerin küfrü gibi.

KÜFR-İ ÂRIZÎ: Filasl Dîn-i İslâm’ı kabûl etmiş veya müslüman sulbünden gelmiş iken, bilâhare kendi arzu ve ihtiyârıyla usûl-i İslâmiyye ve Zarûrât-ı Dîniyyenin kâffesini veya Dîn-i İslâm’ın yalınız  (Emr-i vicdâniden) ibâret olduğuna kâil olub da dünyâ işlerine dâir ihtivâ eylediği ahkâm-ı maddiyye ve cismâniyyesini kabûl etmemek gibi zarûriyyât-ı dîniyyeden bazısını redd ü inkâr, tekzîb ve tahkîr eylemek veyahud (Şer’an) tahkîri vâcib olanlara ta’zîm etmek sûretleriyle irtikâb-ı küfr etmiş olanların küfrüdür ki, bunlara (Mürtedd ve mürteci’) denir. Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir. Küfrün bu nev’i, evvelkinden daha muzır ve daha fenâdır ve hatta mürtedlerin kestiği yenmez. Müslüman kadınları ile nikâhları helâl değildir, ve müslüman kabristanına defnolunmaları câiz olmaz…

Erbâb-ı küfürden bu zümre seâdet-i dünyeviyye ve uhreviyye gibi niam-ı uzmâya bâis olan Dîn-i Mübîn-i İslâm’dan rücû’ ve hurûc ile ona karşı bağy ve ısyân eyledikleri içün, tevbe idüb tekrar dâire-i İslâm’a tav’an dâhil olmazlarsa dünyada şer’an idâma, Âhıratde, azâb-ı muhallede mahkûmdurlar.”

Apaçık görülmektedir ki, Merhûm, “Zamanımızda türeyen dinsizleri” 108 yıllık hele hele 94 yıllık geçmişleri ile riyâzî kat’iyyetle tesbit etmektedir.

İşte, kenef böcekleri gibi meydanlarda dolaşan, İslâmiyyet’in tâ kendisi olan Ehl-i Sünnet’in mücerred Kitab ve Sünnetle mukayyed USUL KÂNUNLARINI reddederek; ve Kelâm-ı Kadîm olan Kur’ân-ı Hakîm’i, “Kur’an bize yeter” deme şeytanlığı ile sünnet, icmâ’ ve selef-i sâlihîn müctehidlerinin fetvâlarını reddeden, böylece de asıl hâinliklerinin doğrudan doğruya KUR’ÂNI hedef aldığı bedâhaten ortada bulunan Allâhsızlar,  Merhûm Şehîdimizin “Zamanımızda türeyen dinsizler bu zümredendir. Küfrün bu nev’i, evvelkinden daha muzır ve daha fenâdır” buyurduğu İbni Sebe, İbni Selül, Lavrens ve Diyalogçu Fettoş kuyruğu mahlûklardır…

Allâh Azze’nin, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın, bütün ulemâ, evliyâ, sulehâ, şühedâ, asfiya, mü’minîn ve mü’minâtın ve lâ’net etmek şânından olanların lâneti üzerlerine olsun…

Kelâm-ı Kadîm ta’bîriyle “Kasvereden kaçan Yaban eş..ği” gibi Allâh’dan, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’dan, Kur’an’dan, 15 asırlık FIKIHDAN ve Şeriat’dan kaçan  bu cumbokrasi müctehid (!) püftü, pırasasör ve hoca-baca ve loca takımı kepâze ve süflîlerin,  tırnağı bile olamıyacağı Büyük allâme İskilibli Muhammed Âtıf Efendi Hazretleri, bu şerefsizleri, bakınız 94 yıl evvelden, hançerelerine nasıl mısır koçanı saplayıb onları gık bile diyemez hâle getiriyor?. Zâten Ankara’yı ve oradaki cumbokrasi tanrılarını “İdâm” cinâyet ve katlini göze alacak kadar kudurtan da, Merhûm’un bu HÜCCET vaz’etme ve muârızlarını konuşamaz hâle getirici ve rezil ve perişân edici, o lutf-i Hakk’a mazhar muhteşem ve muazzam tarafı olmuşdur…

Nasîbi olanlara, kerâmet çapındaki hakîkatları, mâkabline vahşîce ve edenîce teşmîl edilen kânun paçavrasıyla idâma sebeb yapılan eserden devâmen okutalım:

“A’mâl-i zâhire, ahvâl-i bâtına ve rûhiyyenin mezâhiridir. Ahvâl-i kalbiyye onda inkişâf eder ve rü’yet olunur. Ba’zı a’mâl-i beşeriyye vardır ki kalbden bir dâî ve sâik sebebiyle insan ona mübaşeret ider, te’sîrât-ı hâriciyyeden âzâde olarak kendi hâline kalınca behemehâl o ameli işlemek mecbûriyyetinde olub, ona mümânaât idemez.

Ba’zı a’mâl-i beşeriyye de vardır ki: İhvâna muvâfakat, kuvvete tebaiyyet, celb-i menfaat veya def’-i mazarrat gibi ârızî bir takım esbâb ve avâmil-i hâriciyyenin te’sîriyle mübâşeret olunur. Arızî olan o esbâb-ı sâika, zâil olunca âdet hâlini almamış ise, insan ondan ferâğat idebilir. Meselâ almış olduğu terbiye netîcesi olmak üzere bir kavmin ma’neviyyeti ile sıbğalanmış ve ahvâl-i rûhiyyesiyle hâllenmiş olan bir adam ziy ve kıyâfetde, âdet ve muâşeretde, sûret ve sîretde o kavme teşebbüh ve taklidde ve onlara muvâfakate muztar olur. Sâik, rûhî ve kalbî olduğu içün kendi hâline kaldıkça o ziy ve âdeti, sûret ve sîreti terke rızâ ve semâhat gösteremez. Şâyet te’sîrât-ı hâriciyye ile terke icbâr olunursa kalbden müteessir olub, rûhundaki sıbğa izâle edilmedikce o adam bu halden vaz geçemez. Fakat bir adamın ziy ve kıyâfetde, âdet ve sîretde bir kavme teşebbüh ve taklîdi, ârızî bir takım esbâb-ı hâriciyyenin te’sîri ile vâki’ olursa, o adam, o hâli terk etmekde beis görmez ve bundan dolayı azâb-ı vicdânî duymaz. …… Ehl-i küfrün şiâr ve alâmet-i mahsûsası olan şeyleri giyinmek, kuşanmak ve takınmak husûsuna sâik ya rüsûh bulmuş bir hâlet-i rûhiyye veya esbâb-ı hâriciyye olmakdan hâlî değildir. Sâik esbâb-ı hâriciyye olduğu takdirde, ya ihtiyârı selbe bâis olur, veyahud olmaz. Bu makamda aklen daha başka ihtimal tasavvur olunamaz. Sâik hâlet-i rûhiyye ise, meselâ terbiye ve i’tiyâd te’sîriyle bir adamın rûhu sıbğa-i küfr ile boyanmak ve kalbi o ma’neviyyet ile ittisâf etmek netîcesi olmak üzere Allâh’a, Rasûlullâh’a, Şeriat’a ve sâir zarûriyyât-ı dîniyyeye îmân ve i’tikâdı olmadığı içün seve seve ehl-i küfrün şiâr ve alâmet-i mahsûsasını iktisâ ve ittihaz etmiş olursa, o kimsenin küfründe şekk ve şübhe yokdur ve olmaz; zîrâ bu a’mâl-i zâhiresine sâik aynı küfürdür. Anın içün fukahâ-yı kirâm hazerâtı küfre niyyet eyleyen kimse o andan i’tibâren kâfir olur diyorlar. Ve kezâ Şer’-i Şerif’de küfür alâmeti add olunan şeyleri istihlâl veya hurmetini istihfâf edenlerin küfrü şübhesizdir. Şiâr-ı küfürde teşebbühü istihlâl etmek de bu kabildendir. Zîrâ Men teşebbehe bigayrinâ feleyse minnâ hadîs-i şerîfi ile şiâr-ı küfürde ehl-i küfre teşebbühün nehy olunduğu asr-ı seâdet-i nebeviyyeden zamânımıza kadar tevâtüren nakl oluna gelmekde olub, ümmet-i Muhammed’den her asırda bulunan müctehidîn-i kirâm hazerâtı bunun hurmetine icmâ’ ve ittifâk etmişlerdir. Binâenaleyh ehl-i küfre şiârlarında teşebbühün hurmeti, edille-i şer’iyyeden icmâ’-ı ümmetle sâbitdir. Onun içün istihlâl ve istihfâfı küfürdür.”

Lâyık, kayık ve gayr-i ayık cumbokrasi ve onun parti-pırtıları içün “Kur’an maskesi takınarak” ortalıkda dolaşan kefere sürülerinin, Allâh’ın en büyük düşmanları olduğu MERHÛMUN bâlâdaki muhalled satırlarından da cezm ve yakîn derecesinde anlaşılamıyorsa, artık yapacak hiçbir şey kalmamış; hastalık bir kanser sür’at ve vüs’atiyle vücûdu işgâl ve istîlâ etmiş demekdir ki, bu illetin devâsı da yokdur…

Artık istiyen istediği kadar bir yandan “Müslümanım” nakarâtı, Haltettin familyalarından ilhâm alarak “Dînim sünnîlik değil, Müslümanlıkdır!”  yâveleri, Karamanlis gibi de “Suâlinize Hanefîliğe göre mi, İslâmiyyet’e göre mi cevab vereyim” yollu bilgiç münâfık üçkâğıtçılıkları sıkabilir…

Ancak hakîkât, Kıyâmet kopuncaya kadar, O en büyük KADÎM KELÂM vasıtasıyla ve Fâtiha’dan hemen sonra 4 âyetle kime mü’min, 2 âyetle kime KÂFİR ve 13 âyetle de kime münâfık deneceğini, bütün dünyâ kâfir ve müşriklerine ve “Kur’ân” diyerek Kur’anı yok etmek istiyen iblis döllerine rağmen, sonsuz kudret SÂHİBİNİN vaz’ı olarak beyân edilmiye devâm edecekdir…

Noelci, Milâdî Takvim uydurukçu ve hurâfecisi, haçlı yılbaşısı ile de haçlılaştırıcı (Devrim) vahşîleri ve bütün Allâh düşmanı ve İslâmsevmez sürüler, “Kâfirler, müşrikler, yobaz bel’amlar istemeseler de…”

Nabza göre şerbet vererek politikacı paspası olmuş ruhban ve ahbâr sınıfları, mîlâdî yeni yıl tes’îdinin cevâzına fetvâ (!) verseler de, hüküm ancak Allâh Azze ve Celle’ye ve O’nun izin verdiklerine âid kalacakdır. Müslüman görünmek isteyerek İslâm’ı içden bozmak istiyen iblisler, sâdece “Kendi hüsrânlarını Kur’anla tezyîd edecekler” ve o kızgın cehennemlerini hazırlıyacaklardır…

Müslüman kalmak istiyen, tecezzî kabul etmez mutlak hakîkata, O’nun zaman ve takvim disiplinine de, ibâdât ve muâmelâtını edâ ve icrâ etmek içün inkıyâd etmeyi DİN olarak bilendir… Aksi halde, eriyerek yok olub gideceğinin ıstırabını hisseden ve buna karşı da dipdiri durmaya azmeden bir adam olmadan, müslüman kalmaya imkân düşünülemez…

Hedefi İSLÂM MİLLETİ=ÜMMET olmak olan her ferd-i vâhidin, ilk ve en başda gelen gâyesi de ancak budur…

Ümmet kelimesini moda satılmışlığı seviyesinde diline dolayan echel ve politika oyuncağı olmuş medya süflîleri ile ruhbân ve ahbâr (Din Görevlisi) denilen kalabalıklara, Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri’nin satırları ile, tekrar, şöyle telâkkî edilmelidir der; ve küfre müeddî cehâletlerin bir mazeret olamıyacağını da ilâve ederiz:

“Ümmet: Öne düşen, fırâk-ı muhtelifeyi toplayan metbû’ bir cemaat demekdir ki hepsinin önünde de İMAM bulunur. Cemaatle kılınan namazlar bu muntazam ve hayırhah tertîb-i ictimâînin tecelliyâtını ifâde eden sûret-i mahsûsesidir. Bu sûretle hayra da’vet ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapacak bir ÜMMET ve İMÂMET TEŞKÎLİ, BA’DE’L-ÎMÂN, MÜSLÜMANLARIN İLK FARÎZA-İ DÎNİYYELERİDİR.” (c. 2, s.1154-55)

Ümmet kelimesinin neyi ifâde etdiğini bilmeden, bunu, süflî ve haçlıdan müdevver politikanın malzemesi yapan ve kullanan bütün cumbokrasi dîni meczubları, havanda su dövmeye ve seytanlığa devam ederek dünyayı aldatmayı ve böylece mevhum kuvvetler îcâdederek dik durma pozları vermeyi kurnazlık saymaktadır!… Ancak böylelikle, kartondan kaplan olma hakîkatlarını saklamaları da aslâ mümkin değildir!. Gâvur dünyası, bunların, dinlerine bile ihânet içinde olduğunu çok iyi biliyor; ve bu keyfiyetin, ortaya binde bir OSMANLI bile çıkaramıyacağından da emin bulunuyor… Her parti sayısınca biribirlerine DÜŞMAN fırka, parti, şia şia olmuş bir bütünün bütünlüğünü kabul edecek muhtell bir akıl, ancak dembokrasi dîninde bulunur; ve bu, İslâmiyyet’in vahdet gibi en baş kânûn ve kâidesinin, kahretmeyi hedeflediği bir düşmandır…

 

İntişârı: 29.12.2017 / 00:32:31

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir