Korkum…
23 Aralık 2011
2000 Yabancı Hemşire Geliyor
30 Aralık 2011

İki hafta kadar, Sarkozyan denen Frenkbaşı ile yatıb onunla kalkanların hâli tam bir trajikomik rezâletdir; ve bunun, devlet olma haysiyetiyle de bir îzâhı

ON SARKOSIÇAN VE YÜZ MERKEÇIYAN, İÇDEKİ “BİR FRANSIZ KALMIŞ” EDER Mİ?!

Ahmed SELÂMÎ

 

İki hafta kadar, Sarkozyan denen Frenkbaşı ile yatıb onunla kalkanların hâli tam bir trajikomik rezâletdir; ve bunun, devlet olma haysiyetiyle de bir îzâhı yapılamaz…

Tanzimât ayyaşlığından Jöntürk esrarkeşliğine, ittihadçı çakırkeyfliğinden cumhuriyet alkol komasına kadar170 yıldır (Cennetmekân Abdülhamîd Hân devri hâric) hiçbir mes’ele, Hakk ve hakîkatın terâzîsine vurularak değil; (nefs-ins ve iblis) denen Hakk ve hakîkat düşmanının pusulasına göre ele alınmışdır. Dolayısıyla da, ibrenin gösterdiği (küfür-şirk-nifak ve bâtıl) istikâmetinde hareket edilerek, “belâsını buldu!” dedirten bir keyfiyete saplanıldı!

170 yılın içinde hükûmet ve idâre tepelerine kurulan adamların bir ikisi müstesnâ, hiçbiri de, Kur’an ana merkez olduğu halde, O’nu ve O’nun gösterdiği topyekûn istikâmetlere tam ve gerçek bir (tasdik ve tahsin) gösterememiş, ancak mertce ve apaçık, “ben müslüman değilim efendiler!” de diyememişdir.

 O bir iki müstesnâyı da, kendi finoları ve “ham softa kaba yobaz!” yaftalı “hoca!” kılıklı şeytanlar omuzlayarak millete “müslüman!” diye yutdurdu; ve hâlâ da,  bilmem ne eti dişletir gibi yedirmenin peşindeler!

Bir insan ya müslümandır veya gayr-i müslim… Bunun ortası, yüzdesi, ikisi arasında bir yeri ve bilmem nesi aslâ olamaz!. Müslümansa, daha doğrusu, îmân ve fikir fâhişesi olmayıb Allâh ve Rasûlü’nün istediği gibi bir müslümansa, akla gelen ve tepeden tırnağa her mes’elede Kur’ân’a sormadan parmağını oynatması bile düşünülemez… Îmân denen asliyet ve özün özü budur; ve bunda zerre kadar muhayyerlik muhâl… Aksi halde:

 “- Ben, beni Yaradan Allâh’dan daha iyi biliyorum, O’nun bu mes’elenin hâlline gücü yetmez, bunu ben veya benim meclisim karara bağlarız!”

 Denilmiş olur… (Hâşâ!)

Adı geçen ana ve en temel esâsa kalbî bağlılığını ortaya koymadan atılan her adım, zâhirde ve lâf plânında Kur’an istikâmeti taşısa da, netîce gene berbat, rezillik ve rızâ dışı…

 O ana ve en temel esasa bağlılık olduğu halde nefse uyma hâliyle; veya mücerred ikrâh-ı mülcî dediğimiz şartlarda görülen takiye tersliği, ayrı mes’ele… Bu iki halde bile kalb, fiil veya sözün istikâmete tersliğinin mutlaka farkında ve ıstırâb içindedir… 

“Ermeni soykırımı!” diye, içdeki “Fransız kalmışların!” yıllardır rezâletini intâc eden ana nokta işde bu…

“-Biz, artık işi Kur’anla halledemiyeceğimiz “çağdaş” ve iblisdaş bir dünyâda yaşıyoruz! Allâh’ın irâdesinin (hâşâ) artık bizim devlet ve politikamıza çâre olamıyacağı ve aslâ da dönülmez bir dönemece geldik!”

Deyiş; ve Kâinâtı ve insan denen mahlûku da yaradan Allâh Azze’nin, (hâşâ), onların güdük, hödük, çürük ve alkol komasındaki akıllarına göre safdışı bırakılışı…

İşte, “belâsını buldu!” dedirten en ana ve temel nokta…

Jöntürk denen itlerin veya içdeki “Fransız kalmış!” hâin ve lâîn sürünün harb ilân etdiği irâde, Hılâfetin başı olan Cennetmekân Abdülhamîd Hân irâdesi değil; aslında, İslâm dediğimiz Allâh irâdesidir… Dışdaki Frenk gâvuru, nasıl bunun içün 15 asırdır harb hâli ve vaz’ıyyetine girerek İslâm millet ve hükûmetlerini yok etme hedefiyle yaşamışsa, Osmanlı’ya vurmanın iç cebhesini teşkîl ediş de, işte aynen bu yüzden… Jöntürk denen içdeki “Fransız kalan sürü” de, aynı lânetli işin peşinde olmuş…

 Halîfe-i Müslimîn Abdülhamîd Hân’ı indiren lânetli ittihadçı takımı ve onların lâ’netli İkinci meşrûtiyet ihânetleri de, bu cümleden olarak ele alınmalıdır… Ve sonra da, ittihadçı sürülerin kuyruğu olan veya olmaya can atan veya onların sulbünden politika îmân ve itikâdına sâhib bulunan veya onlara ve iblis-i lâîne rahmet okutacak kadar çizmeden yukarı taşan zaleme ve cehelenin  cumhuriyetleri!.

Bu lâ’netli silsilenin, kendi toprağında ve kendi milletine tatbik etdiği tenkîl “soykırım” ile kazıklı voyvodalardan daha aşşağılık olarak biçdiği kelle sayısı, bir milyonun üstünde… Millet ve Hılâfet hâini Jöntürk ve ittihadçı alçakların ermeni çeteleri hâinlerle tam bir işbirliği içine girmeleri ve Devletin başına karşı ermenilerin sûikastını berâber tezgâhlamaları, hiçbir milletin târihinde görülmeyecek kadar aşşağılık bir hâinlik ve alçaklıkdır. Sonra da o lâ’net olası sûikastda muvaffak olamayan ermeni alçağı için, T. Fikret denen îmân ve süt mahrûmu İT’ci hâinden, manzûme çerçevesinde aşşağılık bir yalakalık ve etek öpme hezeyânı:

 “Ey, şanlı avcı! Dâmını bîhûde kurmadın,

 Atdın, fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!”

İşte “Ermeni Mes’elesi!” denen kuburdaki “kubur farelerinin!” esef etdikleri iğrençlik tablosu… Dünyâ müslümanlarının başı olan O 36 göbek (Oğuz soyu) olan GÂZÎ Cennetmekânı bombalayan ermeni piçi, bu la’netliler dilinde “Şanlı avcı!”

Ermeni mes’elesi denen ve bugünün aceze iktidârlarının üzerinde kalan netâmeli mes’elenin iç yüzü, ancak, Yıldız Câmi-i Şerîfinde patlatılan (ermeni bombası) ve (ittihadçı ihânetinin) iç içe geçmiş ihânet tuzağıyla îzah edilebilir. Bunun dışında ne var ne yok, kitablara ve televizyonlara geçen yazı ve konuşmaların topu da, tek kelimeyle şeytânî bir homurtu ve horultudan başka bir şey olamaz!

Haçlı gâvurlarının yetiştirmesi, beslemesi ve istikâmetlendirmesi ile bir emir kulu gibi oynatılan jöntürk ve onların kuyruğu ittihadçı hâinler, Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin yıkılmasında, içde “Fransız kalanlar!” olarak dışdaki Fransız ve mütefiklerinin vekilliğini ve köpekliğini yapmışdır. Haçlının biricik hedefi (Hılâfet-i Osmâniyye’nin) yıkılmasıdır. Aşamadıkları Çin Seddi ise, Cennetmekân Abdülhamîd Hân ve O’nun çelik irâde ve idâresi…

 1908’de, O, lânetli darbe ile Makâm-ı Hılâfetden indirilir ve devlet ittihadçı lânetlilerin eliyle Trablus ve Balkan harbleri netîcesinde (1911-1913) parçalanmaya; ve (1914’de) de, Birinci Harb-i Umûmî ile topyekûn kuşatılmaya ma’rûz kalır!. Fransız denen dış Fransız ve haçlı yoldaşları, ittihadçılar ve günümüze kadar uzayan ittihadçı kuyruğu “iç Fransızlarla!” tam bir iş birliği içindedir. Cennetmekân Abdülhamîd Hân ne yapmışsa, bu içdeki “Fransız kalanlar!” da tam tersini yaparak, Hılâfeti eritmenin peşine düşdüler…

1914’lerden i’tibâren de, dışdaki Fransız, Ermenilerin iştihasını kabartmak üzere:

 “- Fırsat bu fırsat, dem bu dem, silaha sarıl, şarkî Anadoluya gir, oradaysan ayaklan, müslüman nüfusu yok et, nüfus ve nüfuzda ekseriyet ve kuvveti sende olacak şekle sok, devletini kur ve sen de Osmanlı’nın  doğusundan parçanı ve hisseni kopar, ona sâhib ve mâlik ol!”

Şeklindeki stratejisini, ermeninin önüne koydu…

 Ve gûyâ “teb’a-yı sâdıka!” denen salak ve hâin sürüler, müslümanlara âid göze kestirdikleri meskûn mahallerde zerre kadar merhamet duymadan, kıtâle, yakıb yıkmaya ve asıb kesmeye başladı…

 Karşılığı ise şiddetli olur; ve iki tarafdan yüzbinlerce telefât… Tehcir, (sürgün), yağmalama, çalıp çırpma, gasb, işkence, eziyet, açlık, hastalık ve rezâlet ki, bini bir para…

 Çankaya Köşkünün bile Papazyan denen bir ermeninin bağı olduğu ve bedelinin ödenib ödenmediği hâlâ vuzûha kavuşturulmamışdır; ve bir gasb mekânı olub olmadığı da, Âhıret’e kalmış bir da’vâ!

İslâm hukûkunun (mutlak hukûkun) olmadığı yerde, bunca rezilliğin dışında bir başka şey olamıyacağı, bedâhaten ortada bir hakîkatdır.

 Manzara kısaca ve özün özü olarak şudur: Fransız gâvurunun ermeniyi ısyân ve silâha sarılmaya teşvik ve kışkırtması ve ona her türlü destek ve yardımı te’mîn etmesi; ve ittihadçı necâsetlerin de, zulme zulümle cevâbı mahiyyetinde karşı tarafı kışkırtıb, fitilleri ateşlemesi…

İslâmiyyet’in dışında “adâlet” mefhûmunun tecellîsi i’tikâdımız i’câbı muhâl; ve “mümkindir!” demekse (küfür) olduğuna göre, dünyânın bu hâdiseye hakk ve adâlet çerçevesinde el atmasını hiçbir zaman ve şekilde bekliyemiyeceğimiz, müslümanlığımızın lâzım-ı gayr-ı mufârıkıdır, hepsi bu kadar…

Netîce, iki taraf içün de insanlık ayıbının en aşşağılık ve iğrenç manzaraları…

İçdeki Fransız kalanların, “Jöntürk-ittihadçı” adıyla yarım asır süren hılâfeti yıkma köstebekliği ve “Fransızlıklarının” netîcesi işte budur: Müslim ve gayr-i müslim teb’anın biribirini boğazlaması…

Hılâfeti yıkmak içün, dış Fransızın Fransa’sında hâinlik ve Allâh’la harbetme ta’lîminden geçirilen îmânsız Jöntürk-ittihadçı mütegallibenin bu toprakların başına “belâ!” etdiği şu hâdise, bugün kendi önlerinde ve dünyâ ruznâmesinde “ermeni soykırımı!” olarak bulunuyor… Ermeniyi 1914’den itibâren aşşağılıkça ve iblisce kışkırtan Frengistan, bugün, Sarkosıçan nâm politik eşkıyâsı ma’rifetiyle, 577 kellesinin 37 kelleciğiyle kânun çıkararak (!) 103 senelik (Türk meşrutiyetçi-cumhuriyetçi-AB meczubu ve dembokratiği) ne varsa, bunların topunun da zorla ehlîleştirilerek önünü kesmenin, dembokratik fırıldakları peşinde…

Alaman Merkeçıyan da, en yakın Sarkosıçan dostu olarak, bakalım sinsice ne zamana kadar fırıldağını saklayabilecekdir?! Tel-Aviv yahudisi şimdiden ve sür’atle, Sarkosıçan paralelindeki meclisiyle ittifâka hemen katılıvermişdir! Anadolu’ya, (jöntürk-ittihadçı-meşrûtiyetçi-dönme ve cumhûriyetçi) çatallı kazığının haçlılar tarafından sırayla nasıl sivriltilerek atıldığını, bundan sonraki senelerde “Pekeke”, yahudi, rum ve ermeni üzerinden daha da açık görebileceğiz!

Ankara dumanlı kelleleri ise, kendilerinden 103 sene evvel başlatılan nice rezâletlerin savunmasına kıç tarafdan dalıb, şaşkın ördek gibi gûyâ başını kurtarmanın peşinde!

Ankara’daki, müzebzeb, mütehayyir ve mütereddid münâfık kafa ve yürek tabakalarının zaman zaman muhâliflerini “Fransız kalmakla!” ittihâm etmeleri de, bir başka rezâlet!. Sen, 1789’ların küflenmiş ve şeytânî Fransız devlet felsefelerini, aslını inkâr ederek memleketine bitpazarı eşyası gibi iti-biti-otu-.oku-yoku-varı ve bilmem nesiyle  taşı, ama bütün bunlara rağmen “Fransız kalma!.”

“Fransız kalmanın!” faturasını, yalınız ermeni mes’elesinde değil, ırkçılığı sıvadıkları her mes’elede ve her “ne mutlu, ne putlu bilmem ne diyene!” dedirtdikleri mes’elede önlerinde bulacaklardır. Kur’ân’a mı, yoksa (nefs-ins ve iblis) üçlüsüne veya teslisine mi müracaat etmek lâzım geleceğini, hâlâ daha akıl edemeden de sürünüb gidecekler… Hem de, bazı mahlûklar gibi aval aval bakıb maval okuyarak, Sarkosıçan ve Merkeçıyan takımlarının elinde AB zikriyle rezîl olarak!. Üstelik, “bizi bin kere daha Fransız yapın!” diye de, o AB kapılarında eşik öperek ve bunun içün de, “eşik öpme bakanlığı ve tapanlığı!” gibi şeyler bile uydurub kurmakdan hayâ etmiyerek!

Ulan sorarlar: “Osmanlı soykırımının!” faturasını kim ödeyecek?.

 6 asırlık Osmanlının, bugün hani nerede bir tek ferdi ve milleti? Ermeninin dayısı ve arkası var, devleti var, olmayan tenkîli (soykırımı) içün bile sesi çıkıyor; ama olan ve yer yüzünde tek ferdi bırakılmadan yapılan “Osmanlı tenkîlinin”, yani kurbağacasıyla “soykırımının” hani bir tek münâdî ve müdâfîsi?

Allâh’ın, “Azîzün züntikâm” olduğunu 103 senedir kuyruklar unutsalar bile, bunun, ecele fâidesi olmadığını elbetde ve yakında göreceklerdir…

Allâh Azze’ye 170 senedir harb i’lân etmenin faturasını, YARADAN ödetir mi ödetir! Burunlardan sürten sâdece O’dur…

Çâreleri Allah Azze ile “Mondros mütârekesi!” soyundan bir mütâreke mi?!

Hayır hayır, aslâ, bu kimin haddine!

 O’na kul olmak, kul! O’na îman ediyor görünmek değil; îmân etmek, hem de cezm ü yakîn derecesinde!

Yüzü suyu hürmetine Kâinât yaratılan Peygamberler Peygamberi bile “evvelâ kulum=abdim, sonra Rasûlüm!” buyururken, bu asıl ve akıl kaçkınlarına başka ne denebilir?

Şimâlî Afrika şeridinde “Fransız kalmanın” isbâtını, oralarda “laiklik!” herzesi yiyerek yapdın mı, güldürmez, iğrendirirsin!

“Millet yetimi!” adını takdıkları garîbanın arkasından en iğrenç “Fransız kalma!” hezeyanlarını, Kültür ve küfür bakanının o meş’ûm ağzıyla o âileyi “Demokrasi kahramanları!” ilân edersen, Allâh’ın Dîni önünde, gene iğrendiren bir mikyâsa sâhib olursun!.

O ağız, Aydın’ın bilmem ne köyündeki çınar ağacına kadar “Demokrasi Çınarı!” adını takarak dembokrasiye tapınma ritüellerine saparsa, Yassıada denen yerin “Demokrasi Müzesi!” yapılacağını sayıklayarak, mevtânın ardından “demokrat ve liberaldi!” diye laflar sıkarsa, Müslümanın Âhıret îmânını değil, Müslümanların toprağı üzerinde “Fransız kalmanın!” ve bu memleketin hâlâ daha işgâlden kurtulamadığının isbâtını yapıyor sayılırsınız!.

 O ebedî ve gerçek hayata daha birinci adımı atarken sorgu sual başlar ve hiç kimseye “dembokrat mıydın, cumhuriyetçi miydin, liberal miydin, jön müydün, bön müydün, aydın mıydın, günaydın mıydın ve bilmem ne miydin?” diye sormazlar! Şeriatdan ve Hılâfetden, hulâsa kitabsızların kitablarından değil, Kitablıların Kitab’ından sorarlar!. Ve ebedî kurtuluşun biricik Çâresi de, Bay Bakanın bakdığı ıvır zıvırlar ve atdığı lâf u güzaflar değil, Kitâb’ın diliyle, “o aslandan (kasvereden) kaçan yaban eşşekleri gibi kaçdıkları Kur’an ve Şerîat’dır…”

Bir öksüz ve garîban kişi Âhıret’e intikâl etdi, ma’bedsiz şehre değil de İstanbul’a defni ruznâmededir! Hadîs-i şerîfin müjdesine masadak 560 senelik hılâfet merkezi de, tam bir “Fransız kalışla!” evet, zerre kadar hayâ ve nâmus sancısı çekmeden, yalama ve yalakaca ve aslını inkâr edercesine “Demokrasi Ma’bedi!” oldu!.

Asla, soya ve târîhe hakâretin şirretlik ve şerirliği bu kadar olur!

Dilleri kopa ve dembokrasileri bata!

“İslâm Demokrasisi, İslâm Cumhuriyeti, İslâm Sosyalizmi!” diye yazılar yazan bu memleketin “Fransız kalmış!” özürlü müslüman (!) muharrirleri de, bir başka müzmin sancı ve dert…

Ve nasîbi olmayanlara ne deseniz boş!

(İntişârı:: 27.12.2011)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir