Kadınların İzzeti İffetindedir
15 Ocak 2012
Kovadis?
20 Ocak 2012

Nasrânî ve mason ölülerine karşı, “ben müslümanım!” diyen kim olursa olsun, onu, İslâm akâid kânunları bağlar… Bunun dışında da, herhangi başka

MÜTEVEFFÂ VE TOPRAĞI BOL OLASICALARDAN LEFTER VE DENKTAŞ…

Ahmed SELÂMÎ

 

Nasrânî ve mason ölülerine karşı, “ben müslümanım!” diyen kim olursa olsun, onu, İslâm akâid kânunları bağlar… Bunun dışında da, herhangi başka bir kıymet hükmüne kalben tasdîk ve tahsîn taşımak, kişinin Müslümanlıkla alâkasını kat’iyyen keser; ve onu, bu dîn, kendi müntesîbi olarak görmez… Mutlak Hakk Dîn Müslümanlık, Âdem Aleyhisselâm’dan beri bütün peygamberlerin, kitabların ve şerîatların bu hakîkatı beyân etdiğini bedâhaten ortaya koyar…

Allâh Azze ve Celle, ölen ins ü cinnin müslümanlar dışında kalanlarının, “rahmet ve mağfiretine mazhar olamayacağını, kâfirleri lâ’netlediğini ve onların müşrik ve münâfıkları da dâhil tamâmını sevmediğini” Kelâm-ı Kadîm ile, apaçık ve sarâhaten beyân buyurur. Allâh ve Rasûlü’ne ve zarûriyât-ı dîniyye denilen ve Kitâb’ın muhkem âyetleri başda olmak üzere mütevâtir hadisler ve mütevâtir icmâ’ ile sâbit hüküm ve haberlere, bir teki bile istisnâ edilmeden, şeksiz ve şübhesiz tasdîk ve tahsîn göstermeyenlerin müslüman olamayacağı, İslâmiyyet’in birinci ve en büyük ve en temel kânûnudur…

 Zarûriyât-ı dîniyyeyi teşkîl eden binlerce kânundan bir tekinin bile îmân dışı tutulması, hatta onda şek ve şübhe edilmesi, ferd, ne kadar namazlı niyazlı, sakallı, şalvarlı, çarşaflı, hac ve umreli, oruçlu, zikirli, fikirli, iftarlı, hocalı, şeyhli, dersli, müridli, kandilli, âşûrâlı, risâleli, cevşenli, Alili, velili, türbeli, ka’beli, hırkalı, cübbeli, sürmeli, tarikatlı, mezhebli, mezhebsiz, selefli, imamlı, hafızlı, müftülü, mehdili, müctehidli, müceddidli, ayetullâhlı, müncîli, sôfîli, gâzîli, şehidli, paşalı, maşalı…… bilmem neli ve neli de olsa.. onun zerre kadar îmân ve İslâm’ından bahse medâr (sebeb) olamaz…

 Öldüğü zaman da, ona, “rahmetli, Allâh rahmet etsin, merhûm, mü’min, müslim, gâzî, şehîd, velî!” gibi mücerred müslümanın arkasından yapılacak bir senâ ve dua aslâ yapılamaz; yapan, Yaradan’la tersleşir ve bir gayr-i müslimi müslüman gibi kabûl etmek cür’münü irtikâbla, ebediyyen hâsırîn âkıbeti iktisâb etme felâketine dûçâr olur…

Müslüman olmak çocuk oyuncağı değildir; ve o, oyuncak da yapılamaz… Hiçbir mahlûk, keyfi ve mercimek beyni ile necâset çıkını nefsi öyle istiyor diye İslâmiyyet’in sâbiteleriyle oynayamaz; bunlar, ilk insan ve Allâh Rasûlü Âdem Atamız’dan beri de böyledir…

 103 senedir, İslâmiyet binlerce noktasıyla, devlet ve hükûmetler eliyle yasaklandığından, bugün “müslümanım!” diyenler, İslâmiyyet’in Akâid kânûnlarından son derece mahrum bırakılmış; ve bunun netîcesinde de, nice küfür, şirk ve nifâk manzaralarını, kelime ve tavırlarını ayırt edemez olmuşlardır. Ve hatta, o nice bâtıl ve küfrün, İslâmiyet ile aheng hâlinde olduğu sapık îmânında bulunmaktadırlar… Meşrûtî, cumhûrî ve dembokrat ateist ve ataist idâre ve diyânetler, haçlıya kendini satmış nice mezheb, ecol, mekteb ve gruplar, Şerîat dışına çekilmiş “tarîkat ve tasavvuf” denen uyutma ve yamultma ocakları ve bâtınîlikler (Turûk-ı aliyye hâric), hoşgörü ve diyalogcu Vatikan uşşağı şebekeler, şia şia olmanın unsuru nice şiî, mezhebi  geniş, telfikçi, takrîb-i mezâhib ve takrîb-i edyân gibi dinsizleştirici ve vehhâbîmeşreb klik ve zümreler, ilâhiyatçılık ve hocalığı maskaralığa ve medyatik şovmenliğe çeviren madrabaz ve şarlatanlar, ekranlarda karşılarına aldıkları hayâsız, paspas ve kahkaha orospusu karılarla cinsî hazz peşindeki “çıplak uyarıcılar..” Ve bütün bu kabil şeytanlarla, bu din, hurâfe ve bid’atlara bulanarak kendi mahfillerinde din olmakdan çıkarılmış; ve daha da çıkarılmak içün, bütün îmân ve fikir fâhişelikleri her gün ortaya dökülür olmuşdur…

TGRT gibi, sorulduğunda “ehl-i sünnet” çene ve manzarası taşıyan ekranlardan bile, falan nasrânî futbolcu içün kullanılan lâfız, utanmadan “Allâh rahmet etsin!” olabiliyorsa, Merhûm Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî Kuddise Sırruh Hazretleri gibi bir Allâh Sevgilisi ve “küfür timsâli!” mahlûklara “buğz ve adâvet kutbu” bir zâtın ve nice benzerlerinin rûhâniyyetleri nasıl inciniyor, zerre kadar îmân hassasiyeti olanlar hesâb etsin!

Osman Gâzî’den Vahidüddîn Hân’a kadar 36 Osmanlı sultânı şehîd ve gâzînin ve Haçlı keferelerini durdurmak içün kan akıtmış can vermiş nice milyonların mülkü şu memleketde, “Hükûmetim!” diyen nice başların, mücerred Türkün dinine muhâlefetiyle bilinen ve Klarides rumuyla aynı locanın birâderleri olan meşhur masonların arkasından, “bilmem nere topraklarında EBEDİYYEN YAŞAYACAKDIR. Allâh’dan RAHMET…. Diliyorum!” gibi lâflar etmesi…

Bütün bunlar, bedâhat derecesinde gösteriyor ki, bu memleketde İslâm, Mûsâ ve Îsâ Aleyhimesselam’ın şeriatlarının tahrifi ile ortaya çıkan Yehûdiyyet ve Nasrâniyyet’den zerre kadar fark göstermiyecek şekilde, her geçen gün tahrîf görmektedir. Bunun içün, Allâh’ın dînini daha da tanınmayacak hâle getirmek üzere, her din ve inancın bir tombala torbasına doldurulup karıştırılması, sonra da oradan çıkarılan halitanın (telbis bulaşığının), millete İslâm diye hâince yutturuluşu vâkıasıyla karşı karşıyayız…

Kıyâmetin kopacağı, Âhıret, Berzah, Ba’s ve Haşir v.s. îmân ve i’tikâdı taşıyan bir müslüman, kabirdeki mevtâ  kim olursa olsun, ona, “O toprakda EBEDİYYEN YAŞAYACAĞINI!” söyleyemez, bu muhaldir… Bu i’tikâd, Âhıret i’tikâdına mutlak olarak tersdir; ve bu, ölüm ötesi hayât ve diriliş hakîkatına îmânı, zir ü zeber etmekdir… Bu kabil sözleri söyleyerek, milletin kulak, beyin ve gönüllerini, İslâm, Kur’an ve Şeriat dışılıklara alıştırmak ise, hem dall ve hem de mudill oluş gibi korkunç bir keyfiyeti vesîkalandırır…

Artık bu kabil dindışı küfre müeddî sözler, binlerce nefrin ve esef, yadırganmaz ve tabii karşılanır olmuşdur. Bu ise, ölüm ötesi hayâtın olmadığı inancındaki materyalist, pozitivist ve ateist felsefelerin mutlak dalâletidir. Müslüman geçinen devlet ve hükûmet sâhibi adamların, müslüman bir ecdâdın toprağı üzerinde böylesine karanlık ve butlânı mutlak felsefelerin reklâmını yapması, Âhıret îmânına sâhib ve soy-sop-nesep bağlılığı taşıyan müslümanlara, aynı zamanda son derece  ağır bir hakâretdir…

“Anıt türbe, anıt kubûr, anıt çukur, anıt mezar, anıt çukur, anıt taş, anıt tepe, anıt kümbet ve anıt bilmem ne…” Bu, bir anıtçılık furyası mı, fırtınası mı? Bu dalâlet çıkmazı da nedir, ne soran var ne gören!

Müslüman olan, dünyâda da, kabirde de, berzah âleminde de, mahşerde de, âhıretde de ve her yerde, müslümanlarla olur. Ve onlardan olan, nasıl onlarsız, “anıt!” bilmem ne içine gömülüp, perili konağın cadısı gibi tek başına yaşar? Bu da, son 60 yılda uydurulan ve gâvur taklidçiliği taşıyan bir başka rezâlet… Putperest Roma ve Yunan tapınaklarını aksetdiren bu “anıt mezar!” rezâleti, durmadan sirâyet hudutlarını genişletiyor. Ancak bu, hangi dinin ritüellerini hortlatmak adına yapılır, bunu da zerre kadar düşünen yok. Ancak şurası bedâhaten ortadadır ki, bunların İslâmiyyet ile zerre kadar alâkası olamaz; ve bunları dînî bir meşrûiyyet içinde mütalaa etmek imkânı da aslâ yokdur. Her dinin mezarlığı bellidir; ve bu,dünyanın her yerinde bilinen bir husus… Yoksa, bu putperestliği tedâî etdiren “anıt!”cılık, hiçbir dinle alâkası olmayanlara âid bir mezar ve gömülme keyfiyetinin ritüellerini dayatanların, bir meydan okuyuşu mudur?

Hayâtında câmi veya bir mescide adımını atmayanların, “anıt mezarlarına!” gömülmeden câmilere taşınmaları, sonra da oranın musallâ taşına uzatılmaları; ve daha sonra da, sarık cübbeli adamlardan öbür dünyâya turist vizesi almak üzere, onları bilmem nere konsolosluğunun memurları gibi kullanmaları, elbetde haysiyetli ve şerefli bir iş olamaz… Erkek olan, vasiyetini yapar ve der:

 “- Benim öteki tarafa seyyahat vizemi, ömrüm boyunca adım atmadığım câmilerin sarık cübbeli yobaz takımları değil, bütün ömrümce hizmet ortaklığı yapdığım falan locanın falan birâderleri vermelidir!

Müslümanların (!) Nasrânî ve Mason ölüleri arkasından böyle putperest ritüellerine sürüklenişlerinin faturası, Âhıret’de son derece ağır ödemeleri intâc edecekdir ki, bunda, gerçek îmân kânunlarına tasdîk ve tahsîn taşıyan bir müslümanın, zerre kadar şekk ve şübhesi de olamaz…

(İntişârı: 17.01.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir