Namaz
12 Şubat 2012
(1) Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri Kuddise Sirruh
12 Şubat 2012

“Dindar gençlik yetiştirmek!” gibi politik bir lâf u güzâf tımarhâne mantığı ile medyanın dilinde… Bu gençliği kim, nerede, nasıl ve hangi

BATAKLIKDA GÜL VEYA GÜLİSTANDA ZAKKUM, YAHUT DA, DİNSİZ REJİMDE “DİNDÂR GENÇLİK!” YETİŞTİRMEK…

(1)

Ahmed SELÂMÎ

 

“Dindar gençlik yetiştirmek!” gibi politik bir lâf u güzâf tımarhâne mantığı ile medyanın dilinde…

Bu gençliği kim, nerede, nasıl ve hangi ölçüler elinde “dindâr!” yetiştirecek, bunu düşüneni ve kalemine ve diline alanı ara ki bulasın!. Politik tımarhâne mantığı, her mes’elede olduğu gibi bu noktada da aynen berdevâm… 40 akıllının çıkaramadığı taş!.

103 senedir, dindarlığı yozlaşa yozlaşa yabânîleştirilen ve bazı uç, ucûbe ve insanlık suçu noktalara “nutuklanan!” ve böylece ateist ve kamalist mezâlimce beyninden “tutuklanan” ve birtakım dogmaların şartlamasıyla bulamaç yapılan veya sırım gibi Allâh ve İslâm düşmanı hâline getirilen bu günün bilmem ne gençliğini veya yeni doğan yetim gençliği “dindâr!” yapmak, ne menem bir işse?..

 Kömürü elmas yapmak gibi, beşer takâtinde muhal derecesinde bir hâl!. Kastedilen, âdî kömürü kimyevî muâmeleler netîcesinde bir iki gömlek daha ıslah etmekse, onun tezgâhını da, kim nasıl kuracak, kolay değil…

“Dindâr!” denildiği zaman ne anlaşılmalı, hangi keyfiyeti iktisâb eden adama, kime göre veya neye göre (dindar) denileceği, şu laik dembokratik düzmece düzende ne kadar mümkindir, bu da mechûl.. hayır, muhal!

“Dindar gençlik yetiştirmeli!” lâfını ortaya atanların kendisi ne kadar dindardır; ve bu, kime göre, hangi ölçüye göre dindarlıkdır, evvelâ bu ele alınmalı ve ondan sonrası gelecekse, gelebilecekse, devamı kolay!

Çünki dindarlığın temelinde herhangi bir felsefe, ideoloji veya doktrin bulunacaksa, bu dindarlık, bir halta değil, sâdece göz küllemeye yarayan bir kataküllidir; ve sâdece, politikacı gürûhun dembokratik hesablarına  yarar!.

“Dindar gençlik yetiştirmenin!” temelinde, “Allâh’ın Dîni” bulunacaksa, o zaman edille-i şer’iyye ile sâbit îmân, amel ve ahlâk gibi 3 ana din kademesi, (evet mücerred bu üçü esas alınacak demekdir) ki, bu da, tecezzî kabul etmesi muhal bir sistemin terbiyesine, boyun eğmek şartını kabûl manâsı taşır… Bu 3 ana noktanın kaynağı da, her biri içün, “zarurât-ı dîniyyeyi” teşkîl etmek üzere “Kur’ân’ın muhkem nasları, mütevâtir sünnet ve mütevâtir icmâ’ ile sâbit hüküm ve haberler” olacakdır. Aksi halde, ortaya, “müslüman” denilebilecek “dindar gençlik” değil; müslüman görünen “münâfık gençlik” çıkacakdır…

103 senedir “münâfıkların!” usûlleri ve çalışmaları meydandadır; ve artık aldanacak insanların ortada bulunmaması iktizâ eder ki, saftirik cemaatler tabii bundan müstesnâdır…

Hulâsaten, Allâh ve Rasûlünün istemiş olduğu “dindar gençliği yetiştirmekle!”, “laik-dembokratik” bir rejimin başındakilerin istediği “dindar gençlik yetiştirmek!” arasında, dağlar kadar değil; nâmütenâhî fark vardır… Mes’eleye, şer’î îman, akıl ve mantık çerçevesinde bakılacaksa, vakıa budur, bunun dışı, mücerred dembokratik-laik politikaların göz küllemesi ve kataküllileridir…

İslâmiyyet’in elifinden haberi olmayan medya çomarlarının gürültüleri ise, sadece sâhibinin sesi olmakdır, o kadar…

CHP denen ateist ve kamalist zorbalığın San Fransisko’dan yapıştırılan ABD tokadıyla gevşeyip, 1946’da mecbûr kalarak açdığı “imam-hatib okulları” çizgisi, “dindar gençlik yetiştirme!” tezgâhları olarak hayâl ediliyorsa, bu da, gerçeğine nisbetle kalp banknotların piyasaya sürülmek istenişinden başka hiçbir delâlet ortaya koyamaz… Oralardan mezun olan ve adı çok duyulan profesör damgalı bazı sapıklara bakılırsa, bu iş tam bir fiyaskodur…

Vakıada hangi vasat ortadadır ve böyle bir bataklıkda, ne, ne kadar yetişir; ve bu bataklık gül yetiştiren bir vasata inkılâb etmeden ve orada gül yetişeceği hayâlinin bir ütopi oluşu nazara alınmadan gözü kapalı yürünür ve bunlara bel bağlanırsa, netîce ne kadar vahim olur, bunu mutlaka görebilmelidir… Yanlış teşhis ve tedâvînin hasta ve hastalık noktasından encâmını görmek, gaybı görmek değil, görünen ve kılavuz istemeyen köyü görmekdir…

Beyânımız odur ki, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsına muhatab bir “gençlik yetiştirmek!” hayırların en hayırlısıdır; ve bunun karşısına çıkmak tek kelimeyle küfür ve te’îni mustahık bir keyfiyetdir.

Ancak tekrar edelim ki, yukarıdaki keyfiyetin dışındaki bir “gençliği” o gençlik diye yutdurma planları da, bundan bin kere daha beter bir mel’unluk ve münâfıklıkdır ki, korkduğumuz ve endişe etdiğimiz tek nokta budur…

Biz, evvelâ (vasatın) nasıl berbat ve boğucu bir keyfiyete ınkılâb etdirildiğini ve böyle bir vasatda, neyin, ne kadar ve nasıl yetişeceğini  görelim.

  1. Ocak. 2010 târihli haber sitelerinden, Prof Âişe Kadıoğlu Hanımın müthiş bir hâkîkatı dile getirişini okuyalım:

İsmet İnönü’nün Lozan’dan döndükten sonra “Eğer hocalardan kurtulmazsak, bir şey yapamayız!” dediğini hatırlatan Prof. Aişe Kadıoğlu, bu tarihten sonra dinin yasaklandığını ve “gerici” bir konsept olarak görüldüğünü belirtti.”

Hocaları yok edilen ve kendisi yasaklanan bir dinin gençliğini yetiştirmek…

Şimdi de Şekerbank’ın (2010-Ekim-Kasım, sayı 156 numaralı) “Şeker Çocuk” isimli mecmuasının 8. Sahifesindeki şu satırları okuyalım:

“Bir gün Mısır’da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemâl’i görmeye gelmişti.

Kendisine:

“-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu.

Olabilecek şey değildi ama, insanları yoklamayı çok seven Mustafa Kemal:

“-Yarım milyonunuz (500.000 kişi) bu uğurda ölür mü?.” Diye sordu.

Adamcağız yüzüne bakakaldı.

“-Fakat Paşa Hazretleri! Yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var?. Başımızda siz olacaksınız ya…”

Mustafa Kemal:

“-Benimle olmaz Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman beni ararsınız…”

İşte vasat!

500.000 kişi… Dile kolay!. Erzurumda şapkaya muhâlefet etdi diye ihtiyâr bir kadın olan “Şalcı Bacı” bile darağacında salben can vermedi mi?

İşte vasat!

Kemahlı Hoca, üç Ali denen kirâlık kâtillerin idâm kararından bir hafta evvel vefât edib defnedildiği halde, mezârından çıkarılıb “idâm kararını” infâz içün dünyâ târihinde eşine rastlanmayan bir vahşet ve kana susamışlıkla cesedi darağacına çekilip asılmadı mı?..

İşte vasat!

Bütün bu ve buna benzer hâdiseler de nazar-ı itibâre alınırsa, kaç (yarım milyonlara bedel) Anadolu insanının kanına girilmişdir acaba?…

“-İhtimal ki çok kelleler alınacakdır!”

Diye bunun ilânı bile yapılmışdır…

İşte vasat!

“-KANLA irfanla kurduk biz bu cümhûriyyeti!” 

Yollu mısraları, dünyada “marş olarak okuyan ve okutan” başka bir “ulus ve zinde kuvvet” var mıdır?.

İşte vasat!

“-Bu yolda ölmek var, öldürmek var, öldürülmek var!”

Diye emekli üst subaylarca ortaya atılan gözü kan bürümüşlükleri, silâh üzerine yemin ederek(!) gizli ve saklı mekânlarda ortaya koyan cinâyet şebekeleri, acaba bu memleketden başka, dünyanın neresinde görülmüşdür?.

İşte vasat!

Yapdıkları darbe planları fâş olunca, onları “harb oyunları!” v.s diye dünyaya yutduracağını sananlar, acaba Afrika ormanlarında bile mevcut mudur?.

Milletin verdiği Ordu kumandanlığı makâmı ve Org. Rütbelerini, o milletin tepesine “ÇÖKECEĞİZ!” diyerek işletenler de bu memleketin dışında bulunabilir mi?

Emrinde oldukları âmirlerine(!) Emasya soyundan şeyler içün “paşa paşa imzalatdık!” diyecek kadar ısyankâr, bu tip küstahlık ve gemi azıya almaları marifet sayan adamlar dünyanın başka nerelerinde yetişir?

İşte vasat!

İçinden çıkdıkları milletin bir kısmını ezib yoketmek üzere, elleri altındaki taraftarlarına “irtica yaygaraları koparın!” diye emir ve talim’atlar yağdıran ve en üst rütbelere kadar da içinden çıkdığı milletin ihsanlarına garkolan asker kişilere; ve câmiler gibi mukaddes mekânları patlatma plânları yapan ve üstelik de silâh üzerine yemin ederek(!) milletine ihânet etmeyeceklerine söz veren “dîn, îmân ve nâmus bekçilerine!” târih hiç rastlamış mıdır?.

Ve nice fâili mechuller… Toplu infazlar… Dışkı yedirmeler… Darbe hapishânelerinde revâ görülen en iğrenç işkenceler… Dil ile tarifi gayr-i kâbil manzaralar…

İşte vasat!

Bütün bunlar ve daha yüzlercesi, bu memleketde devlet terörü estirerek “müslüman gençlik yetiştirmenin ve müslümanlığın!” önünü kesmek; bir daha bu topraklarda İslâmiyyet diye bir dinin yaşamasına kat’iyyen mâni olmak üzere, yani vasatı tam ve dörtbaşı ma’mûr bir bataklık haline getirmek üzere yapılmışdır… Bu teshis üzerinden tedâvîye gidilmedikce, “dindar gençlik yetiştirmek!” sadece dembokratik-laik bir rejimin politikacılarına âid bir yemdir; ve bunun zamanlamasına da bakılacak olursa, aklı başında hiç kimse bunu ciddîye alamayacakdır…

Sözünün eri olan, evvelâ, vasatı bataklık olmakdan kurtarsın, ondan sonra ne yetişeceği kendiliğinden ortaya çıkar. Amma daha, “İslâmiyyet’in yasak oluşuna” bir çâre bulamayanların, “dindar gençlik yetiştireceğiz!” gibi lâflar etmesi, son derece inandırıcılıkdan uzak, enâyi uyutma seanslarından başka bir şey kabul edilemez…

Bu vasatda nasıl bir “dindarlık” ortaya çıkmış ve bundan sonra da çıkar, evvelâ bu, iyi, ama çok iyi anlaşılmalıdır… Nasibse devam ederiz…

(İntişârı: 12.02.2012)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir