“Sandıksal” Kumardan Kazanan Olmadı!
4 Kasım 2015
Câmi Yakmak!
9 Aralık 2015

MTTB’DEN TBMM’YE İSMAİL KAHRAMAN!

Ahmed SELÂMÎ

 

İsmâil Efendi Birâderimizi neredeyse 55 senedir 1960’lardan beri tanırım. Karabük’den merhum pederlerimiz ahbabmışlar! Yanılmıyorsam, Hacı Kahraman Emmimiz demir tüccarı, pederim de “vâiz” olarak biribirlerine dost olmuşlar…  Ailecek de görüşürlermiş. Biz sonraki nesil, laik üniversiteye başlayınca tanışdık. İsmail Bey, hukuksuz hukukun talebeliğini yaparken, biz de pozitivist İ. Ü. Fen Fak. ile oyalanmıya, ömür tüketmiye başlamışdık!

İsmail Bey, MTTB’nin başkanı olunca, onu uzakdan takib ederdim. Girgindi, güler yüzlü idi, çevresini genişletmiye kolay muvaffak olurdu. Karadeniz Rize’sinin bütün şen şakrak ve sıcak karekterini üzerinde taşırdı.

Biz, köşe yazarlığına girib, Ankara ilâhiyatın da diploma karşılığı iç yüzünün necis perde arkalarını öğrenince, İslamiyyet’in ana temellerini daha da iyi kavramak ve “îmân-akâid” derdine düşmüşdük! Onda, mevcud politikaya meyil ve sivrilme emâreleri gitdikce artarken; bizde de, mevcud politikayı tanıdıkca, onun çirkinliğinden kaçma ve Ukbâ içün tevhîd ilmi ve îmânına meyil ziyâdeleşiyordu…

Mevzuun daha iyi anlaşılması içün biraz mukaddimemizi uzatmakda fâide var!. Yakın târihin gizli cerahatlerini gençler bilemezler. Biz, birçok hadisenin canlı şâhidi sayılırız…

1969’da kurulduğundan i’tibâren millî nizam hareketi, gençliği kullanma ve MTTB’ni ele geçirme oyunlarına kadar hareketini basitleştirme periyoduna girmişdi. 1974 Erbakan-Ecevit koalisyonuna Millî Gazete’deki köşemizden muhâlefet ediyor; komünistleri, devletin afv salahiyyeti olmadığını; bunun, maktullerin ailelerine âid bir hakk olabileceğini yazıyorduk! Kahraman İsmâil’imiz ise Millî Görüş çizgisinin bir neferi olarak hareketin rükünlerinden olmıya doğru hızla ilerliyor; biz ise tam tersine (gördüğümüz) fırıldakları hazmedemiyor ve tersden grafik çiziyorduk!.

Öyle hâdiselere şâhid oluyorduk ki, daha sonra meb’us da olan bir millî boksör, Erbakan’ı kastederek gazetenin telefonundan birisine: “Beni denizcilik bankası idâre heyetine almazsa onunu anasını avradını……m” diyor; bir başka püsküllü-fesli tarihçi de, kendi bürosunda “Bunca mahkemeden kurtulmak içün beni 77 senato seçiminde listeye almaz senatör yapmazsa, onun anasını avradını …….m” cinsinden aynı yakası açılmadık ve bir müslümanın tüylerini diken diken edecek küfürler savuruyordu… Biz de bunları kulaklarımızla duydukça, “Böyle particilik ve dembokratik politikanın 7 ceddinden” diye sayıb dökmiye başlıyorduk…

Daha neler ki, bir makâle hacmine sığamaz. Bütün bunları görüb duydukça, bu iğrenç politikanın içine girmemiye azamî gayret gösteriyordum. 73 seçimleri içün Sıvas’dan gelen heyetle MTTB’de görüşmüş ve liste başı yemini şiddetle reddetmişdim… Politika içindeki bazı şeytanlar ise, bize, şübheli ve nezâretlik adam gözüyle bakmaya başlıyorlardı…

Zonguldak’ı Fransız gâvurunun işgâlinden kurtaran Dedem Bartın Müftüsü Muhammed Rif’at Efendi Rahmetullâhi Aleyh Hazretleri,1908’in 23 Temmuz mason ihtilâlinden sonra, ittihadçı bir talebesinin  “Hılâfetçi” diyerek ihbârı üzerine, ittihatçı masonların idamlıklar listesine alınmış, 6 ay sonra binbir çile netîcesi ipden kurtulunca da, bu pislik politikaya aslâ bulaşılmamasını evlâd ü ahfâdına vasiyyet etmişdi.

Eğilip bükülmemiye kat’iyyen kararlıydım. Geri adım atmamıya ve köşemin bulunduğu gazetenin çizgisini hiç hesâba katmadan Ecevit aleyhine veryansına başlamışdım. İnönü’nün dinsevmez damadı Metin Toker de, her yazımızda “ŞERİAT” kelimesini gözlere soka soka kullanmamızdan pek rahatsız oluyor, savcıları zırt pırt “göreve” da’vet ediyordu!

Yeni Asya’nın Herkimoğlu’sundan, Son Havadis’in “Yeşil Komünist” mucidi Tekin Erer’ine, çok daha evvel Tercüman’ın Reşad Ekrem’lerine kadar her tarafa yaylım ateşine başlamışdım. Hele Erbakan’ın politikasını ırgalamaz ve sallamaz yazılarımız, onun gazetesinde nasıl neşrediliyordu, akıl alacak gibi değildi?. Sanki ok yaydan çıkmış gibiydi!

Merhûm Üstâd’ım NFK de, raporlarında yazdığı gibi Erbakan’ın sulu politik kandırma ve atlatmaları altında idare ediliyor, oyalanıyordu!. Üstad dolambaçlı dehlizler taşıyan bir karaktere sahib olmadığı içün, üzerine basıldığı zaman inen, çekildiği zaman şişen lastikleşmelere tehammül edemezdi. Bu noktadaki benzerliğimizi takdir eder ve iyi anlaşırdık…

1974’ün Mayıs ayında bir gün, Yerebatan Caddesinin solundan iniyorken, Merhûm da sağ tarafdan, o zamanki Üretmen Han’ın önlerinden, bir türlü eskimek bilmiyen o çizgili palto-pardesüsü sırtında, klasik meşin çantasını da adımlarına uygun sallıyarak yukarıya doğru çıkmakdaydı…Kendimi toparlayıb ta’zimâtımı selâm vererek arzetmeyi düşünürken, Merhûm Üstad’ım birden cebhesini bana döndü; ve sağ elini de havaya kaldırarak gürlemez mi:

“ Yaz sevgilim yaz, hoşuma gidiyorsun!”

Hayret, beni tâ karşıdan nasıl gördü ve benden evvel o, asîl ve muhteşem celâdeti içindeki tevâzuu ile, benden evvel, bana nasıl hitâb ve iltifât ediyordu, şaşırdım!

Demek ki, Parti bülteni gazetede aykırı bir kalem olarak pervâsızca yazdığım yazıları okuyordu!. İyi, sevindim, zaten gazetede rahatım da kalmamışdı!. Abuk sabuk adamlar, bendeler, yârenler, yeğenler, yiyenler, bir takım mürâîler… Bazen iki müstear isimle günde 3 yazı yazdığım halde, adamlar bunları bile takdir etmedikleri gibi, yazılardaki ince dokundurmaları da anlamıyorlardı! Üstelik (parti kalemi) olmam içün çalışıyorlardı. Bir yazımdaki “cebânet” kelimesini “cenâbet” olarak dizdirdiklerini görünce, artık bir dakika bile bu adamlarla beraber olunamıyacağını anladım ve yazılarımı da hemen kesdim…

Anladım ki, Ankara’dan telefonla gazeteye manşet çekdiren ve şer’î fikir serdetmeme, kendisine muhâlif fikirler beyânına aslâ tehammülü olamıyan bir parti başı adamın çevresinde bulunmak, bana göre değildi…

Neşriyât Müdîri Sabri Özpala, okuyucu ısrarlarına dayanamayıb tekrar yazmamı istedi ise de, bu işi bitirmişdim. Zaten birkaç sene sonra Gümüşhâneli Dergâhının camisinden çıkışda koluma giren Sabri Bey, kendisinin de artık Hoca ile yollarının ayrıldığını söyliyecek ve ondan şu sözü işitecekdim:

“Bir gün meclis grup toplantısında hoca beni çağırdı ve senin içün, “Ahmed Selami bizden değil, ona neden yazı yazdırıyorsun” dedi!”

İskenderpaşa Câmii İmam ve Hatîbi Merhûm Muhammed Zâhid Efendi Hazretleri’nin yakın dostu olan merhûm pederimi de iyi tanıyan Erbakan, elini öperek hürmet etdiği Muhammed Seyyid Efendi’nin oğlu içün neden “Bizden değil!” derdi?. “Bizden” olmanın demek ki, Erbakan’ın lûgatında bambaşka bir sırrı vardı! Bunu da zaman geçdikçe ve nice misâller ortaya döküldükçe çok daha iyi anlar olmuşduk…

Erbakan’a göre “bizden” olmanın ölçüsü, ona ne derse eyvallâh çekib “kerâmet buyurdunuz efendim!” dercesine eğilmek ve bende olmakdı!. Hele meddâhlık derecesine varıb başmakâle köşesinden kendisini: 

“Peygamber misyonlu lider!”

İ’lân edenlerden, çok memnûn olurdu!. Parti Bülteni gazetenin ikinci sahifesinden, kendisini “Müctehid, müceddid, Mehdi” i’lân eden bir meczub ve meddahın satırlarından çok daha mütehassis olur, onlar içün hep “bizden” muâmelesi yapardı!. Fehmi Koru’nun kayınpederi Süleyman Karagülle gibi adam ve madamların kendilerini müctehid i’lân ederek yapdığı ictihadlar (!) ve uydurma doktrinler yumurtlamaları, “bizden” olmalarına hiç mâni’ teşkîl etmiyordu!.

MTTB’nde yapdığı bir konuşmada yakın bendelerden Oğuzhan Asiltürk: “Devlet laik olabilir, ferdler laik olamaz!” gibi bir hezeyân gaseyân edince, Merhûm Üstâd’ımdan haketdiğini almış; ve şeyini bacaklarının arasına kıstırıvermişdi…

Daha ne hezeyanlar ki, dercedilirse kocaman bir kitab olur… Bu babda Gündüz Sevilgen, bir kitab bile yazmakdan kendisini alamamışdı…

Üstad Merhûm’un Raporlarında tafsilâtı olan bir husus da, yapdığı bir konuşmada “Sen bir Peygambersin!” diye kuduran bir zır deliye:

 “Şu hezeyan sıkan herifi susturun ve buradan derhal dışarı atın!”

Diyemeyib, hiçbir şey olmamış gibi konuşmasına devam etmesi; ve bunun ifâde etdiği sonsuz felâket!

Kendilerine sandıksal dembokrasinin (oy)unu vermiyenleri “patates dîninden” diye yaftaladığını saatçi (İ.E.) Bey’den de bizzat dinlemişdim… Yaklaşan bir seçim, “İstanbul’un FETHİNDEN daha mühim” olabiliyor, ABD anayasasının altına imzamı atarımlı beyanlar havalarda uçuşuyordu!

Yukarıda da beyan etdiğimiz gibi, İsmail Bey’le alâkası yokmuş gibi görünen buraya kadarki satırları, biz, tam tersine, bizim içün aslâ tehammül edilemiyecek “îmân-ı şer’î ve i’tikâd” çarpıklıkları olarak telâkkî ediyor; ve sâhiblerinden mutlaka uzak durmıya çalışıyorduk!. Bunları, en çarpıcı ana usûl-i dîn noktalarına taallûku bulunan mes’eleler olarak görüyor; ve yabânî ve yamuk bir İslâm ucuzlatmasının en netâmeli ve tehlikeli istismârı kabûl ediyorduk… İsmâil Bey ve niceleri ise, Hocalarının, dini bütün, îmân ve ameli yerinde, mükemmel bir Hacı Necmüddîn Efendi olduğuna inanıyor veya öyle görünüyorlardı!.

Demek istiyoruz ki, Dînin usûl dediğimiz ana temelleri ile pek hemhâl olamayıb, ona uzak kalanlar, mücerred muârızlarına külâh geçirme san’at ve hünerine sahib olanlara bağlanıb, onların çevresinde yaşamayı tercih ediyorlardı!. Kahraman İsmâil Bey de bu sınıfın kıdemlilerindendi; ve yıllarca şirinlikler yaparak bakanlık koltuklarına kadar epey seyr-i sülûk-ı siyâsiyyede kat’-ı merâtib eylemiş; ve defter-i a’mâl ve sicilâtına cumhûrî hasenât u seyyiâtını tahrîre sa’y ü gayret etmişdir!

Kahraman Dostumuza en son, 4-5 sene evvel Kadıköy’de bir iş hanının üst katındaki yârenler meclisinde mülâkî olmuşdum. Meclis Reisi olması hasebiyle Cumhurbaşkanına 1 gün vekâlet etdiği içün “Ben T.C.’nin 1 günlük cumhurbaşkanıyım!” diyerek de espriler yapan Süleyman Ârif Emre Bey, Erbakan’ın sâbık çalışma vekîli Ahmed Tevfik Paksu Bey ve o ekibin umum müdürlerinden bazı zevâtın, zikri geçen mekânda 2 haftada bir, Çarşamba günleri mutad siyâset ve boğaz ziyafetine da’vet edilmişdim. Kahraman İsmâil’imiz de meğer oranın müdâvimlerindenmiş!. O da gecikmeyle gelir gelmez, şahsımızın değil de, kalemimizin “kudret helvalarından” şekerleme ve şirinlemelerle bir girizgâh yaparak, ortalığı şenlik ile dolduruvermişdi!. Tabii bunca politik kurtların arasında bizim, ısırılmadan ve yara bere almadan yakamızı kurtarmamız mümkin olabilir miydi?

Tabii olamadı!

Hava “Tayyib Bey” ve “Fetullah Hoca” lehinde hatta zaman zaman medh ü senâlarında esip tozarken, gene müzmin muhâlefetimiz depreşdi ve “tatlarını kaçırıverdik!”

“Zarûrât-ı Dîniyyemizden” nicelerini, etrafında pervâne olunan bu iki zâtın zedeleyib örselediğini söylememizle beraber, üzerimize yıldırımlar yağmıya başlamışdı… İsmail Bey “selâmet der kenârest” deyib, işi i’câbı (!) müsâade alarak ayrılmış, meydan biraz tehalaşmışdı…

Paksu Böyyükleri, çok feci rahatsız oldu ise de, İsmail Bey dışındaki şirinlik yapma hünerinde olanlar hemen paratöner olmayı becerib, bizi yıldırım çarpmalarından vikâye edivermişlerdi!

İsmil Bey, en kasvetli ve bulutlu, hatta beklenmedik zamanda, o Rizeli ses tınıyla öyle bir kahkahayı basar ki, hava hemen yükselir, bulutlar sıyrılır, güneş açıverir!.. Bakarsın ki herkesin elinde bir mavi boncuk!

İsmail Bey’in Birlik vakfı çalışmaları meyânında,  “anayasa örneği”  de denilebilecek bir “yapıt taslağı” bile olmuş!. Bu “anayasa taslağı” geçen dönemde “Parlamento Uzlaşma Komisyonu” denen yere bile “Komisyon Başkanı” İsmail Kahraman adıyla sunulmuş!.

İsmail Bey böylesine mühim (!) işler takib eder; ve Böyyük Reis Tavil Tayyib Paşalarının önünü açmakta da kerâmet (!) çapında işler görür… Ancak, dedik ya, bu neslin Dînin Usûl Kânunları (akâid esasları) ile ülfet ve ünsiyetleri, câmi cemaati veya laik rejimin imam lisesi seviyesinden öteye geçemez… Hukuksuz hukuk ve guguk fakültelerinden de ne gibi Roma ve İsviçre metodolojisi devşirmişlerse, bunları kulakdan dolma sohbet bilgileriyle karıştırıb bir halita yapar ve bunlarla gâyet rahat fetvâlar bile üretebilirler!

Meselâ bahsi geçen  o “anayasa taslağında” o kadar gülünç masal ve hikâyeler varmış ki, biz küçük dilimizi yutar olduk! Denirmiş ki:

“Yürütme yetkisi halk tarafından seçilen Devlet Başkanına aittir. Devlet Başkanı yürütme organını tek başına temsil eder.”

Tek başına… İkinci TEK ADAM olarak!

Tavil Tayyib Paşa’nın tam da ağzına göre, leziz mi leziz!. Ancak şu devâmına bakınız şimdi de:

“Devlet Başkanı yetkilerini kullanırken sorumsuzdur!”

OHA!

Bir sürü paralel mazarrat boşuna “diktatör” diye dört dönmüyor!? Haşhâşîler, boşuna, “yandım anam!” diye çil yavrusu gibi kaçacak yer aramıyor!. Pensilvanya kardinale bedduâhânesi boşuna duâhanlığa zıplamıyor… İşte bu kabil “taslaklar sürüsü” değil paralel veya haşhâşî sürülerini, bizi bile ayağa (kıyâma) kaldırır!

Ve “anayasanızın da sizin de….” diye cemâziyelevvellerinden başlatırlar adamı… 

Hangi Firavun ve Nemrutmuş o ki, mücerred Allâh Azze ve Celle Hazretleri’nin dışında “Lâ yüs’el ammâ yef’al” olsun! 

Yapdığı hiçbir şeyden mes’ul olmasın, kurbağacasıyla “sorumsuz” olsun!

Neymiş neymiş: “Devlet başkanı yetkilerini kullanırken sorumsuzmuş!”

Çek bir dahî: Oha!

Peygamberler (Aleyhimüsselâm) bile sorumsuz değilken!

Hulefâ-yı Râşidîn Rıdvânullâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn Hazerâtı (lâ yüs’el)=(sorumsuz) değilken! 

Bu “lâ yüs’el” oluş, hangi gâvurun hukuk veya guguk “yaşamında” veya “kuru hayatında” varmış!?

Ulan siz, adamı zorla dağa çıkar hâle getirirsiniz!

Âdem Aleyhisselâm’dan beri hiçbir Peygamber böyle bir hukuk getirmediği gibi, hiçbir kadîm Yunan, Roma, Hind, Çin, And dağları, Amazon ormanları v.s.de de böyle yamyam hukûku veya anayasa-ormanyasa sallaması yokdur olamaz…

Sadece homongolosları mebzûl Vatikan ormanlarının papaları vakti zemanında “Lâ yuhtî ve lâ yüsel= hatasız ve sorumsuz” kabul edilmişler; ve bir de mut’acı Şii Acemistan Ayetullaları… Ve o papalar, dünyanın içine etmişler ve 1789 Fransız-yahudi-ateistlerinin eliyle de ipleri çekilmişdir!. Ayetullalar ise, Rus ayılarıyla Suriye’nin içine etmenin peşinde… Ankara’daki Cumhûriyet çocukları da 5 senedir seyr ü temâşâ içre iken… 

Şeyhülislam Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, son zamanlarında sapıtan ve Kamal Paşaya “taabbüdle te’mîn-i maîşet eden  Abdülhak Hâmid’in”, bidâyetde kaleme aldığı  meşhûr eseri TARIK’da, Târık Bin Ziyâd’ın Kumandanı Mûsâ Bin Nusayr’a şöyle söyletir:

“Tarık! Senin büyüğün benim. Seni ben te’dîb ederim. Benim büyüğüm Halîfedir. Halife de beni tekdîr eder. Halîfenin emîri de Şeriat’dır. Vazîfe nâhakkşinâs olursa, onun terbiyesini de Şerîat verir.” (Tarık, s. 233)

Korkarım ki, “dembokratik sandık kumarında kazandık hülyalarına kapılmalar” bu adam ve madamları şımartıb zıvanadan çıkaracak! 

Fârûk-ı Ekber Radıyallâhu Anh Efendimiz Hazretlerine bile sahâbî MES’ÛL olduğunu hatırlatırken:

“SENİ KILICIMLA DÜZELTİRİM!”

Demedi mi o “anayasası” batasıcalar?

Hukuksuz hukuk fakültesinin avukat eylediği İsmail Kahraman Bey Birâderimizin, aceba bu satırlardan, Halife-i rûy-i zemîn Hazretlerinin bile SORUMSUZ yani LÂ YÜS’EL olamıyacağı hakîkatını teemmül ve tefekkür buyurmaları elzem değil midir?

1876 anayasası (o zaman kânun-ı esâsî deniyordu) denen ve haçlı zorlaması ile Tanzimatçı masonların uydurduğu o küfürnâmede, o zamanki padişahları yemlemek içün şöyle bir madde yok mu idi:

“Padişâhımız Efendimizin Zât-ı hümâyunları lâ yüs’eldir!”

Çek bir dahî: OHA!

Kânûn-ı Esâsîleri batasıcalar!

Cennetmekân, Gâzî, Sultân, Abdülhamîd-i Sânî Hân, Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretleri, işte böyle Freng gavuru ve mason davulu uydurması “anayasalı rejimin” içine etmiş; ve böyle “Necâset düzen bana vız gelir, ben Allâh Rasûlü’nün halîfesi olarak O zât-ı zîşân Hazretlerine MES’ÛLÜM” buyurarak, o kânûn-ı esâsî denen pisliği kubura attırıvermişdi! 

Nasıl?

Şimdilerde “Abdülhamîd” tüccarlığı ve istismârı da başlatan dümbüllü politikacılar!. Kaç paralık müslümanmışsınız, şimdi anladınız mı?. Abdülhamîd Cennetmekân Hazretlerinin serçe parmağının kıl kökü bile olamıyacak bazı cumhûriyet çocuklarını, onunla bir hizada zikreden echel-i cühelâ!. Siz de acem palavralarından meded ummayın, iğrendiriyorsunuz!

Cennetmekân Sultân Süleymân-ı Evvel Hân, Aleyhirrahmeti Ve’l-ğufrân Hazretleri de “Beni mezâra koyarken şu küçük sandukacıkla toprağa verin!” diye vasiyet buyururlar. Ebû Hanîfe-i Sânî Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi Rahmetullâhi Aleyh Hazretleri “Böyle vasiyet şer’an gayr-i mu’teberdir, tez açın bakalum içinde ne vardur!” der. Açarlar, yapdığı her işi iftâya mürâcaatla yapdığının fetvâ tomarları… Yani, Şerîat-ı Garrâ-yı Ahmediyye’ye karşı “MES’ULİYYETİNİN= Sorumluluğunun” her işinde farkında olub, bunu da vesîkalandırışı ve îmânı… 

Nereden nereye!

Şimdi “Devlet Başkanı salâhiyyetlerini kullanırken LÂ YÜS’EL olacakmış!”

“Dine dayalı devlet sistemine karşıyız, 4 hakk din vardır!” gibi ne akla eserse denecek, hiç kimseye, hiçbir merciye karşı “Mes’ûliyyeti=Sorumluluğu” olmıyacak!

Kamal Paşa’dan sonra ikinci bir “Lâ yüs’el ammâ yef’al!” yeni bir tanrı tezgâhlama kuduruşu…

OHA!

Kim böyle TANRI uydurmıya kalkar ve buna “anayasa” derse, biz onu ayağımızın altına alır, sokak köpeklerini de üzerine bevletdiririz!

ALLÂH AZZE ve CELLE HAZRETLERİNDEN başka “lâ yüs’el ammâ yef’al” bir varlık düşünülemez, bu muhaldir. Buna cür’et etmenin adı da, “modern câhiliyye putperestliğidir!” 

Gelmiş geçmiş ve gelecek anayasalar içün de mu’teber olmak üzere, 1961 anayasası vesilesiyle Dünyâ gazetesinde başmakale yazan Gülşen Hamamı göbektaşı Bülbüllerinden Falih Rıfkı YATAY’ın bir cümlesi, 54 sene sonra bile hâlâ dün gibi hatırımda:

“Yerin dibine geçsin böyle anayasa!”

Bugün de, bu akapella korodan ibâret parlamento yapamaz ya, yapsa da, Kenan’ın küfür çıkını iğrenç anayasası da, yapılacak olan da, şimdiden yerin dibine!

Dembokratik fikir hürriyeti hakkımı kullandığım sanılmasın, buna aslâ tenezzül etmem. Ben, Yaradan’ın verdiği Ubûdiyyet hakkımı kullanıyorum!

Bu hakkıma kelepçe vuracak her varlığın canı cehenneme!

İsmailciğim!

İç tüzük dış kütük masallarına mâdem esir olacaksın, hiç değilse şu papyon gravatla çatallı kuyruğu olan smokin içinde kendini kaybetme!. İngiliz bunları kimlerin tepesinden geçirib onları neye benzetdiklerini bir düşün!. Çok iyi biliyorsun ki, sana orada ciddî hiçbir iş yaptırmıyacaklar. Hiç değilse câhil cühelânın “yemin” dediği ve fakat yeminle zerre kadar alâkası olmıyan, sâdece bir inanç dayatması ve cebren söz alma çukuru olan, o and denen ve kimsenin takmıyarak “namus ve şereflerini” 5 paralık etdiği o metnin okunması şartını kaldırıb atın!.

Ve Müfessirimizin buyurduğu gibi 550 kişiden ibâret olarak  “imtiyâz-ı rubûbiyyeti sınıf-ı ruhbandan kendi üzerine alan parlömanlarınızı” yani tanrı ve tanrıçalarınızı şu gravatsız Yunan Başvekîli ÇİPRAS kadar 5 miligram hürriyetçiğe nâil kılın!. Onların başında sen bulunacaksın, onlara acı ve Elmalılı Merhûm’un “küfrü ve fıskı temsildir” buyurduğu, Kur’ân-ı Mübîn ta’bîriyle “ağlâl” denen (boyun kelepçeğini) onlardan tayyeyliyesin!.

Böyyük Başkan T.T.T.E Bey’in Çipras Bey’e “boyun kelepçeği=gravat” hediye etmesi de son derece sakîl ve sakîm bir manzara ortaya koydu!. Bağrı yanık bir adamın boynuna takması içün, hiç ona “boyun kelepçeği” hediye edilir mi?. Çok kötü oldu azizim!. Bundan sonra bu noktada ÇİPRAS Bey’i takdir ve tahsin edeceğim; ve adını da “KELEPÇEKSİZ ERKEK ÇİPRAS” olarak değiştirib öyle anacağım!. Lâf aramızda, ÇİPRAS BEY nice dünya parlöman tanrı ve tanrıçalarına kıç atdıracak kadar babayiğit bir hergele!. Zorla değil ya, hoşuma gitdi!.  Osman Yüksel Serdengeçdi de, o “boyun kelepçeğini” donunun içine bağlayıb öyle meclis-i meb’usâna duhûl eylermiş!. Hatta bir keresinde girişdeki kızlar “Beyefendi gravatınız yok!” deyince, “göstereyim mi” deyib pantalonunun düğmelerini çözmiye başlamış!Tabii yular peşine düşüb “gravatınız yok” diyenler çarpılarak bin pişman!

Ekselans ÇİPRAS’ın da, belki donu içinde gravatı vardı; bunu bilmeden ve görmeden Böyyük Reisin ona “ihtarnâme” çeker gibi “BOYUN KELEPÇEĞİ” hediye etmesi, ne bileyim, çok şey, yani misâfirteperlik olmadı mı? Ekselans ÇİPRAS, senin Reis Atina’ya gitse de, ona, Olimpos Dağı üzümlerinden yapılmış ve yıllanmış ŞARRAP hediye etse, aceba hâl ü keyfiyeti nice olurdu!?. Hem bu Çipras Delikanlısı, öyle uçkuru elinde sulu bir herif de değil, mazbut bir delikanlı!. Bundan evvelki palikaryalardan biri, “ben başbakanım” diye Emnânım kardeşinizi şap diye öpüvermişdi it!

Başını ağrıtdıysam, hoşgörü ve diyaloğumuza bağışla İsmâilciğim!

Şen-şakrak ve esen kalasın; (uzlaştırıcı), (mavi boncuk) takıcı lutufkârlıklarının topu içün çok mersi! Şipşirin, gamı unutduran o sıcak ve gevrek  kahkahaların hâlâ kulaklarımda çınlıyor!

 Tavil T. Reis Paşanıza da mutluluklar!

 Yaşın 75 oldu, tekerlek balataların iyice aşınmış, dönerlerken biraz yalpalama da görür gibiyim!. Kaportada da biraz vuruklar var gibi… Belki artık bu dâr-ı fenâda görüşemeyiz! 

Ukbâ’da mülâkî olmak üzere!

Sana Nâbi’den bir de kıt’a takdîm edeyim, hîn-i hâcetde bakarsın lâzım olur:

“Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz,

Biiiiz, neşâtın da gâmın da, rûzigârın görmüşüz!

Pek de mağrûr olma kim, meyhâne-i ikbâlde,

Biiiiz, hezârân mest-i mağrûrun, gubârın görmüşüz…”

(İlk intişârı: 21.11.2015)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir