Pozitivist (Lâyık-Seküler) Politika İle Dîni Sâhiblenmek, Müslüman Olmak Değildir!
Ahmed SELÂMÎ
21 Temmuz 2018
Lâyıklık Ve Sekülarizma İçinde Tapınan Mahpus Politika…
Ahmed SELÂMÎ
31 Temmuz 2018

“İSLÂM’IN UNUTDURULMASI” İÇÜN LOZAN’DA VERİLEN SÖZLER! 

Ahmed SELÂMÎ

 

Târihi boyunca İslâm dînine içde ve dışda düşman olanlar, dâimâ, müessir ve umûmî taktik olarak müslümânlara âid bir ülke ehâlîsini biribirlerine düşürerek yekdiğerine kırdırma şenâatini tatbik etmişlerdir. Sadr-ı İslâm’daki (İbni Sebe) fitnesi ile başlayan  Sıffîn ve Cemel vak’aları bunun en büyük misâlidir. 15 asırlık târihimizde, bu kabil müessif hâdiselere rastlamak dâimâ mümkindir… Devlet-i Aliyye-i Osmâniyye’nin Fetret devrinde ve Cem Sultan vak’aları gibi nice hâdiselerde de, hep aynı iç ve dış düşman mihrakların meş’ûm elleri, dâimâ böyle fitne ve ihânetleri fitilledi…

Dışa bağlı İttihâd ve Terakkî derin terör şebekesi ve bunun devâmındaki nice halef halkaları ile derin devlet fırkaları (partileri) de, hep “soykırım” taktik ve planlarıyla saltanatlarını devam etdirdiler; ve iplerini ellerinde tutan haçlı-yehûdî mihrakların “biribirine kırdırarak itlâf etme” usûlünü tatbik etdiler…

Bilhassa bir asır kadar evvelin haçlı Avrupa’sının güdücüsü mevkîinde bulunan İngilizler, “layıklığı” da, böyle bir taktik ve plan îcâbı olarak Osmanlı bakiyesi memleketlerde ve bilhassa Anadolu’da, en şiddetli ve amansız İslâm muhâlifliği olarak mevkî-i tatbîka koymuşlardır. 1923’lerdeki Ankara politikasına, Lozan’da kabûl etdirmeye ve te’mînâtını da almağa muvaffak oldukları en müessir sâik budur; ve bunu, bütün dünyânın bildiğinde de aslâ şübhe edilemez…

Ancak pozitivizma ve ateizmaya tam bir taassubla sarılan CHP’nin 6 okundan biri olan “layıklığın”, kânunlara resmen 1937’lerde geçirilmesine rağmen, onun, 1923’den sonra tam 14 yıl, anayasalarına adı konulmadan ve son derece şiddet ve acımasızca ve fiilî olarak tatbik edildiğini görüyoruz. Bu devrede “layıklık”, muayyen hedeflere varmak ve bilhassa İslâmiyyet’in tamâmen ortadan kaldırılıb atılması istikâmetinde; ve ondan, târîhin hiç bir zamanında görülmediği kadar müthiş bir intikâm alma hırsıyla kullanılmışdır.

Çankaya sâkinliğinden tekâüt edilerek “mütekâidîn-i çankayavîden sâbık reis-i cumhûr” ünvânı ile 2007’de kûşe-i uzletine çekilen; ve“mezheb-i ılmâniyye” denilen “layıklığın” cezm ve yakîn derecesinde musaddık bir mü’mini ve hattâ militanı ve baş zâkiri bulunan 9 numaralı sezeryânî Sezer’in zamân-ı saltanatlarında bu illet , her vesîle ile ve her fırsatda ve her zamân ve mekânda o kadar sık ve o kadar üzerine titrenen bir mukaddeslikle ve ısrârla ve bütün muhâliflerini sanki tenkîl ve itlâf etmek asabiyyeti ile ve zaman zaman da muhâliflerinin damarına basmak derecesinde abartılıp kabartılarak ele ve dile alınır olmuşdur ki, böylesine kaskatı bir ateizmaya bugün yeryüzünde rastlamak mümkin olamaz!

Layıklığın, (efrâdını câmi’ ağyârını mâni’) bir “ta’rîfini isteyen” ve böylelikle de, gûyâ bulanık suda “layiklik düşmanı ve vatan hâini”damgası yiyerek balık gibi avlanmalarının nihâyet bulacağı lüksüne inanan safdillere bile ateş püskürmeler, bini bir paradan piyasaya sürülmüşdür!. Sezeryânî Sezer, o günleri hatırlarsak, şu aşağıdaki ve benzeri nakarâtı, “belki bir daha fırsat bulamazsam gözlerim açık gider!” düşüncesinden hareketle, giderayak, dünyâya büyük bir hırs ve layikçi îmâniyle haykırıp şöyle ünlemişdir:

“-Layiklik, dînin, devlet işlerine, politikaya, ve toplumsal yaşama KESİNLİKLE KARIŞTIRILAMAYACAĞI; DEVLETİN sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal temel düzeninin kısmen de olsa, DİN KURALLARINA DAYANDIRILAMAYACAĞI düzenin adıdır.”

İşte din (İslâmiyyet), bunların gözünde, dokunduğu yeri yakıp çürüten bir cüzzam illetidir, hastalık ve tehlikelerin en belâlısıdır; bunun içün de ondan şiddetle kaçınmak ve uzaklaşmak en büyük çağdaşlık, Atatürkçülük, modernistlik, iyi vatandaşlık, demokratlık, cümhûriyetçilik ve bilmem necilikdir!

Bu cümlelerin nasıl şiddetli bir anti-İslâm gayz ve kini ve tenâkuzlarla lebâleb dolu olduğuna, bervechi âtî temâs edeceksek de, evvelâ bu “layıklık” denen dinsizliğin Türkiye’de hangi hedef için bu kadar ehem ve hassas bir yumuşak karın olduğunu, vesîkaları üzerinden görelim…

5 nisan 2005 tarihli yazısında Süleyman Arif Emre, “Layıklık slogan hâline getiriliyor” serlevhasıyla şu câlib-i dikkat satırları yazmışdır:

“-Laiklik denilince, Ankara hukuk fakültesinde Lozan dersi veren Prof. Süheyb Derbil’i hatırlarım. Hoca, Lozan muâhedesinin gizli müzâkere safhalarını anlatırken, “Biz Lozan’da batılılara, zamânla bu millete İslâm’ı unutduracağız diye söz verdik… Bu söz üzerine, sert tartışmalar bitdi ve böylece muâhede imzâlandı!” demişdir…”

Süleyman Ârif’in Bey’in yazısı, Çankaya’yı da içine alan bir hâtırâ ile daha da câlib-i dikkat olarak şöyle devâm ediyor:

“-Bu gizli anlaşma hâdisesini, Eski cumhûrreislerinden Celâl Bayar da te’yîd etmişdir. 1965 devresinde Gümüşhâne meb’ûsu olan arkadaşım Ali İhsan Çelikkan anlatmışdı. Ali İhsan Çelikkan, hukuk fakültesi talebesi iken, Millî Türk Talebe Birliği teşkîlâtını temsîlen bir hey’et hâlinde Celâl Bayar’ı ziyâret ediyorlar. Söz, LAYİKLİĞİN ESAS GÂYESİNİN NE OLDUĞU MEVZÛUNA GETİRİLİYOR. Bayar onlara:

“-ÇOCUKLAR BİZ, BATILILARA LOZAN’DA SÖZ VERDİK, İSLÂMİYYET’İ BİR ZAMAN SÜRECİ SONUNDA HALKA UNUTDURACAĞIZ. BEN, BU SÖZÜN BEKÇİSİYİM. BENDEN SONRAKİLER DE BU VAZÎFEYE DEVAM EDECEKLER.” Diye beyânda bulunduğunu, Ali İhsan Bey bana nakletmişdi…”

İşte “Türkiye’de layiklik” denildiği zaman bu hakîkatler mutlakâ nazar-ı i’tibâre alınmadan yazılıp söylenecek her şey, sâdece abesle iştigâldir; ve bunun, hiçbir manâ ifâde edemiyeceği de apaçık ortadadır… Yani Haçlı Batı ve onların yerli işbirlikçileri, “Lozan Zaferi!” diye millete dayatılan gözküllemenin bâlâda zikri geçen gizli maddesi ile, Anadolu halkının ikiye ayrılmasına sebeb olmuşlardır. Bir tarafda “Aslâ İslâm yok edilemez!” diyen Müslümânlar; diğer yanda da, “Muhakkak İslâm yok edilecek!” diyenlerden ibâret “Haçlılarla sözleşmeli layikçiler, çağdaş modernizmacı gürûh, Kamalistler ve CHP zihniyetliler…”

İşte, bir asra yakın bir zamandır “Kurtuluş mavalları!” okumanın altında, o “kurtuluş” denen şeyin, Allâh Azze ve Celle’nin Mukaddes ve Muazzez Dînini satarak kazanılan bir (kurtuluş!) yani ebedî bir hasâret ve esâret yatdığı vâkıası…

Batı denen mimsiz medenîler ve yandaşları, böyle bir katakülli vahşeti ile, İslâm Ülkesini ikiye ayırarak “biribirine kırdırma” usûlü ve tuzağını tatbik etdiler. Bu, Müslümanları, târih-i âlemde misli görülmeyen bir “soykırımla” itlâf etme fezâhatıdır… Darağaçlarında 500.000 müslüman kellesi alınarak yapılan bu “soykırımın” aşşağılık mücrimleri, bugün zerre kadar utanmadan dünyaya “insan hakları” dersi vermeye bile kalkabilmektedirler!. İç hâinler dilinde ise bunun adı, Allâh’dan ve O’nun Dîninden “Kurtuluşdur!”

Hattâ bu “soykırımın”, hangi noktalara vardığının zaman zaman test edildiğine bile şâhid olunmuşdur!.. İbretlik ve müthiş bir misâl vermek icâb ederse, 1970 yılında, gazeteciler harb firârîsi o mandacı ve müteveffâ Paşa’ya:

“-Dînî temâyülleri olan bir parti kuruldu, bunu nasıl karşılıyorsunuz?”

Şeklinde bir suâl tevcîh etdikleri zaman, şu korkunç cevabı almışlardır:

“ İyi karşıladım. Hiç olmazsa geçen zamân içinde, onların, nisbetlerinin yüzde kaça düşdüğünü anlamış oluruz…”

Evet, “onların!”

Bu memleketde “BÖLÜCÜLÜĞÜN” sunturlusunu kimlerin irtikab etdiğini artık bu millet apaçık görmeli ve kış uykusundan da uyanacaksa uyanmalıdır! Aksi halde İsrâfil Aleyhisselâm’ın sûru ile uyanacaklara, bu uyanışın zerre kadar fâidesi olacağı da düşünülemez… Particilik ve şebekeciliği dininden çok daha büyük bir şevkle gönlüne çakıp putlaştıran; ve taraftarı olduğu parti-pırtı kanallarının açıldığı dembokrasi havzalarında geberircesine kulaç atmanın meczûbu hâline gelen bir milletin, iflâh olmasına da asla ihtimâl verilemez… Böyle kör bir parti taassubu ile o parti-pırtıların başlarındaki politika cambazlarının her dediğinde bir hikmet ve kerâmet arayıp, Allâh Celle’nin Dînine kat’iyyen ters ve zıt beyanlarına bile yalama ve yalakaca yaklaşan herifler ve sürüler, kim olursa olsun, ebedî helâketden kurtulamaz ve dünyada da asla şeref ve izzetle yaşayamazlar…

Garb medeniyeti denen mimsiz medeniyyetin, Müslümânlığa, Müslümânlara ve husûsan bu ikisinin on asırdır merkezi olan Anadolu coğrafyasına hangi gözle bakdığı tam anlaşılamadan, “layiklik” denen vahşet ve âfetin izâhını yapmak aslâ mümkin değildir. Bu husûsda VE SON BİR AY İÇİNDE “Arab ülkelerine ihrâcı düşünülen layıklık denen ve İslâmiyet noktasından nâmütenâhî bir belâ ve âfet olan nesnenin”, resmî ağızlarla neden misyonerliği planlanmaktadır, işte işin bu iç yüzünü mutlaka görmek îcâb eder… Ankara Başvekîlinin resmî dili ile bu memleketlerde konuşan, aslında Batı’nın haçlı Lozan ruhundan başka bir şey değildir… Dünyâ patronları ve onların iç kuyrukları “layıklıkdan” dönmeye aslâ rızâ göstermeyeceklerine göre, gözküllemek içün yapacakları iş, ancak şunu demek olacakdır:

“- Şimdiye kadarki 80 yıllık yamuk ve zâlim layıklığın iyi, güzel ve doğrusunu biz getiririz, şimdiye kadar olanı her dine eşit mesâfede değildi, hatta din mefhûmuna bile düşmandı, biz, layıklığın en a’lâ ve muallâ olan doğrusunu getireceğiz.”

Allâh’ın Dînine göre muhal kere muhal olan (Dîn-Devlet) ayrılığının adı  layıklık olacak; ve bunun da,  kendisinden aslâ ayrılamayan en ılımlı, en mükemmel ve en insânî derecesi (!) olacak; ve üstelik, muhal farz bunun da, bin kere zemzemle yıkanmışı icad edilecek; bu bile, Allâh’ın nizâm ve varlığını mutlak redd ve nefiydir… Ve buna, aklı ve mantığı yerinde veya başında bir müslümanın zerre kadar meyil ve tarafgirliği de, mutlak küfür… Çünki bu, şirkin zerresine bile tehammül ve ortaklığı muhal olan Allâh Dînini redd ve nefiydir…

Hem:

 “- Ben müslümanım, Kur’an, Mütevâtir Sünnet ve Mütevâtir İcmâ’ ile sâbit hüküm ve haberler (zarûrât-ı dîniyye) benim îmânıma göre mutlak hakîkatdır; ve İslamiyet bu Kur’an mu’cibince bütün eski dîn ve  şeriatları neshetmişdir, hükümsüz kılmışdır. Ve kendisi de, bütün dinlere mutlak fâik  olduğu halde Allâh ındinde mücerred Hakk dindir, diğerlerinin Hakk Teâlâ katında kabûl görmeleri muhâl!”

Diyeceksin; ve hem de öte yandan şu denilecek:

“- Ben, öyle gerçek bir layıklık (!) icabı öyle asfalt bir yol veya hızlı tren rayları icâdederim ki, buna göre bilfarz %99’un dini ile %0.1’in dînine EŞİT mesâfede, ikisi ortasında bir noktada bulunurum; ve hepsini de aynı doğrulukda kabul eder görünürüm ve böyle dururum! Mutlak Hakîkat ve ALLÂH’ın DÎNİ ile ötekileri aynı kefede tartar aynı kıymetde bilirim! İnandım dediğim dînin, Kur’an, hadîs ve icma’ ile devlete aksedişini de aslâ kabûl etmem!”

Gözboyamanın bu türlüsü ile akıl ve mantığın da böylesine icâbına bakdın mı, al sana bütün dünyayı ayakda uyutmanın en mükemmel formülü!

Hele bunun üzerine İnfitâr Sûresini bir de acemaşiran makâmında ve acem palavrası niyyetiyle okudun mu, artık istersen “mehdiyim!” de, kimse ve modern câhiliyye bile yadırgamaz yakışır!.

Yiyenler, hatta yutanlar ve içenler mutlaka mebzûlen bulunacak; ve zevkden uçanlarla, gözleri yaşaran yalama ve yalakaların goygoyculuğu, elbetde tavan bile yapacakdır!

 Medya denen ve ABD, AB, yahudi-haçlı beslemeleri ile bunların Okyanuslar Ötesine kadar uzanan işbirlikçi kuyruklarının topu da, işin ya aynı küllemesinde olacaklar; ya zevzekliğinde, ya tüccarlığında, ya hınzırlığında, ya şarlatanlığında, yahut da alçakca parti-pırtı soygunculuğunda…

Hatta “layıklık cihâdı!” ta’birini (Zamân’e münâfığı olarak) yazısına başlık yapan; ve böylece kendi zâmîrini ve mahremiyetini bütün dünyânın gözüne çırılçıplak sokanlar…

Hele bir diğer (Telfikçi Haltettin Karamanlis patentlisi de), “O, bu konuşmaları resmî sıfatla değil, şahsı adına yapdı!” diyecek kadar şaşkın ördek misâli kıçdan dalışlara geçecek; veya kaş yapayım derken göz çıkaran mürîdini müdâfaaya yeltenib, kendi mıntıkasına dokunan mızrağı, çuvala sokuşturmaya çalışan ilâhiyâtçı insî şeytanlardan biri olacakdır…

Yani, siyâsî yakınlığından menfaat devşirdiği politikacıların, şerefsizce beslemeliği peşinde olmak…

 Îmân ve fikir nâmusunun ırzına geçmekde hudûd tanımayan ve vergi rekortmeni (bilmem ne hâne) patroniçesinden bin kere daha aşşağılık kalemlerin, üfürükçü şehvetiyle fâhişe göbeğine âyet ve duâ yazdığı; ve bunu da dîn aşk ve vecdi hesâbına (!) piyasaya sürerek cirit atdığı, dâr-ı harbden bin beter dar-ı ridde vasatında yaşıyoruz…

 

(İntişârı: 11.10.2011)tt.

2 Comments

  1. selhadin dedi ki:

    Bu iş çoktan bitmiştir Lozan mı Sevr mi A-Parti mi C-Parti mi tartış ha tartış sonu hep boş, peki kazanan kim? Kaybeden kim? Kazanan Kemalistler ve Masonlar, kayb eden ise hep Müslüman olmuştur, peki niçin Müslüman hep kayb ediyor? Çünkü Müslüman devletiyle imanı arasında tercih yapmıyor, çünkü Müslüman ırkıyla imanı arasında tercih yapmıyor,çünkü Müslüman cüzdanıyla imanı arasında tercih yapmıyor, çünkü bir kalpte iki sevgi taşınmaz ve selam. not: Jülich’te ki sohbetleri özledim. Alem-i padişah olmak bir kuru sevda imiş, bir alime bende olmak her şeyden ala imiş.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir