Ali Eren Hoca, “Dînî Deformistler” Nâm Eseri İle, Hangi Münâfıkların İpliğini Pazara Çıkardı?
29 Mayıs 2013
Dib De, O Vehhâbîmeşreb Pırasasör De, Şevket Eygi De, O Komedyen Hoca Da Hakk’ı Söylemiyor!
2 Ağustos 2013

Bugün 23 Temmuz... Hâdisâta bakınca, bedâhat derecesinde görülür ki, bütün dünyâ, Allâh Azze’nin mutlak Dîni İslâmiyyet’den

HILÂFET-İ İSLÂMİYYE’Yİ, 23 TEMMUZ 1908 MEŞRÛTİYET MEŞ’ÛMİYYETİ İLE YIKDILAR!

Ahmed SELÂMÎ

 

Bugün 23 Temmuz…

Hâdisâta bakınca, bedâhat derecesinde görülür ki, bütün dünyâ, Allâh Azze’nin mutlak Dîni İslâmiyyet’den korkmakda, hatta ödü patlamaktadır. Zirâ bu dîn-i mübîn, en baş kânun olarak şunu vaz’eder:

“-İns ü cin kellesinden çıkan bütün din, ideoloji, doktrin, sistem, rejim ve ilâhlar, insanların diğer insanları köleleştirib sağması ve ezib sömürmesi temel esâsına dayanır… Böylece, insanların bir kısmı, diğer kısmına kul olur, ona tapar, tapılanlar tanrılaşır, tanrılaşdıkça büyür, dehhâmeleşir, buna mukâbil insanlar küçülür, tanrıların sömürüsü ve zulmü de o nisbetde azgınlaşır… Allâh Azze ise, bunu kat’iyyen nefyeder; ve benden başka tanrı olamaz, sizin ve mâsivânın yaratıcısı olarak ulûhiyyet ve rubûbiyyet mücerred bana âiddir; Rasûlüme bilâ kayd ü şart teslim olacaksınız!”

Buyurur…

Bu, gâvurlukda temerrüd eden ve gözü insanları köleleştirib sömürmekde bulunan (emperial) kâfirlerin topunun da işine gelmez, onların bütün oyun ve iblisliklerini zîr ü zeber eder…

Bu i’tibarla, bütün dünyâ, Müslümanlığın en baş düşmanıdır; ve bu düşmanlık, Kıyâmet’e kadar da şeksiz ve şübhesiz, bütün hız ve şiddetiyle devâm edecekdir.

Şarklı-garblı bütün kâfir yığınlarının, müslümanların önüne koydukları, içi zehirli ambalajlı mefhumların tamâmı da, dembokrasisinden hakk hukuka, sevgisinden hoşgörüsüne, hümanizmasından feminizmasına, diyaloğundan papaz asansörüne, hocaloğundan hocardinaline, olimpiyadlarında kızlara çalkalatdırmakdan bilmem ne sempozyum ve abantlarında yahudi tahrifçiliğine kadar topu da, tam bir gözboyama ve müslümanları uyuşturma ve beyinsizleştirme yollarıdır…

Bir tarafda İslâm:

“-Sulhu ancak ben te’min ederim, çünki mutlak adâlet, sevgi, huzur, vazife, hakk, hukuk, emir ve nehiy bendedir; başkasında olması muhaldir. O halde buna îmân edenler, zarûraten dîn (nizam), yeryüzünün her yerinde Allâh’a âid irâdenin oluncaya kadar, cihadla mükellef, buna me’mûr ve mecburdur… Allâh’ın emretdiği SULH, bütün arzı kaplayıncaya kadar da, nihâî sulhdan aslâ bahsedilemez; ve binâenaleyh, “asâkir-i islâmiyyeye bir seneden ziyâde istirahat-(hazer-i’tibârî sulh) içinde yaşamak aslâ CÂİZ DEĞİLDİR!”

Der…

Bunun karşısındaki nifak, şirk, küfür, yehud ve nasrânî dünyâsı ise, arzetdiğimiz gibi, buna, şiddetle şöyle karşı çıkar:

“-Bu, bizim insanları güdücü ve sömürücü olmamızdan mütevellid menfaatlerimizin çanına ot tıkamakdır; biz, bunu aslâ kabûl edemeyiz, bu uğurda canımızı dişimize takar, sizi susturmak ve yok etmek içün her türlü fitne, fesad ve kan dökmeyi, yakıb yıkmayı, asıb kesmeyi, her türlü zulmü, şantaj ve komployu kendimize vazîfe biliriz!”

Bu mukaddimemizin netîcesinde beyân ederiz ki, işte Essultan İbnü’s-sultan Essultanü’l-Ğâzî Halîfe-i Müslimîn Abdülhamîd Hân Aleyhirahmeti Velğufrân Hazretleri, 33 yıl, insanların Allâh Azze’ye KULLUĞU cebhesinin, kumandan ve bayraktarlığını yapmışdır. Karşısındaki muârızları ise, iç ve dışdakilerle topu da, (evvelâ gaflete düşen, sonra intibâha gelenler müstesnâ) “kulun kula kulluğu” peşindeki iblis cebhesidir… Dünki İslâm muârızları, nasıl İngiliz, yehud, frenk ve nasârâ parmaklarında oynayan Jön Türk ve ittihadçı eşkıyâlar idi ise; bugün de, İslâm âlemini gerek Taksim’de gerek Mısır’da ve gerekse bütün dünyada karıştırmak, iğtişaş ve anarşi içinde bırakmak üzere ortalığı yakıp yıkan ve ateşe veren şehir eşkıyâsı “çapulcular”, aynı mihrâkların tetikçi ve paralı askerleridir…

İşte, 23 Temmuz 1908 târihinde ilân edilen meşrûtiyet meşûmiyeti, sultanın (idârenin), Allâh hizbinden, şeytân hizbine geçişidir!

Bu tarihden sonraki bütün darbe, ihtilâl, devrim, inkilâb, ıslâh, ilericilik, medeniyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, cumhûriyetçilik, laikçilik, muhtıracılık gibi kalkışma ve dikleşmelerin tamâmı, gerek Anadolumuz’da gerek bütün İslâm memleketlerinde, bu iki cebhenin mücâdelesinden ibâret olarak yaşanmışdır. Tanrılığı, ya ALLÂH AZZE’ye mahsus kılma; veya, bir grub kan emiciye verib ona tapdırma şenâat ve denaatı…

Bu ana esaslar kabûl edilmedikçe, Abdülhamîd Cennetmekân Hazretlerini ve O’nun muârızlarını anlamak aslâ mümkin olamaz…

 Bu en umûmî esaslardan yevmî ana hatlara geçecek olursak, 23 Temmuzdan 5 ay kadar sonra, karmakarışık bir îmân ve fikir halitası, “meclis-i meb’ûsân” adı altında toplanır!.. İki cebhe içiçedir; ve biri, diğerini dâimâ nefyeden bir tezatlar kumkuması…

Meşrutiyet ilanından 9 ay kadar sonra, Hicrî 22 R. Evvel, rûmî 31 mart, mîlâdî 13 nisan…

 Tarihe 31 mart vak’ası diye geçen ve Abdülhamîd Hân Hazretlerinin karşısındaki, ihânet, fitne ve fesad şebekesinin icâdı, o mel’un tezgâh…

 Üstâd Necib Fâzıl Bey Merhûm’un satırları:

“-Tarihin son zamanlarda çözer gibi olduğu ve Abdülhamîd Hânın zerrece alâkası bulunmadığını tesbite başladığı 31 mart hâdisesi, bizzat revşinden, oluş ve akış tarzından anlaşılacağı gibi, Padişahı düşürme vesîlesi bulmak içün İttihad ve Terakki Cemiyeti tarafından hazırlanmış hâin bir tertibdir; ve bu hakikat, binlerce vesîka bir tarafa, bedâhat hâlinde sâbitdir.

Bu eserin muharriri, 1947 yılında, Rızâ Tevfik’e âid “Abdülhamîd’in Rûhâniyyetinden İstimdâd” isimli manzumeyi, “Büyük Doğu’da” yayınladığı içün İLK HABSİNE GİRDİĞİ ZAMAN, hastahanede yatmakda olan ve mahkeme nâibi tarafından ifâdesi alınan Rızâ Tevfîk aynen şöyle demişdir:

31 Mart hâdisesini ittihadçılar hesabına körükliyenler arasında, ben ve Selim Sırrı Tarcan bulunuyorduk!

Bu bahsin, Abdülhamîd Hân’a âid ma’sumluk ve mazlumluk bakımından biricik isbât unsuru, bedâhat çapında bir vâkıadır:

Eğer 31 Mart ayaklanması, Abdülhamîd’in eseri olsaydı, hünkâr derhal hareketin başına geçer ve emrindeki hassa kıt’alarıyla birlikde, bizzat Selânik üzerine yol açardı.” (Ulu Hakan Abdülhamîd Hân- 1976-s. 530)

Üstaddan:

“Bağdadlı bir arab olan Mahmud Şevket Paşa, taşıdığı 3. Ordu kumandanı ünvânına rağmen, ittihadçılara âlet olmakdan kaçınamıyor; ve kurdukları, ordu olmak haysiyyetinden mahrûm ve ancak dolgun bir tümen kuvvetindeki derme-çatma birliklerle, “Hareket Ordusu” ismi altında, Ayastefanos’a (Yeşilköy’e) dayanmış bulunuyor. İlk işi, Padişaha tahtdan indirilmiyeceğine dâir sahte bir teminât vermek, böylece hassa ordusuyla müşterek bir mukâvemete mâni olmakdır.” (A.g.e. s.531)

İttihadçı eşkıyâların maksadı, her darbe ve azgınlıkda olduğu gibi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmekdir. İçinde Bulgar Kurtuluş Partisi Reisi Sandanski denen adama kadar, tam bir “çapulcu” takımı olan bu ordu, Hassa ordusu yiğitleri ile Yıldız Sarayını kuşatarak ve Hünkârın mukâbele emri vermemesini de fırsat bilerek, ma’sum ve mazlum erleri kurşuna dizer ve Agop Sırb mezarlığında açdıkları büyük ve derin çukurlara gece karanlığında çöp arabalarıyla taşır ve doldururlar… Tabii Yıldız Sarayı da, günlerce ablukaya alınır ve içeriye ekmek dahi sokulmaz!. Sonra da  saray, alçakça yağmalanmakdan kurtulamıyacakdır…

İşte İttihadçı eşkıyâların, (İslâm Osmanlı tarihinde) yüzkarası olan iğrençliklerinden sâdece bir teki…

“Abdülhamid taraftarıdır!” diye, binlerce ma’sum ve mazlum Şerîat âlimi de, kurulan darağaçlarında ipe çekilerek salben idâm edilmişlerdir…

Bu satırların muharririnin dedesi, Bartın Müftüsü Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretleri de, önünde ders verdiği, sonra da Ezher’e gönderdiği talebesi (K.M)nın, Mısır’da ittihadçı olub memlekete döner dönmez hocasını ittihadçılara fişletmesi sonunda, Müftü Efendi Hazretleri de idâmlıklar listesine alınmışdır. Ancak, Merhûm Müftü Efendi, Fâtih ve Süleymâniye Medreselerindeki tahsîli sırasında, ders arkadaşı olan bazı zevâtın Devlet makamlarında yer alması ve araya girmeleri ve “bu müftünün siyâsetle alâkası yokdur!” diye direnmeleri netîcesinde ve Müftü Efendinin, Büyük Mürşid Merhûm Ahmed Zıyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin de icâzetli Halifelerinden bulunması sebebiyle, 6-7 ay sonra “idâmlıklar” listesinden zar-zor kellesi kurtarılabilmişdir… Ancak, Zoguldak’ı Fransızlardan kurtarmak içün kelle koltukda cansiperâne çalışan ve siperler arasında bile gayretden uzak durmayan çileli Müftü, 1925’de, bizzat kendi yaptırdığı Zıyâiyye medresesinin câmisinde vaaz verirken, önüne konulan telgrafda, “medrese, zaviye ve tekkelerin seddine” dâir, Ankara’daki ittihadçı kuyruğu mücrimlerin zulümnâmesini okur okumaz, vücûdunun bütün sol tarafına felç isâbet etmiş ve 7 yıl, böyle mefluc vazîyyetde kalarak 1932’de Hakk’ın rahmetine kavuşmuşdur… Kaddesallâhu sırrahu’l-âlî…

Bugün nice nesiller, âbâu ecdâdının aşşağılık kâtillerini unutmuş; ve hatta, o kâtillerin partilerinde, şehir başkanlığı yapacak kadar akıl ve ruhları iflâs etmişdir!

İttihadçı dinsiz eşkıyâlar, nice cinâyetler işlemişlerdir ki, bunların hadd-i hesâbı da yokdur…

23 Nisan 1909 Salı gününe gelindiğinde, kısaca manzarayı  görelim.

Yine Üstâd merhûm yazıyor:

“-Sarayda, aynı karanlık içinde geçen Pazartesi-Salı gecesinin sabahı (23 Nisan 1909 Salı), her şey soluk, bitik, kırık ve dökük… Bütün bir gece Padişah, küçük mabeynde bir koltuk üzerinde uykusuz kalmış ve sabaha kadar haremden gelen çığlıklı ağlama ve inlemeleri dinlemişdir. Yaprak hışırtılarından ve Hareket Ordusu devriyelerinin kum üzerinde ökçe gürültülerinden başka ses yok…” (A.g.e.  s. 541)

105 seneden beri ve bugün de, İslâm memleketlerinde, ittihadçı darbe tezgâhının kuyrukları, aynı hâinlik ve denaatlarla sahnelerdedir…

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 23.07.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir