Varsa Başımız, Başımız Sağolsun!
1 Mayıs 2014
Evet, Bu Da Kader Ve Soma’nın, Roma’nın Taş Kalbi Anlamaz!
15 Mayıs 2014

Yahudi-haçlı dünyâsı 1839 Tanzîmât belâsından ve hele  1908 ihtilâlinden sonra kaleyi içden fethetmenin formülüne abandı; ve bilhassa da

DEMBOKRATİK HUKÛK VE BOM.OKRATİK (…UKÇU) ŞOVU! 

Ahmed SELÂMÎ

 

Yahudi-haçlı dünyâsı 1839 Tanzîmât belâsından ve hele  1908 ihtilâlinden sonra kaleyi içden fethetmenin formülüne abandı; ve bilhassa da 1.Harb-i Umûmî’yi müteâkıb Anadolu’da kurdurduğu (batıl batı kafalı) rejimle de, içde peydahlanan “ben demek devlet demek, devlet demek ben demek” diyen  bir avuç diktatoryal sömürge vâlisi grubun, memleketin göbeğinde çöreklenmesine yol açdı… Halk fırkası, tek parti olarak vâlileri parti başkanları yaparken; “sen sen ve sen” dediklerini meb’us, “şimdi siz meb’uslar da, devletin başını seçmiş olun” diyerek, kendisini gene kendisine seçtiren bir dikta ucûbesiyle, bu zihniyeti kanser tomarı hâlinde devlet teamülü yapdı…

94 senedir bu grup, adı (halkçı) olmasına ve “hâkimiyyet bilâ kayd ü şart HALKINDIR” demesine rağmen öylesine gözkülledi ve milleti hiç yerine koydu ki; ve öylesine dediğinin tersini putlaştırdı ve yepyeni bir “ulus yaratmanın” da “hâlıkiyyetine” kadar hiçbir hudud tanımadı ki; ve tanrılık zihniyetiyle milleti tam bir parya olarak gördü ki; bunlara göre de ne yapması, nasıl zulmetmesi lâzımsa, bin katı iğrençlikde irtikâb etdi!

Tek hedef, Bayar’ın dediği gibi Lozan’da verilen SÖZLER mu’cebince, İslâmiyyet, siyâsetine varıncaya kadar herşeyiyle bu memleketden kaldırılıb atılacak; ve yerine, Fransız örneği bir rejim ve hayat tarzı, cebren ve zorla oturtulacakdı…

İşte o bir avuç ur, 94 senedir “kendisinin tanrılığı ve milletin paryalığı teâmülünden” kurtulamadı; ve ihtilâller, darbeler ve paraleller peşinde, ihtilâc ve (teknik nakavt) fırıldakları içinde çırpınıb duruyor…

Fakat millet, bâtıl batıya benzetilme ikrâhı (cebr ü tazyîki) içinde sersemledi ve sulandırıldı…

Kıblesi yahudi-haçlı dünya yapıldı; ve pusulası bozuldu…

Fransız örneği rejim ve hayat standardı, 94 yıllık cebr ü şiddet karşısındaki çâresiz millete bulaştırıldı; ve kendisini devlet gören ekalliyete karşı, bunları yani o iğrenç zulümleri çok gören, lâkin onları aslâ sıfırlama (îmânına) sâhib olamıyan;  ve milletin kendi kendisi (ecdâdının ahfâdı) olmasına bir türlü akıl ve cesâreti yetmiyen, “muhâfazakâr dembokrat” bir çizgi, o zâlim ekalliyetin (paraleli) olarak millete sanki (kurtarıcı dert ortağı) oldu!

AKP bu ortaklığın bugünki temsilcisi!.. Geriye doğru, Erbakan, Özal, Sülü ve Menderes hattı… Felsefeleri, sâbık Osmanlı çizgisindeki milletle, o, “devlet benim” diyen azılı cunta arasında bir yer!.. Erdoğan, bu yeri biraz daha millete doğru çekmenin, o sivil cuntanın biraz daha uzağına oturtmanın peşinde… Ancak islâmî tamamlığı, çok tedkîk ve çok çok daha dikkat ister; ve pusulası haçlı AB olmak i’tibâriyle de bizim dışımızda… O ekalliyetle müşterek paydası fevkal’âde yüksek!

Bunun içündür ki, bu hâl ve keyfiyet, muârızlarına karşı muvaffakıyyetin önünde Çin seddi… Başka ta’birle, tenâkuz ve kendi kendisini ifnâ ediş manzarası!

Yevmî şamataya geçelim!

Danıştay’daki “VAN-TATVAN MİNÜTÜ”, bizim içün “doğu ekspresi düdüğü” değerinde ve sistemin bombokrasisinden başka bir halt değil…

Dembokrasi mantığından bakmamız lâzım gelirse, ki bu bizim içün sâdece seyredilmeye değer ve ibret almanın da bütün şer’î akâid unsurlarını taşıyan bir hâdisedir, şöyle:

O bir avuç “devlet benim” diyen cunta, dembokratik kelle sayımı ve kemmiyet (kantite) taparlıkla aslâ idâreyi ele alamıyacağını anlamış; ve kudurma periyoduna girerek, 17 aralıkdan i’tibaren  de bunu saklıyamaz, dal dingil agorada sallandırır olmuşdur!..

Yukarıda beyân etdiğimiz gibi, bize âid “mutlak akîde sadâkatımız” ve kıymetlendirme hakkımız mahfuz olduğu halde, pusulasından da emin olmadığımız Başvekîl’e deriz: “ Paralelleri, SÖZ verdiğin gibi bitirmiye devam et; ve daha da sert ol; ve mert olmayı belki böylece bulursun!”… Şunu da deriz ki:

 “Merhûm Üstâd Necib Fazıl Bey’i düşük politika icâbı değil, yüreğin yetiyorsa yürekden ağzına al; ve Merhûm’un “Ya ol, ya öl!” dediği başvekiller gibi Yassıada’da öymeyi tercih edenler kervanına katılmadan, merdçe, sertçe ve tam şer’î îmanlıca, ölesiye (olmayı) tercih et!.Böyle olursan, ölsen de ölmemişsindir; (olmanın) da en üst rütbesine çıkar ve “şehîd” dedirtirsin!” 

Erdoğan, o, “devlet benim” diyenlerle, sargı ve çalgı veznindeki “yargı” dedikleri bir avuç (dina.or ve avenesi paralelin), “diktatör” lâfı karşısında aslâ apışmamalıdır!. Onlar, dembokratik rejimi, “Pandispanya yumuşak kekinden” de beslenerek, (halkçılığa) irticâ’ içün bu “diktatör” uydurmasına sarılıyor; ve Başbakan da “hayır, değilim” diyerek onların çukuruna düşdükçe, yumuşamanın ters köşesine yatmıya doğru yol alıyor!..

Yazık!

Muârızları ise “uzun” değil, kazık!

Onların anlıyacağı dili konuşmak şart…

Onlara ne kadar yumuşarsan, onlar o kadar “bombokrasi” içün “diktatör istemezük!” nânesi yiyeceklerdir!. Bellerini dayadıkları ve akıl hocalıklarını yapan Yehûd, AB ve ABD’nin “teknik nakavt” usûlleri hiçbir hudud tanımıyan ve “her şey mubah” diyen bir âdiliği artık göze almış; ve tatbike de karar vermişdir… “Operasyon başlamış, ilâç tedâvîsine dönülemez” tâlimâtı Locafendinin ağzından dökülse de, aslında bu, arkadaki düvel-i ehl-i salîb ve yehûdun ta’lîmâtı bilinmelidir…

Cübbeli adamın dembokratik zâviyeden bakılınca, derdinin, aslâ “üzüm yemek” olmadığı; asıl maksadının, Vah-çeli’nin hendesî “çatı ve katı” FASOFİSOSUNA ve bir de tiribünlere OYNAMAK olduğu vıcık vıcık sırıtıyor ki, işte “hukuk devletiyiz” diyenlerin geldiği kör nokta!..

Dede Turan Feyzioğlu’nun nasıl bir “halkçı olduğunu” da, zamanından biliriz!. “Nabza göre şerbet verme” felsefesini yani tam bir bukalemun gibi her arâzîye veya ermeni şeyi gibi her şeye uyar olmasından kinâye, adı “şerbetçiye” çıkdığı da, bilenlerine ve o günleri yaşıyanlarına ma’lumdur…

Torunun ise, “bitiriyorum!” demeyi 4 kere ve tam bir dalga geçerek ve damara basarak; ve Erdoğan’ın gözlerinin içine gire gire bir fırlatışı vardı ki, o kelimeyi telâffuz ederken sahib olduğu tonlama ve vücûd dili de nazara alındığında, manzara, tam bir “ahlâk ve soy” mevzuuydu! Ve “seni bitiriyorum, seni bitiriyorum, seni bitiriyorum!” deyişe müsâvî bir mecâzdan tahkîre munzam, bu dembokrasi protokolunun da içine (e.en); ve 15 dakika yerine bir saati mütecâviz tepeden tırnağa bütün laik devlet erkânını (baraj ateşiyle) döverek yerle bir etmeyi gözü dönmüşcesine göze alan bir adamın bu kıyâmı, rejimin religion ve nâmûsuna göre bile müennes ve muhannes bir keyfiyetdir ki, Erdoğan’ın çıkışını ve patlayışını bu, az bile göstermiye kâfî bir (ci.illiyet) teşhîri…

Ne dünyâ, ne de dünya iblislerinin Anadolu’daki kuyrukları, nasıl görünürlerse görünsünler, ne İslâm’dan ne de İslâmiyyet’in zıdd-ı kâmili olan dembokrasiden, hatta bombokrasiden anlarlar! Neden anlıyacaklarını teeddüben yazmıyacağız!

Bunlara sâdece, haddini bildirecek sert ve mert, YAVUZ gibi bir adam gerekdir… “Öz akâidimize” sadâkat adına, dünyâ vasatında, böyle bir tek ferd bile göremediğimiz halde, dembokrasiye lâ teşbih âmentü gibi sarılanlara, Lazistanlı Receb Tayyib Uzun adamı, pusulasından kat’iyyen emîn olmadığımızı tekrarlıyarak tavsiye ederiz!..

Dünki “VAN-TATVAN MİNÜT” komedisinin en GÜLDÜREN GÜL tarafı ise, Çankaya sâkini ve Hayrünnisâ Först Leydilerinin zevc-i muhteremleri Hacı Beyin, “dembokratik mantık içinde” tamâmen haklı olan Başvekîli, sağ el ve sağ koluyla durmadan tâciz etmesi… Mütereddid, mütehayyir ve müzebzeb bir edâ ile de, dokunmakla dokunmamak arası ve hatta “kızgınlığı birden bana dönebilir ve iki tane de aşkedebilir” dercesine, gel-gitler yaşaması… Kararlı ve gözükara uzun adama, böylece korkulu ve alabildiğine endişeli ve kıpır kıpır muhatab olmasıydı!

İşte dembokratik sistemin, dün, bombokratik sisteme dönmesinin hikâyesi bu…

(11.05.2014)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir