T.C. Hariciye Vekîli Akp’li Davudoğlu “En Önde Gelen Alevî Benim!” Diyor…
6 Aralık 2011
Ah, Ayasofyam!
20 Aralık 2011

Medya ve o medya denen aşşağılık nesneye yalan, dolan, iftirâ ve karalamanın mutfak çöplüğü vazifesi gören topyekûn “kubur farelerinin”, bu adam

BU ADAM!

Ahmed SELÂMÎ

 

Medya ve o medya denen aşşağılık nesneye yalan, dolan, iftirâ ve karalamanın mutfak çöplüğü vazifesi gören topyekûn “kubur farelerinin”, bu adam hakkındaki kadın tüccarlığı, yok uçkur azmanlığı soyundan yazdıkları, beş paralık bir kıymet taşımaz; ve fakat asıl cürm hânesini tıka basa dolduran felâketlerse, bu adamın bizzat kendi öz dili, öz tavrı ve öz rûhunun ortaya koyduğu çirkinlikler ve yamukluklardır…

“Kamu” dedikleri efkâr-ı umûmiyye idrâk ve terâzîsinin asıl tartması ve ele alması icâbeden nokta bu olduğu halde, keyfiyet müflisi milyonlar, bunu ne görüyor ve ne de ele alma cevherine sahib bulunuyorlar!. Bu kalabalıkların ve siyâsî dembokratik şebekelerin anladığı tek şey, bel altı denen mıntıkanın hayvanca ve eşşekce eşelenişi ve kıymet hükümlerini de bu çizgi üzerinden bir netîceye bağlamak…

 Medya denen ve İslâm düşmanlığı bahis mevzuu olduğu her zaman ve mekânda öküz altında buzağı aramak derecesinde Ebû Cehil irsiyetine sâhib bu iğrenç ve dönme taraf, bunu çok iyi bildiğindendir ki, bu adamı şamar oğlanı yapmakda işte bu malzemeyi ve stratejiyi kullanmaktadır…

Medyatik olmanın şehvetini tadar tatmaz ekranların dümbüllüsü olup çıkan bu adam, şimdi faturayı “el cezâu min cinsil amel!” hükmüne eğilerek ödemenin mecbûr ve  mahkûmu…

Medya denen bu “kubur farelerini” ip cambazı gibi oynatan maskeli ve kara lekeli yer altı köstebeklerinin gûyâ suç diye ortaya atdıkları uçkur ve kadın merkezli suçlamalardan belki sonsuz derece  daha katmerli olanları, bizzat bu adam tarafından irtikâb edilmişdir dedik… Onlarcasından, bir düzine civarındakilere sür’atle temas edib geçelim:

1)              Kellesi üzerindeki fesinden, çenesindeki sakalına, cübbesinden şalvarına ve topyekûn dış hatlarına en bâriz çizgi ve desenler hâlinde akseden bu müslüman görünüş, inkârına mecâl bulunamaz ki, bir misyonun (dînî bir vazîfe taşıyışın) habercisidir. Bunu, şahsî bütün kıymet ve vazîfelerinden mutlaka üstün bilerek muhâfaza, en başda gelen ana hassâsiyet olduğu halde, bunu zerre kadar yerine getiremeyib alelâde bir “aksesuar” gibi taşıyan bir adam, medya denen çukurun el ve dil atdığı mevzûların çok daha fevkinde bir cürmün mürtekîbidir…

2)              Bu kıyâfet ve bu “misyon”la, o kıyâfet ve misyonun içden içe en büyük ve azılı düşmanları olan Yardakçı ve Kaltakçı nâm iki medya “kubur faresinin” önüne oturarak ve onların irâdesine tâbi olarak onların programlarına gönüllü ve yalakaca iştirakçilik etmek de, gene o nisbet ve mukâyese dışına fırlayıcı cürümlerden biri….

3)              Ciğeri beş para etmez bu kabil adamların sevk etdiği program denen rezâlet ve kepâzelekleri “tebliğ ve irşâd!” telâkkî etmek ve bu şekilde aksetdirmek de, şeytanlığı, melekiyyet sarmasıyla yutdurma kurnazlığı olarak ayrı ve iğrenç başka bir cürüm…

4)              Aynı medya şeytanlarının hoşlanacağı bir komedyen üslûbuyla onları memnun etme istikâmetinde en ince ve hassas din mevzularına el atmak; ve aynı şeytanları kahkahalara boğarken, rolü iktizâsı hiç gülmeyen komedyenler gibi tabiilik süsüyle süslenmek; ve “siz, benim daha ne âlim, nüktedân, hazır cevâb ve zekâ şâheseri adam olduğumu anlayamazsınız!” havalarıyla, bu manzaraları hafife alıyor görünmek…

5)              En hassas ve ince dîn mevzularını öyle bir gevşeticilikle muhâtablarının önüne koyma utanmazlığı ki, Kaltakçı’nın bir programda, (hâşâ) “Allâh o zaman zulmetmiş oluyor.. Mu….ed, demek ki korkakmış!” gibi Kainât şeref, iffet, nâmus ve vicdânını paramparça eden galız ve iğrençliğini ifâdede lûgatların âciz kalacağı ifâdelere  sebebiyet verme denâeti… Böylesine cür’etkâr bir aşşağılık adam karşısında, masaya topuğunu vuracakken, yumruğunu bile vuramayış ve hödüklük… Ve, söz ve fiil çapında ortaya konulması icâbeden tavrın binde birini bile haykıramadan ve oranın altını üstüne getiremeden mıymıy edib “yani öyle dememeliyiz de…..” şöyle yamulmalıyız ve paspas olmalıyız pörsüklüğü ve çürümüşlüğü… Mukaddes “îmân öfkesinin!” fâhişe ekranların göbek taşında ırzına geçilircesine örselenişi… Bu zillet şerâbını da, dünyânın gözleri önünde yudum yudum zıkkımlayış…

6)               Vaktiyle Bağdad’a vâli tayin edilen bir adamın “teaddüd-i zevcâtı mecbûr ilân edişi!” neticesinde, 2. Hanım olan bir ihtiyarın hâl ve tavırlarını tasvirdeki edeb ve ahlâka buz tutduran müstehcenlik…Karşısındakilere ve milyonlarca ekran başındaki seyircilere sanki dil fuhşuyla ziyâfet… Sâbit olmayan bir hikâyeyi vâkıa imiş gibi nakil, Yardakçı ve Kaltakçı’nın gülmekden neredeyse bîtâb düşmeleri… “Zarûrât-ı dîniyyeden” olan ve kendisinde şübhenin dahî küfre müeddî bir rezâlet olacağı bu Şeriat esâsı teaddüdün, zaman zaman icrâsı çok zor ve vüs’at dışı bir teklifmiş gibi gösterilişi… Kendisi iki hanıma sâhib olduğu halde, yine zaman zaman bu mevzu ile alâkalı alaycı ve müstehzî tavırlar… Ve çirkin mi çirkin, sulu ve bir hocaya değil, bir bilmem ne müstahdemine bile aslâ yakışmayacak derecede cırtlak, şirret ve iğrenç hikâye nakilleri, manzara ve tavırlar…

7)             Okyanus Ötesindeki m’lûm adamı, işine geldiği yerde büyük bir ehl-i sünnet âlimi, çok değerli ve mübârek bir zât olduğu noktasında bire bin katarak en sulu mübâlâğa ifâdeleriyle omuzlayış… Bir başka zamanlarda ise, aynı adamı, papanın ve diyalogcuların izinde beş para etmez bir adam olarak ezib geçmek…

8)             “Hubb-ı câh” denen ve insanların şakşaklaması karşısında insan nefsini en azgın derekelere tepen illete kendini teslim ederek, mücerred ezberden ibâret ve tasavvuf derinlik ve ağırlığına alabildiğine uzak ilminin deryâ oluşuna kendisini de inandırması ve sahte bir tevâzu’ ile de, gûyâ öyle olmadığını ifhâma çalışması…

9)             Birçokları gibi, “Efendi Hazretlerinin!” emri ile konuşuyor intibâı verme.. Ve ona merbûtiyet ve ihtirâmından, en muti bir mürid gibi konuşuyor olma açıkgözlüğü.. Böylece, kendi politik, rûhî ve hesâbî istikâmetlerini, o muhterem zevâta söyletmiş olma tilkiliği…

10)         Ve en korkunç iğrençliğin en üst noktası ve medyaya düşen bütün rezâletleri sıfırlayacak cürmü ise, “Kemal Paşa cebinden para vererek Elmalılı Merhûma tefsir yazdırmışdır!” hezeyânının gaseyânı…

11)         Böyle bir vâkıa aslâ yokdur ve olamaz. Tefsirin, kime, ne içün ve nasıl yazdırıldığı, birinci cildin başında son derece açık ve net olarak beyân edilmişdir. Böyle bir tefsirin, Osmanlı ulemâsından Merhûm Hamdi Efendiye cepden para verilerek ve husûsî bir emirle yazdırılması gibi bir hâdise, son derece yalan, uydurma ve hılâf-ı hakîkatdır.

12)         Böyle bir uydurmayı piyasaya sürmekdeki iki maksaddan birincisi: Adı geçenin ateist veya düalistliğini setrederek, kamalistler nezdinde onun dinsiz olmadığı tezini te’kîd  etmek, onlara ve karşısındaki necâsetlere “âferin lan yobaz!” dedirterek, az bir “semen-i kalîl” ve yalakalık komisyonu dilenmek… İkincisi de: Elmalılı tefsiri gibi “Türkçe tefsirlerin padişâhı!” bir tefsirin kıymet ve derecesini, muvahhid, müttakî ve müteşerri’ müslümanlar nezdinde sulandırmak ve hatta i’tibardan düşürmek…

Bu adam, bunlar gibi daha kaç düzine cürmün sahibi olarak zâten rızâya ters düşmüş ve bütün bunları görmeyerek vaktinde onun önünü kesmeyen ve vaktinde bu adamın çenesini susturmayan öz ocağı ve öz dergâhını da, kendi peşinden sıkıntıya sürüklemiş ve hatta oranın itibârıyla oynamışdır.

Hadiselere, gönül gözüyle, aşk ve vecd derecesinden bakmayı değil, onu, kelle gözüyle okuma peşindeki bir takım “ham softa kaba yobaz!” kalabalıklar, şimdi şu sayılanların milyarda biri bile etmeyecek uçkur ve kadın ticareti gibi yaftalamalar karşısında neredeyse ayaklanmışlardır!. Ve bu adama, şer’î adâlet içinde değil, kof ve fos bir taraftarlık psikolojisi dürtmesiyle sahib çıkmanın gûya cihâdı ve kuru gürültüsü içine girmişlerdir!

Allâh ve Rasûlü’nün düşmanı olan nefret kutbuna mahabbeti ve müfessir merhûm gibilere buğzu çekici ifâde ve ibârelerin sâhibleri, elbetde gadab-ı ilâhî karşısında apışıb kalacaklardır…

Elmalılı Merhûmun ruhâniyyeti, kim bilir ne acı ve elemler içindedir ki, bu adam, frensizliğinin ve tam tersine yokuş aşağı gaz pedalına da basarak uçmanın peşinde! Ve kendisine yapılan tenbih ve ihtarları kulak ardı etmenin faturasını ödemek üzere, ilâhî bir hikmet ve hesab tahtında kapana sokulmuş ve vaktinde tam tedbir almayan ve bu adamı başıboş bırakan etrafını da eleme boğmuşdur!

Mukaddes ve Muazzez Şeriatımız’dan kıl kadar ayrılan tasavvuf ve tarikatların zındıklık olduğu da, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Hazretlerinin Mektûbat’ında apaçık yazılmışdır. Topyekûn müslümanlara düşen, şahısların, hele Şeriat-ı Garrâya lâf getiren yüzkarası şahısların müdâfaası değil, doğrudan doğruya Şerîat-ı Ahmediyye’nin muhâfaza ve müdâfaasıdır…

(İntişârı: 15.12.2011)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir