(7) “Kutlu Doğum Haftası!” Dedikleri Uydurma, Haçlı Takvimine Teşebbüh İle, Diyânetin İhdâs Etdiği Korkunç Bir Bid’atdır…
15 Mayıs 2013
Ali Eren Hoca, “Dînî Deformistler” Nâm Eseri İle, Hangi Münâfıkların İpliğini Pazara Çıkardı?
29 Mayıs 2013

Dembokratik Partili Tasavvufun yüksek politik vecîzelerinden iktibâs etdiğimiz son üç cümleciğine de bakıb hâtime çekelim:

“KUTLU DOĞUM HAFTASI!” DEDİKLERİ UYDURMA, HAÇLI TAKVİMİNE TEŞEBBÜH İLE, DİYÂNETİN İHDÂS ETDİĞİ KORKUNÇ BİR BİD’ATDIR… 

(8)

Ahmed SELÂMÎ

 

Dembokratik Partili Tasavvufun yüksek politik vecîzelerinden iktibâs etdiğimiz son üç cümleciğine de bakıb hâtime çekelim:

“- Tanıyan sever, seven tanır.” diye bir söz vardır. İnsan tabiatı tam da böyledir; tanıdıkça sever ve sevdikçe daha fazla tanımak ister. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizi tanımak için önemli bir zaman dilimine giriyoruz. Kutlu Doğum Haftası, Sevgili Hz.Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizi tanımak için bu hafta önemli bir fırsattır.” (Talu-22.4 Milli Gaz.)

Bu iktibâs etdiğimiz yazının 22 Nisanda intişâr etdiğine bakılır; ve Kutlu D. Hafta ve yaftasının da, 20 Nisanda hele şükür bitib bir seneliğine silindiğine nazar edilirse, “Efendimizi tanımak içün önemli bir zaman dilimine giriyoruz!” demenin abesliğini apaçık ortadadır; ve biz, bunu görmemiş olarak geçiyoruz!

Bu hafta veya yafta, “Efendimizi tanımak içün önemli bir zaman dilimi imiş!.” Hâşâ ve kellâ…

Kâinâtın Fahr-i Aleyhisselâm’ı 15 asırlık İslâm Milleti, İslâm Hükûmetleri, müctehidîn, müfessirîn, müceddidîn, muhaddisîn, mütekellimîn, mutasavvifîn, ulemâ, fukaha, fudalâ ve mücâhidîn tanıtamamış; onların usûl ve gayretleri, eserleri işe yaramamış, ammâ bu konserli, kanserli, kayzerli ve monşerli 12 Rabîul’evvel düşmanları, kök kurutucuları, asl inkârcıları, revizyonist DİB baltacıları, Vatikancı Diyalog meczubları, “Efendimizi tanımanın mühim bir fırsatını bu hafta ve bu mühim zaman dilimi ile; ve iptâle çalışdıkları Müslüman takvimi ve ihyâya çırpındıkları hıristiyan takvimi!” ile, “sahne ve herze” mekânlarında, millete ihsân buyuracaklar!.

 Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’ın en büyük emâneti olan Şeriat’-ı Garrâ-yı Ahmediyye’yi çok iyi “tanımak” içün, bin dereden su getirerek ve İblis gibi ısrarla ayak direyerek,  böyle Kutlu Doğum Hafta ve Yaftaları uyduracaklar!

Yiyene…

Merhûm İsmet Garîbullâh ve Büyük Osmanlı Müderrisi ve Allâme Ali Haydar Efendi Rahmetullahi Aleyh Hazerâtı gibi büyükler sağ olsalardı, yukarıda geçen ifâde ve ibâreler karşısında bu adamları  acaba ne yaparlardı? Cidden düşünülmesi lâzım bir nokta!. Mahmûd Hocaefendi ise, o kabil gazete köşelerine kurulmuş adam ve madamların yazılarını, tenezzül edib eline elbetde almaz ve alamaz… O zaman da meydan, bu ip (ca.bazlarına) kalıyor ki, milleti ve cemaati böylece idlâl ediyorlar…

Geçen Parlamento seçimlerinde bu adam, “şu iki âyete göre oyları Saadet Partisine vermek şartdır!” gibi bir ictihad (!) da öksürmüşdü!.

 Ayrıca, “müslüman hanımların güzellik salonlarındaki çalışanlara, diz kapağı ile göbeği arası hariç diğer yerlerini göstermeleri câizdir!” gibi, bir de çok modern ve aydın (!) ictihâdı olmuşdu! Böylece,  bazı Millî görüşçü şeyh ve müridânın ve çarşaflı mürîdelerin nabzına göre; ve onların tam da “Millî Görüşçü!” ahlâk ve ma’neviyyât şablonlarına uygun fetvâları (!) bile, adam, mecmuasında zerre kadar (u.anmadan) neşr etmişdi!

Tam, Haltettin Haramânî, Görmez ve Kaşar Nârî denen uçkuru düşüğün çok sevineceği cinsden, modern ve şeyaltı bir ictihâd!.

Aslında, aslımızın lisânında hevâ ve heves hamûlesi bu kabil çer çöpe “teşehhî” denir!

3-4 sene evvel, bu kabil saçmalamalara, aylık bir mecmuada haketdiği cevâbı vermişdik… Fakat adam, şimdi de DİB denen yerin uydurduğu (Kutlu D. Yaftasını) şakşaklamanın peşinde…

Televizyonlara çıkıb güldürü ustası, o Cübbeli nâm (hokk..az) ile karşılıklı atışıp kapışarak “Mehdi Aleyhisselâm!” mes’elesini ayağa düşürmeleri; ve avâm-ı müslimîni bu kabil ikinci dereceden mevzu’larla meşgûl edib, ana ve zarûrî temel noktaları unutdurub onlardan uzaklaştırmaları, aslâ afv edilemez…

Aklı başında her müslüman, akâid kitablarının yazdığı ve zarûrât-ı dîniyyeye taallûku ne kadarsa, o kadar mehdi mes’elesine îmân eder…

Deriz ki:

“- Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm, Allâh Azze’nin murâd etdiği zamanda gelir, vazîfesini yapar, biz de O’na bilâ kayd ü şart tâbi’ oluruz!”

Ve müslümanın işi de bu kadardır, burada biter… Bunun dışında hiçbir müslümanın başkaca bir mükellefiyyeti yokdur… Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle Hazretleri, bunun dışında hangi müslümana başka bir mükellefiyet yüklemişdir?.

Televizyon (fitnevizyon) ekranlarına, hoca kılıklılar olarak çıkıb, oralarda sakal, sarık, fes, külâh, şalvar ve cübbe ile şovmenliğe özenmişcesine; ve bütün vekâr ve şahsiyeti ayaklar altına alarak, çene yarışıyla “çen çen çen” etmek, ne kadar ayıbdır; ve ne kadar küçültücüdür!

 Allâh Azze akıl ve fikirler versin!

Talu’ya göre Mehdi Aleyhisselam gelmiş, “ortaya çık!” emrini bekliyormuş!. Yâhu neye bekliyor, ortaya çıkacağı zaman niye gelmiyor?. Evi barkı nerdedir, yanında kimler vardır, ne yer ne içer?. Neden gizlenir, nasıl gizlenir, kimse neden görmez?. Dünyâ istihbârat teşkîlâtları ve Şam Şeytanı Beşşar bilmem kimin eli kanlı “muhâberâtından” kendisini nasıl muhâfaza eder?. Zamanı gelmeden neden beklemededir? Acelesi mi vardır, hâşâ?. Şeyh-i Ekber (!) ve Mürşid-i Şevket Nâzım Kıbrısî Hazıretlerine göre 1400’de mutlaka gelecekdi, gelmedi!. 34 sene geçdi hâlâ ortalıkda yok!. Ammâ gelmiş ve Yemen’de bir mağarada beklemedeymiş!. 34 senedir mağarada!. Yahu yüksek zevât-ı zerzevat, Mehdi Aleyhisselam’dan mı bahsediyorsunuz, yoksa PKK’lılar gibi mağaralarda (tevbeler olsun Yâ Rabb) şey peşindeki teröristden mi? Hâşâ ve kellâ…

Allâh Azze’nin Mukaddes ve Mutlak Hakîkat olan Dînini maskara etmeyin, sürünür ve çarpılırsınız!

Şu zaman gelecek, şurada saklı, şuradan geçdi, şurada kayboldu, geldi geliyor, mağarada, yok çatıda, yok tarlada, yok havada!

Tevbeler Yâ Rabb!

Yâhu bu adam ve madamların akıllarından zoru mu var?!

Mehdi Aleyhisselâmın Rabbi, onu ne zaman ve nereye gönderirse, “alâ re’s-i ve’l-ayn” dersin, O’na yetişirsen, “emret Sultanım, biz günahkârları da hizmetine kabûl buyur!” dersin, iş biter!

Nedir bunca laf, mâlâyânî, dedikodu, uydurmalar, üfürmeler, sümkürmeler?

 İğrendiriyorlar ve kabak tadı değil, abdesthâne kokuları yayar oldular ve mideler bulanmaya başladı!

Cübbeli güldürü san’atkarı da, ötekilerin tam tersine, “570 sene sonra Mehdi Aleyhisselâm’ın geleceğini!” üfürüklüyor!. Sanki adama vahiy geldi!. Talu ile pay edemedikleri de bu!. Talu’ya göre “geldi, beklemede, huruç emri geldi mi saklandığı yerden çıkacak;” Cübbeli (mat.ak) ustasına göre ise, “hayır, ortada yok, 570 sene sonra gelecek!.”

Ayını, gününü, saatini, dakikasını ve saniyesini de söyleseydi de, merakdan geberenlerle aklını oynatanlara terahhum eyleseydi!

Ey, ehl-i tasavvuf (!) mes’ulsünüz topunuz da arkadaş!.

 Bu işler ayağa düşürülecek çocuk oyuncağı değil, çarpılır ve sürünürsünüz!

 İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Fârûk-i Serhendî Kuddise Sırruh Efendimiz Hazretlerinin ifâdesiyle “Şerîata kıl kadar muhâlefet!” herkesin anasını da babasını da hüngür hüngür ağlatır; ve iki cihanda süründürür! Bizden söylemek…

Akıllı olan kurtulur, hiç kimse, Şeriat önünde işkembeden atmasın, kılı kırk yararak ve bir değil; bin düşünerek konuşsun, akıllı olsun!

Sadede şürû’ etdikde:

T.C. ve onun yavrusu Kıbrısın, yani onun da  Nâzım Dedesinin adası hâriç, dünyânın neresinde ve zamanın, hangi taş devrinde ve hangi ülkesinde, böyle “Doğmaklı, doğurmaklı, kutlanmalı, kurtlanmalı haftalama ve yaftalamalar!” piyasaya sürülmüşdür!?

Allâh’ın Rasûlü Aleyhisselâm, şöyle dedi mi:

 “- Politikalarınız nasıl münâsib görürse, Allâh’ın evi olan câmilerin dışına; ve benim hicretimi esas alan zaman başlangıcınızı atıb, haçlı uldurması zaman ayarına fırlayın! Salonların, meydanların, bilmem nerelerin sahnelerine, eti budu ve vücud münhanileri meydanda olan müştehâd, bîkes ve garib kızları, saçı-başı ve gerdanları açık olarak çıkarın; ve o rezil mekânlarda, o zavallı kızlara ilâhîler söyletme perdesi altında muganniyelik ve oğlanlara da zennelik yaptırın, buna benim rızâm var!”

Hâşâ ve kellâ… Sonsuz kere hâşâ ve kellâ!

Bu ne rezâlet ve hıyânetdir?

Bunlar Şeriat’a aslâ sığmadığı içün, gerçek ve hakîki tasavvufun da böyle hokkabazlıklarla kat’iyyen alâkası olamaz… Bunların topu da, rezilliğin, kepâzeliğin ve Dîn ile , Şerîat ile, Allâh Rasûlü ile istihzâ ve onları tahkîr etmenin sinsi fırıldaklarıdır; ve Allâh’ın Dînini, Ecdâdın işgâldeki câmilerini ve mukaddes mekânları boşaltarak, koyun sürüsü gibi gördükleri ehâli ve milleti, mülevves sahnelere ve varyeteciliğe çekmek münkirliğidir…

İşte bunlar gibi düzinelerce rezaletin, doğurucu ana rezâlet merkezi, Velâdet-i Nebeviyye’yi, islâmî zaman ve mekânlarından, gayr-i islâmî fısk u fücûr zaman ve mekânlarına (eksen kaydırması) ile çekmek; ve o mukaddes zamanı, bu kabil mülevves zaman ve mekânların hâkimiyyeti altına sokmak ihânetidir!

Laik ve dembokrat bir sistem, Allâh Azze’nin Dîni, nizâmı ve sistemi ile alâkalı zerre kadar bir noktaya el atamaz, burnunu ve bir yerini oralara sokamaz, Onun tepesinde “astığım astık, kestiğim kestik” havaları ve diktaları ile tepinemez, şirretleşemez ve efelenemez; mihrablara imam, minberlere hatib tayin edemez, bayram ve seyranlarına (rasat-masat) hesablarıyla nokta kadar karışamaz! Karışırsa, her söyleyib yapdığı keenlemyekündür, yok hükmündedir vesselâm!

Mes’ullerinin encâmı, Mahkeme-i Kübrâ hesablaşmasında, son derece fecî’ olacakdır…

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 17.05.2013)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir