(5) Bel’am Ve Çömezlerin Müfessîr Ve Şeyhülislâm Düşmanlığı!
28 Ocak 2017
(1) Karaman’ın, Nâdir Şâh Câferîliğini Parlatma Projesi!
27 Şubat 2017

BEL’AM VE ÇÖMEZLERİN MÜFESSÎR VE ŞEYHÜLİSLÂM DÜŞMANLIĞI!

(6)

Ahmed SELÂMÎ

 

Gerek Merhûm Şeyhülislam ve gerekse Merhûm Müfessir, Türkiye’de her tarafın darağaçları ile dolub taştığı o gözünü kan bürümüş Şefokrasi’yi; ve bütün müessesât-ı dîniyyenin moğol vahşetinden bin beter târ ü mâr edilerek ezanların bile 18 sene yasaklanarak susturulduğu o cihanda eşine rastlanmaz vahşet devirlerini görmüşlerdir… Şimdiki ma’lûm muhallebi ve cumhuriyet veledleri, bu 500.000 kişinin şapkaya ve Allâh’sızlığa karşı çıkdıkları içün kellelerinin koparıldığını veya kurşuna dizildiklerini bilmezler! Bunun içündür ki,  edeb yoksunu nazarlarında, bir tek (Osmanlı ehl-i sünnet âliminin) ne demek olduğunu takdîr edecek hassâsiyyet-i îmâniyyeye rastlanılamaz…

İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan gâvurlarının Anadolu’dan kovulmalarından daha birkaç ay geçer geçmez başlıyan o “kovulanlara benzemek=teşebbüh”;  ve bu uğurda girişilen ve adına da “inkilâp” denen ve Anadolu milletini bilhassa “Müslümanlık’dan” çıkararak Haçlılara benzetme zorbalıkları, evet bu uğurda o “Yunan harbinde can veren 10.000 mehmedçiğin bütün hısım akrabalarından 50 kişiyi” de ipe çekerek “soykırım=tenkîl” fâciası irtikâb etmişdir…

Çok mu abartdık?

Vesikamız ise aşağıda gelecek!. Cumhûriyetçilerin “Gülşen Hamamı Bülbülü olmakla meşhur” ve Cibâli imamının da oğlu olan ve cenâzesi 1970’lerde hiç sevemediği Sultanahmed Câmi-i şerîfinden kaldırılan ve bizim de uzakdan seyretdiğimiz Falih Rıfkı Atay (YATAY)ın kaleminden:

“İrtica ile boğuşmanın istilâyı söküp atmakdan daha lâzım ve zor olduğunu belirtmek isteriz. Onun içindir ki, Kurtuluş savaşındaki (10 bin) can kaybının 50 kat fazlasının irticâ ile savaşda verildiğini hatırlatmak gerekir.”

(Falih Rıfkı Atay, Eski Saat, s.330)

YATAY hatırlatır da cihan hatırlamaz mı?

İşte “kurtardık” dedikleri vatanı haçlılardan mı, yoksa Anadolu yerlisi müslümanlardan mı “kurtarmış” bu Avrupa ajanları, işte bin vesîkadan bir teki!. Yunan harbinde de İngiliz parmağında hangi (senaryo)ya göre harbler yapılıb, kimler rütbe almış; kimler kırdırılmış ve kimler ipe çekilerek hangi milletin hâkimiyyeti içün hangi millet “soykırımla eritilmiş”, bunları resmî İngiliz târîhi yazamaz!. Hakîkî târîhi iyi okumak lazım!.

Sadede şürû’ etdikde, YATAY Fâlih Rıfkı’nın hesabı, Kamal  Paşa’nın hesabıyla yüzde-yüz aynıdır. YATAY’a göre hesab yaparsak: 10.000X 50=500.000 yapar. Yani İnkilâp denen ve milleti millet olmakdan çıkarmak üzere irtikâb edilen şeyler uğruna, bu memleketde 500.000 kişinin kanına girilmiş, kâtili olunmuş, Yunan Harbindeki her şehid mehmedçiğin hısım ve akrabasından 50 (elli) kişinin de içdeki haçlılar tarafından canına kıyılmış, şehîd edilmişdir…

15 Temmuz’da da bu senaryo tekrarlanmış, milleti “soykırımla eritmek” istiyen içdeki İngilizler kaybetmiş; fakat masada gene kazanmışlar ve katletdikleri Anadolu çocuklarına “Dembokrasi Şehîdi”  köprülere “Dembokrasi Köprüsü” meydanlara “Dembokrasi Meydanı” ve bilmem nerelere “Bilmem Nere Bilmem Nesi” dedirtmeye muvaffak olmuşlardır!.

93 yıl dağ taş, cadde meydan, mekteb kışla nasıl “cumhuriyet” isminden başka isim taşımamışsa, bugün de “dembokrasi” isminden başkası sanki haramdır; ve “2500 yıllık 16. Devletiz” diyen hava sıkanların târîhi de, işte böyle tenâkuzlar, tezatlar ve maskaralıklarla doludur!

Osmanlı ulemâsına bilmem ne hokkasına batırıb çıkardıkları dilleri ile sürtünenler, binde birini bile daha yazamadığımız nice rezillikleri, hakkıyla  ve müslümanca bilib, hangi çukurlaşmalara daldıklarını acebâ görebiliyorlar mı!?

Şimdi sadede gelerek, “Gülşen Hamamı’nın Göbektaşı’nda şakıtılan bülbülün” yani  YATAY’ın hesâbını, Kamal Paşa’nın hesâbıyla karşılaştıralım!

Şekerbank’ın (Ekim-Kasım, sayı 156 numaralı) “Şeker Çocuk”  isimli mecmuasının 8.sahîfesindeki şu satırları okuyalım:

“Bir gün Mısır’da bağımsızlık da’vâsı için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal’i görmeye gelmişti.

Kendisine:

“-Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?” diye sordu.

Olabilecek şey değildi ama, insanları yoklamayı çok seven Mustafa Kemal:

“-Yarım milyonunuz (500.000 kişi) bu uğurda ölür mü?.” Diye sordu.

Adamcağız yüzüne bakakaldı:

“-Fakat Paşa Hazretleri! Yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var?. Başımızda siz olacaksınız ya…”

Mustafa Kemal:

“-Benimle olmaz Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman beni ararsınız…”

Sevdiğimin “Yurtda sulh cihanda sulhu!”

Nasıl?

YATAY Fâlih ile dikey Paşa’nın hesâbı bir tek sayı farketmeden aynı…

500.000 kişi…

O zamanlar Türkiyenin nüfûsu 10 milyon… 500.000 kişi 20’de bir yapar ki, cihan târihirde bir rekor da sayılır!.

 Kendi kendisini kurtarmak içün kendisinin 20’de birini yiyen ve yok eden sanki Kaf Dağı arkasındaki masallar ülkesi!!!

Dile kolay!. Erzurumda şapkaya muhâlefet etdi diye ihtiyâr bir kadın olan “Şalcı Bacı” bile darağacında salben can vermedi mi?.

Rize, denizden top atışları ile dövülmedi mi?. Nice vilâyetlerde camekânlı seyyâr simitçi tezgâhları gibi can alma sehpaları kurulmadı mı?

“-İhtimal ki çok kelleler alınacakdır!”

Diye bunun ilânı bile yapılmadı mı?…

Kemah’lı İbrahim Hakkı Efendi nâmındaki  Hoca, üç Ali denen kirâlık kâtillerin idâm karârından bir hafta evvel vefât edib defnedildiği halde, mezârından çıkarılıb “idâm kararını infâz” içün dünyâ târihinde eşine rastlanmayan bir vahşet ve kana susamışlıkla, cesedi darağacına çekilip asılmadı mı?..

“-KANLA irfanla kurduk biz bu cümhûriyyeti!”

 Cümlesi (nısrâı değil), bugün hâlâ CHP, İslâm düşmanı ve ulusalcı cebhelerde hem de “10. Yıl marşı” olarak damara basmak içün cıyaklatılmıyor mu?

Bu CHP ve ondan fırlama parti-pırtılar, ulusalcı, kemalist, atatürkçü, çağdaş, yoldaş, kandaş ve yandaş sürüler, oy istemek içün bu milletin değil de cihânın bile yüzüne acebâ nasıl bakıb “insanız” diye gezebiliyorlar?

Büyük Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, nice ulemânın sindirilib susturulduğu işte o (kan-revân) devirlerinde yaşadı!. Mısır’dan gelen ve “Mısır’a da gelib aynı inkilapları yapsanız” yollu yaltaklanan ve kasvereden (aslandan) kaçar gibi Kur’an-ı Kerîm’den kaçan yaban eşşeklerine Paşa’nın, “Kelle vermeye hazır 500.000 adamınız var mı?” dediği günlerde yaşadı! Şimdiki yumuşakçalar bu “ulemâ düşmanı nevzuhûr nankörler”, o zamanki vahşet sahnelerini  hayâllerinde olsun beş dakika yaşamışlar mıdır?.

O zaman bu (edeb) tanımazlık, bu nankörlük, bu gıybetçilik, bu dedikoduculuk, bu ulemâ düşmanlığı, bu hoca kılıklı maskaralıklar ne?.

 Kim bu herifler yahu, nereden peydahlandı bu yaban otları?

O binbir çileyi göğüsleyen Merhûm Şeyhülislâm’ın tırnak ucu bile olamıyacak bu haddini bilmez, bastığı ve oturduğu yeri tanımaz adamlara, Merhum’un satırlarından biraz daha heceletelim:

“Mekke-i Mükerreme’ye Mısır’dan da’vetleri üzerine gitdiğim ve orada 5-6 ay nân ve ni’metlerine müstağrak olduğum sâbık Hicaz Melîki Şerif Hüseyin Hazretlerinin de pekçok def’a huzurları ile müşerref oldum. Fakat izzet-i nefsimi ihlâl edecek zerre kadar bir vaz’-ı temelluq göstermedim. Böyle bir hareketi kendim irtikâb etmekden şiddetle müctenib olduğum gibi, bana karşı yapanlara bile kızarım; ve ben, dünyâda ne ilmimle ne amelimle iftihâr etmeye kendimde hakk ve salâhiyyet görmediğim hâlde, bütün şedâid-i zamana rağmen izzet-i nefsimi ve metânet-i kalbimi bozmamış ve en küçük hakk ve hakîkât karşısında en büyük kuvvetlere ehemmiyet vermemeği meslek edinmiş olmakla müftehir bir adamım…”

(Yarın Gazetesi 20. Temmuz 1928)

Ekmek elden su gölden ömrünü İslâm’ı tahrif ve parti-pırtı goygoyculuğu ile geçiren bir takım hoca kılıklı câhil ve sonradan görme heriflerin ve Türkiye Gazetesi yazar-çizeri Yıldıray Oğur gibi adamların, bütün ömrü İslâm içün ve bu uğurda binbir ÇİLEYİ defetmekle ve dinsizlere ve “kamalistlere belâ olmakla” geçmiş bir adamın Hakk’a yürüyüşünden 63; ve yukarıdaki bu satırları kaleme alışından 88 yıl sonra Merhûm ve benzerlerinin yani  ULEMÂ (aleyhdarlığına ve gıybetine kıyâm etmeleri), tek kelimeyle asıl İslâmiyyet’e İHÂNETDİR!.

Dünyâda çanına ot tıkayacak gâvur mu kalmamış da, bu herifler belâlarını ararlar?

Rûhaniyyet ve himmetleri altında bulunduğumuza îmân etdiğimiz bütün ulemâ-yı İslâmiyye gibi Merhûm da,  bugün  kendisini, nasibsiz “muârızlarına” karşı hayâtında olduğu şekliyle gene bizzat kendi satırları ile kendisini müdâfaa etmekde; ve müfterîleri, tekzib etdiği satırlarıyla ve suratlarını da burunlarından yerlere sürtmektedir…

Tufeyliler (çanak yalayıcılar) şu satırları da okusunlar ve mücâhede, mücâdele ve da’vâ adamı nasıl olurmuş; kendisini esir edecek ve “istiklâl-i efkâriyye ve kalemiyyesine” kelepçe vuracak adamları reddetmek nasıl ortaya konurmuş; menfaat ve dünya rahatını tekmelemek nasıl isbatlanırmış, eğer zerre kadar nasibleri varsa, kör gözleriyle mühürlü kalblerini dağlıyacak şekilde görsünler:

“Şerif Hüseyin Hazretleri’nin matbuatda mücâhede-i kalemiyye hayâtına avdetimi münâsib görmemeleri gibi istiklâl-i efkâriyyeme taallûk eden bir sebeble, kendilerinden müsâade alarak HİCAZ’I TERK ETDİM…”

(Yarın Gazetesi 20. Temmuz 1928)

Kurbağaca konuşub yazan cumhûriyet veledleri, Merhûm’un bu satırlarıyla ne demek istediğini anlayıb, icâbetdiği gibi de derûnlarına mâledebilirirler mi, bu da apayrı bir mes’ele… (Kurbağacasıyla sorun!)

Merhûm’un ALLÂH AZZE yolunda çekdiği çilelerin BİNDE BİRİNİ çekmeyi bırakın, hayâl bile edemeyen nankör ve asl inkârı içindeki yobazlara, gene Merhûm’un şu satırlarını gözlerine sokarak okutalım:

Mısır’a avdetden sonra yalınız hastalarının adedi 6-7 taneden eksik olmayan efrâd-ı âilemle berâber 7-8 ay tam ma’nâsıyla kuru tahta üzerinde bir hayât-ı zarûret geçirdim. Mahdûmum da orada esirfirâş (yatalak) olduğu içün yalınız başıma hem hastabakıcılık yapdım, hem de Mısır’ın o zamanki kemalist matbuâtı ile mücâdeleden fâriğ olmadım. Fakr u fâka sâikasıyla Melik Fuad Hazretlerine yahud Mısır’ın ümerâ ve ağniyâsından bir ferde ilticâ etmedim. Etdi isem söylesinler! ALÇAK İTTİHADÇI PAŞASINDAN duyduğum “diz öpmek” ne kelimedir, nasıl bir ta’birdir?.”

(Yarın Gazetesi 20. Temmuz 1928)

Cumbokrasinin laik dembokratları içinde çalkalana çalkalana onlara benzeyen “Taşkafalı parti goygoycusu hoca kılıklı yobazlar; mütecâviz, müfterî ve gıybetçiler” bu derekelere düşmeyib, iftirâ atmadan da adam gibi yollarına gitseler; ve hangi tâğûtun yolu ise oralarda paspaslıklarına devam etseler, bizi hiç de alâkadâr etmiyecekdir!. Ancak, binbir çile çekerek bizlere din-i mübîn-i İslâm’ı emânet eden  büyük âlim, velî ve kahraman Zevât-ı Kirâma, bilmem ne hokkasına batmış kulaçlık dillerini çıkarınca, bizim bu haksız manzara karşısında susarak “dilsiz şeytan” olmamız; ve o zevâtın üzerimizdeki hakları sebebiyle, vefâsızlık ve hatta edebsizlik derekesine düşerek hukuklarının müdâfaasında lâzım olan tavrı almamamız, şerefsizlik ve alçaklık bilinmelidir…

Merhûm, başka makâlelerinde de, Mısır’a avdet etdikden sonra, Mısır matbuâtının derhal aleyhine geçerek gene “iftirâ, yalan ve uydurmalar” kusmaya başladığını yazar; ve bugünki nevzuhurların yapdığı gibi edebsizlikler aynen devam eder… Mısır münâfıkları: “Kamal Paşa’nın i’dâm fetvâsını veren Şeyhülislâm Sabri gene Mısır’a geldi” diyerek azıb tozarlar…

Türkiye Gazetesi yazarı ve Merhûm’a iftirâ etmekle sâbıkalı Y.Oğur’a bu mevzu’ ile alâkalı verdiğimiz cevablarda daha teferruatlı ma’lûmât vardır…

Merhûm, âilesinin bu kadar muzâyakada olduğu hâlde bile mücâhedesini durdurmaz ve o da matbuât yolu ile muârızlarına hakketdiği cevabları, onların utanmaz suratlarına yapıştırarak, o insî şeytanları susmaya mecbûr eder… Halbuki M. Kamal’ın i’dâm fetvâsının kendisi tarafından değil; Kıymetli Şeyhülislâm’lardan Dürrizade Merhûm tarafından verildiğini vesîka çapında isbatlar…

Mısır Matbuâtının maksadı, İngiliz kafalı ve hoca kılıklı iblislerle, gene İngiliz beyinli kalem eşkıyâsı kefere ve fecerenin, iftira atdıkları Mustafa Sabri Efendi Hazretlerini, o zamanlar Mısır’lılara “müncî” diyerek çok reklâmı yapılan Kamal Paşa üzerinden onlara sevdirmemek ve ondan uzaklaştırmakdır…

Mısır’ın laik, dembokrat ve cumbokrat bozuntusu tezgâhlarından geçerek küfre yamanmış ve paspas olmuş süfehâ ve küferâ alçakları, en nihâyet kancıklıklarını i’tirâf etme merdliğini gösteremeseler de, kuyruklarını kısarak hırlama ve anırmalarına son vermiş ve sessizliğe gömülmüşlerdir!.

Türkiye’de de gramajına bakmadan “tezellül ve temelluqun” pençesindeki bir takım yavşak kriptoların, Dünyâ’ya meydan okuyan bir allâmeye uyuz hımarlar gibi sürtünmeleri, elbetde haketdiği cevabı alacakdır!. Bunu Merhûm, kendi satırları ile vermeye şöyle de devam buyururlar:

………………………..

“İşte burada da birçok mülûk ve ümerâ isimleri tâdâd etdim ki, kendileri lehülhamd hayatdadırlar. Bende tezellül ve temelluqun şâibesini görmüşlerse hakk-ı şehâdet nâmına söylesinler! Kardinâl Gasperi Cenabları da berhayât olmalıdır! O da söylesin ve isterse beni tekzîb etsin!”

(Yarın Gazetesi 20. Temmuz 1928)

Türkiye’de kim ki sâmîmî “Ehl-i Sünnet Müslümanlığı” da’vâ ediyor, çenesine ve kalemine balyoz indirilecek nice “belhum edâll” ve Kur’ân-ı Azîmüşşân ta’bîriyle “kasvereden kaçan yaban eşşekleri” gibi Şerîat’dan kaçan nice “müslüman kılıklı” eşkıyâ varken; tutar da, “âlem-i Berzâh’a” intikâl ederek, müdâfaasız kalmış “MÜSLÜMAN BÜYÜKLERİNE” dil uzatır, bu diller behemahâl kesilerek bu hâinler mutlaka susturulmalı ve hizâya getirilmelidir… Bundan kaçanlar, “cebheden kaçan” firârîlerden başka bir şey de olamaz… Bu ise, ötekilerin cürmünden de beter  bir cürümdür; ve bunları, Merhûm Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ile Merhûm Müfessir Muhammed Hamdi Efendilerin rûhâniyyetleri iki cihanda da rahat bırakmıyacak; ve bu mücrimler onların yüzlerine ebediyyen bakamıyacaklardır!

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 06.02.2017)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir