(3) Bel’am Ve Çömezlerin Müfessîr Ve Şeyhülislâm Düşmanlığı!
25 Ocak 2017
(5) Bel’am Ve Çömezlerin Müfessîr Ve Şeyhülislâm Düşmanlığı!
28 Ocak 2017

BEL’AM VE ÇÖMEZLERİN MÜFESSÎR VE ŞEYHÜLİSLÂM DÜŞMANLIĞI!

(4)

Ahmed SELÂMÎ

Bugünki echel-i cühelâ veya ekfer-i küferâ takımları ise, bu 3 noktada karın ağrısına sâhib olub, Şeyhülislâm Merhûm’un satırlarını kendi önlerinde bir mânia gibi gördüklerinden, onu ortadan kaldırmayı yani te’sir ve nüfûzunu kırmayı, yukarıdaki gibi “iftirâ, yalan ve uydurmalarla” yürütecek; ve Merhûm’u i’tibardan da düşürerek bel’amlıklarını böyle yürütmek istiyeceklerdir…

 Türkiye Gazetesi’nin “Yırtılay Oğur’u” da, 2 sene mukaddem aynı iftirâ ve hakâretlerle Merhûm’a hucûm etmişdi!..

Bu noktaya ileride tekrar döneceksek de, şimdi başdaki yâvelere atf-ı nazar edelim!

Cennetmekân içün (hâşâ min huzûr) “Hangi mıntıkasından”  düzdüğü apaçık ortada olan; ve şu çayocağı üslûblu “Şeroçak” senaryolarına, aklî melekeleri yerinde olan hangi mahlûk inanır?.

Cennetmekân Abdülhamîd Hân:

1) Devrindeki iki “büyük meşhûr âlimi” tanımayacak ve “bilmeyecek”  kadar, demek ki İstanbul’un ve dünyânın dışında, fezâda bir seyyârede yaşamaktadır!. Dünya çapında istihbârâtı olan bir Sultân, üstelik de yıllarca huzûrunda “Huzûr Derslerine” iştirâk eden Mustafa Sabri Efendi Hazretlerini tanımıyacak, bilmiyecek!!!

Bu nasıl milleti aldatmak ve onların akıl ve mantığını yok farzetmekdir ki, pes!

“Kedicikli köyün” kavalcı patronuna hass uçkur mantığı bile, müfterîlerin bu manzaralarına sâdece tükürür!

2) Sultan Hazretleri içün bir de, “Nerden bilebilir ki, gaybı Allâh Azze ve Celle bilebilir!” diyerek, bir akâid kânûnu bile (!) ortaya atılıyor!. Gûyâ bu doğruyu, muhayyel isnadlarına delîl yapacak ve sanki iddialarını böylece isbât etmiş olacaklar!. Bu gülünç mantıkla Padişâh Hazretlerinin, “gâib âleminde” bulunan iki âlimi  bilemeyişi ma’zûr gösterilib, onları bilmesine “O’nun beşerî kuvvet ve kudretinin dışında bir keyfiyet” denecek; böylelikle de bir taraf berâet ederken, öteki tarafın da cürmü isbatlanıvermiş ve mahkûm edilivermiş (!) olacak!!!

İşte seyretdiğimiz akıl, mantık ve muhâkemenin ele alınmaya değmiyecek kadar sıfır altı vaz’iyyeti bu!

Öyle ya, bu ik âlim, âlem-i şühudda bulunmamakda, âlem-i gaybda berhayât olduklarından, göze aslâ görünmeden  ve cinnîler gibi insan gözünün kudreti hâricinde yaşadıklarından (!) Hazret-i Sultân’ın ilmi dışında varlık sâhibidirler; ve bu da gaybî bir keyfiyet oluvermekle, ancak Allâh Azze’ye ma’lumdur!!!

Akıl, muhâkeme  ve mantık cevherinin bu derece felç oluşuna bakınız!. Ve bu makûle adamlar, millete “Vahyin rejim ve sistemini”  anlatacak öyle mi!?. Anlatmak değil, evvelâ kendileri bunu anlamaya öylesine uzak ve nasibsiz olduklarındandır ki, süflî ve küfrî dembokrasinin parti-pırtı kuyruklarında, politikacı peşlerinde mehddahlık  perendesi atar; ve milleti de böylece idlâl ederek cehennemi istikâmet verirler!.

Aman Yâ Rabb!

3) Muhâkeme iflâsına bakınız:

O iki âlim, “gayb âleminde” bulunduklarından (!) Sultân’a ma’lum olmamaları hasebiyle “Saraya davet edilememişlerdir”; öyle ise, (sulanmış mantığa dikkat) Sultan Hazretleri onları “Sarayındaki şûrâya da’vet etmemekde ciddî bir ma’zeret” sâhibi bilinmelidir!!!

4) “Bu Büyük adamlar”, gayb âleminde olmaları hasebiyle Sultan Hazretleri tarafından mechûl birer mahlûkdurlar; dolayısıyla şûrâya davet edilmemelerine içerleyib=alınmışlardır; sonra da tezvirât yapıb bunu Sultân Hazretleri aleyhinde kullanarak çocuklaşmaları, belki de bebekleşmeleri (!) ve Hakan Hazretleri aleyhinde şeytanlaşmaya (!) başlamaları ne “büyük anlayışsızlık ve ihânetdir!!!”

Buyrun! Koskoca Mustafa Sabri ve Muhammed Hamdi Efendi Hazerâtı gibi Zevât-ı Kiram’a isnâd edilen suça bakınız; ve onları, böyle incir çekirdeğini doldurmayacak kadar abes ve muhayyel bir bahâne ile, o KOSKOCA HALÎFEYE düşman olacak derecede basit, çayocağı dedikoducusu göstermesi, (Şeroçak) makûlesinin iptidâî kafa yapısı ve düşüklüğünü göstermesinden başka hiçbir delâlet de ortaya koyamaz…

Bugünün “ehl-i sünnet” hocası gibi görünen hoca bozuntularının, (akıl, muhâkeme ve mantık) cevheri; ve ahlâk, edeb ve da’vâ dereceleri işte bundan ibâret!

Memleket, 4 dış, 1 iç, 5 tarafdan Yahudi-Haçlı gâvurlarının çemberine alınmış, “ham softa kaba yobaz” takımlarının sıkıntısı ise adam harcamak… Hayır, biri 1942’de, ötekisi 1954’de Rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş; ve binlerce çileye îcâbında yâd ellerde göğüs germiş, o iki (ehl-i sünnet) âlimini hiçbir vesîka ortaya koyamadan, sokak ağzı ve çayocağı zevzeklik ve gerzekliğ eline vererek, iftirâ ve uydurma çemberiyle kuşatmak ve karalamak… Ve zerre kadar da îmân ve edeb sancısı çekmeden, zımnen: “Aman bunlardan ırağ olun, eser ve fikirlerine de dokunmayın, yanarsınız!”  mesajını da (yılışık bir dost yüzüyle) üfürmek…

Binnetîce, son devrin ulemâsını, (ademe) mahkûm etmek…

 Sonra da, onlardan münhâl kalan makâmlara, i’rabda yeri olmayan bu adam ve madamların fuzûlî şâğil olarak oturmaları; ve kendilerini, “Kâinâtın İmamı” kabilinden DEV soyunun cinnîleri gibi görüb, şişdikçe şişmek ve şımarmak…

Bunun arkasından da, gelsin 15 Temmuz felâketleri…

Binlerce nefrin!

İyi de, bunların, hangi çıfıtların, hangi mıntıkasına şifâ olacağını, bu akâid ilimleri beyin ve kalbinden sökülmüş ehâlî nereden görüb bilebilecekdir!?.

 Bu kabil Osmanlı ulemâsıyla selef-i sâlihîn  âlimlerimizin değil de, bunları devamlı silmek ve yok kabul etmek cinâyeti işliyen ekran şeytanlarının; yani bugünün Oryantalist Çömezi ilâhiyât baykuşlarının “küfür ve şirk dolu i’tikadlarını” mı, bu millet dîn diye, (hâşâ) kabûl edecekdir?.

Âkif denen herif, HÂKÂN-I Cennetmekân Hazretlerine: “Kâfir, hayvan, ödlek, baykuş, kan dökücü ilâahırihî…” diye sövüb sayar ve demediğini bırakmazken, bu herifle o iki allâmeyi aynı kefeye koyarak; Sultân Hazretlerine karşı (edeb dışı) bir tek kelimesine rastlanmıyan Şerîat ulemâsına uydurma ve iftirâlarla bunca saldırmak, “îmân-ı şer’î sâhibi bir mü’min içün” aslâ düşünülemez, hatta bu muhâldir…

Gerek Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi Merhûm’un ve gerekse Müfessir Muhammed Hamdi Efendi Merhûm’un satırlarından bir tek îmânî mes’eleyi tahsîl eden bir adamın veya bizlerin, (âlem-i berzahda) olub kendilerini müdâfaadan âciz kaldıkları bir zamanda, onlara atılan alçakça iftirâ ve yapılan karalamalar karşısında susması, iğrenç bir alçaklık, ahlâksızlık, vefâsızlık ve nankörlük olub; aynı zamanda da bu, “haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmak” denâet ve fezâhatidir…

Bu iki Ehl-i Sünnet Kahramânı âlimin ve nice müslümanın, dünya şeytanlarının bizleri 5 cihetden kuşatdığı; ve esâret altında tutduğu böyle korkunç bir devirde beddualarını alan hoca bozuntuları, dü cihân bunun altından nasıl kalkabilecek; ve encâmlarının iğrençliği karşısında da, acebâ nasıl yerin dibine geçmeden durabileceklerdir?

Müteâkıb makâlâtımızda iktibâs edeceğimiz satırlarıyla isbât edeceğimiz vechile, Merhûm Şeyhülislâm’ın hayatda iken son derece salâbet-i dîniyye sâhibi ve aslâ eğilmeyen ve padişah da olsa “el etek öpmeyen”  DİMDİK DURUŞLU bir  şahsiyet oluşu, bütün muârızlarını deli dîvâneye çevirmiş, çene ve kalemlerini meflûc hâle getirmiş ve son derece de rahasız etmişdir. Bunun içün de kendisinin îmân ve fikirlerine tâkât getiremiyen muârızları, merhûmu altetmenin tek çâresini, ona hayatında da alçakça “iftirâ ve uydurmalar yamamakda” bulmuşlardır…

Son Osmanlı ulemâsı içinde, dinsizler, masonlar, ittihadçılar, cumhuriyet soytarıları, bâb-ı âdî homoları, (ham softa kaba yobaz muannidleri) ve münâfık sürfeleri tarafından en çok iftirâya uğrayan, birinci derecede Merhûm Şeyhülislâm Hazretleri; sonra da Büyük Müfessirimiz Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri olmuşdur…

(Mâba’di var)

(İlk intişârı: 26.01.2017)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir