Mîlâdî Yılbaşı Hristiyânî Kıymet Olub İslâm’a Savletdir…
Mehemmed SAFFET
19 Aralık 2019
-2- Noel, Yılbaşı, Silvester Ve Mîlâdî Takvim Rezâleti
25 Aralık 2019

CEDD-İ AZÎZİM BARTIN MÜFTÜSÜ

MUHAMMED RİF’AT EFENDİ HAZRETLERİNİ YÂDEDERKEN… (Kaddesallâhu Sırrahu’l-Âlî)

(2)

Ahmed SELÂMÎ (Dağıstânî)

 

Hicrî (21/ Şa’bân/ 1278 Cum’a Günü)=(21/Şubat/1862) de tevellüd edib, Hicrî (30/Receb/1351 Salı Günü)=(29/Kasım/1932’de)de [5] 70 yaşında olduğu hâlde vefât eden Merhûm Cedd-i Azîzim Muhammed Rif’at Efendi Hazretleri, Bartın ve Safranbolu’daki tahsîlini ikmâl etdikden sonra, 1882’de (20 yaşında) olduğu hâlde, evvelâ Fâtih Medresesine kaydolarak ilim tahsîline başlar… Buradaki hocaları bilhassa (Hacı Hâfız Emin Efendi ve Hakkı Efendi) merhûmlardır. Bu hocalarından icâzet aldıkdan sonra, daha üst ve ihtisas medresesi olan Süleymâniye medresesine devâm eder…

Süleymâniye Medresesinde ise en mühim Hocası Mürşid-i Kâmil Merhûm Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî (Kuddise Sırruh) Hazretleridir. Bu hocasından aldığı icâzeti ise, merhûmdan bizlere intikâl eden pek kıymetli bir hâtıra bulunmaktadır. [6]

Arabî ve Fârisîye mükemmel derecede vukûfu olan Merhûm Ceddimiz, Bursa Medresesi’nden de “Hamse-i Âmediye Ruûsu” almışdır. [7]

1895’lere doğru Bartın’a dönen Muhammed Rıfat Efendi Hazretleri, Ortamahalle mevkiinde “Zıyâiyye Medrese ve Câmii” nâmındaki külliyenin inşâına başlar ve 1317 (mîlâdî 1901)de resm-i küşâdını yaparak  buranın Müderrisi ve İdâre Âmiri olur; bir yandan da Bartın Müftülüğü münhâl olmadığından Bartın Rüştiye ve Îdâdîsinde Ulûm-ı Şer’iyye hocalıklarına devâm ederler…

Büyük Mürşîd Ahmed Zıyâüddîn Gümüşânevî Merhûm’un emirleri mu’cebince de, Bartın’da Hâlidî-Zıyâî usûliyle [8] tasavvufî çalışmaları idâre ile vazîfelendirilir. Dün olduğu gibi bugün de avâm-ı nâs, Mürşid-i kâmil (şeyh) Efendilerimizle onların taşradaki (Halîfelerini) karıştırmakda ve hepsine de (şeyh) deyib çıkmaktadır. [9] Cedd-i Azîzimiz Efendimiz de Hâlidiyye’nin Zıyâiyye kolu halîfelerinden olub, Cum’a ve Pazartesi geceleri “Hatm-i Hâcegân” [10] yoluyla da rûh ve ahlâk dünyâsının terakkîsi içün azimle çalışır; âlet ve âlî ilimlerde talebe yetiştirmiye başlar…

Şahsiyeti i’tibâriyle de ehl-i sünnet i’tikâd ve imamlarının ictihadlarına (kendileri Hanefî-Mütürîdi olarak) ciddiyyetle bağlılıkları, asrî ictihadları (teşehhîleri) birer dinsizlik vesîlesi görüşleri, vazîfedeki dikkat ve hassâsiyeti, ahdinde aslâ hulf etmemeleri, cihâd ehli olmakda aslâ fütûr getirmemeleri ve salâbet-i dîniyye ve celâdetinden, ciddiyyet ve disiplininden aslâ ta’viz vermemeleri, talebe yetiştirmek üzere inşâ’ buyurdukları “Zıyâiyye Câmii ve Medresesinin” tekâmül ve temâdîsinde gösterdiği cehd ü gayret ve hassâsiyyetleri gibi cihetlerde temâyüz edişleri, merhûmu tanıyanların müşterek ve ana nakilleri cümlesindendir… 1920’lerde Zonguldak ve havâlîsinin Fransız kâfirleri tarafından işgâl edilişleri sırasında Milis General Cevad Rif’at Paşa ile yapdığı sıkı işbirliğine ilerde temâs ederken de, bu hususlara inşaallâh bir çok hâtıra ile yer verilecekdir…

Rahmetli Vâlidem Sâlihat-ı Nisvândan Fâtıma Zehrâ Hanımın nakletdiğine göre çarşı-pazardan aldığı ve iştah çekici herhangi bir yiyeceği aslâ görünür şekilde eve getirmez, onu mutlaka kapalı olarak taşırlarmış… Geçdiği yolda oynıyan çocuklar mutlaka oyunlarını bırakır ve hemen tek sıra olarak dizilir ve Merhûm’un önlerinden selâm vererek geçmesini bekler ve “Müftü Babanın” selâmını hep bir ağızdan  iâde ederlermiş…

Merhûm Pederimden dinlediğime göre, bilhassa Abdülhamîd Cennetmekân zamanında kazâ kâim-i makamları, vilâyetlerde ise vâliler, dînî bayramlarda ve diğer ziyâret günlerinde, teşrîfât usûlü iktizâsı müftüler tarafından kabûl edilerek tebrîkât ve tes’îdâtda bulunulmakta imiş.  Ateist sisteme geçildikden sonra ise, müftülüklerin, rejimin ve iktidâr partilerinin oyuncağı ve sıradan maaşlı me’murları hâline getirildikleri; ve müesses rejimin emir erleri hâline inkılâb etdirildikleri; Osmanlı zamanındaki “Hademe-i Hayrâtın” da, Haçlı Batı’da olduğu gibi “Dîn Görevlileri” adı altında “Ruhban Sınıfına” döndürülüb sukût etdirildikleri bir hakîkatdır…

xO günlerdeki ta’lim-terbiye ve büyüğe hürmet ve ihtirâm düşünülünce, bugünki sistem ve rejimin “Ateist Felsefeli Millî Eğitim Tezgâhlarından” çıkanlarda, o zamanki terbiye ve âdâb-ı muâşeretin binde birinin bile kalmadığı görülmektedir! Hatta tam tersine, görgüsüzlük, düşüklük, çapaçulluk, küstahlık ve terbiyesizliklerin, vasatı kapladığı bir vâkıadır. Üstelik, ortada ihtirâm edilecek adam bile bırakılmadığı düşünülürse, Anadolu nasıl bir Moğol (veya dolaylı İngiliz) istîlâsından geçirilmiş; ve nasıl dînî ve aslî değerleri sıfırlanmış; ve “kültür emperyalizmi” denilen işgâl altında nasıl şahsiyeti kazınmış, bunlar, nefret, hayret ve dehşetle görülecekdir…

ZIYÂİYYE DERGÂHININ HIZMETLERİ…

Çocukluk ve bilhassa gençlik yıllarımızda, rahmetli Pederim Muhammed Seyyid Efendi Merhûm ile Bartın havâlisinde yağmur duâsı veya vaaz gibi vesîlelerle köy, belde, nâhiye ve kaza gibi yerlere giderdik. Her gitdiğimiz yerde, pederim yaşında veya daha da yaşlı ihtiyarlamış zevâta rastlardık. Bunların, “Zıyâiyye Medresesinde okumuş hatta bir kısmı icâzet almış, Rahmetli Ceddimizin talebeleri olduklarını” pederimden duyardım…

Bazen o ihtiyâr köylücüklerle 30-40 kişilik halkalar teşkîl edilir; ve onlarla merhûm pederimin akâid, fıkıh ve tasavvufî mevzu’larda ilmî sohbetler yapdığını, eski feyizli ve bereketli günlerini hasretle yâdetdiklerini hayret ve takdîrle dinlerdik…

Zâhirlerine bakıldığında üstü başı pejmürde, sıradan rençber denilebilecek o ihtiyâr köylücükler arasında, hiç beklenmedik öyle cevherler çıkar ve konuşurlardı ki, “tam bir ilim ehli” demeden edemezdik! Bunların kısm-ı a’zamı, şimdiki cumbokrat ve lâyıklıkçı ilhâdiyât pırasasörlerini ve politika emirerlerini, acemi ve iğreti duruşlu DİB’iş başlarını, (İlm-i Akâidi) bahsinde okutacak; ve evvelâ Kelime-i Tevhîdin ne demek olduğunu sıfırdan başlıyarak irşâd edecek derecelerde ilim, irfân ve ihlâs sâhibleri idiler! Sarf u nahiv gibi basit hususlarda ise, 10 üzerinden 2 numara bile zor alabileceklerinde şübhe edilemez!..

Reşid Rızâ’nın “Muhâvere”sini sâdeleştiren Haltettinin kaç gramlık Arabça bildiğini, Merhûm Sadreddîn Hocanın “Telfîk” ve sâir risâlelerini okuyanlar bile apaçık göreceklerdir! Osmanlı medreselerinde okuyanlar, edebli, muktedir, ciddî ve ihlâslı hocaların rahle-i tedrisinden geçmekle, zaten en büyük mazhariyyete nâil oluyorlardı… Dîn-i İslâm Moğol vahşetiyle darbelendikden sonra cemiyet dışına sürülen ve rençberlik yapmalarına rağmen adı geçen bu kabil zevât, okumuşlar ve mürekkeb yalamışlar arasında, en zeki, ihlaslı ve en sözü-sohbeti dinlenecek derecedeki bir zümreyi teşkîl ederlerdi!. Bunlar, şimdikilerin aksine, sûretleri ve kiliseden aparma doçent, prof, dekan ve rektör gibi uyduruk rütbelerle değil; “ye kürküm ye” demekden münezzeh (sîretleri),  rûh ve şahsiyet dünyâlarının yüksekliği ile hoca ve rehber zevât idiler…

Safranbolu’da bir ara müftülüğe ta’yîn edilen Merhûm Ahmed Ramazanoğlu ve Köprülü Câmii Baş imamı Mehmed Ramazaoğlu gibi pek çok zevât-ı Kîrâmın da, Bartın Zıyâiyye Medresesinden yetişmiş hocaefendiler oldukları bilinmektedir. Amasra’daki Fetih Câmii imâmı merhûm, Erbakan gibi “Laiklik İslâm’ın zâten içindedir, İslâm lâyik bir dindir, v.s.” gibi saçmalıyan müteveffâ Ş.Eygi’nin dedesi Ereğli’li Hacı Şevket Efendi Merhûm, Devrek’de (Hacı Kamçı) gibi pek çok Zevât-ı Kirâmın da, Bartın Zıyâiyye Medresesinde bizzat okumuş veya oranın ma’nevî bağlısı bulundukları sâbitdir…

Medrese, dergâh ve zâviyelerin lağvedildiği 1925 yılından sonra, bu insan (Ta’lim, terbiye ocakları; ve ehl-i hâl ve âlim yetiştirme) merkezleri târîhe karışmış; ve memleket de bugün, îmânî, ibâdî, idârî, siyâsî, ictimâî, iktisâdî ve ahlâkî bir çukura düşmüşdür!.. Puta ve heykellere tapıcılık, şirk tufânı, fâiz belâsı, uyuşturucu illeti, kullara tapma zilleti, her tarafı anaforuna çeken zinâ hastalığı, isrâf ve taknik oyuncaklar ibtilâsı, politikacı düşüklerin iğrendirici tefrîka ve tezvîrâtı, karı-koca gebertişmeleri, fettoşist sahtekârlık ve din tahrifçiliği ve haşhâşîlikler, kedicikli grupsex lânetlenişleri, erkekleşmiş ve kaşerlenmiş sosyetik karıları azdırıcı dernek ve neşriyât câhiliyyesi, enti püften boşanma ve ipsizleşmeler, soygun, vurgun, terör, anarşi, fitne, sû-i isti’mâller, sahtekârlıklar, cinâyetler, cinsî kudurganlık ve piç doğurganlıkları, haramzâdelik, politik fesâd ve bölünüb iftirâlaşma ve ihtiraslaşmalar,  âile fâciaları, homoluk, lezoluk, pezoluk, maarif saptırmaları, çoluk çocuğu câhiliyye arabları gibi büstler, resimler ve heykeller önünde yerlere kapaklayıb SECDE etdirmeler, mozolelerde animistce tekmil vermeler, emniyetsizlik, mahkemesizlik, adâletsizlik, ahlâksızlığın her türlüsü, bin türlü belâ ve musîbet, gökden sağnak sağnak yağar olmuşdur!

Allâh Azze daha da beteriyle imtihan veya terbiye veya tecziye eder mi, onu da O bilir!.

“İctihad Kapısını açıb İslâm’ı güncelliyoruz, 15 asırlık dîne bağlı olanları ve 1000 yıllık ecdâdı KÖR TAASSUB ve mezhepçilik peşindekiler!” diyerek karalar ve sıfırlarsan; Allâh Azze ve Celle’nin DÎNİ’ni, keyfe, nefse, şehvete, sisteme ve “Haçlı-yahudi ortak, dost ve müttefiklerin” dişine göre cıvıtıb diyalog herzeleriyle de halt etmeye (karıştırmıya) kıyâm edersen; ve iç ve dış gâvurun istediği sulandırmalara giderek İslâmiyet’in îmân, amel, ahlâk, âile, idâre, velâyet-i amme, helâl-haram, mahremiyyet, iffet, selefe bağlılık, hukuk ve fıkıh kânunlarını, ticâret ve kazanç nizamlarını karartmak, muattal (ölü) bırakmak ve aşağılamak içün elinden geleni ardına koymaz; ve zerre kadar ehil olmadığını görmeden en hassas ve mes’ûliyyetli din mevzularına tırnak atar veya tekme sallarsan, bugünleri mumla aramak çok yakındır!

“Devrimler, devirimler, muâsır mimsiz medeniyet seviyeleri, kabuklu haçlı seciyeleri ve kıbleleri, çağatlama atmaları, reform-deform-revizyon ve ictihâd kapıları” diye diye, işte bir asırlık istatistiklerin hudud tanımaz rezâlet ve felâket manzaraları!..

“Yeni Türkiye” küllemesiyle bütün bunları örteceğini sananlar, bu memlekete en büyük hâinliği yapmış olacaklarını en kısa zamanda anlıyacak; ve son pişmanlığın fâide vermiyeceğini de çok iyi göreceklerdir. Ancak o zaman, olan halka ve memlekete olacak; ve “Ba’de Harabi’l-Basra” demenin tam yeri gelse de, kârı hiç olacakdır!

O Zıyâiyye Medrese ve Dergâhının adam etdiği Bartın da, her taraf gibi bugün, küfür, şirk, fısk ve nifâk, v.s.’den hissesini almış; ve RAKI denen zıkkımın istihlâkı ile sarhoş hezeyân ve gaseyânı istatistiklerinde, Türkiya’nın hatırı sayılı  merkezlerinden biri hâline getirilmişdir!. “Muhammed Rif’at Efendi GİTDİ, Bartın BİTDİ” sözü tam bir hakîkatdır…

Elyevm, Bartın “Zıyâiyye medrese ve dergâhından” yetişmiş, hayatda hiç kimse kalmamışdır. Arkalarında namaz kılınabilecek Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat i’tikâdı, ameli, ahlâkı, terbiye ve görgüsünde adam bulmak, nerede ise mümkin değildir! İstisnâlar her zaman her yerde bulunsa bile, bunlar (kâideyi bozamaz!)

HUDUDLARDA BİN TÜRLÜ MÜŞKİL, İSLÂM’IN USÛLÜ (ÎMÂNI) TÜKENİB GİTMİŞ, İRİLERİNİN LÜKSÜ VE  SIKINTISI İSE, “İCTİHÂD KAPISINI  AÇMAK” VE DÎNİ TAM BOZUB ÇÜRÜĞE ÇIKARMAK!

Hele bugün, “ictihâd kapısı açılmalıdır, İslâm güncellenmelidir, ictihadlar değiştirilmelidir, 14-15 asır evvelki hükümlerİ KALKIB bugün uygulanamazsın” diyen baş politikacılardan; düzenin imam liselilerine, ilhâdiyât fakültelerindeki oryantalist çömezlerden imam liseli gazeteci yamaklarına; ve DİB’iş me’murlarından ham softa ve tarikat istismarcısı meczublara kadar sokak-meydan ve ekranlardan geçilmiyor!

Bunlar ve niceleri, “15 asırlık Ehl-i Sünnet usûlündeki nebevî İslâm’ı Beğenmiyen ve dinlerinden utanan”, ezik ve (aşağılık hissi=complexe d’inferiorite) çukuruna düşmüş, yamuk mantık ve akıl zevzekliği içindeki nevzuhurlar…

Bunlar, hangi başı boşluğu, lâübâliliği ve hatta hangi din ve selef tanımazlığı ortaya koyacağını ve dolayısıyla İslâmiyyet’in içini boşaltıb onu muharref nasrâniyete ve yehûdiyyet’e nasıl çevireceğini görüb hesâb edemiyen, aklı politika şirkinden başkasına çalışmıyan kuş beyinliler olabilir mi?!.

Veya bunlar, iyi, hem de çok iyi hesâb ederek, mukaddes dînin kökünü kazımakla muvazzaf, onun yerine beşer aklı ve nefsini oturtmakda mâhir, “Müslüman kılıklı oryantalist Truva beygirleri mi?”

Bugün bunlar, (Haltettiniyye mezhebi veya târîk-ı telfîkiyyesi) çalışanları ve misyonerleri olarak her tarafı istîlâ etmiş; ve sinsice “Dinde terör” estirmiye de başlamış, yoksa  resmî ruhbân sınıfı mı?…

Tâğûtî lâyik cumbokratik sistemler, Osmanlı zamanında “Hademe-i Hayrât” denilen Müslümanlık hızmetlilerini de, “Din Görevlisi” adını verdikleri “ruhban sınıfına” çevirerek, onları hıristiyanlık standartlarına çekmişlerdir! Ateist sistem, onları, maaş da bağlıyarak böylece kendisine me’mûr ve mecbûr kılmışdır!  Dolayısıyla bunları yetiştiren imam mektebleri ve ilâhyapyat fakülteleri eliyle sistem de, kendisine münkâd bir “Religion=Mecâzî ma’nâda beşerî bir dîn” îmâl etmektedir!

1908’de ilân edilen ikinci meşrûtiyyet ile, hissedilir derecede başlıyan bu “İctihad kapısı açılsın, din güncellendirilsin, ictihadlar değişsin, 14-15 asır evvelki hükümleri kalkıb bugün uygulayamazsınız” şeklindeki beynelmilel projeler devri, 1923’de başlıyan lâyik cumhûriyet diktatörlüğü ve saltanatı ile zirveye taşınmışdır. Bu devreler, devrimler ve devirimler (inkılâplar) sonunda Müslümanlık tamâmen yasaklanmış, 1924’de kurulan DİB’iş müdüriyyeti ve 1949’da açılan A.Ü.İlâhiyât Fak. (11) ve imam liseleri, sonra  İ. Enstitüleri ve bugün yüzlere bâliğ olan sıfır kalitedeki kantite azmanı ilhâdiyâtlarla, Allâh Azze’nin Mukaddes Dîni tanınmayacak kadar beşerîleştirilmiş ve muharref yehûdiyyet ve nasrâniyyete benzetilmişdir…. Şerbakan’ın C.başkanı namzedi müteveffâ ve ateist Prof. Mümtaz Soysal’ın ifâdesiyle “DİB’iş başkanlığı, dînin, cumhûriyet ilkelerine uygun olmasını sağlıyan bir kurumdur” tesbiti, son derece isâbetli olmuşdur…

Lâik diktatörlük 96 yıldır ortada İslâm diye bir şey bırakmadığından, bugün Kur’an-ı Kerîm okuyan, ağzı nabza göre şerbet vermeye de müsâit nice “müctehid olma” heveslisi başlar; ve “başörtülü” sosyetik ve feminist karılı politikacılar, “Mehdî Aleyhisselâm” gelmiş gibi karşılanacak hâle getirilmişlerdir!. Çölde kalıb susuzlukdan dudakları şerha şerha yarılan ve suya hasret kalmakdan iç organları neredeyse iflâs ederek bîtâb düşmüş zavallılar gibi, din telâkkîleri de dîne hasretden yırtık pırtık olan HALK, serap görenlerin sevinç çığlıklarını ata ata bugünlere geldi!  Garîbân ve zavallı bu ehâli, atdığı sevinç çığlıklarının da bir (serâp) olduğunu bakalım görebilecek mi?!…

96 yıldır, en tepelerdeki ateist politikacılar tanrılaştırılmış, heyâki, büst, put, resim, v.s.’den geçilmez olmuş, bunlara yüz milyarlarca dolarlık alın terleri akıtılmışdır! Bu Rubûbiyyet imtiyâzı ile de onlar, Allâh’a ve Peygamberine (Aleyhisselâm) en ağır hakâretleri yapar hâle gelebilmişlerdir… Müslümanlığın 6 îmân ana umde ve düstûrunun karşısına 6 mızrak veya kazıklarla çıkarak ve bunları cebren çakarak, devletlerini, halkın tepesinde Demokles’in kılıcı hâline getirmişlerdir…  Dolayısıyla bu prensipler, milletin îmân etme mecbûriyyetinde olduğu cebrî esaslar hâlinde, dile, kaleme ve propagandaya alınır olmuşdur!.

ALLÂH AZZE ve CELLE’YE ÎMÂN, GÂİBE ÎMANSIZ OLAMAZ!

Meselâ (1/Kasım/1937’de) Paşa, daha pek çokları gibi şu iki cümlesini de, târîhe ve sol tarafındaki Kirâmen Kâtibîn meleklerinin yazı ve zaptına geçirmişdir:

“Bizim devlet idaresinde takip ettiğimiz prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla aslâ bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz!”

Halbuki Müslüman olan insanlar içün Kelâm-ı Kadîm, Allâh’a imânın içinde yer alır; Hakk’ın (kelâm) sıfatının bir tecellîsi olması hakîkatıyla O Kelâm-ı Kadîm’e îmân edilir… Cenâb-ı Hakk, okuma-yazması olmıyan ve ikinci en büyük mu’cizesi (ümmîlik) bulunan o kulu ve rasûlüne, o Kitâb’ı atmosfer veya stratosferden gök cismi gibi indirmemiş, husûsî keyfiyeti ve Allâh ve Rasûlü’ne ma’lûm olduğu ma’nâsı içinde “İNZÂL” buyurmuşdur!.

600 küsûr sahife tutan, aklı kamaştıran ve mutlak bir ta’zîme lâyık ve ins ü cinnin mutlak aczini başına geçirib ona meydan okuyan o mutlak (mu’cize), bir “Kitâbullâh” olarak 23 yılda pek muhtelif zaman ve mekânlarda (inzâl) buyurulmuş, ehemmiyetine binâen ve tekraren beyân edelim ki, bazılarının mahdûd aklı ile sandığı veya tasavvur etdiği gibi fezadan kopub gelen bir gök cismi gibi düşerek veya fırlıyarak “inmiş değil”dir!.. Yani “Gökden indiği sanılan” bir madde, veya yaprak ve sâir gibi bir cisim değildir! Ateizmanın, berrak, fıtrî ve hılkî bir tasavvur ve akla sâhib olamıyacağı içün bunu bile kavrıyamaması şaşırtmaz!

O öyle bir Kitâb’dır ki, cihân târîhinde onun milyarda biri kadar EZBERLENİB yüzlerce kavmin HÂFIZASINA çakılan ikinci bir KİTÂB da yokdur ve olmıyacakdır… Nutk’un bile bir tek hafızı duyulmadığı gibi, olması da muhaldir! Kim, yazdığı bir kitabı (ezberine) almış ve okuyabilmiş? Tevrât-ı Şerîfin bile sâdece 5 hâfızı olduğu, “Dinler Târîhi” bilimci ve milimcileri tarafından reddedilememektedir… Onun hâfızları da, Üzeyir Aleyhisselam’ın nübüvvetindeki ihtilâf nazara alınırsa dördü de, Mûsâ, Hârûn, Îsâ ve Zekeriyyâ Aleyhimüsselâm olarak mücerred peygamberlerden ibâretdir… Bütün bunlar bile, Kelâm-ı Kadîm’in mutlak bir mu’cize olduğunun binbirinci isbâtıdır!. 15 asırdır her milletden milyonların ezberlediği Kelâm-ı Kadîm, onun mutlak hakîkât olduğunu değil de neyi İSBÂT eder???

İşte insanlığın bugün geldiği derece veya dereke, her ne ise apaçık gözler önündedir!. Küfr-i inâdî ve cehlî, arzı nasıl bu derece kör taassubla sarmış, deşet verici değil mi? Hakk’a taraf olub onu görebilmek ve sonra da (Cezmen ve yakînen TASDÎK) edebilmek, nefs emrindeki akılla olacak bir iş değildir!

Zikri geçen “inzâl” ki -(gökden göktaşı gibi inişden münezzehdir ve mutlaka bundan pek farklı bir keyfiyetdir)-ve; kadîm olan Kur’ân-ı Hakîm’in, Cebrâil Aleyhisselâm tarafından Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’a vahyedilmesinin künhünü, pozitivist aklın idrâki muhaldir. Bu, “Gayba îmâna” taallûk eden, asrî kafanın erişemiyeceği bir irtifâ ister!…

Bu keyfiyet, gökden indiğini “sanmak” yani “zan, vehim ve hayâlden ibâret” olarak bir gayr-i müslim nazarında böyle bir ma’nâ ifâde etse de; o KİTÂB, Müslümanlık ve Müslüman nazarında, daha kuvvetlisi olmıyan en kuvvetli, “Zâlike’l-Kitâbu Lâ raybe fîh” buyrulan, kendisinde aslâ reyb (şübhe) bulunmıyan mutlak bir hakikat Kitâbı’dır… “Gayba îmân” olmadıkça, o Kitâb’a kimse muhâtab olamaz!

Yunanca “Dogma” kelimesinin ma’nâsını ona sıfat yapmak,  deizma, pozitivizma, kamalizma ve ateizma, v.s. gibi Batı’lı nazariyeler nazarında, serbest düşünce önündeki bir engeli ifâde etse de, İslâm içün ise bu, dînin nassları ve zarûrâtı olarak “Mutlak hakîkatı ortaya koyar; ve bunlar üzerinde bugünkilerin yapdığı gibi cumhûrî, lâyık ve dembokratik tartışmalar, bu dînin reddine müsâvî” kabûl edilir… Çünki “Lâ raybe fîhi ve yü’minûne bilğaybi” gibi bu iki mutlak hakîkata da inanmadıkça, kişinin Müslümanlığından suret-i kat’iyyede bahsedilemez!..

Müslümanlar, “İlhamlarını, hayatdan veya onun gayr-i meşrû’ yollarından da aslâ almazlar!”  Onlar içün nâmütenâhî kudret, irâde ve ilim sâhibinin muayyen sıfât, nice esmâ ve sonsuz fiillerinin ihâta edilib kavranması, son derece mahdûd olan ins ü cin aklıyla muhâl ve mümteni’ olacağı da îzahdan vârestedir.

xBinâenaleyh, Allâh Azze ve Celle’ye hakkıyla îmân edenin haddini bilmesi, onda, tabîat-ı sâniye olmalıdır. Böyle olunca da, ins ü cinnin kendi kâsır aklına veya hayatdan alacağı tecrübeler gibi, sonsuz YARATICI ve kudretin yanında bir hiç olan şeylere istinâd etmesi ve bunlarla yaşamıya kalkışması, pek abes, boş ve hüsrâna bâdî bir keyfiyetdir!.

GAYBA ÎMÂN ETMİYENE MÜSLÜMAN DENİLEMEZ…

Bu i’tibarla, ins ü cinni yokdan yaratdığı içün, onları ancak Allâh Azze ve Celle bilir ki, mahlûkâtının en mükemmel nasıl yaşıyacaklarını da, onlara, rahmân ve rahîm oluşu sebebiyle ancak gene O bildirebilir… Ve varlık âleminin mücerred göz ile görülenlerden ibâret olmadığını; ve bunun, ins ü cin aklı ile tasavvur edilenlerle sınırlı olamıyacağını da, onları gene ancak O bildirmişdir ki, bütün bunlara ve bunlar gibi nice mücerredlere inanmıya da biz, “GAYBA ÎMÂN” diyoruz… O’na îmân varsa, bu îmânın zarûrî iktizâsı olarak O’na tam i’timâd etmek zarûrîdir ki, bunun netîcesinde de O’nun gayba âid her bildirdiğine mutlak tasdîk ve îmân, gene O’na tebean zarûrî bir netîce olacaktır…

Bunun içündür ki Fâtiha’dan sonra başlıyan Bakara Sûre-i Celîlesi , her şeyden evvel, mü’minlerin sıfatlarını 4 âyetle beyân buyurmuşdur. Bunların birincisi, “Kur’ân-ı Mecîd’in, kendisinde REYB=Şübhe olmıyan bir Kitâb olması”; ikincisi de “Mü’minlerin, GAYBA îmân edenler olmasıdır…”

Üç paralık akılların alamıyacağı sonsuz varlık ve hakîkatleri bu şübhe edilmeyecek Kitâb beyân etdiği içün, mü’minler o Kitâb’a, cezm ve yakîn derecesinde tasdîk ve îmân eden Allâh kullarıdır…

Zâten AKIL da, bu ve bunlar gibi nice hakîkaları akletmek, fikretmek, fehmetmek, anlamak, istidlâl etmek ve îmâna ermek, dolayısıyla kalb-i selêm’e muvâzî bir hatta girmek içün verilmiş en büyük ni’metlerden birisidir…

Aklı, mevzii, mevkii ve mevzuu dışına çıkarmadan kullanabilmek esasdır ki, bunu, aklın bizzat kendisinin ta’yîn etmesi beklenemez… Bunu, ancak aklı YARADANIN bilebileceği de, gene aklın teslîm edeceği bir hususdur… Akıl, ancak bunu teslîm etdiği ve bu yola girdiği zaman fıtrat ve cibilliyetine uygun hatt-ı müstakimde olacakdır… Aksi hâlde, bugün dünyâyı ifsâd edib karıştıran, soyub soğana çeviren, kan ve gözyaşına doymıyan, global şeytanların tuzağı, o dembokratik, cumhûrî ve lâyık, faşist, kapitalist, komünist, hümanist, feminist, kamalist, egzistansiyalist, kezâ ve kezâ.. akıl, yani, o kendisini “hür” zanneden ve Hakk’a karşı tam terörist (akıl) ortaya çıkarıldı ve insanların başına mutlak bir belâ kesildi!

“Aklı hür, irfânı hür, vicdânı hür” denilerek (aklı) hiçbir istikâmet, hüccet ve isbât tanımaz yabânî bir hayvan menzilesine indirerek, onu başı boş bırakmak, günümüz insanlığındaki en büyük sapıtmadır… İnsanlığın târih boyunca felâketlerini hazırlıyan da, işte böyle başı boş, hiçbir istinadgâhı olmıyan serseri akıldır…

Aklı yaratdığı içün onun en müstakim işleyiş kânûnunun ne olacağını da bilen, mücerred, onun HÂLIK’ı olacağı bedâhaten ortadadır. İşte bunu teslîm ve kabûl etmiyen ateizm, deizm, kamalizm, pozitivizm v.s. gibi topyekûn felsefî (aklî) yollar, ilk günden beri ve hiçbir zaman beşeriyete hukûk, huzûr, seâdet, adâlet, nizâmât ve müşterek bir yol te’mîn edemiyorlar…

Dâimâ, aklın muhtelifâtı kadar ihtilâf ve netîcesinde de tefrika, buğz ve adâvet… Bu öyle bir çıkmaz sokağın fâsid dâiresinde dönüb durmakdır ki, netîcede, mutlak HÂLIK ve sonsuz kudret, ilim ve irâde-hâkimiyyet sâhibi bir VÂCİBÜ’L-VÜCÛD’a îmândan mahrûm bırakır… Böyle olduğundandır ki, “Lâ raybe fîh… ve yü’minûne bil ĞAYBİ” gibi mutlak hakîkatları, o vahşî, yabânî, hiçbir terbiye ve ta’lîm görmemiş, başı boş ve mutlak varlığa yani yaratıcısına istinâdı bulunmıyan akılların, zikri geçen hakîkatları kabûl etmesi düşünülemez…

Bu i’tibarla ĞAYBA îmân, deist, pozitivist, kamalist ve ateist v.s. gibi görüş ve nazariye (teori) sâhiblerinde ne kadar zann ve vehim hatta redd ifâde etdirse de, Müslümanlarda, o nisbetde mutlak ve kat’î bir hakikat ve îmân ortaya koyacaktır…

Mutlak hakîkati kabûl edemiyen insanların, ya kendi akıllarını veya bir başka kulun aklını benimsiyerek onun tanrılığına sığındıkları da bilinen ve görülen bir vâkıadır. Bu da, kulun kula kulluğu gibi bir netîceyi ortaya koyacaktır! İttihadçı devâmı olan cumhuriyetçilerin de, bu hatt-ı izâfî ve i’tibârî üzerinde yürüyerek, cemiyeti cebren ve hîle ile bir tahavvüle tâbi’ tutdukları aslâ inkâr edilemez… Aslında bu, istedikleri “hür irâde, hür akıl, hür irfan ve hür vicdân” idealleriyle tam bir tezâd teşkîl etmişdir! Başı boş beşerî aklın (eşyanın) tabiatı budur. Bundan başkası olamaz, bu muhâldir! Beşerî ham aklın her işleyişi de, bundan aslâ farklı olamaz ki, bu da, o kıratdaki bir aklın vaz’geçilmez en çürük vasfıdır!

ÎMÂNIN ŞARTI DA 6, İDHÂL OKLAR DA 6… NEDEN?

Bunun netîcesindedir ki, 6 înanç esasından üçü, “Cumhûriyetçilik, lâyiklik ve milliyetçilikdir” ve bunlar, 1789’daki Fransız ihtilâlini yapan yahudi, ateist ve ansiklopedistlerin eliyle ortaya çıkmış olub, istikâmetsiz, istinadsız ve hedefsiz aklın,  dünyâ ateistleri eliyle ihrâc mallarıdır…

Dolayısıyla da bunlar, İslâmiyyet’i kat’iyyen reddeden 18. asır ateist inanç felsefesi ma’mülleridir. Diğer üçü de, aynen ilk üçü gibidir; ve “Devletçilik, inkilâbçılık (devrimcilik) ve halkçılıktır” ki, bunlar da 1917 Komünist ihtilâlini yapan gene yahudi ve ateistlerin ortaya çıkardığı, üç ana, ateist ve bâtıl felsefedir…

9/Eylül/1923’de kurulan “Cumhûriyet Halk Fırkası” bu yahudi-ateist iki felsefeden kopya edilen 6 prensip üzerinde yürümüş; ve Anadolu milletinin 1000 yıllık Hılâfet ve Müslümanlığı yerine bunları cebren oturtarak, onları, böylece yasaklamış ve ortadan kaldırmışdır…

Bu 6 okun asıl tasarlayıcısı ise, meşhûr komünist-ateist “Tonguç baba” nâm adamdır. Komünist devlet tatbikçisi Lenin, 14-23 yaş arasındaki bütün Komünist gençleri bir tek teşkîlât (Konsomol) içinde toplamayı hedefledi. Konsomolların legal olarak Türkiya’daki teşkîlâtlanması, “Köy Enstitüleri” olarak karşımıza çıkacaktır…

1936’da “Komünist Konsomolları olan Köy Enstitülerini” KURAN, o günki Maarif Vekîli ve sâhibinin sesi Hasan Ali Yücel ve bu konsomolların başına getirilen idâreci de, meşhur komünist, o “Tonguç Baba” denilen adamdır!. Bu enstitüler, zâhirde köylere muallim yetiştirecekdi! Hakîkatde ise, Türkiya’nın ateistleştirilib İslâm’sızlaştırılması projesi içün çalıştırılmışlardır!… Şu andaki R.T.Erdoğan Başkanlığındaki hökûmet-i tayyibe’nin “eğitim ve öğütüm” vekîli Zıyâ Selçuk nâm kimesne de, bu enstitülerden sövgü ile değil ammâ, “övgü”  ile bahsetmekde bir mahzûr-ı tayyibî görmemektedir!

Bu enstitüler Tevfik İleri’nin Maarif Vekilliği devrinde (1954’lerde) kapatıldıkları zamana kadar 18 yıl, komünist tezgâhları yani mücerred (İslâmsızlaştırma) ocakları olarak ve Anadolu halkının islâmî bütün kıymet hükümlerini yıkmak gâyesiyle pek hâin ve hayâsızca işletildiler!

Köy enstitüsü denilen bu konsomollar, dışdan bakıldığında ilkmekteblere muallim yetiştiren (!) öyle (ateist-komünist) ve Müslümanlık düşmanı çukurlardı ki, oralarda “Kız-oğlan talebeler aynı enstitü hamamlarında beraber yıkanmak” mecbûriyyetinde bile bırakılmışlardır… Hasaoğlan Köy Enstitüsünün inşâ’ edilişi, kuşbakışı olarak ORAK-ÇEKİÇ şeklinde idi!.  Bazı kız talebelerin ameliyatla çocuklarını aldırmak içün muhtelif sıhhat merkezlerine müracaatları da, bu (konsomollar) hakkında yazılan kitablarda kayıtlıdır… Bir Köy Enstitüsünün girişinde de, şu iğrenç ibâre ile ALLÂHsızlıklarını i’lân etmekden bile çekinilmemişdir:

“BOZKIRI YEŞETDİK, TANRININ EKSİĞİNİ BİZ TAMAMLADIK!”

Artık daha ötesini siz hesâb edebilirsiniz!

Görüldüğü gibi o menhus, merdûd, makhûr, mel’ûn ve menfur devirde, Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim TÖR imzâsıyla, bütün gazetelere gönderilen bir ta’mimde de:

“Allâh’dan ve dînden bahsetmek yasaklanmışdır!”

Deniliyordu!. 1950 yılda yapılan meb’ub intihâbı mitingi içün, İnönü denen İslâmsevmez’in: “Dîn, medenî bir cem’iyyet olarak yaşamamıza mâni’ olacak bir zehirdir!” dediği bilinmekde ve bu meşhurdur!

Millete çevrilen (okların) yarısı Fransız keferesinden, diğer yarısı da Moskof komünizmasından alınırsa, olacağı budur!

Şu tefsîr satırları da nazar-ı i’tibâre alınınca hakîkat bütün çıplaklığıyla görülebilmelidir:

Tekzib ve inkârın başlıca iki menşei vardır:

BİRİSİ: Sofestâîlik, safsatacılıkdır ki, bunlar gördüklerini de tekzîb eder, kendine de inanmaz, inadçılardır……. bunlar kâbil-i hıtâb değildirler. Bunlara söz hiç kâr etmez, başlarını taşa çarpacak fiil gerekdir……”

BİRİSİ DE: Pozitivistlik, yani fazla müsbetçilik taassubudur ki, bunlar da gördüklerine inanır, görmediklerini tekzîb ederler…… hep isbât olunmuş ve olunacak başka hakîkat yok imiş gibi, hep görünene saplanıb da ondan ilerisini büsbütün nefy ü inkâr ile karşılamak müsbetçilik değil, aynı sofestâîyyenin yapdığı gibi MENFÎ BİR KÖRLÜK VE İNADÇILIKDAN ibâret büyük bir hatâdır ki, ilmi, bildiklerine kasreden, îmân hudûduna yaklaşmak istemiyen kuru akılcı rastyonalistlerle mahdûd tecribeci pozitivistler hep böyle nefy ü inkârı isbât zannederek, haberlere, hârikalara inanmamış, akıl ve tecribelerin mâverâsındaki hakîkatın ateşine yanıb gitmişlerdir…..

Nazar ve tecribe insan içün, ilim içün en yakın yoldur. Fakat tecribe bize gösterir ki, hakîkât, bizim gördüklerimizden ve kavrayabildiklerimizden ibâret değildir. Gördüklerimizi, tecribe etdiklerimizi, kavrıyamadıklarımızı, yetişemediklerimizi nefy ü inkâra kalkışmak, isbatcılık değil, ne aklın ve ne tecribenin tasdîkine iktirân etmiyen bir menfîlikdir. Hiçbir nazar, hiçbir müşâhede, hiçbir his, hiçbir akıl, hiçbir tecribe: “Görülen ve mükerreren tecribe  olunan haddin ilerisi yokdur, burada dur, tevakkuf et” dememişdir. Bil’akis bütün tecribelerin müsbet olarak verdiği kat’î hüküm şudur: “Gördüklerinizin ilerisi var. Binâenaleyh yürüyün, lâkin yolda giderken ilerisini hep yolda gördüklerinizden ibâret farz ederek indî kıyâs ile yürümeyin; ve görmediğiniz, bilmediğiniz hakîkatlere, tehlikelere tesâdüf edeceğinize îmân ile yürüyün.”  (Elmalılı Tefsîri, Tab’-ı evvel, c.8, s.5338)

İşte Türkiya, Tanzîmât’dan beri böyle bir pozitivizma çukuruna yuvarlanarak şirkin ateşinde yakılıb kül edilmişdir. “Hâtıenin en büyüğü de zulm-i azîm olan ŞİRKDİR.” (a.g.e, s.5336)

Ne kadar “Müslüman ülke” safsatasıyla yol almak istiyen politika sihirbazları ve onların şakşakçıları bulunursa bulunsun, 19. asır pozitivist ŞİRKİ, Türkiya’da hâlâ ve hem de maarif vekâleti eliyle halka ve gençlerine “millî eğitim” ampullerinden şırınga edilmekde; ve böylelikle de, dînî, hukûkî, ictimâî, siyâsî hatta iktisâdî hayat, her geçen gün kökünden zehirlenmektedir… Binâenaleyh, dembokrasi meczublarının partili tefrika ve hırlaşmaları; ve pozitivizmanın şirki bu memleketden sürülüb yok edilmedikçe, hiç kimse sulh u sükûn ve seâdet, refah, adâlet ve  kalkınma, bilmem ne” hülyâlarıyla avunmasın; ve politikacıların sihirbazlıklarına da aslâ ve zerre kadar i’tibâr etmesin!. Mutlak Nizâm, ecdâdın inkârı ile beraber bu millete düşman hedef olarak gösterilmişdir ki, cihân târihinde böyle İngiliz siyâsetine ve bu siyâsetin taşeronlarına, başka hiçbir devlet ve memleketde rastlanılamaz…

*

Cedd-i Azîzimiz Bartın Müftüsü El Hacc Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretleri, işte, 1932’ye kadar, Anadolu topraklarında yaşanan bütün ihânet, felâket, ilhâd ve menfilikleri bizzat görmüş ve onlara karşı  yılmadan mücâhede etmişdir…

1909’da ittihadçı eşkıyâ ve masonlar tarafından, mücerred “Hılâfetçi” suçlaması ve bu “esbâb-ı mu’cibe” ile; ve hiçbir müdafaasına mürâcaat edilmeden, adının “İ’dâmlıklar listesine alınışına kadar”  nice zulümlere de bizzât göğüs germiş; ve efrencî (29 Kasım/1932)de Hakk’ın Rahmetine kavuşmuşdur…

(Kaddesallâhu Sırrahu’l-Âlî…)

(Mâba’di var)

 

______________________________________

HÂŞİYE:

[5] Nasıl bir tevâfukdur bilmeyiz, efrencî (29/ Kasım/ 1932) târîhi, 70 yaşında oldukları hâlde Cedd_i Azîzimiz’in vefât günü olmakla beraber, bundan da tam 70 sene sonra (29/ Kasım/ 2002) târîhi, gece yarısı bir grup mürtedd eşkıyânın hânemizi basdığı bir târihdir…

Alamanya’da Welldorf denen yerdeki iş yerimizle hânelerimiz, 5 dönümlük bir sâha içinde idi. Bu arâzî üzerinde iki ikâmet binâsı, depo, tâmirhane, satış yeri, kasaphâne, mescidler, misafirhaneler ve yatakhâneler, spor odası gibi mahâller vardı.

Hânemizin bulunduğu binânın giriş katına, depodan giren ve yıllarca önümüzde ders gören üç hâinin birisi, benimle kandaş çok yakın akraba, biri ise kâim-i birâder ve üçüncüsü de baldız oğlu imiş!. 3 mel’unun ikisi, gece yarısı, yerde sırt üstü yatmakda, uyumakda ve yalınız olduğum yatak odama kadar girmişler; ve maskeli oldukları halde üzerime atlamışlardı!

Biz evvelâ, Alman Neonazilerinin baskınına uğradığımızı sanmışdık!. Yüzleri maskeli, kahpe ve kancık tıynetli bu üç mahlûkdan birisi, yakın akraba (kanımdan) olduğu içün odama girmemiş, nerede ne olduğunu bildiğinden kılavuzluk yaparak eşkıyâları içeri sokmuşdu!. Bu hâin, odama girmemekle beraber, bitişik odada şirketimize âid 30 bin markı çalmış, açıkça soygun yapmışdı… Yatdığım yere giren diğer ikisinden kâim-i birâder olacak suflî, ağzımı kapatmıya uğraşırken yeğeni de ayaklarıma elektrik cereyanı veriyordu…

Ben ise sırt üstü yerde yatarken âniden hücuma uğradığım içün kuvvet alamıyor, tepemdeki mel’un ise (öz ağabeyi diliyle lûtî), ağzımı kapatmıya çalışıyor; ve bana göre çok daha avantajlı vaz’iyyetde bulunuyordu!. Beş dakikalık sıkı bir boğuşma sonunda, (Yen.ce), (Er.n) ve (Ak.va) sızıntısı bu üç soysuz, paraları da çalarak kaçdılar !.

Yıllarca önümüzde ders görmelerinin şükrânını böyle ifâde ediyorlardı ki, îmân, ahlâk, soy ve süt bozukluğunun tezâhürü, nasibsizlerde demek ki böyle oluyormuş!

Bu hâdisede câlib-i dikkat olan bir husus vardır ki, bunu zikretmeden geçemeyiz! (29/ Kasım/ 2012’de) vâki’ olan bu alçak soygun ve işkenceden 10 gün kadar evvel başlıyarak, her akşam bir îkâz almışdım!. Cemaatimizdeki sâlihât-ı nisvandan tek kızımız olan (A.U.) nam genç, 10 gün kadar her akşam 29 Kasım’a kadar bizi telefonla arıyarak “29 Kasım akşamı bir şey olacak!” diyordu…

Evvelâ biraz düşündürse de, her akşam bunun tekrarlanışı, bizi, ileri bir (vehim) olabilir diye fikretmiye sevketdi! 29 Kasım’da Viyana’dan gelecek misâfirler vardı!. Acebâ bu mu rüyalara giriyordu dedik!. Ancak bu MİSÂFİRLER, hiç de mühim değildi. Üstelik bu, bilinen bir şeydi, sıradandı, mühim bir hâdise sayılamazdı!.

Ancak 29 kasım’da, o menfur, mel’ûn ve menhus hâdise zuhûr edince, bunun, “Hiss-i kable’l-vukû’” cinsi, lutf-ı ilâhî olan bir ihbâr-ı gaybî olduğunu anlamışdık…

Her zaman olduğu gibi, bize karşı Alaman polisi ve mahkemesi, gene, kullandığı çukur eşkıyâların tarafını tutmuşdu! Biz Müslüman olduğumuz ve Almanlara göre ve kanımdan olan hâin bir kızın dilinde de “Sekte Şefi” bulunduğumuz (!) içün, “Alaman Medenî Adâleti veya edenî şekâveti”, Haçlı Avrupa hümanizma ve evrensel hukûkunu pek güzel işletdi; ve küffâr tarafındaki eşkıyâlar bir tek gün tevkîf yüzü bile görmeden ellerini kollarını sallıyarak eşkıyâlıklarına devâm etdiler… Alamanların, böyle kullandığı pek çok şerefsiz bulunduğunu, oradaki hayatımız boyunca sık sık tesbît etmişizdir!

Bizi 10 gün kadar her akşam uyaran o sâliha kızımızı, bir müddet sonra anası, teyzesi ve dayısı (soygundaki eşkıyâ başı) olacak bir çete, güpegündüz kaçıracaklar; ve Alaman polisi gene eşkıyâlara hiçbir cezâ vermiyecekdir!

İşte mimsiz medeniyet ve onun dünyâyı sömüren insanlık dışı keyfiyeti budur! Medenî denilen Haçlı Batı’da, zerre kadar insanlık ve (adâlet-hukûk)dan bahsetmek mümkin değildir. Bu mahlûkât, işlerine ne zaman ne gelirse, ona göre, olmıyan adâletlerini ve hukûklarını da, istedikleri oyuna ve kepâzeliğe çok rahat âlet edebilmektedirler!.

Türkler arasında nice ajanları olduğu ve onları bir köle gibi kullandıkları da, görüldüğü gibi apaçık ortadadır… DÎN ve Şeref duygusu taşımıyan nice zombi, Alaman istihbârâtının önlerine koyduğu kemikler hatırına, onlarla beraber çalışmakta ve zerre kadar da utanmamaktadırlar…

Ve her şey, gûyâ, eşkıyânın “bu dünyâda yanına kâr kaldı!.”

Beş vakit, an cemâatin beddua etdiğimiz eşkıyâları ve onları gece karanlığında gayr-i meskûn arka tarlalarda bekliyen babalarını, ablaları ve kardeşlerini ve onlara ma’nen dost ve destek olanların tamâmını; Kahhâr-ı Zülcelâl Azze ve Celle Hazretlerine HAVÂLE etdik, ediyoruz ve edeceğiz…

Dünyâda, yaşadıklarını zannetmiye devâm ederlerken “Mahkeme-i Kübrâ’yı” akıllarına bile getirmiyenler, bir gün, yalakalandıkları Alaman uydurma adâletine mukâbil, o “mutlak adâlet” önünde hesâba çekilecek ve etdiklerinin yanlarına kâr kalmadığını dehşetle göreceklerdir…

Sâir dessas, hâin ve müfterilerle, müslümanlara tuzak hazırlıyanları da, ileride daha teferruatlı kaleme alacağız bi iznillâh…

[6] Merhûm Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri ile alâkalı makâlelerimiz sitemizde müstakil yazılar hâlinde mevcuddur, onlara bakılabilir… İcâzetnâme de ilerde biavnillâh neşredilecektir.

[7] Bu ruûsun vesîkasını da nasibse ileride göstereceğiz…

[8] Hâlidiyye, Nakşiyye’nin bir kolu olub Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (Kuddise Sırruh) Hazretleri tarafından usûle kavuşturulmuşdur. İleride tafsîl edilecektir İnşaâllâh…

[9] Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî Merhûm’un “Risâle-i Hâlidiyye Tercemesi” nâm eserine bakılırsa, “Zamanımızda, hakîkî şeyh kalmadı diyecek kadar azalmışdır” meâlinde ibârelere rastlanacaktır… “Şeyh-i nâkısın sohbeti semm-i katildir (öldürücü zehirdir)” cümlesi de, o risâlede geçmektedir…

[10] “Hatm-i Hâcegân”, nakşiyye ve bazı turûk-ı aliyyede görülen zikir ve duâ usûlüdür. İleride tafsil edilecektir bi avnillâh…

11) A.Ü.İâhyapyat. Fak.’nin iç yüzünü 1975 yılında oradan “mezun (!) olduğumuz” içün çok iyi biliriz! Ve hangi deformist, revizyonist ve ateist felsefeye hızmet içün te’sîs edildiği de yakînen ma’lûmumuzdur! Ancak felsefesini ve istikâmetini yakînen görmek içün 4 yıl müfredâtını ta’kîb ederek şirk seviyesini  elle tutulur derecede ölçdüğümüz de bir hakîkatdır!. Meseâ “Din Sosyolojisi” denilen şeyt.nî bir dersin Prof’u Mehmet Taplamacıoğlu, adı geçen (TERS kitabı) veya “Ders kitabında” şunları yazabilmişdir:

“Millî Birlik duygusunun amacı, siyâsî iktidâra dünyevî ve LÂYIK bir temel vermekdir.” (A. Ü. Yayınlarından,1963, Din Sosyolojisi, Dr. Mehmet Taplamacıoğlu, Din Sosyolojisi Profesörü, s.100) 

“Bu ana kadar İngiltere’de gelişen DEMOKRAT tipin yerine geçecek daha üstün bir devlet seklinin bulunmuş olduğu iddia edilemez.” (A.g.e. s.101)

“Medenî dünyânın ideali ve istikâmeti LÂİK DEVLET nizâmıdır.” (a. g. e. s.102)

Teokrasi, Dîn kurallarının devleti yönetmesi sistemidir. Târihde pek çok örneklerine rastlanır. Günümüzde sayısı çok azalmış olan bu sistemde, devlet bir dîni resmen tanır….. Günümüzde Suûdî Arabistan, Tibet’de uygulanmakda olan Lamaizm ve bir bakıma İspanya teokrasinin belli başlı örnekleridir. İslâm’da Devlet (Hılâfet) saf şekliyle en aydınlatıcı bir teokrasi örneğidir.” (a.g.e. s.104)

Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’ın, Sıddık-ı Ekber’in devleti, teokratik devlet olarak İngilizin kurdurduğu Suud, Lamaistlerin Tibet’de kurduğu devletler cinsi bir devletmiş! (Hâşâ)  Adı geçen kitabda “Allâh” lâfza-yı Celâli’ne de rastlıyamaz ve sâdece ism-i cins olan “Tanrı” kelimesinin ısrarla kullanıldığını görürsünüz. Bu kadar “Allâh’sız” bir kitab dedirtmekden bile uzak kalamamış bir “İlâhiyyatçı ÜRÜNÜ!”  İçinde “LÂFZA-yı CELÂL” geçen bir hadîsin tercemesinde bile ALLÂH kelimesi değil, “Tanrı” kelimesi kullanılmışdır. Meselâ “Bundan Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi Zıllullâhî fi elâlem ma’nâsı çıkarılmaktadır.” (a. g. e. s.104)

Adı geçen “ilhâdiyyat ürününde” tenâkuzların ise hadd-i hesâbı yokdur. 107. sahifedeki ibâre ise şöyledir:

“Kur’ân ve hadisde hılâfetle ilgili bir açıklamaya rastlanmaması (Bizden:ki bu tam bir inkâr) mes’eleyi icmâ’a bırakmışdır.” şeklinde iken; iki sahife sonra 109. sahifedeki ibâre aynen şudur: “Halîfenin Kureyş kabilesinden Yani Peygamberin bağlı bulunduğu kabileden olması BİR HADÎSE dayanır.”  İlk cümlede “hadîs yok” derken, iki sahîfe sonra “al sana hâdîs” dercesine aksi yazılabiliyor! İşte, bu milletden ulusa geçişi hazırlıyanlar, bu kabil ilâhiyatlar ve profesörlerle bu milleti tuşa getirmişler “dînini bulandırıb ona düşman” etmişlerdir. Aynı zamanda da aslına… Bunu da aynı paragrafın iki ve üçüncü cümlelerinde görelim: “Bu hadîs Ebûbekir tarafından söylenmişdir. Bundan dolayı İslâm bilginleri OSMANLI SALTANATINA GERÇEK HILÂFET GÖZÜ İLE BAKMAMIŞLARDIR. OSMANLI HILÂFETİ, SEÇİM VE BİAT GİBİ TEMEL ŞARTLARDAN DA YOKSUN BULUNDUĞUNDAN HİÇBİR ZAMAN GERÇEK HILÂFET SAYILMAMIŞDIR.” (S. 109-110) 

Sanki “Hulefâ-yı Râşidîn zamanında seçim” olmuş gibi… Bu  ilâhiyatlar, sanki, “Köy Enstitülerinin İlâhiyat” adıyla devamı gibi, onların on kat daha korkutucu versiyonlarıdır! Halbuki hadîs-i Şerifler hakkında müctehid, muhaddîs gibi, bu ilimlerde mütehassıs olanlar konuşur. Lâyik ve ateist Türkiya’da ise ateist-lâyık felsefeciler hezeyanlar gaseyan ederek ahkâm kesiyor!. Hılâfet düşmanlığı, cumhuriyetçi, devrimci, kamalist, ateist ve lâyiklerde ne ise, bu ilâhiyât profesörlerinde de hâlâ aynıdır. Sanki “Osmanlı Hılâfeti” ile alâkalı, dünya çapında hiç bir neşriyât, münâkaşa, mücâdele ve binbir türlü gizli fırıldaklar çevrilmemişdir!. Nutukda hiç “Hılâfet, halîfe” kelimeleri geçmez!.

Hılâfet-i Kâmile içün “30 yıl” buyurulduğu ma’lûmdur. Halîfenin, müslümanlara âid “devlet ve hükûmet reisi” demek olduğunu kim inkâr edebilir? Hilâfet-i Kâmile kalmamışsa, Müslümanlara âid “İmâmet-i Kübrânın=Devlet Reisliğinin” de bitdiğini ve sonu geldiğini kim iddia edebilir? Üstelik bu “İmâmet-i Kübrânın” müslümanlara kat’iyyen emredildiği, Kitab, Sünnet  ve İcmâ’ ile sâbitken… Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi’nin “İmâmet-i Kübrâ” risâlesi  mütâlâa edilecek olursa, “Kâmili de olsa gayr-i kâmili de olsa” hılâfet idâresinin, Müslümanlığın lâzım-ı gayr-ı mufârıkı olduğu bedâhaten anlaşılır… Felsefeci, kamalist, hatta ateist ve deist nice sosyoloji profesörleri, mütehassıs ve ehil olan Şeyhülislâm Merhûm gibi bu hususda, aslâ  söz ve fikir beyânına salâhiyyetdâr olamazlar. Şeyhülislâm Merhûm (Hılâfet mücâdelâtının) merkezinde yaşamış ve bu mevzu’da fikir beyânına en salahiyyetdâr ve ehil bir şahsiyet olarak buyururlar: “Ben, Hılâfetin lüzûmunda şübhe ve tereddüd gösteren insanların, hem akıllı ve hem de müslüman olmalarına ihtimâl veremem.” (Yarın Gazetesi, 8/Receb/1347–21/Kanun-ı Evvel/1928)  

Merhûm’un, yerimiz müsâid olmadığı içün buraya alamıyacağımız satırları, Yarın Gazetesinin (29 /Zilka’de/1348–28/Nisan/1930) târihli makâlesinden mütâlaa edilirse, Taplamacıoğlu’nun yazdıklarının hem hılâf-ı hakîkat ve hem de İslâm akâidine ters tahrîfât taşıdığı bedâhaten anlaşılacakdır.

Ayrıca, Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendinin Fâtır Sûresinin 39. âyeti tefsîrine bakarsak, Taplamacıoğlu nâm İlâhiyât Profesörünün yazdıkları, islâmî ilmîlik bakımından fevkal’âde ucûbe şeyler olarak sırıtacakdır. Meâlen âyet-i kerîme söyledir: “O ki, sizleri yeryüzünde HALÎFELER  kıldı. O halde kim küfrederse, küfrü kendi aleyhinedir. Kâfirlere, küfürleri, Rabblerinin katında buğzdan başka  bir şey artırmaz, kâfirlere küfürleri, hasardan başka bir şey artırmaz.” (Tab’-ı evvel, c. 6, s. 3996)

  Tefsîrine bakılacak olursa: “O’DUR Kİ SİZİ YERYÜZÜNDE HALÎFELER (HALÂİFE) KILDI–HILÂFET VERİB BUNDAN BÖYLE AHKÂM-I İLÂHİYYENİN  İCRÂSINA ME’MÛR EYLEDİ. BU ÂYET, ÜMMET-İ MUHAMMED’E İSTİKBÂLİN HÜKÛMETİNİ VA’DEDEN GAYB HABERLERİNDENDİR. MEKKE’DE BU SÛRENİN NÂZİL OLDUĞU ZAMAN DÜŞÜNÜLÜRSE, BU ÂYETİN NE BÜYÜK BİR MU’CİZEYİ TAZAMMUN ETMEKDE OLDUĞU  KOLAYLIKLA İ’TİRÂF OLUNUR. ŞÜBHE YOK Kİ BU, ÇOK BÜYÜK BİR Nİ’METDİR. (……) İMDİ HER KİM, KÜFREDER, BÖYLE BİR Nİ’METE KARŞI NANKÖRLÜK EYLER DE ÎMÂN VE ŞÜKÜR YOLUNU TUTMAZSA (……..) KÜFRÜ SIRF KENDİ ALEYHİNEDİR.–CEZÂSINI KENDİ ÇEKER, ÖYLE YA (……………..) KÂFİRLERE KÜFÜRLERİ RABLARININ İNDİNDE MEBĞÛZ  OLMAKDAN BAŞKA BİR ŞEY ARTIRMAZ. KÜFÜR, BİR KÜFRÂN, BİR NANKÖRLÜK OLMAK İ’TİBÂRİYLE ALLÂH YANINDA MEBĞUZ, MAĞDÛB, MENFÛR OLMAKDAN BAŞKA BİR NETÎCE VERMEZ.” (a. g . e. s.3997)  Bu  tefsîr satırları, profesörün desteksiz atdığı maksadlı ve müstenidâtı bulunmıyan gayr-i ılmî satırları ile mukâyese edilirse, ilâhiyyâtçılığın cehâletini kelimesine kadar isbâtlamakda ve iddialarını da tamâmen çürütmektedir…

Merhûm Akâid İmamı Taftâzânî de şöyle buyuruyor:  “Otuz senelik halîfelikten maksat, kâmil ma’nâdaki hilâfettir; mutlak hilâfet kastedilmiş değildir. Böyle bir i’tirâzın doğruluğunu kabul etsek bile, mümkündür ki hilâfet biter, amma imâmet zamanı bitmez. Zira imâmet, daha umûmî bir mefhumdur. Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Râşid halîfelerin yolunu ta’kîb eyledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halîfeliğin bazen olacağı, bazen de bulunmıyacağı husûsudur.” (Et-Taftâzânî, Şerhu`l-Akâid, s. 180).

İlâhiyat Profesörü demek “Cehâletin Profesörü” demekse, o zaman şu satırlar da tam profesörce demek olur:

“Şia mezhebine mensub bilginler, Hılâfetin, Peygamberin damadı olan Ali’nin nesline âid olması gerektiğinde ısrâr ederler. HÂRİCÎLER bu görüşün karşı kutbunu teşkîl ederler.  İslâm mezhebleri (Bizden: Fırâk-ı dâlle) içinde ÇOK DEMOKRAT OLAN BU MEZHEB, EHLİYET ŞARTLARINDAN TAMÂMİYLE VAZGEÇEREK HERHANGİ BİR MÜSLÜMANIN HALÎFE SEÇİLEBİLECEĞİNİ İLERİ SÜRER.”

  İlâhiyât Profesörüne göre hâricilik, “çok demokrat” bir mezheb olarak neredeyse “kutsanmaktadır!” Halbuki herkese ma’lûmdur ki, zikri geçen mezheb, İslâm’dan sapıb çıkanların, en mutaassıb ve acımasızı, Ali Kerramallâhu vechehû Hazretleri gibi pek çok sahâbîyi bile (tekfîr) etmekden çekinmiyenlerin, tam küfr ü dalâletde bir parçasıdır. Böyle kataküllilerle İlâhiyyat talebeleri bilsinler isteniyor ki, müslümanların başına geçecek adam “Hılâfet Şartlarını İslâm’a göre taşımasın, çok dembokrat olsun”, dolayısıyla gayr-i müslim bile olsa o, müslümanların reisi, lideri, başkanı, itaat edilesi ülülemri veya halîfesi olsun, olabilsin; ve böylece “lâyık cumbokrasi” gibi sistemler müslümanlarca da iyice hazmedilmiş ve hılâfet de artık aranılmakdan çıkmış oluversin!!! “İslâmî şartları olmadığı” esbâb-ı mu’cibesine binâen, Osmanlı’da hılâfeti yok kabûl eden satırların yerine; şimdi böyle “demokrat bir hılâfet” çöreklendirilmiş oluyor ki, işte usta sihirbazlık diye de buna denir!  Haltettiniyye mezhebine göre de “Âl-i İmrân 159. âyetin hükmü!” içün, “BU, KUR’ÂN DEVLETİNİN DEMOKRATİK TARAFIDIR.” deniliyordu.  (Mukâyeseli İslâm Hukûku, 1974, s. 51)

Köye muhtar olmanın bile şartları varken ve “Şart olmadan meşrut da vücûd bulamıyacağından”, artık siz, ilâhiyat denilen yerlerde İslâmiyyet adına hangi fitne fücûr ve esâtîrin kafaları sulandırdığını hesâbediniz!. Ümmetin Başı olacak bir zirve, hiçbir şarta istinâd etmeden sokak bekçisinden bile yontulabiecekse, böyle bir “Hâricî Dembokratlığını” arz üzerinde ancak gene böyle ilâhiyâtçı profesörler utanmadan kitablarına alır; ve bunlar, ders diye de “ilâhiyât talebelerine” okutabilir! DİB’işçiler de durmadan, “Sahih bilgi bizde” diyerek, bu kabil dalâletleri “akraba mahallenin malları” üzerinden, Bardakoğlu ve Görmez kabilinden adamlar ağzıyla ve durmadan pazarlar dururlar!

 İki ay kadar evvel A.Ü. İlâhiyat Fakültesinin (6/11/1949) târihinde kuruluşunun 70. sene-i devriyesinde AKP Genel Başkanı İmam Hatib mezunu ve Hayrettin Karaman ve Arınç gibi nice iç yüzleri merak mevzuu adamları  Beştepe’de “DANIŞMAN” olarak tutan RTErdoğan da, Külliyesinde uzun bir konuşma yaparak gene modern ve Karaman-Taplamacıoğlu gibilerin kafasındaki dini, “İslâm” olarak “halkına” öğretmiye ve reklâm etmiye çalışdı ve ta’lim terbiyeyi tavsiye etdi! Dedi ki: “İnşallah dindar bir gençlik, dindar bir nesil, sizin ellerinizde yetişecek. Dindar gençlik yetiştiği zaman tinerciyi, hırsızı, alkolikleri görmeyiz. Dindar gençlik bilecek ki alkol haramdır.”

Dindar gençliğin içinde, “Hılâfet düşmanı, mezhebsiz, 15 asırlık İslâm’ı beğenmeyib ictihad kapısı açılmalıdır diyen; ve eskiler mezhebçidir biz İslamcıyız, İslâm güncellenmelidir, 14-15 asır evvelki hükümleri bugün kalkıb uygulıyamazsın, Hâricî dembokratlarız”  demelere kadar bakalım daha ne “DİNDÂR GENÇLER” göreceğiz!!!

Görülüyor ki, bu nevzuhûr  ilâhiyyatçılar, Sünnet, İcmâ’ ve Kıyâs-ı Müctehidîn’de olmıyan ve (dembokratik lâyik cumhûriyet) prensiblerine kendisini teslîm etmiş yeni ve beşerî bir dîni, gene “Müslümanlık” adı altında ulusa (Halka) pazarlamak, satmak ve bunu İslâmiyyet’in yerine çakmak projelerinin işçiliği ve taşeronluğu peşinde yürümektedirler… 

Taplamacıoğlu’nun İlahiyatda ders kitabı olarak okutduğu (Bizim de 1975’de imtihânına girdiğimiz) profesörlük cehâletnâmesi kitabından devâm edelim:

“Bilindiği üzere Peygamberdeki yetkiler dînî ve siyâsî idi. Zîrâ Hazret-i Peygamber o zaman Arabistandaki geçerlikde olan Şeyhlik otoritesini tek Tanrı’nın sözcüsü sıfatıyla birleştirerek  teokratik bir devletin temelini atmışdı.” (s. 114)

Bu satırlara sâdece “cehâlet eseri” de denilemez. Çünki Allâh’ın Rasûlü Aleyhisselâm nasıl olur da “Dînî ve siyâsî yetkileri, o zaman Arabistan’daki GEÇERLİ OLAN ŞEYHLİK OTORİTESİ ÎCÂBI BİRLEŞTİRİR?.” Her söylediği vahyolan ve her yapdığı ALLÂH Azze’nin irâde, hâkimiyyet, emr ü ta’lîmâtı ve rızâsı çerçevesinde yürüyen bu en Büyük Peygambere, nasıl böyle iftirâ atılır?.  O, böylece dinle siyâseti “şeyhlik otoritesi iktizâsı” nasıl birleştirmiş olabilir?. Böyle bir beşerîlik, keyfîlik, izâfîlik ve İslâmdışılığın, Risâlet makâmında bulunan bir kul ve Rasûle yakıştırılması, ONUN, RİSÂLET makâmı ile nasıl kâbil-i te’lîf edilebilir?. Beşerîlikleri esas alan ve “Din ile Siyâseti” bu temel ve esasda birleştirerek, bir devletin temeli, hem de Haçlı Batı tasnîfinde yer alan böyle bir devlet şeklinin “TEMELİ”, İSLÂMİYYET’de nasıl “TEOKRASİ OLARAK ATILMIŞ” olabilir?. Bu, mücerred O “Raûf ve Rahîm” Peygamberin Risâlet makâmında olamayışını iddia etmek, O’nu sıradan bir devlet başkanı gibi göstermekdir…

Son derece oryantalist kurnazlığı, gözboyayıcılığı ve  ustalıklarıyla, burada (vahiy) küçümsenmekde, Peygamber-i Zîşân Aleyhisselâm’ın her söz ve fiilinin (vahye) veya Rızâ-yı İlâhîye müstenid olmadığı, İslâm’daki (Siyâsetin de) vahye dayanmayıb, tamamen câhiliyye-i ûlâdaki “Şeyhlik Otoritesini” devâm etdirmek üzere, âdetlere ve câhiliyye geleneklerine dayandığı fikre  ve idrâklere verilmek istenmektedir… Dolayısıyla,  “İslâm’daki (SİYÂSET), vahye dayanmaz, Arab gelenekleri ve örfünden mülhemdir, öyle ise bunu, İSLÂM’dan ayrı tutabiliriz, lâyıklık İslâmiyyet’in kendisinde vardır!” v,s. gibi düşüncelere kapı aralıyarak, bütün bunların altında, “Lâyık” doktrinleri İslâm’a zıd ve ters göstermemek; ve siyâsetin, tamâmen İslâm dışı oluşunun meşrûluğunu zihinlere yerleştirmek ifsâdı yatmaktadır… 

“Peygamber-i Zîşân Aleyhisselâm’ın kurduğu devlet, doğrudan doğruya Allâh Azze ve Celle’nin irâde ve hâkimiyyetine dayanan ve hiçbir sosyoloji literatüründe karşılığı olamıyan, oralara sığması muhâl olan bir devlet şekli iken”, ona,  zerre kadar sıkılmadan “TEOKRATİK BİR DEVLETİN TEMELİNİ ATDI.” diyerek, batılı felsefecilerin küçümsediği ve artık bugün i’tibârı kalmıyan bir devlet kılığı nasıl geçirilir!? İslâmiyyet gibi Mutlak bir Dînin “Hükûmet, idâre, siyâset ve beşerî münâsebetleri nizamlama kânûn ve sistemleri bâtıl” kabûl edildiği takdirde, onun tamâmı da zarûrî bir netîce olarak butlâna mahkûm edilmiş demekdir ki, bu, cinnetlik bir hezeyandan başka bir manzara ortaya koyamaz… Bir zamanlar Mason Demirel’in ikide bir “Teokrasiye karşıyız” diyerek zihinleri bulandırmasına muvâzî butlanı mutlak çarpık idrâkler, nasıl olur da İlâhiyât çevreleri eliyle ve bu derece  alenen ve bütün hakîkatler çiğnenerek, Anadolu gençlerinin zihnini zehirlemekde kullanılır!?

Teokrasi, Vâcibü’l-Vücûd Allâh Azze ve Celle’nin aslâ ve kat’â irâdesine ve hâkimiyyetine dayanmıyan; kendisini ilâh gören veya ilâhlık imtiyâzı taşıyanların, yani fir’avnların, nemrutların, Rum kayzerlerinin, heraklitlerinin; Habeş necâşîlerinin, Yemen tübba’larının, İran kisrâlarının, Türk totemi (kamalı) tanrıların, ruhbân ve ahbâr sınıflarının, teslîs peşindeki papaların bâtıl inançları üzerinde vücûd bulan devletleri içine alan YUNANCA bir mefhûmdur… İslâmiyyet’in bunlarla hiç bir alâkasının olmadığı ve olamıyacağı ortada iken, Peygamberimiz Aleyhisselâm Hazretleri’nin mutlak adâlet ve hakikat üzerine binâ etdiği devletini, bu teokratik vahşet devletleri ile aynı safda, sınıfda ve keyfiyetde değerlerdirib kıymet hükmüne bağlamak, İslâmiyyet’e en büyük hakâretdir…

XX114. sahifedeki dipnotda da bir başka hılâf-ı hakîkat zırvaya şöyle rastlıyoruz:

“İslâm Dîninin bir gönül dîni olması, dinde zor kullanmanın kabûl edilmemiş olması ve Kur’an’da herkesin dîni kendine denmesi (Kâfirun Sûresi 6. âyet) cihadın yalnızca bir meşrû’ savunma aracı olduğunu gösterir.”

İlâhiyyâtdaki sosyoloji profesörü, kendi müfessirlik ve hele müctehidlik seviyesinin bir hiç olduğunu görmeden o kadar dallama ve sallama mevkiinden atıyor ki, bu kadarına da pes denir! “İlmin başı sabır, sonu haddi bilmekdir” hakîkatından yola çıkılırsa, kat’iyyen ehil olmadığı bir mevzu’da bu kadar haddi aşmak, hududları bu kadar zorlamak cidden “cehâletin” evc-i bâlâsı bilinse yeridir… Sayın ve mayın profesör “İslâm’daki cihadın YALNIZCA meşrû’ SAVUNMA aracı olduğunu” yazmakla cehâlet veya tahrîfini isbatlamakla kalmıyor; bir de bu yüzde yüz bâtıl ve oryantalist (şarkiyâtçı) uydurmasına Kâirûn s”uresinin 6. âyet-i celîlesini delil olarak göstermektedir!.. Akıl, ihtisas ve ilminin dışında kalan bir mevzû’da, o mevzuun otoritesi gibi ahkâm biçmek, birinci olarak edeb ve ahlâk hududlarını patlatır, ikinci olarak da, sû-i niyyetin bütün çirkinliğini gözler önüne serer…

Adı geçen âyet-i kerîme mevzuun mütehassısı müfessirlerin satırlarına müracaat edildiği zaman apaçık görülür ki ilâhiyyat sosyologu kişinin dediklerinden nâmütenâhî derecede farklı ma’nalar tazammun etmekde ve kendisini mutlak ma’nâda yalanlamaktadır. Ana ibâdetleri 5 sınıf olan İslâmiyyet’de CİHÂD, namaz oruc, zekât ve haccın da başında bulunmaktadır. Cihad edille-i erbaanın tamâmıyla sâbit “Zarûrât-ı dîniyyeden” bir ibâdetdir ve o olmadıkça da diğer ibâdet ve ahkâm-ı şer’iyyenin yaşanması ve yaşatılması düşünülemez… Büyük mürşid Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri “Câmiul-Mütûn” nâm eserinde “Zamanımızda en büyük ibâdet cihaddır” buyurmaktadır. (  )

İslâmî ilimlerde ehliyeti olmıyan bir takım sosyolog ve felsefeci ve oryantalist kafalı profesörlerin kendilerini ümmet nezdinde muktedir ve ehil bir müctehid ve müfessir yerine koyarak ahkâm kesmeleri gaflet değil, bu ihtisas devrinde ciddî bir dalâlet ve tahrîfdir… 

Eğer CİHÂD sâdece “Tedâfüî Harbden” ibâret olsaydı, İslâmiyyet’in Medine dışına taşmaması şart olurdu!. Medine ile sınırlı olan müslümanların, Mekke’de, Şam’da,Bağdad’da, Kahire’de, Yemen’de Anadolu’da, Cezayir, Fas İspanya’da, İran, İstanbul, Balkanlar, Kırım, Viyana ve Otranto’ya kadar  bu kadar geniş bir coğrafyada “i’lâ-yı kelimetullâh” içün bulunması hem abes olur hem de “müdâfaa” hududlarını patlatarak, İslâmiyyet’in emretdiğini değil yasakladığını irtikâb ederek dinlerini çiğnemiş olmaları îcâb ederdi… Peygamber-i Zîşân Aleyhisselâm zamanından beri başlıyan ve 10 asır devam eden fetihler içün “tedâfüî harb” demek akla sûikasd olur!

Sâdece Bakara Sûresinin 193. âyet-i kerîmesi nazara alınırsa, câhil veya hâinlerin “cihadın yalnızca bir meşrû’ savunma aracı olduğu” yolundaki beyanların İslâmiyyet’e bühtan olduğu apaçık ortaya çıkacakdır. Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle bu âyetde meâlen şöyle buyurmaktadır:

“Hem, bir fitne kalmayıb DÎNYALINIZ ALLÂH’IN OLUNCAYA KADAR ONLARLA ÇARPIŞIN, vazgeçerlerse husûmet artık ancak zâlimlere karşıdır.”  (Kur’an Dili, Muhammed Hamdi, c.2, s.687, tab’-ı evvel)

Aynı eserden ayetin Tefsirine geçelim: “Müslümanlar önce, tedâfüî dahî olsa kıtalden memnû’  ve her ne olursa olsun sabr ü muvâdeaya me’mûr edilmiş bil’âhare kıtal âyetleri ile bu memnûiyyet neshedilmişdi. Lâkin kıtâl âyetleri iki nevidir: Bir kısmı sâde me’zûniyyet ü cevaz ifâde eder, bir kısmı da kıtâl ü cihâdı emrederek VÜCÛB ifâde eyler. Bu âyet isesâdece âyet-i kıtâl değil, EMR-İ KITÂL ÂYETİDİR.”   (s.687) …….. “Bu kıtâl emirleriyledir ki, Hâtemülenbiyânın SEYF Ü CİHÂDA me’mûr olacağı hakkında kütüb-i sâlifede vârid olan vasf-ı mahsusları da tebeyyün etmiş, bu sûretle de mu’cize-i ilâhiyye tahakkuk eylemişdir.” (s.688) 

Bu noktada Avrupalıların Dîn-i İslâm hakkında iki muhtelif fikir neşretmekde olduklarını görüyoruz. Bir kısmı re’sen î’lân-ı harbin cevâzı mes’ele-i muharreresine vesîle ettihâz ederek İslâm’ın mütecâviz ve sırf kılıç kuvvetiyle intişâr etmiş bir dîn bulunduğunu iddia etmek ve ilmî, edebî, hukûkî, ahlâkî ve ictimâî haysiyyetle müsbet olan nüfûz-ı ma’nevîsini inkâr etmek istiyorlar. Bu fikir edille-i İslâmiyye’nin ilmî kuvvetine mukâvemet imkânı göremediklerinden dolayı İslâm’ın hiç bir dinde görülmemiş olan intişârı mu’cizesini sırf kılıç kuvvetine isnâd ederek onu hıristiyanlık taassubiyle hissî bir yoldan vurmakistiyen eski hıristiyanların bakıyye-i neşriyâtıdır. Halbuki bunlar bu taarruz ile kendi da’vâlarını iki cihetden nakzetmektedirler. Zîrâ bir tarafdan hıristiyanlık emrine muhâlif olarak Ehl-i Salib devrinden beri hıristiyanlar hep silâh ve tecâvüzle saldırmışlar, diğer tarafdan da alelıtlak (umûmiyyetle) harb-i dîn fikrine mugâyir göstermekle hem kendilerini hem de mensûb oldukları kütüb-i sâlife-i ilâhiyyeyi tekzîb etmişler ve aynı zamanda bununla, HÂTEMÜLENBİYÂNIN CİHÂD İLE ME’MÛR OLACAĞI HAKKINDAKİ KÜTÜB-İ SÂLİFE MU’CİZÂTINI GİZLEMEK İSTEMİŞLERDİR. İSLÂM’IN SIRF KILIÇLA İNTİŞÂR ETMİŞ OLMASI İDDİASI, TÂRİHE VE AHKÂM-I iSLÂM’A KARŞI BİR BÜHTANDIR.” (s.689) ……………….. Buna mukâbil,ikinci kısma gelince: Bunlar, “DÎN-İ İSLÂM’DA HARB, YALINIZ HÂL-İ TEDÂFÜ’DE MEŞRÛ’ KILINMIŞ, MÜDÂFAA MECBÛRİYYETİ OLMADIKCA HARBE CEVÂZ VERİLMEMİŞ VE İSLÂM SİLÂH İLE DEĞİL, TERK-İ SİLÂH NAZARİYESİ İLE VE İLM Ü AKLA, FİKR Ü HAKKA VERDİĞİ EHEMMİYET İLE VE KUVVE-İ İKNÂİYYESİ VE LİSÂNI İLE İNTİŞÂR ETMİŞDİR.” diyorlar… Ve İslâm’ı müdâfaa eder gibi görünerek Kur’andaki bütün kıtâl emirlerinin TEDÂFÜÎ HARBE MÜNHASIR OLDUĞUNU VE MÜSLÜMANLIKDA RE’SEN İ’LÂN-I HARBE VE   T A A R R U Z A   CEVÂZ OLMADIĞINI İDDİA EDİYORLAR. BUNLAR DA, AVRUPA VE HIRİSTİYANLIK NOKTA-İ NAZARINDAN DAHA İNCE VE DERİN BİR FİKR-İ SİYÂSÎ TA’KÎB EDEN YENİ BAZI ERBÂB-I KALEMİN FİKİRLERİDİR. BU ZEVÂT PEKÂLÂ BİLİRLER Kİ, CEVÂZ-I HARBİN HÂL-İ TEDÂFÜA MÜNHASIR OLMASI, BİNNETÎCE MÜDÂFAA İMKÂNININ DA SELBİNE SEBEBDİR. İCÂBINDA HASMA TEKADDÜM ETMEK İÇÜN RE’SEN TAARRUZ EDEBİLMEK HAKKINDAN MAHRÛM OLANLAR, DÂİMÂ DENEMEZSE DE  EKSERİYÂ MÜDÂFAA KUDRETİNE DE MÂLİK OLAMAZLAR.”

 

 

 

 

(Nasibse devam edeceğiz.)

 

 

İntişârı: 20.12.2019 / 14:11:40 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir