Yegâne Mürşid Ve Kurtarıcı Rasûl-İ Rusül (Aleyhisselâtü Vesselâm)…
Ahmed SEYYİDOĞLU
16 Kasım 2019

CEDD-İ AZÎZİM BARTIN MÜFTÜSÜ

MUHAMMED RİF’AT EFENDİ HAZRETLERİNİ YÂDEDERKEN (Kaddesallâhu Sırrahu’l Âlî)…

Ahmed SELÂMÎ (Dağıstânî)

 

Bugün, Bartın Müftüsü Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretlerinin (29/ Kasım/1932)de, Âhıret-i Dâr-ı Bekâya Rıhlet buyurmalarının 87. sene-i devriyesidir. Merhûm Ceddimize Allâh Azze ve Celle’den rahmet-i vâsia niyâz ederken; ihvân-ı dînimizden dahî Merhûmun ve bütün mü’minîn ve mü’minâtın ruhlarına Fâtiha ve 3 İhlâs-ı Şerîf ihdâ’ eylemelerini hassaten ricâ ederiz…

*

17. asr-ı mîlâdînin ortalarıdır…

Buhârâ sâkinlerinden MÜSLÜMAN bir Oğuz aşireti garba hicret kararı almış; ve Kafkasya’ya doğru yola çıkarak DAĞISTAN merkezli bir mahalde yurd tutmuşlardır…

İ’lâ-yı Kelimetullâh içün varlık sahnesine çıkan Osmanlı’ya yakın olmak; ve küffâr karşısında zorlanan İslâm Dünyâsı’nda safları sıklaştırmak azmi, bu hicretin ana sebebidir…

Dünyâ, Âdem Aleyhisselâ’dan beri, insanların Hakk ve bâtıl kutubları arasında bir mücâhede meydanıdır. Müslümanlar, Hakk’ın ve Haklının yanında olmak üzere yaratıldıklarının îmân ve şuuruyla, dâimâ bu istikâmetde dünyâya hâkim olmak istemişlerdir. Mutlak “irâde ve hâkimiyyetin”, mücerred Allâh Azze ve Celle’nin olduğunu bir an bile  unutamayışın dîni olan Müslümanlık, topyekûn ins ü cinne, biricik intisâb ve inkıyâd kıymeti ve mercii olarak mutlak ma’nâda kendisini göstermiş; ve herşey “Namazım, hayâtım ve memâtım Allâh içündür” düstûruyla da, îmân eden mü’minîni, o biricik Tevhîd hedefiyle terbiye etmişdir.

Bugün ise dünyâ, pozitivist, materyalist, determinist, ateist, lâyik ve seküler bir cendere (şirk) içine alındığından, tevhîd yerine, bütün parçaları biribirini kemiren bölünmeler ve bölmeler çukuruna itilmişdir! Rûhî ve bedenî illet ve zillet, hadd safhaya çıkmışdır… Çâre diye de, insan nefsi emrindeki aklı (Tanrılaştırmış), bilhassa dembokrasi para-lamentolarında “Emir-yasak-helâl-haram-hakk-vazife-suç v.s.ler” uydurularak, İslâmiyet insan hayâtından sıyrılıb çekilmiş, bu beşerî sistemler vasıtasıyla daha da çıkmaza girilerek bataklığa saplanılmışdır! Hele İslâm Coğrafyasında bütün kıymet mikyasları tersine çevrilmiş, cedd ile torunun dilleri ve yazıları bile değiştirildiğinden, biribirini yiyen iki ayrı ve zıd (millet) teşkîl edilerek, sonrakiler evvelkilerin “soykırımı” ile sun’î olarak ve cebren, evvelkilerin başına belâ kesilmişlerdir!. 

Anadolu, Yunanlıyı Polatlı’ya kadar ilerleten ve İstanbul ve havâlîsini işgâl eden İngiliz; ve Anteb hâvalisini işgal eden Fransız, Antalya mıntıkasını işgâl eden İtalyan keferelerini, dişini tırnağına takarak ve binbir imkânsızlık içinde vatanından 4 sene gibi kısa bir zamanda kovmuş ve denize dökmüşse de, 1922’den sonra başlıyan bir iç işgâl, LOZAN tuzağı ve sonra da İngiliz güdümlü yerli  çeteler tarafından bin kat daha beter olarak ikinci bir (işgâl hâlinde), Anadoluyu maddî ve bilhassa ma’nevî cihetden moğol istilâsından kat be kat daha feci’ bir yangın yerine çevirmişdir. Bu iki işgâl ve istilâ Anadolu’yu öylesine değiştirmiş ve kendi kendisi olmakdan nâmütenâhî derecede uzaklaştırmışdır ki, artık bu ikinci işgâlin verdiği zararların telâfîsi aslâ mümkin olamıyacakdır! Haçlı Bâtıl Batı ve Yehûd dünyâsı Müslüman Osmanlı neslini kurutarak, Müslümanlık ve Müslümanlardan, târihde eşi benzeri görülmez derecede KORKUNÇ, 15 asırlık şirkinin intikâmını  almışdır…

Hüküm, irâde ve hâkimiyyetde, Allâh Azze ve Celle’ye eş ve ortak, benzer ve nazîr mihrakları ihdâs edilmişdir. “Kâinât DEVLETİNİN mülkü müstakillen Allâh’a âid olduğu halde”, (2/1255) ins ü cin bunu tanımayıb, mülkün sâhibini kendisi görerek Hâlık Teâlâ’nın mülkünü gasb ile en büyük bir terör estirmiş ve “hüküm, irâde ve hâkimiyyet benimdir” diyecek kadar da azgınlık, arsızlık, Allah’sızlık,  ve tuğyân içine girmişdir…

Kâinât DEVLETİNİN mülkü müstakillen kendisinde bulunan Sübhân olan Rabb Teâlâ’ya, O’nun sıfatları ve hüküm, irâde ve hâkimiyyeti dışına çıkılarak “O’na inanmak şeklinde” uydurulan bir küfr ü dalâlet, bütün insanlığı kuşatmışdır. “Allâh” deyiş, kalbden ve özden değil, tamâmen dilden ve lâfızdan ve hakîkatsizliğinden ibâret kalarak, o da biribirlerine “Allâh münkiri bir kâfir değil” dedirtmek sahtekârlığı hesabıyla ağızlara alınır olmuşdır!.

Tam bir “Câhiliyyet-i Ûlâ ta’kibçisi Câhiliyyet-i Uhrâ!”

Decâcile, Cebâbire ve Zalemesiyle, suret-i Hakk’dan görünmeye çalışan-çalışmayan “İdâreci kılıklı insan tâcirlerinin ve politikacı adı altındaki insan çobanlarının” dizginleri ellerine geçirdiği bir dünyâda, bir takım beynelmilel teşkîlâtlardan meded ummak da en büyük bir hamâkât ve abesdir ki, bu da, dünyâ insanlarını oyalamanın, narkozlıyan bir formülü bilinmelidir!

Bugün insanlık, Allâh Azze ve Celle’nin hüküm, irâde ve hâkimiyyeti altında sulh ve birliğin seâdetine ermek yerine, dünyâ çapındaki para-lamentolardaki yüzbinlerce (Tanrıyı), bunlarda “irâde ve hâkimiyyet” vehmederek, TAPILAN bir ilâh kabûl etmiş ve Kıyâmet’e yakın, “Câhiliyyet-i Uhrâyı” başına belâ etmişdir! “Dembokrasi” adıyla gece gündüz putperestçe reklâmı yapılan sistem, târihine bakılacak olursa, “Antik Yunan aklının bir ifrâzâtıdır” ki, Fransız ve ABD ihtilâl ve cilâlamalarından sonra bütün dünyâya, “tek dünyâ devletine” giden Yahudi global çetelerin bir kazığı olarak çakılmak istenmektedir… “Dembokrasi” zikri içindeki gâfil politikacılar ise, bu zikir ve fikirleri (!) ile kime ve hangi mihrâklara hizmetçilik ve uşaklık yapmaktadırlar, bunların hiçbirini fehmedemeyecek kadar basiretleri bağlı zavallılardır!.

“Kâinât Devlet ve hükûmetinin mülkiyeti müstakillen kendisinde” olan Allâh Azze ve Cele’yi bu vasfı içinde GÖREMİYENLER, başda politikacılar, particiler ve para-lamento tanrılarıdır ki, işte günümüz, bu hâliyle dünümüzden nâmütenâhî derecede farklı, menfi bir istikâmete girmişdir.

İŞTE, ana mevzuumuzu teşkîl eden Merhûm ceddlerimiz hakkında kalem oynatma cür’etinde bulunurken, onların hangi iç dünyâlara sâhib, hangi kalb ve gönül erleri olduklarını ve onların hangi âlemlerin içinde bulunduklarını alâ kaderi’l-imkân takdire çalışmalıyız; ve bu noktadan hareketle bazı mes’eleleri o zamanın kıymet hükümleri çerçevesinde nazara alabilmeliyizdir!

KOCA TOSCUOĞLU MERHÛM HÜSEYİN EFENDİ HAZRETLERİ

Ecdâd-ı Azîzimiz Hazerâtı, RUBÛBİYET MAKÂMINA ÎMÂN VE İNKIYÂD NEYİ ÎCÂB VE İKTİZÂ ETDİRİYORSA onun ta’kîbini esas aldıklarından, Dağıstan civârına gelen bu aşiret de, biricik hedef hâlinde hayâtını buna vakfeder… “En büyük ibâdetleri cihâd” olduğu halde, Büyük imam, mürşid, mücâhid ve Hâlidi ocağının yetiştirdiği Şeyh Şamil’i (Rahmetullâhi Aleyh Hazretlerini) yetiştirecek o toprakları vatan edinirler… Ancak aşiretin bir kısmı buralarda da çok kalamaz, birkaç oba hâlinde Osmanlı idâresini tercihle Anadolu’ya hicreti hedeflerken; birkaçı da Dağıstan taraflarında kalmayı tercîh ederek, ileride Büyük İslâm Mücâhidi Merhûm Şeyh Şâmil Hazretleri’nin İmâmet ve Hükûmet’ine tâbi’ olurlar… (1)

18. asrın sonlarına doğru yeniden hicret edenler, Bartın civarında üçüncü yurdlarını inşâ’ edeceklerdir. Sultan Abdülmecid zamanında “Koca Toscuoğlu” lâkabıyla tanınan Hüseyin Efendi, çok genç yaşından i’tibâren bir yandan şer’î ilimlerle, diğer yandan da kendi çapında tebâbet ve çiftçilikle meşgûldür… Fakat ilme ve bilhassa şer’î ilimlere karşı içinde büyük bir iştiyâk vardır…

Bir gün çift sürerken, an be an içini yakan ve artık önünde duramıyacağı bir hedef hâline gelen bu iştiyâkı, ona şu kararı aldırır:

“-Bartın 10 km. ötede, işte her hafta gitdiğim yer, orada ilim tahsili içün mutlaka talebe olmalıyım, buna babam bile mâni’ olamamalı, Biavnihî Teâlâ Yâ Allâh Bismillâh!..”

Kararını vermiş ve tatbikine de mîzâcı iktizâsı hemen geçmişdir!

Karasapanla çift sürmeyi bırakmış, üvendireyi boyunduruğa dayamış, abdestini tazelemiş, sarığını takıb cübbesini de giyerek ve yaya olarak; ve hiç kimseye haber vermeden, hatta evine bile uğramadan Bartın’ın yolunu tutmuşdur!..

Karşı istikâmetden gelen tanıdık komşusu Müslümana söyledikleri de, son derece kararlı olduğunu gösterir:

“-Pederime söyleyiniz, çift sürdüğüm hayvanlarımız tarladadır. Ben Bartın’a ilim tahsili içün gidiyorum. Eve dönmiyeceğim. Vâlideynim hakklarını helâl edeler!”

Bartın’da muhtelif icâzetli hocaların önünde diz çökmeye başladığı zaman, yaşı 22-25 civârındadır!…

Gece-gündüz demeden ilim aşkıyla tutuşan Koca Toscuoğlu Hüseyin Efendi, 5-6 yıllık tahsilinden sonra, girdiği imtihanları da kazanarak, Bartın’ın en merkezî, en meşhur, en kadîm ve Cezayirli Paşalardan birinin hayrâtı olan “Arab Câmi-i Şerîfi” nâmı ile ma’rûf câmiine Kur’ân-ı Kerîm Muallimi ve Müezzin olarak ta’yin edilir…

İlme çalışması hiç durmaz, adı geçen vazîfelerine devam ederken, bu sefer hem talebe ve hem de hoca olarak yoluna devamdadır! Ve yıllardır içinde sakladığı bir ahdi ve sırrı ise şudur:

“-Eğer bir oğlum olursa, onu İstanbul’un en yüksek medreselerinde okutacak ve Bartın’a MÜFTÜ yapacağım biavnihî Teâlâ!”

Bartın’ın tanınmış âilelerinden ve Şatıroğullarının sözü sohbeti dinlenir 2 çocuklu dul gelini ve sâlihât-ı nisvandan “MOLLA ANA” lâkabıyla meşhur hanımla (Büyük anamızla) izdivâc eder…

1862.

Bu izdivacdan, efrencî 21/Şubat/1862’de, Cedd-i Azîzim (pederimin pederi) Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretleri tevellüd eder…  Pederi içünse artık, (ahdini) yerine getirme devri başlıyacakdır!

Koca Toscuoğlu Hüsey Efendi hakkında, Muhammed Rif’at Efendi Hazretlerinin en küçük oğlu Merhûm Muhammet Seyyid Efendi’nin Merhûm Pederimin); ve gene onun da en küçük oğlu bendeniz (Ahmed Selâmî abd-i âziclerine) anlatdıkları üç-beş hâtırâyı burada zikretmek isteriz!

  • Merhûm Koca Toscuoğlu, vefâtından 2-3 yıl evvel minâreye çıkmakda zorlanır ve en ziyâde de, o zamanlar 8-9 yaşlarında olan torunu Muhammed Seyyid Efendi’ye ezân okuturmuş. (Bir vakit namaz), müezzinliğinin bedeli olan maaşına göre ne tutuyorsa, onu, minâreye çıkartdığı kimselere zorla verirmiş! Torunu Muhammed Seyyid Efendi bunu almamak içün ne kadar direnirse de, Büyük Babası (Dedesi) olan Hüseyin Efendi, “El emru fevkal’edeb” diyerek sesini yükseltir ve celâllenerek, şimdiki çıfıtların uydurduğu şekliyle “şiddet göstererek” cebine koyarmış!
  • Merhûm’un sesi o kadar gürmüş ki, Bartın Arab Câmi-i Şerîfinde okuduğu ezan-ı şerîf, civar köylerden bile duyulurmuş!
  • 75 yaşlarını geçince bir ara gözleri zaif görmiye başlamış. “Artık Kur’an okuyamıyacak ve okutamayacak mıyım?” diye zaman zaman çok hüzünlenir ve ağlarmış! Bunun üzerine, biavnihî Teâlâ Bartın’a müftü yapmıya muvaffak olduğu Oğlu Muhammed Rif’at Efendi, Tıbb-ı Nebevî kitablarından bir şifâ çâresi-reçetesi aramıya başlar! Buna göre hakîki ve sızma zeytin yağına, falan cins incirler iğne ile 20-30 yerinden delinib vaz’edilecek; ve şu kadar gün ayazda bırakıldıkdan sonra aç karnına her gün birkaç tane yenilecek… Muhammed Rif’at Efendi, pederine bunu tatbik etmiş ve gözleri yeniden eski hâline gelen Koca Toscuoğlu Merhûm Hüseyin Efendi, eskisi gibi yeniden Kur’an-ı Kerîm okumıya ve talebe okutmıya yıllarca devâm etmişdir… (3)
  • Merhum Hüseyin Efendi Hazretleri hakkında Peder-i Muhteremimiz Muhammed Seyyid Efendi Merhûmun nakletdiği bir hâdise de şudur: Dedesi (Ceddi-Büyükbabası) Merhum Hüseyin Efendi 56 yıl binlerce çocuk okutduğu içün, talebelerinden birçoğu, vakti hulûl edince vatanî vazîfeleini ifâ içün Osmanlı-İslâm ordusuna alınmışlardır ki, bunların içinde on yıllarca askerlik yapanlar olmuşdur. Trablus, Balkan, Yemen, Kafkasya, Filistin, sonra Çanakkale ve “İstiklâl Harbine” de iştirâk edenler bulunmuşdur…

Bartın ve havâlîsinden olub da böyle evlerine yıllarca sonra GÂZÎ olarak dönenlerin bir kısmı:

“-Hocamız Koca Toscuoğlu Hüseyin Efendiyi ziyâret etmek istiyoruz!”

Derler… Fakat aldıkları cevab:

“-O, 1910’larda vefât etdi!”

Şeklindedir! Gâzîler büyük bir hayretle:

“-Nasıl olur, biz Çanakkale Harbinde her süngü hücûmuna kalkdığımızda, onun da bizim önümüzde “Allâh içün vurun aslanlarım! Allâh içün vurun, koman yiğitlerim, Allâh içün koman haa!” nâraları atarak, sarık cübbesi ile en önde vuruşduğunu gördük!”

Derler…

Bu kabil hâdisâtın, meşrûtiyetçi, ittihadçı, cumhuriyetçi, dembokrat ve ılmâniyyeci (lâikçi) kafalarca hiçbir ma’nâsı olamıyacağı elbetde îzahdan vârestedir! Fakat ne yapalım ki, onlara rağmen, sâdece hükm-i ilâhî hükümfermâdır, Levh-i mahfuzda O ne yazmışsa, ancak o olur… O, yegâne YARATICI olarak, “Dilediğini dilediği gibi yaratır; ve kendisini, semâ ve arzdaki her zerre, atom ve hücreye kadar her yaratdığına tesbîh etdirirken”, ins ü cin de, kimi mü’min olub bunu duyarak, kimisi de münkir olub bunu duyamadan seyreder!

Binâenaleyh, buradaki derinliği, rûhun yanıb yıkılırcasına duyması ve gaşyolması ise, mücerred (nasib) mes’elesi olarak önümüzde duracakdır…

SÛRET-İ HAKK’DAN GÖRÜNEN MÜNKİR VE İSLÂM MUHARRİFLERİ İYİ ANLAŞILMALIDIR…

Târih boyunca “Muvaffakıyyet Allâh’dandır” denilmiş, ancak bunun ihâta ve mutlaklığı, ins ü cin tarafından belki onbinlerde bir olarak kalben duyulabilmişdir; ve bunun dışındakiler, insanlıkdaki putperestlik damarı mu’cebince, “muvaffakiyyeti” Allâh Azze ve Celle’nin dışında bir mahlûka isnâd ile, o nisbetde de HÂLIK TEÂLÂ’dan uzaklaşmışlardır…

Birileri ve İslâm’cı irileri, bunları da “asrın diyalogcu ve müşrik idrâkine ictihad müessesesini artık yeniden işleterek”, nasıl ve hangi “câhile hass cesâretle” söyletecekse, bunu biz bilemeyiz!

Mu’tezile, hâricî, teymiyeci, efgânîci, abduhçu, reşid rızâcı, telfikçi, edyân ve mezâhib takribcisi, lâ mezhebiyye bezirgânı ve vehhabiye kafalı ruhban sınıfları da, aldıkları maaşlarıyla beraber bunları YERLER, binde bir nisbetindeki YİYEMİYENLERSE, boğazlarına KEMİK takılmışçasına tıkanır veya gıcık olub öksürür dururlar!

1925’de dergah ve medreseler kapatılıncaya kadar, Bartın’da Hâlidî-Zıyâî halîfesi Merhûm Muhammed Rif’at Efendi, Rufâî zâkirbaşı da Hacı Ali imiş… Pederimiz Muhammed Seyyid Efendi Merhûmdan nice teferruatıyla dinlemişizdir ki, Rufâî dergâhında her hafta yapılan zikirler esnâsında, meydan mangalında kıpkırmızı olan şişlerle zâkirler (müridler) yanaklarından duvara çakılır, dakikalarca o halde zikreder, zikrin hıtâmında şiş çekilir ve şifâ dokunuşuyla ne kan, ne yara ve ne de iz kaldığı görülürmüş!…

Ankebut veya Determinist kafalı özürlülerin, bunları anlaması elbetde mümkin olamaz… Halbuki bu “Kafa gözüyle gördüğünü  iddia eden” heriflerin, kelle gözüyle görmelerine rağmen inanmamakda direnmeleri, bu iddialarının bile (yalan) olduğunun isbâtı olarak YAŞANMIŞ hakîkatlar cümlesindendir!

Ebû Cehil’in, elinde tutduğu taşların Kelime-i Tevhidi söylemeleri üzerine, “Gene sihir yapdın” demek gibi bir bahâneye mel’unca sarılması ve sığınmıya tenezzülü, bütün pîrân ü evliyâ-yı kirâmdan zuhûr eden ve mutlaka Hâlık’ın yaratması bulunan kerâmetlerin her birisi karşısında da, münkirlerin, bu bayat bahâneleri aynen kopyalayıb tekrarlıyarak onlara sığınması, aynı çukur keyfiyetdir!

Şu anda bile Kâinât tarihinin en büyük Mu’cizesi Kelâm-ı Kadîm olmasına rağmen, onun ümmî bir Peygamber (Aleyhisselâm) elinde 600 küsûr sahifelik bir KİTÂB-I MÜBÎN olarak VARLIĞINI ve cihâna meydan okuyuşunu 1500 senedir görürler de, “Onun, Allâh’ın kelâmı olduğunu” aslâ göremezler! “İctihâd kapısına omuz atar ve İslâm’ın güncellenmesi” tekerlemelerine saplanır ve ne bahâneler düzer ne kulplara tutunarak ömürlerini nâra hazırlarlar!

“Üçüncü ve dördüncü hicrî asırdan beri, ictihâd kapısından İmâm-ı A’zamlar çapında girecek; ve ictihadları şeytan düzmesi değil de “vaz’-ı ilâhî” olacak çapda babayiğit işte biziz” dercesine; ve BU SON DERECE MES’ÛLİYYETLİ VE ALLÂH AZZE VE CELLE ADINA HÜKÜM VAZ’ETME İŞİNİ 12 asırdır üzerine alamamış ve söyliyememiş nice allâme ve dâhiler geldiği hâlde, bunlara RAĞMEN şirkin dominant olduğu çukur bir vasatda ağza alabilmek, bir tek maksâd hâlinde şunu isbât eder ki:

Bu cür’etkârlar, İslâmiyyet’in gayr-i kâfi ve noksanlıklarla ma’lûl bir din olduğuna inanmakda; ve buna munzam da, BU DÎNİ BU HÂLİ ile BEĞENMEMEKDE, SÜBHÂN olan Allâh Azze ve Celle’ye beğenecekleri SİPARİŞ bir din ısmarlamaları da muhâl olduğuna göre, iş başa düşdü diyerek “ictihâd” maskesi ve perdesi altında “teşehhîlerden ibâret” “YENİ BİR DÎN İHTİRÂ’ ETMEK” cihetine gidilmektedir! Haltettiniyye cenâhının hayrânı olduğu Hind’deki “EKBER ŞAH, öz oğlunun ise EKFER ŞAH” dediği adamın “Takrîb-i edyân projesinin” mukallidi olmayı, İmâm-ı A’zamlara mukallid olmıya tercîh etmişlerdir! Bu öyle bir projedir ki:

“İslâmiyyet, dembokrasi gibi (Beşerî Dinlere, cumhuriyetlere, layikliklere, sâir dinlere,) 6284’lere, cinsiyet eşitliği içindeki ucûbeliklere, Kostantaniyye Sözleşmelerine, KADEH’çi karıların azmalarına kadar her nâneye UYGUN hâle getirilsin!”

Der…

Hidâyet inmedi mi, ne mu’cize, ne de mu’cizenin en büyüğü kitâb görülür! Üstelik, Sünnet, İcmâ’ ve Müctehid Fi’d-Dîn usûlleri olmadan, mücerred “KİTÂB” demek, kitâbsızlığın ta kendisidir!

Yepyeni bir din îcâdetmek istiyenlerin dîni de, Ekfer Şâh’ın uydurduğu dîn ne kadar ve ne halta yaramışsa, bunlarınkisi de ona yarar, başkası olamaz!

Sadede gelinirse…

BARTIN MÜFTÜSÜ MERHÛM MUHAMMED RİF’AT EFENDİ HAZRETLERİ…

Koca Toscuoğlu Merhûm Hüseyin Efendi Hazretleri, zekâvet, ciddiyet ve gayreti ile ma’rûf oğluna, ilk bilinmesi icâbeden dersleri bizzat kendisi verdikden sonra, Bartın’daki İbtidâiyye, Rüştiye ve İdâdîyi de kısa zamanda ikmâl etdirib, onu, ayrıca bunlara muvâzî husûsî hocalar eliyle de yetiştirir. Muhammed Rif’at Efendi bilhassa Safranbolu’daki Nakşî-Hâlidî halîfelerinden Bozacızâde Muhammed Zühdî Efendi Hazretlerinin medresesinde de, 3 sene kadar oradaki hocaların ve bilhassa Bozacızâde Merhûm’un rahle-i tedrîsinden geçer… (2)

1882.

Koca Toscuoğlu Hüseyin Efendi, Muhammed Rif’at Efendiyi 1882’de 20 yaşında olduğu hâlde İstanbul’a göndermiye karar verir. Ayrılık günü geldiğinde, oğlunun, şu emri içün SÖZ VERMESİNİ ister:

“-Tahsîlin bitdiği zaman hiçbir yere gitmeyecek, Bartın’a geleceksin ve burada seni MÜFTÜ olarak görmek istiyorum bi Avnîhî Teâlâ…”

Oğul söz verir, baba oğlunu alnından, oğul babasının ellerinden öper ve hasret yılları başlar ki, bu devrede BABA, dönünceye kadar 12-13 sene oğluna duâ eder!

Merhum Koca Toscuoğlu Hüseyin Efendi, 1895’li yıllarda, İstanbul’daki tahsîlini tamamlıyan oğlu Muhammed Rif’at Efendinin, Bartın’a 1904 yılında müftü olduğunu görmüş, onun verdiği sözde durarak İstanbul’da kalmayışı Hüseyin Efendi’yi ziyâde memnûn ve mesrûr etmişdir ki, ulûm-ı şer’iyye aşkını ancak böyle yaşamış; ve ayrıca, cehli de aynı zamanda böyle vurmakdan ayrıca zevk almışdır!

Tahsîlini ikmâl edib Bartın’a dönmek üzere hocaları ile vedalaşırken, Muhammed Rif’at efendiye bazı hocalarının:

“Neden İstanbul’da kalmazsın, biz seni İstanbul’a Müftü olacak şekilde yetiştirdik!” dediklerinde, Merhûm:

“Fakîri ma’zur görmeniz istirhâmımdır Efendim, Pederime SÖZ VERDİM buna riâyetim şartdır, müsâade buyurursanız Bartın’a döneyim!”

Demiş; ve ana karekteri olarak her zaman ve her yerde olduğu gibi SÖZÜNDE aslâ hulf etmemişdir…

(Mâba’di var)

…………………………………………………………………………………….

1.) Merhûm Şeyh Şâmil Hazretleri hakkında 2. Kısımda daha geniş ma’lumât vardır. Oraya bakınız.

2.) Muhammed Rif’at Efendi ileride ilk oğluna çok sevdiği hocası Bozacızâdenin “ZÜHDΔ ismini verecektir…

3.) Bu arada bir hâtıramızı da yeri gelmişken nakletmekde fâide vardır. 8-10 yaşlarımda pederim Merhûm ile Toscuoğlu Sokakda gidiyorken, Merhûm, evinin önünde oturan ihtiyar bir zâtı gösterib şöyle buyurmuşdu:

“- Bu gördüğün ihtiyar 20 yaşlarında iken ince hastalığa (o zaman verem veya tüberküloza ince hastalık denirdi) yakalanmış, doktorlar birkaç aya kalmaz vefât eder demişlerdi. Âilesi, pederim Merhûm Muhammed Rif’at Efendi’ye müracaat edib çâre ricâ etdiler. Pederim de gene “Tıbb-ı Nebevî” kitablarından bir ilâç yapdı ve bazı duâları usûlü ile okuduktan sonra, o birkaç ay ömrü kaldı denen bu ihtiyar 60-70 yıldır gördüğün gibi hâlâ yaşıyor!”

Biz de Alamanya’da iken doktorların ümid kesdiği gene ince hastalığa yakalanmış ve 43 kiloya kadar düşüb bir deri bir kemik gibi kalan ve yanına muayyen kişilerin ancak maske ile girebildiği (H.A) adındaki bir kadına, 18 kadar nebat ve tohumdan yapdığımız bir macunu, hastane hızmelilerinden saklıyarak gizli gizli yedirdik! Ve bir ay gibi kısa bir zaman içinde şifâyab olduğunu bizzat gözlerimizle görmüşdük! Ve hastanın doktoru da o kadar hayret etmişdi ki “Siz bu hastaya ne yapdınız!” demekden kendisini alamamışdı!.

Hasta ise ifâkat bulub Jülich hastanesinden taburcu olmuş, sonraki senelerde o kadar “sıhhatlenmiş, kanlanmış ve canlanmış ve tuğyân derecesine de fırlamışdı” ki, bizi GÂVUR polisine şikâyete kadar ölçüyü kaçırmışdı!

(B.) adındaki bir kızın şikâyeti üzerine Alman polisi sabah erken saatlerde evimizi basmış, beni yatak odamda guyâ yakalıyarak o kızın şikâyet etdiği 2 malzeme veya âleti kendilerine teslîm etmemi istemişdi!. Yan odaya geçib çalışma masamın etrafında halkalandık! İstediklerinin birini getirib verdim, ikincisi de masanın üzerinde apaçık herkesin görebileceği şekilde duruyordu!. Biz, birisi hastalıkdan kurtulan o (H.A.) olmak üzere 4 kişi hâne halkı, diğerleri de 3 sivil polis ve bir de tercüman 4 kişi idi! Ne hikmetse, 8 kişinin dördü, masanın üzerindeki apaçık duran âleti görmedi, bizler gördük ve adamlar her tarafı aradıkları halde o âleti “bulamadık” diye rapor tutub gitdiler!

Asıl demek istediğimiz, daha sonra o hastalığı yırtan (H.A.) isimli kadın, polise müracaatla aradıkları âletin baskın yapdıkları gün masanın üstünde durduğunu ihbâr etmiş olmasıdır!. Fakat böyle bir manzarayı Alaman kafası alamıyacağı içün, muhbirimiz, gâvurun nazarında “kafa tahtası noksan” olarak fişlenmiş yani kendi ayağına sıkmış oluyordu! Ve ihânet ve nankörlüğünü, en sonunda kendisini böyle bir çukura düşürerek noktalamış oldu ki, Âhıretdeki manzaralar tabii çok daha acıklı olacaktır!..

4.) Meselâ Muhammed Rif’at Efendinin kâim-i birâderi yani (Muhammed Seyyid Efendinin dayısı) Nu’man Çavuş, 20 yıl 5 cebhede harb etmişdir. Babaannemiz de, bu kardeşinden yıllarca haber alamadığından pek elemnâk olur; ve bağçede öten saksağanların seslerinden bile ümitlenerek onlarla bir nevi konuşur ve tesellî ararmış…

xNihâyet büyük dayımız Nu’man Çavuş, 20 yıl sonra sessiz sadâsız Bartın’a döner ve evi civârında rastladığı bir gence, değişen sokaklarda evini bile kestiremez olacak ki, Nu’manların evinin neresi olduğunu sorar!. Bu genç adam ise, sefere çıkarken kundakda bırakdığı oğludur; ve bunu, aynı eve girince anlarlar!…

Hulâsa Nu’man Çavuş binbir çile ve zorluklar içinde 20 yıl harbeder… Bugünün naylon “Mücâhid ve dindar, yerli ve millî, mezhebçi olmakdan arınmış (!) pırıl pırıl müberrâ ve İslâmcı!” politika taşeronları ile ruhban sınıfı çıfıtlarının hora teptiği VATAN topraklarında, bunlar, sâdece “mîrasyedi” tufeylîler olarak değil, her haltı da yiyen iblisler olarak da iktifâ etmezler; “Saraya girdindi-çıkdındı, girmedimdi çıkmadımdı” gibi pespayeliğin ve abesin  en çürük ve kuyruklu yalan dolanlarına, entrika ve kataküllilerine varıncaya kadar “biribirlerini de YERLER!”; böyle nice rezâletlerle halkın ahlâkını da her geçen gün durmadan perişân eder ve “insanlık târihine de, ecdâdını ve aslını inkâr eden” nankör kalabalıklar olarak geçerler… 

Bugün halkı: “1. Mezhebçiler ve 2. İslâmcılar” olarak ikiye bölen bölücü ve ayırıcı nevzuhurlar, Peygamber Aleyhisselâm ile başlıyan 15 asırlık Müslümanlığa ta’n ederek müntesiblerinin boynuna “Mezhebçi” yaftası asmak içün biribirleri ile yarışa girmiş gibidirler! Kendilerini de “İslâmcı markası ve maskesiyle” saklıyan (İslâmbeğenmezler), bir Nu’man Çavuş Rahmetliyi bile “Mezhebçi” diyerek herhalde beğenmeyib horlıyacak, ona da, 15 asırlık müslümanlara bakdıkları hâin nazarlarla bakacaklardır!. Bunların bütün hedefi, “İctihâd Kapısını Açmalıdır” ıkınışıyla İslâmiyet’i yaz-boz tahtasına çevirib, onu, beşerî sistemlere TAPAR hâle getirmek ve Allâh Azze’nin irâde ve hâkimiyyetini ortadan kaldırmakdır… 

Dünün Müslüman Anadolu milleti, Nu’man Çavuş’una kadar ömürlerini ne içün fedâ peşinde idiler; bugünün “İslâmcıyız” diyen ve “dînini beğenmez”  kuru kalabalıkları, ömürlerini hangi idhâl gâvur sistemlerini din edinerek sürünmenin peşindeler, mukâyesesi apaçık ortadadır…

İntişârı: 29.11.2019 / 01:25:20

1 Comment

  1. Mustafa bin Seyf Ali dedi ki:

    Selamün Aleyküm, Abi, yazilarini devamli okuyorum, Allah’dan sana uzun ömürler vermesini diliyorum. Her makaleni iple cekerek bekliyorum. Allah razi olsun senden, hakikati bizlere hatirlattigin icin. Yorum ne haddime ?
    Iserlohn’ dan Mustafa

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir