Regâib Kandili…
27 Şubat 2020
Bir Yerdeki Şerrden Korunma Duâsı
10 Mart 2020

CEDD-İ AZÎZİM BARTIN MÜFTÜSÜ

MUHAMMED RİF’AT EFENDİ HAZRETLERİNİ YÂDEDERKEN (Kaddesallâhu Sırrahu’l Âlî)…

(3)

Ahmed SELÂMÎ

*

EZÂN-I ŞERÎF TÜRKÇELEŞTİRİLMEDİ YASAKLANDI!

Adı geçen şefokratik diktatörlük devrinde, İslâmiyyet’in 1400 yıllık “ŞİÂRI” ve “Zarûrât-ı dîniyyesinden” bulunan EZÂN-I ŞERÎF de TÜRKÇELEŞTİRİLMEMİŞ, YASAKLANMIŞDIR… Ne kadar esef edilse azdır ki,  esasda İslâm düşmanı ve hoca kılıklı müfsid Anadolu ateistleri ile başlarında bulunanların eteklerini öpen bel’amlar “Ezânı yasakladık!” dememiş, buna, “müctehidmiş gibi yapıb ictihâd maskesi” takarak “Türkçe ezân” demeyi tercîh etmişlerdir!. Halka da, kendisini müselman zanneden nicelerine de bunu ta’lim etdirerek, dillerine bu uydurma nesneyi vermiş ve öyle yerleştirmişlerdir! Kelâm-ı Kadîm’in nasıl Türkçesi, Japoncası veya Farsçası olmazsa, Ezân-ı Şerif’in de olmaz, o kadar ki, olması muhâldir…

DERGÂH VE MEDRESEMİZİN DİRENİŞİ

Cedd-i Azîzim Merhûm Muhammed Rif’ât Efendi Hazretleri ise Hâlidî Mürşidi Merhûm Ahmed Zıyâüddîn Gümüşhânevî Hazretlerinin Halîfesi olarak Bartında “Tanrılı Taptırı” müşrik nâralarına, irtihâl-i dâr-ı bekâ buyurdukları (29 Kasım 1932’ye) kadar aslâ dergâh ve medresesinde yer vermemiş, nefes bile aldırmamışdır…

(18 Temmuz 1932’de) kânunla değilse de, DİB başı R. Börekçi (börkenek) tâifesinin  ta’mimle bir ilk yoklama kabilinden “Tanrılı-Taptırı” bağırtıları, Anadolu’da şerrine lâ’net kısmen bağırılsa da, Bartın Zıyâiyye Câmii ve 1925 tuğyânıyla kapatılan dergâh ve medresesinde, bu bağırtı ve takırtılar aslâ duyulmamışdır… Bazı resmî eşkıyâlar diş göstermek istemişlerse de, Kazâ Müftüsü ve Batı Karadeniz havâlîsinin Fransız gâvurlarından temizlenmesinde çok büyük hizmetler sebketmiş ve ehâlî üzerinde vekâr ve şecâtiyle ma’rûf Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretlerine Müslümanların son derece merbûtiyyeti karşısında, kuyruklarını kısmak zorunda kalmışlar, bazıları da görünmez silleler altında haketdikleri derslerini almışlardır… Ezân-ı Şerîfe hırlayan bazı mürteddlerin encâmı pek feci’ olmuşdur!

DİB Başı R. Börekçi veya (Börkenekçi) taifesinin (18 Temmuz 1932) târihli ta’mîminden yani (Kurbağaca genelge)sinden, Merhûm’un irtihâli olan (29 Kasım 1932’ye) kadar (4 ay 11 gün) Ezân-ı Muhammedî Aleyhisselâm iç işgâl kuvvetlerince Bartın’da susturulamamışdır. Merhûm Müftü Efendi’den sonra da en küçük oğlu Muhammed Seyyid Efendi Merhûm (Pederim olur) mücâdeleye devâm etmiş (Şöhret-i ŞİÂR-I ÂLEM ve Zarûriyyât-ı Dîniyyemizden) olan ve 14 asırdır bütün arz u semâyı tevhîde çağırırken küfrü silen Ezânımız, “Zıyâiyye Câmiinde” susturulamamışdır…

Cedd-i Azîzimiz Merhûm Müftü Efendi Hazretlerinin (29 Kasım 1932 deki) irtihâlinden (3 ay 6 gün) sonra (6 Mart 1933) târîhinde, Ankara Bel’am ve işgâl kuvvetleri ikinci hücûma kalkarak “Ezân Yasağını kânunlaştırmış ve cihânın önünde” varlığa lâ’net okutan 0 en büyük ve eşsiz şirk perendeleri atmıya başlamışlardır!..

Bu târihden sonra Merhûm Müftü Efendi Hazretlerinin yokluğu, direnişi nisbeten kırmış; ve Ezânımız câmi’, medrese ve dergâh külliyemiz içinde ve daha dâr bir ıhvân arasında kıraat edilir olmuş ve fakat hiçbir zaman susturulamamışdır. Zaman zaman, ihtiyaç messetdikce, namazlar, Merhum Müftü Efendi Hazretlerine mahsûs ve Zıyâiyye Câmii Mihrabının 50 metre kadar ön tarafında bulunan büyük misâfir kabul odasında (Benim, Cedd-i azîzimden (8 yıl, 9 ay 11 gün) sonra tevellüd etdiğim mekânda) kılınmış, ezânımız ve kâmetimiz aslî şekli ile okunarak namazlar edâ edilmişdir…

Harb-i Umûmî neticesinde  İTTİHADÇI mason hâin sürülerinin mîrasyedi şerefsizliği ile eritdikleri Devlet-i Aliyye topraklarına, haçlı sürüleri sırtlan sürüleri gibi saldırmışlardı. 1919’dan i’tibâren Yunan kâfirini tetikçi olarak kullanan ve Lozan’da birileri ile “Hılâfeti ver saltanat ve Cumbokrasiyi al”, alış-verişinde anlaşıb, Yunan Palikaryasına “Çekilin ve Anadolu’yu boşaltın!” emrini veren de, İngiliz’den başkası değildi!. İngiliz denilen bu dünyâ İblisi bile, Anadolu işgâlinde devâm etseydi, Ezân-ı Şerîfin bir tek kelimesine değil, bir tek harfine bile dokunamıyacağı vâkıasından hareket edilirse, Türkiyâ kıt’asındaki nâmütenâhî “DİN, ALLÂH, Peygamber ve Kitâb v.s. Düşmanlığı ve tecâvüzünün” miktâr ve mikyâsını, akl-ı selîm ve vicdân sâhibi bir zihnin felç olmadan takdîr ve ta’yîn etmesi mümkin değildir…

Allâh Azze ve Celle “Biz Kur’ân’ı ARABÎ olarak indirdik” buyururken, gene irâde-i Rabbânî ile sâbit Ezân-ı Şerîf içün de “Türkçe ezân” demek, Rabb Teâlâ’yı TEKZÎB  etmek (yalanlamak) olduğunda bütün ehl-i sünnet âlimleri müttefikdir… Ancak DİB sâbık reisi  R. Börekçi ve (Börkenekçi) soyundan bel’amlar, bütün “devrim ve devirimlere” el oğuşturarak “Emriniz olur Paşam!” demekden başkahiç bir iş yapmamışlardır!.

Zaten bütün Avrupa haçlı ve ateist hayat tarzını, iki asırdır Millet-i İbrâhîm’e cebren, hîle ve ikrâh ile dayatanlar ve bugünden i’tibâren de Kıyâmet kopuncaya kadar küfr ü şirki dayatacak olanlar, bunu “İctihad kapısı açılmalı, yeni  ve zamana uygun ictihadlarla İslâmiyyet’i yenilemeliyiz; 14-15 asır evvelki hükümleri kalkıb bugün uygulayamazsınız; İslâm güncellenmelidir; müctehid imamların ictihadları değiştirilmelidir v.s.” diyerek, bu kabil maskeler altında İslâmiyyet’in sulandırılıb ortadan kaldırılması cinâyetlerini işlemişlerdir!

Mâdemki şer’î deliller dörtdür ve Kıyâs-ı müctehîdîn de bunlardan biridir, o halde bunu tersden (teşehhîde) kullanarak, İslâmiyyet’i gûyâ bu yamuk “kendi silâhı” ile vurmak (!) en “temiz ve kolay” iş sayılmışdır!. İfsâd edilmiş şekli ile bu islâmsızlaştırılmış ve İslâm’ı vurur hâle istihâle etdirilmiş silâh, günümüzde de bazı politikacılar tarafından; ve onların ilhâdiyatçı ve DİB’işçi akıl hocaları ve telfikçi ve müşâvir-i hassı olan Haltettin veznindeki “yaratıklar” vâsıtasıyla pek kolay, bol bol, sudan ucuz ve müfsidçe kullanılmaktadır! Hem de, 15 asırlık İslâmiyyet’i müdâfaa eden ve toprak altındakiler de dâhil milyarlarca Müslimana, zerre kadar (îmân endişesi) duymadan ve üstelik “mezhebçi ve kör taassub sâhibi” olmak iftirâsı desteğinde ve tam masonik yardakçılık hesâbıyla!..

Biz, 1963 yılında İstanbul İ. Enstitüsü’nden me’zûn olan ve masonlarca kendilerine altın saat hediye edilen, birisi fıkıh, diğeri akâid ve üçüncüsü de idâre cihetine tevcîh edilerek, istikbâlin İslâmiyyet’ini tahrîf edecek İbni Sebe, İbni Selül, Efgânî, Abduh ve Luter taslağı gibi pekçok döküntünün, bu şeytânî işler içün yontulduklarını çok iyi biliriz!. Fıkıhçı geçinenin, Fetö’nün Abant içtimalarına kadar birçok noktalarında hizmet etdiği, müşavirlik yapdığı; idâreci olanın ise DİB başı olduğu sıralarda Pensilvanya Kardinalini evinde sakladığı ve 15 Temmuz 2016’dan sonra ağzını bile açmadığı da, istihbaratçılarla beraber birçok matbuât çalışanı ve erbâbına ma’lûmdur!

“Kendin pişir kendin ye” kabilinden “kendin uydur, adına ictihâd de, sonra da otur kendin ye!” vâkıası bir yanda, küfr-i inâdî her devirde, hem de sûret-i hakk’dan görünen nicelerini bu yollarla çukuruna düşürmüşdür!

Câhilûn tâifeleri içindeki onmilyonlar, bunu ve o muhârrifleri göremese ve tanıyamasa da…

Her bâtıl ve şeytânî değişikliğe ve tahrîf, tağyîr ve tebdîle kadar bütün bozgunculuk ve şeytanlıklar içün bu tâifeler “ictihâd isterük” diye kazan kaldırarak, İslâmiyyet’i tanınmaz hâle getirmek üzere yaşamakda, beslenmekde, rütbelenmekde, muhâfaza edilmekde, şişirilmekde ve  ıkındırılmaktadırlar!. BUNLAR, HER DARBE VE HEYBEDEN SONRA DÖRT BACAKLARI ÜZERİNE DÜŞEN, SİSTEMİN DEMBOKRATİK, LÂYİK VE MÛNİS KEDİCİKLERİDİR!.

Bu temel üzerine binâ edilen lâyik cumbokratik sistem, politikacılara, BUROKRATLARINA, DÎN TÂCİRLERİNE, sivil ve gayr-i sivil rütbelilerine, maarifsiz maarifine, cübbeli-cübbesiz cübbelâ yobazlarına bâlâda zikretdiğimiz husûsiyetleri bir alışkanlık hâlinde, sanki bir tabiat-ı sâniye olarak zerk etdi; ve onların cibilliyeti ve genleri 97 yıldır bunlarla vücûd buldu!

Türkçülük ve turancılık ile yürütülen ırkçılık, iki asırdır o derekelere düşürüldü ki, “ezân, namaz ve hutbeler” bile bu câhiliyyeden, aynı zamanda (ASL İNKÂRINDAN) nasîbini almadan edememişdir!. Böylece kendi kendisine (milliyetdaşlarına) azılı düşman olan “milliyetçilik, türkçülük turancılık” gibi ırka dayalı ve ne garibdir ki ırkını içden kemiren böyle bir câhiliyye, dünyânın hiçbir yerinde görülmemişdir! Esbâb-ı mu’cibe de dâimâ şu olmuşdur:

“Aziz ve çok çalışkan, çok zekî ve çok sevgili Müselman TÜRK “ulusunu” çok ve yürekden düşünmek.. onun, cebhelerde gözünü kırpmadan kurşun sağnakları altında süngü takarak paralamento ve heykellerin muhâfızlığı muhâfaza uğrunda “ŞEHÂDETE yürümesini” te’mîn etmek.. “ulusun”, bu îmâna sâhib (!) olmasını ayarlıyarak, bunu çok iyi kullanmak..  Türklerin, bir yandan da modernize ve revize ve reformize edilmiş bir devlet dîni üzerinden “çok dindâr olması, dînini çok sevmesine” hırsla çalışmak.. bunun içün de ezânını, hutbesini, namazını ve Mukaddes Kitâb’ını, kendi MİLLÎ veya ZİLLİ edilmiş öz be öz dili (kurbağaca) ile çok iyi anlayıb gaşyolmalarına bütün imkânları seferber etmek.. “vatan” diyerek gözlerini bile kırpmadan canlarını fedâ etmelerine, “kutsal görev bilinci” ile çalışmak!!!”

Bütün bunca “ictihâdlar, hakîkatde ise bu cıvık teşehhîler”, bugün de, “çok sevilen müselman ulusun” çok sevdiği DÎNİ içün  yapılarak (!) böylece “çok sevgili halkın çok sevgili dînini”, her TÜRK vatandaşının çok kolay anlaması (!) onu çok çok  basitçe, çok kolayca, onları hiç mi hiç sıkmadan, hatta çok yapayca ve yatayca” yaşaması içün yapılmaktadır!

Ve hatta bunlar, çok çok dindâr cumbokratik lâyik partidaşlar, kadın kolları (kadın organları, kadın parmakları ve kadın çeneleri) ve “Dindar (!) Gençlik” obaları yetişivermesi içün yapılmaktadır!.

Evet hatta bu ictihad adı altındaki teşehhîler (nefs tuğyanları), (Maleyna MİLKİ) gibi yatay tabakalara spor vekâletinin mükâfât (kurbağaca ödüller) yağdırarak, “Dindar veya cindar gençlik veya hiçlik” yetiştirmek; ve bu güzelleme ve düzenlemelerle gençlik veya hiçlik tâifelerini tilkilere imrendirib benzetmek içün yapılmaktadır!..

Evet bütün bu teşehhîler, “ictihad” adı altında ne kadar ayak takımı varsa, bunlara imrenilerek böyle prototiplerle “ulus” peydahlanması ve Anadolumuzun yeniden Bizanslaşması içün; ve üstüne de,  “dîni bütün, hatta büsbütün ve cinsiyet eşitliğinde de üstün, hatta en üstün ve KADEH’sel başıhörgüçlü-başıbezli ve çift kavrulmuş politikacı avrâdiyye, bayâniyye ve kokâniyyeler koklanması” içün yapılmakda ve irtikâb edilmektedir!!!

İşte geçmişde, bütün bu “partidaşseverlik, Haçlıya yalamalık ve heyâkiletaparlık” adına, haçlı-yahudi dünyâsını memnûn ve mesrûr etmek ve locaların gözüne girmek içün; Müslümanlığı, Müslümanlık dışında bir müselmanlığa veya süslümanlığa istihâle etdirmek içün,  Kelâm-ı Kadîm başda olmak üzere, Ezân-ı Şerîf, Namazlar, Cum’a ve Bayram Hutbeleri, bazı Dua ve Salâvatlara varıncıya kadar her şeye el atıldı; ve bunlar üzerinde tepinilerek “Türkçeleştirme” furyası adı altında herşeyi ademe mahkûm kılma cinnet ve cinâyetleri başlatılmış oldu!. Üstelik de bu yakıb yıkmaların cümlesi, “Dînî bahisler değil, millî dilin hakîmiyyeti içün yapılan şirinlik ve güzellemelerdi; amma mürteci ve nankör millet bunları bir türlü de anlamazdı!”  C.Başkanları ise, “Türkün Atası ve ebedî şef”;  başvekilleri ise “Millî Şef”, general ve samanlık saklanbazı Kısmet Bey’di…

“TÜRKÇE EZAN” DENİLMEZ, “EZAN YASAKLANDI” DENİLİR…

Biz evvelâ, Ezân-ı Şerîfimizin İslâmiyyet’de ne kadar, olmazsa olmaz, mühim ve (Şöhret Şiâr-ı Âlem), İslâmiyyet’in lâzım-ı gayr-ı mufârıkı ve zarûrât-ı dîniyyemezden pek kıymetli bir esas olduğundan bahsetmeliyiz… Ondan sonra da, böyle bir DÎN ESÂSININ (yasak) edilmesindeki cinnetlik hâlin, nasıl bir çukur olduğu ve bin yıllık millet-i İslâmiyyeye nasıl sûikasd yapıldığı bir nebze anlaşılmış olabilsin!

“Ezân-ı Şerîf’in sübûtu Kitâb ve Sünnet’le sâbitdir” buyuran Büyük Osmanlı Fakîhi Merhûm Muhammed Zihni Efendi Hazretleri “Ni’met-i İslâm” nâm muhalled eserinde 3 âyet-i kerimeyi de zikrederek, bunu, 15 asır ulemâsı gibi Allâh ve Rasûlüne tebaan isbât etmişdir.

Büyük Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazretleri de (Mâide Sûresinin 58. Âyeti) içün şöyle buyurur:

BÜYÜK MÜFESSİR MERHÛM MUHAMMED HAMDİ EFENDİ MÂİDE SÛRESİNİN 58. ÂYET-İ KERÎMESİ İÇÜN ŞÖYLE BUYURUYOR:

“….zâhiren Müslüman görünüb bâtınen küfr ü nifak taşımak, dîni, maksad-ı hasîseye âlet yapmak, dîni eğlence ve oyuncak yerine koymakdır. Ve bununla evvelâ ızhâr-ı İslâm ederek Müslümanlara içlerinden fesâd saçmak istiyen DÖNME KÂFİRLERE NAZAR-I DİKKAT CELBEDİLMİŞDİR. Mâmaafîh sebeb, hass olmakla beraber hüküm âmmdır ve her nevi istihzâya şâmildir. Bunun içün bu ıtlakdan sonra istihzânın bir nevi mahsûsunu beyân ile şöyle buyruluyor:

(………) O kâfirleri de dost ittihâz etmeyiniz ki, namaza nidâ etdiğiniz yani EZÂN okuduğunuz vakit, o EZÂN ve NAMAZI eğlence ve oyun yerine tutar istihzâ ederler  (……….) bu da onların akılsız bir KAVİM OLMALARINDAN neş’et eyler.”

Dikkat edilirse, Müfessir Merhûm “Dîni eğlence ve oyuncak yapanlardan”, “Dönme kâfirlerden”, bu kabil mahlûkât hakkında Cenâb-ı Hakk Azze ve Celle’nin “Akılsız kavim” buyurduğundan bahsediyor!. Bu satırlardaki hüküm ve ma’nâlar iyi tefekkür edilirse, ezân yasağı hakkındaki sırlar, bir nebze daha iyi anlaşılacaktır!. Bütün bu kabil yasak ve istihzâ ve istihfaflarla tedrîcî olarak bir yandan Allâh Azze ve Celle ile Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’a ve onların Dinine îman  zayflatılıb yok edilirken; buna muvâzî olarak da gene tedricen ve ma’kûsen mütenâsib olarak beşere, kullara, heykellere ubûdiyyet ve tapınmalar ipkâ edilecektir… Ve böyle de yapılmışdır…

Merhûm Müfessirimiz devam ediyor:

“– Bu akılsızlıkları cümlesindendir ki, çanlardan hoşlanıb dinlerler de, tevhîde, salât ü felâha çağıran yüksek ma’nâlı güzel EZANLARDAN hoşlanmazlar.

Bu âyet, evvelâ ezânın meş’rûiyyetine sâniyen onunla istihzâ ve istihfâfın KÜFROLDUĞUNA DELÂLET etmektedir. Bunun içün ezâna icâbet VÂCİBDİR.”  (Hakk Dîni Kur’an Dili, c.3, s.1722, tab’-ı evvel)

Görülüyor ki “Ezanla istihzâ ve istihfâfın KÜFROLDUĞU” sarâhaten beyân buyurulmuşdur… Artık en sâde bir akl içün bile: “Ezanın YASAKLANMASI, onunla istihzâ ve istihfâfın evc-i bâlâsıdır” dememek, mümkin olamaz… Hatta buna munzam, “Ezân-ı Şerîfin en alçakça tahkîri ve ona udvânın” da en şeni’ bir şekl-i mahsûsudur…

Merhûm Müfessîr buyuruyor:

“…….Süddî’nin rivâyetine göre Medine’de bir nasrânî varmış. Müezzinin “Eşşhedü enne Muhammed’e-r-rasûlullâh” dediğini işitdiği zaman: “Allâh yalancıyı yaksın” dermiş. Bir gece hizmetçisi elinde bir ateş ile odasına giderken, bir şirâre sıçramış, hâne halkı da uykuda imiş, derken bir yangın  çıkmış, o nasrânî de bütün âilesi ile berâber yanmış gitmiş. Bu âyet de bunun üzerine nâzil olmuşdur…”

Ezân-ı Şerîf’i yaşaklıyarak ona ve onun üzerinden Allâh ve Rasûlü’ne en büyük hakâret ve düşmanlığı yapanindların bu dünyada çekdikleri, Ukbâ’daki (ateşlerinin) yanında bir hiç gibi kalacaktır!. Ezan düşmanlarına zerre kadar mahabbet, Allâh ve Rasûlüne buğz ve adâvet demek olduğu ve bunun da küfr ü şirke müeddî bulunduğu izâhdan vârestedir…

Ezan yasağı, Kâinât târîhe en iğrenç ve korkunç bir noktadır ki, bunun ma’nâ ve ehemmiyeti, sebeb ve netîceleri bütün etrâfıyla fehm ü idrâk edilemezse, orada Müslümanlığın yaşaması ve yaşatılmasından bahsedilemez…

Aşağıdaki satırlar her ne kadar ehl-i Kitâbı muhâtab alıyorsa da, hâdise hass olsa da hüküm âmm olacağından, bütün Ezân-ı Şerîf düşman ve münkirlerini de ihâta edecektir. Hatta Ezan yasakçıları vervechi âtî îzâh edilecek bu ihâtanın en başında gelenlerdir!

Müfessir merhum şöyle buyuruyor:

“Şimdi ehl-i kitâbın müslimanlar hakkında besledikleri fikr-i fesâd ile dîni istihzâ ve istihfâf etmelerine  karşı cevâb ve ıtâb ve nush u irşâd olmak üzere buyruluyor ki (…………..) Bu âyetde pek güzel bir kıyâs-ı mukassem vardır. Yani Ey, Ehl-i Kitâb! Sizin bizden hoşlanmamanız bizi ta’yîb etmeniz (ayıblamanız), dînimizi beğenmemeniz hiç başka bir şeyden değil, ancak iki sebebden dolayıdır: Birisi, bizim Allâh’a ve Allâh tarafından bize, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm’a indirilen şir’a ve minhâce (Din ve Şerîata), Kitâb ve Sünnete ve bundan evvel geçen Peygamberlere inzâl edilmiş olan kitablara ve bu meyanda Tevrât ve İncil’e de îmân etmemiz; diğeri de, sizin ekserînizin fâsıq olmasıdır. İşte bizi beğenmemenize ve bize kızmanıza bu iki şeyden başka sebeb yokdur. Bizim îmânımız sizden geniş ve sizin esaslarınızı da câmi’dir. Sizin ise, hem sâha-i îmân  ve vicdânınız dar hem de ekseriyyetiniz fâsıq ve vicdansız. Şübhe yok ki birincisi olan vüs’at-i îmân ve vicdân ayıblanacak bir şey değil, takdîr edilmesi lâzım gelen bir hakkdır. Şu hâlde sizin bizden hoşlanmamanızın yegâne sebebi fısqınız ve vicdansızlığınızdır. Filvâkî’ dar kafalılar, yüksek kafalıları, vicdansızlar vicdanlıları, fâsıqlar sulehâyı SEVMEZLER. Ve onları iz’âc etmek içün ELLERİNDEN GELENİ YAPARLAR. ELLERİNDEN GELİRSE BİR YUDUM SUDA BOĞMAK İSTERLER. EKÂBİRİN KIYMETİ DE BUNLARA TEHAMMÜL ETMEK VE MÜCÂDELE EYLEMEKDİR. DEMEK OLUYOR Kİ BU ÂYET EHL-İ KİTÂBA CEVÂB VERİRKEN EVVEL EMİRDE MÜSLİMANLARA BİR DERSDİR. ÇÜNKİ MÜSLİMANLAR AN CEMÂATİN BU CEVABI VEREBİLMEK İÇÜN BU GENİŞ VE KUVVETLİ ÎMÂNA SÂHİB OLMAK VE EKSERİYYET FÂSIQ OLMAMAK LÂZIM GELİR. YOKSA YEHÛD VE NASÂRÂNIN FISQINA İŞTİRÂK EDİB DE ONLARA KENDİNİ BEĞENDİRMEYE ÇALIŞMAK VEYA ONLARA GALEBE ÜMÎDİNİ BESLEMEK, HEM HAKK’A İFTİRÂ VE HEM KENDİNİ TERZÎL (rezil) ETMEKDİR.” (s.1723-24)

“Tâğûta ubûdiyyet (kulluk), bunların cümlesini istilzâm eden (gerektiren) bir mebde-i şerdir. Bunlar evvelâ mel’ûn olur, Rahmet-i İlâhiyye’den teb’îd edilir (kovulur), sâniyen teb’îd ile kalmaz ĞADAB-I İLÂHÎ BAŞLARINA ÇÖKER, ÂLÂM Ü MESÂİB (elemler ve musîbetler)  İÇİNDE KIVRANIRLAR. Sêlisen: Maymun gibi bir insan MUKALLİDİ, KARARSIZ, MÜTELEVVİN (bukalemun gibi renk değiştiren), SAHTEKÂR, BİR BAKIŞA ZEKÎ, İNSANIN (s.1725) HER YAPDIĞINI DERHAL TAKLÎD EDER, FAKAT HAKÎKATDE NE YAPDIĞINI BİLMEZ, TAKLÎD DERDİYLE HER FELÂKETE ATILIR, SEVK EDİLİR. GÂYET ÇİRKİN, SURATSIZ BİR MASKARALIK TİMSÂLİ VEYA HINZIR GİBİ CANAVAR, BOYNU BÜKÜLMEZ, KAFASI TUTDUĞUNA GİDER, HER HABÂSETİ (murdarlık ve pisliği) YAPAR, HER PİSLİĞİ YER, DERİSİ BİLE DEBÂĞAT KABÛL ETMEZ, MÜSTEKREH (iğrenç ve tiksinilen), MENFÛR, MAKHÛR BİR CİNÂYET VE DENÂET TİMSÂLİ OLUR GİDER.”

…………………………………..

“Bunlar, (……………….) Ey Mü’minler! Size geldikleri vakit de “Âmennâ” derler. Mü’min görünürler, halbuki kâfir girer, kâfir çıkarlar. Gönüllerinde ne küfürler ne fesadlar gizlerler! Ve düşünmezler ki, bu gizledikleri küfür ve nifâqdan ALLÂH gâfil değil, onları, kendilerinden daha ziyâde bilir.” (c.3, s.1726)

………………

(………………..) “Her hâlde bu işledikleri pek fenâ bir san’at.” Demekki bunlar, bunu san’at ittihâz etmişler. PEK ÇİRKİN BİR SİYÂSET SAN’ATINA DÜŞMÜŞLERDİR. Ve bütün MES’ÛLİYYETİN ESÂSI BUNLARDADIR. VE HALKIN AHLÂKINI VE DÎNİNİ BOZAN BUNLARDIR. TÂĞÛT BUNLARIN İÇİNDEDİR….ULEMÂ DEMİŞLERDİR Kİ “KUR’AN’DA ULEMÂYI TEVBÎH (azarlayıb levmeden) ÂYETLER İÇİNDE EN ŞİDDETLİSİ, EN KORKUNCU BUDUR.” (s.1727)

BÜYÜK OSMANLI FAKÎHİ MERHÛM MUHAMMED ZİHNÎ EFENDİ HAZRETLERİ BUYURUR:

Büyük Osmanlı Fakîhi Merhûm Muhammed Zihni Efendi Hazretleri de “Ni’met-i İslâm” nâm muhalled eserinin “Ezân Bâbında” şunları yazar:

“Ezân’ın LÂFZ-I ARABÎ ile olması ve âkilden sudûr etmesi dahî SIHHATİNİN ŞARTIDIR…..Ru’yâ, sebeb oldu. Ezân yine Emr-i Nebevî ile SÜBUT buldu. Ve ihtimâl ki o sebeb VAHYE MUKÂRİN DAHÎ OLDU…… Hadîs-i Şerîf Hükmünce, ezân ve ikâmetin kelimeleri meczûmdur (Son harfleri harekesiz okunur) ki, gerek tekbirler, gerek sâir cümleler biribirine vasl olunmamak üzere, sonları sâkin bırakılır….. Ezân ve ikâmet kelimelerinin tercümesi, ASLININ YERİNİ TUTMAZ…..Ezân, hutbe gibi, ZİKR-İ MUAZZAMDIR….Yeni doğan yavrunun, kaygulunun, saralının, öfkelinin ve titiz huylu insan veya hayvanın kulağına  ve yangına karşı  ve yolcu arkasından ve arz-ı hâlîde yolunu şaşıran kimse içün ezân okumak mendubdur….. Sünnet veçhi üzere okunmayan ezâna icâbet dahî mendûb olmaz.”

Ezân-ı Şerîf, şöhret şiâr-ı âlem olub onun kadr ü kıymet ve ulviyyetini kâfirler aslâ bilemez ve onu ancak kâfirler yasaklar… Onu yasaklayan herkes mutlak kâfirdir, ammâ her kâfir onu yasaklamıyabilir!.

BÜYÜK ŞEYHÜLİSLÂM MERHÛM MUSTAFA SABRİ EFENDİ HAZRETLERİ EZÂN-I ŞERÎFE, USÛL VE İCMÂ’-I ÜMMET CİHETİNDEN FEVKAL’ÂDE EHEMMİYET VERİR…

Büyük Dâhî, mütefekkir, mücâhid ve allâme Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri de, (5 Zilhicce 1346-25 Mayıs 1928) târihli Yarın Gazetesindeki seri makâlelerinden birisinde EZÂN-ı Şerîfin “Zarûrât-ı Dîniyyeden” yani İslâmiyyet’in olmazsa olmazlarından bulunduğunu “inkâr edenlerin İKFÂR olunacağını” şöyle beyân buyurmaktadır ki, ezân-ı şerîfi (yasaklamak), ona kâfirliğin en iğrenç noktasıdır:

“Kâriîn-i Kirâmın nazar-ı dikkatlerini celb etmek isterim ki, eğer “İCMÂ’-I ÜMMET” istinadgâhı olmasa, Dîn-i İslâm’ın ahkâmından olarak kat’iyyetle sâbit addolacak ve “zarûrât-ı diniyye” nâmı verilecek hemân hiçbir şey kalmaz…… Ulemânın İCMÂ’ etdiği noktaları, batnen ba’de batnin (nesilden nesile) bizlere kadar îsâl eden büyük bir TEVÂTÜRLE (En kuvvetli ve sahih kaynağa sâhib hüküm ve haberler) ile biliyoruz. Hem, şüpheye mahal olmayacak sûretde biliyoruz. Çünki lehülhamd, dînimizin ahkâmı zıyâa, nisyâna veya tahrîfe uğramamışdır. Dîn-i İslâm kadar ahkâmı mahfûz ve mazbut bir dîn yokdur. Bunun içün sarf olunan himmet akıllara hayret verir. Her asırda te’lîf edilen kütüb-i fıkhiyyeyi açarsanız, İslâm Dîni hakkındaki ma’lûmâta âid olarak Asr-ı Seâdet ve Asr-ı Ashab’dan başlayub asırların üzerinden akan muazzam bir nehr-i TEVÂTÜRÜN zamânımıza dayandığını görürsünüz. Hem bu tevâtür, yukarıda da söylediğimiz vechile alelâde bir tevâtür  değil de, her asrın HAVASS ve MÜNEVVERÂNININ tevâtürüdür. Onun içün, şimdiye kadar AKLI BAŞINDA OLAN her müsliman, dînin teessüs etmiş akîdelerini, ahkâm-ı kadâyayı, müteârife (apaçık kazıyye ve hüküm) hâlinde biliyor; ve bunları iki ma’nâsıyla tanımakda hiçbir şübhe ve terereddüde düşmüyordu. Bu sûretle havassın tevâtürüne avâmın, daha münâsib bir ta’bir ile umûmun ma’lûmât ve tevâtürâtı da inzimâm etmiş (eklenmiş)di. İcmâa müstenid ahkâm-ı şer’iyyenin böylece tevâtüre iktirân ederek, zarûrât-ı dîniyye sırasına girmiş olanlarından HERHANGİ BİRİNİ TANIMAMAK, İSTİHFÂF ETMEK, DÎN-İ İSLÂM AHKÂMINDAN OLDUĞU ŞÜBHE GÖTÜRMİYEN BİR ŞEYİ İNKÂR VE İSTİHFÂF ETMEK OLDUĞUNDAN, MÜSLİMANLIKLA TE’LÎF KABÛL ETMİYECEK VE KALBİN TASDÎKİNE MÜNÂKIZ VE MÜNÂFÎ DÜŞECEK BİR KÜFR TELÂKKÎ EDİLİYORDU. Zamanımızda dinsizlerin, “Hakkında âyet yokdur” diyerek, i’tirâza kalkışdıkları birçok şeyler de, hep bu kabilden idi. Yani hakkında âyet olmasa bile, bu ahkâmın dinde mevcûdiyyeti başka tarîk ile yani İCMÂ’ ve TEVÂTÜR tarîqı ile sâbit olmuşdu. Zâten hakkında âyet olması da, Dîn-i İslâm’da mevcûdiyetine kanaat getirmek içün lâzım olacak değil miydi?. İşte bu kanaat, başka vesâitle hâsıl olmakda idi. Nitekim, “Tesettür-i nisvân gibi, teaddüd-i zevcât” gibi son asır DİNSİZLERİNİN tenqîdine belki taqbîhine ma’rûz kalan mes’eleler de bu meyanda dâhildir. Yani o tenqîdler ve taqbîhler, Dîn-i İslâm’ı tenqîd ve taqbîhe râci’ olarak bu dîni an samîmülqalb tasdîq etmek iddiasıyla qâbil-i te’lîf olamaz. Mu’terızlara sorarsanız “Hicâb âyeti ezvâc-ı tâhirâta mahsusdur” diyerek, sûret-i umûmiyyede tesettür-i nisvân-ı kabûl etmek istemezler. Teaddüd-i zevcâtı da, hakkındaki âyetin adâletle meşrut olduğuna, diğer bir âyetin de zevcât arasındaki adâleti muhâl gibi gösterdiğini zu’m ederek, ilgâya çalışırlar. Onların gerek tesettür-i nisvân ve gerekse teaddüd-i zevcât âyetleri hakkındaki iddiaları da hiç doğru değil ya, fakat tabii şimdi biz, burada onun isbâtına girişmeyeceğiz.

 Tesettür bahsini yukarıdan beri tedkîq ediyoruz. Teaddüd-i zevcâtı da bir sırasında îrâd ederiz. Şimdi şunu söylemek istiyoruz ki, âyetlerin delâletinden kaçamak noktaları arasalar da fâide vermez. Çünki Dîn-i İslâm’da tesettür-i nisvânın da teaddüd-i zevcâtın da vücûdu, İCMÂ’-I ÜMMET delîline müstenîd olarak münâkaşa götürmeyecek sûretde ma’lûm olan ZARÛRÂT-I DÎNİYYEDENDİR. Âyetleri kendi zu’mlarınca (bâtıl zanlarınca) te’vîl etseler bile, İCMÂ’I te’vîl edemezler. BUNA HÎLE GİRMEZ. Usûl-i FIKIH ulemâsının “İCMÂ’, ÂYETE VE HADÎSE TAKDİM OLUNUR.” Tarzındaki kâidelerinin hikmetini ben vaktiyle anlıyamamışdım. Zamanımızdaki DİNSİZLERİN, hüsn-i niyyete maqrûn olmıyarak bu mes’eleler hakkında teşviş-i efkâra (fikirleri bozmıya) çalışmaları, o qâidenin hikmetini bana anlatdı. Şimdi onlar, âyetleri eğib bükerek arzularına göre istedikleri kadar ma’nâ arasınlar, beri tarafdaki İCMÂ’-I ÜMMET sarâhatlerine karşı nasıl çâre bulacaklardır? Onlara kalsa, Ramazan orucunu bile Kur’ân-ı Kerîm’in âyetine istinâden ilgâ ederek onun maqâmına fidye-i savmı iqâme edeceklerdi. Lâkin boşuna yorulmasınlar! Ramazan orucunun farz-ı kat’î oluğunda Müslimanların şübhesi yok ki, Kur’ân-ı Kerîm’den, başka bir kaçamak yolu çıkarub da onları şüpheye düşürmek qâbil olsun!”

“Ömürlerini Kur’ân-ı Kerîm’in elfâz ve meânîsi arasında ifnâ eden ve Kur’ân-ı Kerîm ile berâber Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’in sünen-i kavliyye ve fi’liyyesini ashâb-ı Kirâmının telâkkî ve teâmülünü göz önünde tutarak mesâil-i şer’iyye üzerinde icmâ’ ve ittifâk ile re’y veren tabaqât-ı fukahâ, bugüne kadar Kur’ân-ı Kerîm’deki fidye âyetini görmediler de âyât ve ehâdisi uzakdan işiten BUGÜNÜN İKİ BUÇUK SAHTE MÜCTEHİDİ Mİ BUNUN FARKINA VARDI? Zâten İCMÂ’, fuqahânın Kitâb ve Sünnet’e takdîmini ifâde eden kâide-i usûliyyenin menşei de, ehl-i icmâı teşkîl eden ulemâ ordusunun Kitâb ve Sünnet’i daha iyi görmüş ve anlamış olmaları hakkındaki tabii kanaat değil midir? Kitâbullâh’ın nûrundan istifâde kâbiliyyeti herkesde bulunamadığından, gözü ve kalbi KARARMIŞ olanlar Kur’ân-ı Kerîm’i bile kendilerine vesîle-i dalâlet yapabilirler. Kitâbullâh’da fenâ kalblerin hüsrânını artırmak hassesi de vardır……….”

“İCMÂ’-I ÜMMETE çok büyük kıymet veren usûl ulemâsı, âyât-ı Kur’âniyye üzerinde aykırı ictihadlar yapmağa kalkışarak ahkâm-ı dîniyyenin kulûb-i müslimîndeki mevki’lerini tezelzül etdirmek (sarsmak) istiyenlere karşı büyük KERÂMET göstermişdir. Çünki bedhahlar, âyet-i kerimede kaçamak ittihâz etdikleri ictihadlarını İCMÂ’da yürütemezler. Artık bu sefer de icmâın hüccet-i kat’iyye olduğunu kabul etmemiye kalkarlar. Lâkin onu da kimse dinlemez. Alafranga zihniyyet-i ılmiyye erbâbının en büyükleri ile matbuât üzerinden münâkaşa yapdım. Münâkaşada “TEVÂTÜR, KAT’Î BEYYİNE OLUR MU?” diyenleri, istatistîke kıymet verirken, mantıkla alay edenleri gördüm. Seviyye-i zekâ ve irfanları çok yüksek olmakla berâber, henüz mantığı ve tevâtürü bilmiyorlardı. Şâyet tevâtür, esbâb-ı ılmden ma’dûd ve hüccet-i kat’iyye addolunmazsa, meselâ: Paris’e gitmiyen bir adamın, (Paris)in vücûdu hakkındaki kanaat-i kat’iyyesi hangi sebeb-i ılme istinâd edecektir; Fâtih Sultân Mehmed Hân’ın İstanbul’u fethetmiş olduğunda şübhe edilebilir mi?  Ve bugün birisi çıksa da bunu şübheli göstermiye çalışsa kimse dinler mi?

İşte İCMÂ’ ile sâbit olan ve ZARÛRÂT-I DÎNİYYE sırasına giren dînî bilgilerimiz de böyledir. Bunların içinde öyleleri vardır ki, mütevâtir bulunmadığı ve icrâsı mertebe-i vücûba çıkmıyan sünnet kabilinden olduğu hâlde, Dîn-i İslâm’da mevcûdiyyeti İCMÂ’, fukahâ ve tevâtür-i müslimîn ile kat’iyyet kesbetmiş zarûrât-ı dîniyyeden olduğu içün, ESÂSINI İNKÂR EDENLER İKFÂR OLUNUR. EZÂN, HITÂN, NİKÂH SÜNNETLERİ GİBİ…”

Görüldüğü gibi Şeyhülislâm Merhûm da, EZÂN-I ŞERÎF’in, icmâ’  delîli ile sâbit olduğunu, binâenaleyh (Zarûrât-ı Dîniyyemizden) bulunduğunu ve onu “İNKÂR EDENLERİN İKFÂR OLUNACAĞINI (KÂFİR KABÛL) EDİLECEĞİNİ”  apaçık beyân buyurmaktadır.

Sâbık ŞER’İYYE VEKÎLİ Merhûm Muhammed VEHBÎ Efendi de “Ahkâm-ı Kur’âniyye” Nâm kıymetli eserinde, ezân-ı şerîf ile alâkalı olarak Mâide Sûresinin 58. Âyetinin tefsîrinde şunları yazmaktadır:

“İşte bu âyet de, ezânın meşrûiyetine delâlet etmektedir. Şu kadar ki, ezânın keyfiyyeti bir MELEK tarafından ikâme olunmuşdur………. Binâenaleyh Ezân-ı Muhammedî, hem i’lân hem de tevhîdi ve Risâlet-i Muhammediyye’yi ikrârı mutazammın BİR İBÂDETDİR. Şu hâlde maksad-ı aslî olan i’lânın zımnında TEVHÎD ETMEK VE KELİME-İ ŞEHÂDET VE ZİKRULLÂH gibi bir çok İBÂDET DAHÎ HÂSILDIR.”

İşte Şerîat-ı Ğarrâ-yı Ahmediyye’de Ezân-ı Şerîf bu kadar ehemmü’l-ehem derecede pek yüksek bir kıymeti hâizdir ki, İslâm’a düşman olanlar, onu, bu noktadan vurmuşlardır… 

Lehülhamd, Merhûm Muhammed Rif’at Efendi Hazretlerinin cesâret ve salâbeti ile gerek sağlığında ve gerekse irtihâllerinden sonra, Kâdir-i Mutlak Azze ve Celle Hazretlerinin izni ve himmet-i ricâlullâhın avn ü inâyeti ile Zıyâiyye Câmi-i Şerîfimiz,  müşrikînin (ezân yasağına) boyun eğmemiş ve hiçbir zaman “tanrılı taptırı” oyunlarına gelmemişdir…

(Mâba’di var)

İntişârı: 28.02.2020 / 00:18:53  (tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir