Mi’râc, Akıl ve İlim
21 Mart 2020
(2) Virüs Devrinde Bile, Ankara Dib’i Fıtratları Îcâbı Gene Tahrîf; Ve Bulanık Suda Balık Avlama Peşinde!
31 Mart 2020

VİRÜS DEVRİNDE BİLE, ANKARA DİB’İ FITRATLARI ÎCÂBI GENE TAHRÎF; VE

BULANIK SUDA BALIK AVLAMA PEŞİNDE!

(1)

Ahmed SELÂMÎ (Dağıstânî)

.

Corona virüsü, irâde ve hâkimiyyeti olmıyan bir mahlûk!

Mutlak irâde ve Hâkimiyyetin sâhibi HÂLIK Teâlâ ise, onunla insanlara:

“HERŞEYİN HÂLIKI BENİM, BENİM İRÂDE VE HÂKİMİYYETİMİ TANIMAZSANIZ, BEN SİZE ÖYLE BİR TANITIRIM Kİ, NEYE UĞRADIĞINIZI BİLEMEZSİNİZ!”

Buyuruyor…

VE… ÜÇÜNCÜ CİHAN HARBİ… İŞTE DÜNYALILARLA VİRÜS ORDULARININ KAPIŞMASI…

“Üçüncü Cihâh Harbi” diye senaryo ve masallar uyduranlar, karşılarındaki ÜÇÜNCÜ CİHAN HARBİNİ bile göremiyecek kadar idrâk fukarası ve panik paçavrası olmuşlardır! İnsî şeytanların rahatları öyle bir kaçdı ki, 50 tane silâhlı cihân harbi olsa, bugünki  kadar korkmaz, donlarına da emezlerdi!  Bundan a’lâ ve ra’nâ cihân harbi mi olur?!. Harbi yaratmak, hem, iki ayaklıların kârı değil ki… Esbâba, yaratıcı imiş gibi sarılan dünyâ gâvurluğu, üstelik harbin cinsine de karar verecek irâde ve hâkimiyyetin zerresine de sâhib olamaz… Onlar, istedikleri kadar “irâde ve hâkimiyyet bizimdir” diyerek anayasalar, babayasalar, paralamentolar, heykeller, putlar, sanemler, anıtlar, tapıtlar, gökdelenler, bulutyiyenler, teknolojiiçenler, internet ağları, örümcek bilmem neleri de uydursalar, onların yüzbinlerce oyuncak ve  hezeyanları, hakk ve hakîkati yerinden bir mikron oynatabilir mi, oynatabildi mi?.

Dünyâ gâvurları biribirlerini yok etmek içün binlerce silâh dener ve îcâdederken, ordular donatır, bütçeler şişirirken, bunlar, Allâh Azze ve Celle’nin VİRÜS orduları karşısında kaç para edermiş anlaşıldı mı acebâ??? Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücûd Azze ve Celle’nin, Kelâm-ı Kadîm ile “Semâ ve arzın orduları (cünûdu) sâdece Allâh’ındır O’nun emrindedir” buyurduğunu, dünyâ eşkıyâları hiç düşünebilirler mi???

Göze görünen insî nato şeytanlarının veya zâlim haçlı ve taçlı gâvur orduları ve silahları mı, yoksa Kâdir-i Mutlak Allâh Azze ve Celle’nin (görünmez) orduları mı dünyâyı dize getirirmiş?..

Milyonlarca fakir fukarâ, garib gurebâyı evinden barkından, yurdundan ve toprağından et; kış kıyâmet yollara dök, zerre kadar merhamet nedir tanıma, sonra da bu gayretullâh’a dokunub ğadab-ı ilâhîyi celbetmesin ve iki ayaklıların zulmü devâm etsin, öyle mi?. Târihdeki nice kavimlerin zulmü yanlarına kâr kaldı mı paçozlar?.

Ebû Cehil tohumları!. Hâlâ “Kur’an bize yeter” derken, arkasından da “Tarihseldir” nânesi yiyib “Bugüne ve bize yetmez” haltı yiyen lâğım fâreleri! Mealci münkirler, reformcu zındıklar, revizyonist sarıklılar, şamaroğlanı cübbeliler, 15 asrın hükmü uygulanamaz deyib heykellere tapanlar!. “Cinsiyet eşitliği” peşindeki ucûbe madam dernek ve “denekleri!”

Allâh Azze ve Celle ile “HADD YARIŞINA KALKAN” paralamento tanrıları!

Asıl cıyaklamanız son nefesi verirken başlıyacak ve ebediyyen devam edecek!

Evet, kendisini bir halt sanan dünyâ gâvurluğu, beş para etmeden nasıl apışdı kaldı? Herşeyin Yaradan’ı, hep silâhlı harb yaratacak da değil!. Böyle VİRÜS ordularını küffâr, zâlim, müşrik ve münâfık, ehl-i tuğyân ve ısyân sürüleri üzerine yürütür ve harbin “Başkumandanı” kimmiş, arzın göbeğine çakar!

HAÇLI BATI ÇÜRÜMÜŞ, ÇÖKMÜŞ VE İFLÂS ETMİŞ, ZULMÜNÜN ALTINDA KALMIŞDIR…

Târih, bu kadar ve bütün dünyâyı kuşatıb apıştıran bir cihân harbine hiç şâhid oldu ve yaşadı mı?

Çininden İngilizine, İspanyolundan İtalyan ve İngilizine, Alamanından Belçikalı gâvuruna, ordular kendi memleketlerinde yollara inmiş, tanklar tüfekler sokaklara dökülmüş, insanlar evlerinde sinib saklanmış, bütün ictimâî hayat %98 durmuş, kuduran kudurmuş, ölen ölmüş, hastahâneler kifâyetsiz kalmış!. Hastahânelerinin kifâyetsizliğinden, “Hangi yaşlı hastayı ölüme terkedib hangisine bakalım!” diye, can çekişenleri seyretme seçimleri başlamış!

Dünya sömürgecilerinin şu çarpılmasına bakınız!. Bu helâk oluşun, en ziyâde, 5 asırdır dünyânın kanını iliğini sömürenlere isâbet edişi de ayrıca câlib-i dikkat bulunmalı!

Aman Yâ Rabbel Âlemin!

Sen nelere kâdirsin ve ne imtihanlar ve cezâlar verensin!

Merhametsiz, gaddâr ve zâlim İngilizin iri gâvurlarından birisi de, sebeb-i vücudları olan yaşlıları içün öyle bir gâvurluk kuduruşu anırarak şöyle diyebiliyor:

“Ekonomimize ve genç nesillere yer açmak içün ölüme gitmeyi geciktirmeyin!”

Ah, 1923 Lozan felâketimizin İngilizi ah!. Ah, Filistin’de esir aldığı 30.000 Anadolu evlâdını ellerini arkadan bağlıyarak zorla ve dipçik darbeleriyle asit kuyularına sokub, gözlerini kör eden iblisin vahşî dölleri ah! Adanızla ve adınızla, bir gün sulara gark olmanızı mazlum nice milletler niyâz etse, bu bile cihana etdiklerinizin yanında sivrisinek bacağı kadar bile bir cezâ olamaz!

Bu dünyâda Kahhâr’ın kahrına çarpılmayıb imhâl edilseler bile, Âhıret yurdunda nasıl kıvranacaklarından zerre kadar şübhemiz yokdur!

Bu ada zâlimleri, biribirlerine bile zerre kadar merhameti olmıyan dünyânın en birinci zâlim ve şerirleridir…

İngilizde de, gelin kâtili Kraliçe ve  oğlu…  İng. muhibbi Müteveffâ Kıbrısî’nin “Bizim Hüseyin” deyib müslüman göstererek gözboyadığı şu yarım akıllı kelle, yani Prens Charles denen herif de virüsün pençelerine takılmş, oltadaki balık gibi kıvranıyormuş! Gene  İng. başbakanı, şu kamalistlerin İzmit’de linç etdirdiği Ali Kemal’in, bugün İng. Başbakanı olan torunu yani Çankırı köklü saçı başı karmakarışık o Sarıoğlan da, “Ve lillâhi cünûdü’s-semâvâti ve’l-ard” buyuran Allâh Celle’nin görünmez askerlerinden bulunan virüslere yaka-paça yakalananlardan biri!. Musîbetin nâsiyesi, şimdi hiç bakılamaz olmuş!

Bakalım, 3. cihan harbi, hangi hikmetleri tevlîd ederek netîcelenecek!?.

Orgeneraline varıncaya kadar nice memleketin nice irilerinden, falanoğlu meşhur filankes, apar topar ve sessiz sadâsız toprağa girivermiş! Dandik, çağdaş ve çöpdaş kafalar ise, gelib kapıya dayanmış 3. cihân harbini hâlâ görmüyor da, klasik ma’nâda topların-tüfeklerin ve füzelerin ateşleneceği bir harb gelecek diye oturmuş bekliyor!.

DÜNYÂ VE ARZ DEVLETİNİN MÂLİKİ, MÜSTAKİLLEN KAHHÂR-I ZÜLCELÂL AZZE VE CELLE’DİR…

Gözlere perde indirdi mi, Rabbimiz Teâlâ’nın hikmet ve yaratdıklarını insanoğlu göremez, göremiyor ve göremedi! Düşünsenize, okuması-yazması olmıyan ümmî bir Peygamberin, Peygamberler Peygamberinin, o Allâh Azze’ ve Celle’nin Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin nice mu’cizelerini, üstelik ümmî olarak elinde tutduğu en büyük ve 15 asırdır ve bugün bile MU’CİZE olarak apaçık ortada duran ve Kıyâmet’e kadar da “En büyük mu’cizeyim” diyen Kelâm-ı Kadîm’i bile, bu arzın iki ayaklıları görmüyor, görmemekde de inâdî bir küfürle iblisce direniyor!

Aynen böyle de, “3. cihân harbini” de gören yok! Bir ve ikinci cihan harblerinde biribirine giren ve evlere kapananlar bir idi ise, şimdi en az 50 katı! Bütün dünyâ, gözle görmediği bir mahlûk karşısında, neredeyse  saklanacak mağara arar hâle geldi!. Dağda-ormanda kulûbe yapıb, VİRÜS zaptiyelerinden oralara sığınan mâcerâperestler de yok değil!

Mühürlüler, hâlâ Kâdir-i Mutlak Azze ve Celle’nin irâde ve hâkimiyyetinin her şeyi kuşatdığını göremeyib “Halkın irâde ve hâkimiyyeti” yalanları ve gözboyamalarıyla mutlak hakîkatı inkâr peşinde! Bu iki ayaklılarla biz de aynı seyyâre üzerinde ne yazık ki birlikde ve berâber yaşıyor, yüzyüze geliyoruz!.

TEDBÎR VİRÜSDEN DEĞİL, KÂDİR-İ MUTLAK’IN TAKDÎRİ,  TEDBİRDEN VE HER ŞEYDEN SONSUZ KERE GÜÇLÜDÜR…

WURGAY QÜLER vezindeki medyâ zibidileri gibi bazıları da, “Lânetli virüs” yollu echeliyyet tüten lâflarla, bazıları ise lâyık mantık felcine yakalanmış beyinleriyle “VİRÜS, tedbîrimizden daha güçlü değildir” gibi abuk sabuk ve şirke kadar uzanıcı, hatta lâ’neti bile müstahık hezeyanları geveleyib durmakda… Pek tabii ki bunlar, gayretullâha dokunur ve gadab-ı ilâhîyi çeker! Üstelik, bunların inceliğini bu vahşî lâyık cumhûriyet çocuklarına anlatmak da mümkin değildir!

Ataist Şefokrasiden arta kalan bazı (Cin Pataklı) veznindeki dinazoryus fosilleri de, “Corona üzerinden”, Kahhâr-ı Zülcelâl’in yaratdığı âfet, cezâ, itlâf ve faciaya değil de, “Uzakdan eğitim” içün ekranda görülen “Başörtülü veya başı bezle sargılı Hanım veya Madam Muallimelerin başörtüsü” üzerinden, milletin 1000 yıllık Dîni olan İslâmiyyet’e, Ebû Cehil kuduruşuyla ve lânetli sistem ve  heykeller gölgesinde veryansın ediyor!

Buna aşağıda temâs edeceğiz…

Ancak adı geçen zibidilerin “Virüsleri ve sâir mahlûkâtı lâ’netlemesi” en azından tam bir gerzeklik, echeliyyet ve abesdir!

Virüslerin irâde ve hâkimiyyeti yokdur ki, fiillerinden mes’ûl olub onları levmedelim… Onlar, fâil-i muhtâr olan Kahhâr’ın, insanlara musallat etdiği askerleridir!. Kelâm-ı Kâdîm “Ve lillâhi cünûdü’s-semâvâti ve’l-ard” buyurur. Semâ ve arzın bütün orduları (askerleri) ALLÂH’INDIR, O’nun emrindedirler, O’nun irâde ve hâkimiyyetine boyun eğerler” derken… Bütün virüsler de, sâir mevcûdât gibi “Yüsebbihu lehû mâ fissemâvâti vel Ard” hükmü mu’cebince, Kahhâr-ı Zü’l-Celâl’i TESBÎH ve TENZÎH ederler…

Fıtratını bozan, sâdece ins ü cin… Çünki bunlarda nefis ve irâde-i cüz’iyye var… Diğer bütün mahlûkât, virüsler de dâhil, fıtratları ne ise, nasıl hılkat ve fıtrat sâhibi kılınmışlarsa, o çizgiyi bir mikron aşmadan ve emre tam itaatle vazîfelerini yaparlar…

Şimdi virüslerin suçu ne ki, lâ’neti müstehık olsunlar?

İns ü cin ise, onlarla mukâyese edilemeyecek kadar zâlim, hâin, mücrim, itaatsiz, ısyân ve tuğyân ehli olabiliyor!. Şarklı garblı nice terör devleti, küçücük Sûriyeli bebeklere kadar onmilyonlarca ma’sum insanları, deniz kenarlarında, ormanlarda, evlerinde, bombalarla, binbir türlü vahşet vâsıtaları ile itlâf ederken, beşer denen iki ayaklılar da, onları sâdece ve hayvandan beter seyredib hiçbir merhamet ve çâre kırıntısı ortaya koymazlarsa, Kahhâr-ı Hakîm de, bilemediğimiz nice hikmetleri îcâbı, nice mahlûkâtını sebeb halkedib o ins ü cinden intikâm alır; ve onları, dilerse kadîm kavimler gibi dünyâda yerin 7 kat dibine bile geçirir…

GÜÇLÜ OLAN, MAHKÛM VE MAHLÛK OLAN VİRÜS DEĞİL, FÂİL-İ MUHTÂR, LÂ YÜHTÎ VE LÂ YÜS’EL OLAN KAHHÂR-I ZÜLCELÂLDİR…

Gelelim, “Virüs, benim alacağım tedbirden daha güçlü değildir!” hezeyânına…

Dediğimiz gibi, virüs, irâde ve hâkimiyyeti olmıyan olarak, Kahhâr-ı Mutlak Azze ve Celle’nin emrindedir. Hastalığı virüs yaratamaz, her fiil ve hareketi olduğu gibi, bunu da mücerred Allâh Azze  ve Celle YARATIR… Müessir-i Hakîkî, üç paralık görülen virüs değil, virüsü (sebeb) olarak Yaratan’dır…

Tedbîri, “virüslerin gücü üstünde görmek”, onları, irâdesiyle sevkeden o Kâdir-i Mutlak olan Allâh Azze ve Cele’nin gücü ve kudretini, (tedbîrin üstünde) görmemek demekdir ki, bu, Batı ateizmi ile Kamalist ataizmin dili ile konuşmakdır, dolayısıyla hezeyândır!

Alayı da saçma, hezeyân ve abes, îmân dışı şeytanlıklar…

TEDBİR ALMAK FARZDIR, ANCAK, TEDBÎRİN NETÎCESİ, MÜDEBBİRİN İRÂDESİNİ DEĞİL, ONUN HÂLIKININ İRÂDESİNİ ORTAYA KOYACAKDIR… TEDBÎR, TAKDÎRİ  (levh-i mahfuzdaki yazıyı) DEĞİL; TAKDÎR, TEDBÎRİ BOZAR… İRÂDE-İ KÜLLİYYENİN TÂBİİ, İRÂDE-İ CÜZ’İYYEDİR. İRÂDE-İ CÜZ’İYYE, HİÇBİR ZAMAN VE MEKÂNDA İRÂDE-İ KÜLLİYYEYİ KENDİSİNE TÂBİ’ KILAMAZ. METBÛ’ OLAN İRÂDE-İ KÜLLİYYEDİR, BUNU TANIMIYAN DA, FÂSİD KIYÂS YAPARAK RECMEDİLEN İBLİS-İ LÂİN ve onun yeryüzündeki benzerleri, yamakları, köleleri, köp..leri v.s.lerdir…

Sistem ateist ve ataist olunca, hakikatler de bâtılın, küfr ü şirkin oyuncağı olmakdan kurtulamıyor; ve bu da tevsi’ etdikçe (Gayretullâha) dokunub devreye ĞADAB-I İLÂHÎ giriyor…

Onbinlerce yıldır bunu, kendisine beşîr ve nezîr Peygamberler gönderilen nice kavimler üzerinde gördük; ve bugün de virüs sebebiyle dünyâ çapında bütün kavimler üzerinde dehşet ve ibretle görüyoruz… Isyân ve tuğyân içindeki geçmiş kavimler bu (ilâhî cezâları) nasıl inkâr etmiş, unutmuş, gülüb geçmiş ve esâtîrü’l-evvelîn diyerek burun kıvırmışlarsa, bugünün ataist ve ateistleriyle şark ve garblı bütün kefere dünyâsı da, Allâh îmân ve i’tikâdı bozulmuş sürüleriyle aynı şeyleri söyliyecek ve ıslâh olmıyacaklardır…

TEVEKKÜLSÜZ TEDBÎR, STRES VE KORKUYU GİDEREMEYİNCE, BUNA TAM TEDBÎR DENİLEMİYECEĞİ BEDÂHATEN ORTADADIR…

Tedbir FARZDIR, bununla berâber, virüse karşı çâre aramak Kahhâr’ın ne kadar emri ise, tam tedbirden sonra TEVEKKÜL etmek de aynı şekilde FARZDIR… Ankara DİB’i, tevekkülsüz, lagaluga ve dandik (tedbirlerden), bir sarıklı politikacı ağzıyla bahsediyor! Tevekkülden ise, kendilerinin ve “Türkün Dîni olan Kamalizma” mu’cebince bahsedemiyor! Çünki 97 yıldır Kamalist, ateist ve ataist sistem tevekküle öyle bir ma’na giydirerek onu öyle bir revizyondan geçirdi ki,  tevekkül, “Tembellik, miskinlik, tedbirsizlik” bozuntusuna müsâvî telâkkî edilir oldu!. Ankara DİB’i (tevekkülü) de sık sık diline alırsa, aslının münkiri dinazor fosilleri yani (vesâyet şeytanları) kuduruşa geçer; ve DİB’iş makamları ve oturakları, alt yanlarından kayıb zâil oluverir!.

İktidârıyla, saraylarıyla, köşkleriyle, paralamentolarıyla, hükûmetleriyle, AKPartik  partileriyle ve bürokrasi tâifeleriyle, hâlâ bu evhamlar, bu tavşan yüreklilikler ve karabasanlarla sarmaş dolaş yatıb kalkıyorlar! Bir yandan da, 2023 hedeflerinin en tatlı ve ağızlara bir parmak bal çalıverme formülü ise, “Halîfe-i Müslimîn hazretleri veya Mehdi Aleyhisselâm’ın” tan yerinden (BİR GECE ANSIZIN)  güneş gibi tulû’ eylemesi!. Ankara DİB’i de böyle politikaların elinde “Kamalizma ile İslamiyyet’i telbis ederek” yeni dininin misyonerliği peşinde görünüyor! Zaten onun fıtratında meknûz olan, sistemin hangi parti-pırtısı iktidâr olursa, onun borazancıbaşılığını en mükemmel bir ehliyetle sürdürmekdir!. Böylece “Emânetleri ehline veriniz” emr ü fermânını da bihakkın yerine getirmiş olmaktadırlar!!!

Sonra  anayasaları îcâbı “Din Hızmetlerini “LAYIKLIK İLKESİ DOĞRULTUSUNDA YÜRÜTMEK” ile me’mûr, mecbûr, mahkûm ve mükellefdirler!

Artık bunca mâniadan sonra “TEVEKKÜLÜ” ağıza almak kolay mı? Kendi evham, din, fıtrat ve mantıkları içinde dosdoğru müstakim bir hat üzerinde sayılırlar!

ANKARA DİB’İ, MADAM MARTI ÜZERİNDEN DE YENİ BİR DİN TELÂKKÎSİ ÜRETEREK, BAŞLARINA SUNMAK PLANINDA MI?

Ankara DİB’i, kendi dînine göre, bir madamı da 95 yıl sonra Başkan yardımcısı yapabilir ve iktidârın oy hesabları içün “Kadın politikası” diyerek, bunu iyice çığırından çıkarmak ve kadınları yemleyib iyice de şımartmak içün, Profesör Madam Martı’yı da oryantalist ağzıyla konuşturabilir!. 8/ Mart/2020’de yani 2-3 hafta evvel “Dünya Kadınlar Günü” denilen ve masonik globalizma hâkimiyyetini Türkiyâ’ya taşıma vesîlesi olan bir günde, adı geçen Martı da, şöyle bir cümle ile karşımıza çıkıb uçuş ve ötüş manevraları yapabilir ve aynen yapdı da:

“Ailelerde güç mücadelesi içine girilen, erkeğin, kadının namusundan sorumlu kılındığı ve kadını devamlı baskı altında tutmak zorunda bırakıldığı ortamlar oluşturursak, orada kadın hakları ihlallerinin ortaya çıkması kaçınılmazdır.”  (8/3/2020)

Martı diyor ki, “Erkeğin (kocanın), kadının nâmusundan mes’ûl olması, kaçınılmaz olarak kadın haklarını ihlâldir.”

Bu cümle, Haçlı Batı boynuzlularının âile telâkkîsini hatıra getirmesi bakımından cidden câib-i dikkat bulunabilir! Baltık ülkeleri, Başbakanı Sarıoğlanın virüse yakalandığı İngiltere ve Papaz kızı Merkel’in memleketlerinde, bu “NAMUS SORUMSUZLUĞU” o derekelere fırlamışdır ki, evin bir odasında kadın, aşıkdaşıyla fıkırdaşırken; bitişik odada da evin aygırı, bir başka dişi arkadaşıyla aşna-fişne olarak, (âile (!) hayatlarını) pek medeniyet içi ve çok edenî şekliyle yürütebilmektedirler!. Hafta sonlarında âileleri (!) yanına dönen kız talebelere hocaları tarafından “Doğum Kontrol haplarınızı yanınıza almayı unutmayın” hatırlatması yapılmakta olduğu bütün dünyanın ma’lûmudur!. Hatta Papaz Yavrusu Madam Merkel’in hükûmeti, corona denen (atlı ve mızraklı süvârî (!) birliklerinin) tecâvüzât, tâcizât ve tasallutundan möhderem vatandaşlarını korumak ve kollamak içün, son derece müessir bir formül de keşfetmiş olub, bu cümleden  olarak “âile dışı sex hayatlarına da bir müddet ara vermelerini, corona virüs mızraklı süvârî atlılarının memleketi talan edib gitmelerinden sonraya kadar bunu te’hîr eylemelerini” öğütlemiş ve öğütlemektedir!.

Madam Martı nâmus telâkkîsine göre Ankara DİB’i de, bu kabil tedbirleri, sevgili vatandaşlarının dikkatine sunub, sâir tedâbîr ve “tevekkül” seanslarına bundan sonra geçilmesini tavsiye edebilir mi?… “Anayasanın layıklık ilkesi doğrultusunda din hızmetleri vermekle görevli ve ödevli” Ankara DİB’i içün, bunların “cumhuriyet kazanımlarına” aykırılığından CHP’liler hatta KADEM’ciler, Sözleşmeciler, Mortçatıcılar ve homongoloslar da dâhil hiç kimse bahsedemez!.. Bu mes’elenin, gelecek “Dünyâ Kadınlar Günü” şenliklerinde Madam Martı ve zihindaşları tarafından “ivedilik ve ilkesellik ve isteksellikle” ele ve dile alınması, Sarâ-yı Hümâyûn tarafından da “olumlu, dolumlu, yolumlu ve sunumlu” bulunacağında, zerre kadar şübhe ve tereddüd dahî edilemez!

Globalizmaya uygun ve “layıklık ilkesi doğrultusunda ve Türkün dini kamalizmadır” hükmü mu’cebince işliyen Ankara DİB’i, AKP politikasının emrinde olarak kendi dînini halka dayatmaktadır… Bu, bir tazyık ve sinsi bir zorlamadır. ANADOLU HALKI 1000 yıldır müslümandır; ve kadın-erkek hakkındaki telâkkîlerini, Kitab, Sünnet, icmâ’ ve müctehid imamların önlerine koyduğu esaslara göre tanzîm ve tesbît ederler…

İSLÂM’DA İSE HERKES, BİRİBİRİNİN NÂMUSSUZLUĞUNA BÎGANE KALAMAZ, KALIRSA MES’ÛLDÜR!

Edille-i erbaa ile sâbitdir ki:

Lâyık Dembokratik Cumhuriyetlerdekinin tam tersine, Hükûmât-ı İslâmiyye, dîn, can, akıl ve mal emniyetini te’mîn ile kat’iyyen mükellef ve muvazzaf olduğu gibi, 5. olarak NESİL emniyetini de te’mîn ile kat’iyyen me’mûr ve buna mecbûrdur… Bu ona, doğrudan doğruya Allâh Azze ve Celle’nin EMRİDİR. Bu mükellefiyyet, nesil ihtilâcı, inhitâtı ve piçleşmesini netîce verecek zinâ fazîhası başda olmak üzere, ona açılan bütün yolları, vesîleleri ve mukaddimeleri de sûret-i kat’iyyede yasak eder.

Görüldüğü gibi, “NÂMUSSUZLUĞA GİDEN VE ONU SERBEST KILAN” HER ŞEY İSLÂM’DA YASAKDIR; VE BU YASAĞI İHLÂL EDENLERİ, HER FERDİN, HER ÂİLE REİSİNİN VE AMME ÇALIŞANININ TA’KÎB EDEREK MÜESSİR TEDBİRLERİ ALMASI, ONA ALLÂH AZZE VE CELLE’NİN YÜKLEDİĞİ BİR FARZDIR… BEŞERÎ SİSTEMLERİN NÂMUS TELÂKKÎSİNİ HİÇ RAHATSIZ ETMİYEN KADIN DERNEK VE DENEKLERİNİN VE DİYÂNETLERİN DEĞNEĞİNE HİÇ DEĞMİYEN KERHÂNECİLİK VE ORALARDA İRTİKÂB EDİLEN AŞŞAĞILIK KADIN TİCÂRETİ, DÂR-I İSLÂM’DA HAYÂLEN DAHÎ VÜCÛD BULAMAZ, KAT’İYYEN DÜŞÜNÜLEMEZ, NERDE KALDI Kİ FİİLEN VÂKİ’ OLABİLSİN!

Âilede erkek reis ve dolayısıyla metbû’dur. Velâyeti altında bulunan âile ferdleri ise, (tâbi’) olub, ona itaatla mükellefdirler. Bu itaat da, şer’î emir ve yasaklarla kayd ü şart altında olub, onları aşamaz, Hâlık Teâlâ’ya ısyân olan yerde mahlûka itaat yokdur… Prof. ve DİB muâvini  Madam Martı’nın dînine zıd olarak, İslâm’da erkek, velîsi olduklarının herşeyi gibi NÂMÛSUNDAN DA BİRİNCİ DERECEDE MES’ULDÜR. Âile reisi, velâyeti altındakilerin nafaka, kisve ve süknâsından ve onlara dinlerini ta’lîm ve terbiyeden kat’iyyen mes’ûl olub, bunları en iyi  ve imkânları dâhilinde yerine getirmediği takdirde, “Hesâb Günü” işi son derece çetindir. Dünyâda da (HÜKÛMET-İ İSLÂMİYYE, Kİ DÂR-İ İSLÂM ANCAK BURASIDIR) böyle bir adamın yakasını bırakmaz, ŞERÎAT HUKÛKUNDAKİ adâletiyle kendisini MUTLAKA hesâba çeker…

İslâmiyyet’deki âile reisi, velâyeti altındaki âile ferdlerinin işledikleri (sevab ve günahlardan) mes’uldür; ve bunlar, onun hesâbına yazıldığı hâlde, erkeğin günâhları kadına yazılmaz… Dolayısıyla Martı’nın dîni veya dîn telâkkîsi ile İslâm çok farklı görünüyor… Böyle olunca da Madam Martı’nın, oryantalist ağzıyla “Hazret-i Mu…..” şeklinde bir ifâde kullanması ve kendi dînini de, satır aralarıyla İslâm esaslarına ve Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm’a nisbet eder olması ve bu istikâmetde ibâreler fırlatması, son derece yanlış olub, saygısızlığın zirvesini ortaya koymakdır…

Madam Martı’nın kendi dîn anlayışı içinde “Kadın ve erkeği eşit” göstermesi mümkinse de, bunu, İslâm’da da böyle imiş gibi ileri sürmesi; ve Kadem, İst. Sözleşmesi, Emine ve Esra Erdoğanlar, cinsiyet eşitliği gibi, globalizma prensipleri içindeki nesnelerin dümen suyunda oluşu; ve bu te’sirler altında kalarak sun’î (çakma) bir din anlayışını propaganda etmesi; ve netîceten bütün bunları “İslâmiyyet” diye takdîme yeltenmesi, cinnetlik çapda bir menfîlik ve amden işlenmiş korkunç ve tahribkâr bir suçdur !..

“Kadın erkek eşitliğinin”,  kadını köleleştirib köpekleştirmesi, onu vahşî kapitalizmanın iş hayâtında kanı ve iliği sömürülmüş bir robot yapması, tam bir rezâlet ve korkunç bir zulümdür. Pek büyük bir kısmıyla da, âile bağlarını gevşeten, hatta parçalayan bir fâciadır… Böyle olunca da, Madam Martı’nın dîn telâkkîsinin, İslâmiyyet ile alâkası olduğu söylenilemez. Çünki İslâmiyyet’de kadın-erkek eşitliği muhal olub, bu muhâle inanmak, nice âyât ve ehâdîs-i şerîfenin redd ve inkârı ma’nâsına gelir. İslâmiyyet’de, bütün beşerî ve şeytânî sistemlerin zıddına, KADININ HAKKLARI ÇOK VAZİFELERİ AZ, ERKEĞİN İSE HAKKLARI AZ VAZÎFELERİ ÇOKDUR. (Bkz, Ahmed Selâmî Toscuoğlu, “Muhteşem Şerîat ve Fikrî Mes’eleler, 1976, s. 283)

KADIN ERKEK EŞİTLİĞİ, VAHŞÎ KAPİTALİZMİN KADINI SÖMÜRMEK İÇÜN UYDURDUĞU BİR TUZAK VE KORKUNÇ BİR ZULÜMDÜR…

İlk insan Âdem Aleyhisselâm’dan bugüne kadar, inkâr edilemez tıbbî hakîkatlar cümlesinden bile bir hakîkatdir ki, kadın ve erkek, morfoloji, anatomi, fizyoloji ve psikoloji gibi bütün husûsiyyetleri ile biribirine eşit değil, mutlak olarak farklıdır. Bu farklılığı görmeyib de iki cinsi müsâvî kabûl etmek, bir ruh muvâzenesizliği, tıb diliyle patalojik bir vâkıa ve vak’a sayılır… Bugün dünyâ, bu sapıklığın içine düşürülmüş, kadın, iş yerine çekilib evler boşaltılmış; o, vahşî kapitalizmin (kasası) içün ölümüne çalışan köleler hâline getirilmişdir. Bu noktadaki hastalık, bugün corona virüsünden beter tahrîb ediyor, aşısı bulunamamış insî mikroplarla bulaştırılıyor! Ve bu kapitalizma eşkıyâsı hastalara, bin kere esef edilmelidir ki (karantina tatbik edilmemekte)dir!.

Hâlık Azze ve Celle, kadın ve erkeği öyle bir hılkat ve fıtrat üzere yaratmışdır ki, erkek fizîkî ve hayvânî gücü, rûhî mukâvemeti ile; kadın da narinliği, ruh hassâsiyeti ile en bârîz husûsiyyetlerde iki apayrı cins olarak karşımızdadır… Bugünün ucûbe cereyânı (akımı) olan “cinsiyet eşitliği” ise, korkunç bir salgın hastalık olarak her yere taşınmak istenmektedir. Madam Martı’nın, gayr-i müsâvîliği inkâr etmesiyle, kadın ve erkeğin değişeceğini sanmak, ileri bir rûh marazı tevlîd etmek olur!. Ancak bu mevzûda global çeteler iş başındadır, cinsiyet mühendisliğini, bütün devletlerdeki bazı kadın dernek ve “denekleri” yani kökünden kopmuş “deneme tahtaları” üzerinden yürütdükleri de inkâr edilemez bir vâkıa bulunmaktadır…

İki cins böylesine inkârı gayr-i kâbil bir hûsûsiyyet, fıtrat ve hılkat ortaya koyunca, kevnî ve Kur’ânî şerîat kânunlarının vâzıı Allâh Azze ve Celle, zaif olanın hakkını çok, vazîfesini az; kuvvetli olanın ise hakkını az, vazîfesini çok olarak ta’yîn buyurmuşdur!.. Bu, KÂDİR-İ MUTLAK olan Allâh Azze ve Celle’nin hılkatdeki KÂNÛNUDUR; ve  bunu delen iki ayaklılar, sonunda binbir belâ ve musîbetler ile karşılaşacaklardır ki, bu da onların kendi elleri ile kazandıkları bir netîce olacakdır…

Bedâhaten ortadadır ki, bir bebeğin vazifesi sıfır, hakkları nasıl a’zamî haddinde ise, her geçen sene de nasıl hakkları azalıb vazifeleri çoğalacaksa ve ona, babası ile mukâyese edilemiyecek kadar anaları muhâtab olma kabiliyyet, fıtrat ve hılkatine sâhibse, kadının mevkii ve mevzii de, onun fıtrat ve hılkatine, kâbiliyyetine göre erkekden çok farklıdır… Hakîkî  Kadınlar, Hâlık Teâlâ tarafından hem çocuğuna ve hem de çocuğun babasına muhâtab olma mevkiinde bulunarak, erkeklerden daha geniş bir fıtrî kâbiliyyet ve meziyyete sâhibdirler. Ve bu, arada (eşitlik) diye bir hezeyâna aslâ imkân vermiyen, gene bedâhat derecesinde ortada bir başka hakîkatdır…

Ankara DİB’i, kendi dînini, “Kadın-erkek eşitliği” diyerek, bu kabil çağdaş hurâfelerle mi yürütmek istemektedir?. Martı ve benzerleri, kendi inançlarını, İslâmiyyet’in sûret-i kat’iyyede bâtıl gördüğü ve bütün edillesi ile reddetdiği hurâfâta mı binâ etmek istiyor?. Üstelik de bunları İslâmiyyet’e mal edib nisbet etmekle, bulanık suda balık mı avlama peşindedirler?. Yoksa ateşle mi oynuyorlar; yoksa,  AKP zihniyeti, sinsi bir “Dinde Reform veya deform” veya Bardakoğlu’nun dediği gibi “İslâmiyyet’de revizyon” peşinde koşub, îcâdetdiği dînini halka dayatmak peşinde mi tırmanıyor???

İşte AKP politikaları emrindeki Ankara DİB’i, böyle bir nesnedir ki, encâmını Kahhâr-ı Hakîm Allâh Azze ve Celle bilir… Akıl hocalarından Haltettin’in şakşakladığı Ekber Şah’lara kadar niceleri cihâna gelmişler; ve Kâdir-i Mutlak Hazretlerinin vaz’etdiği dîni tahrîf, tağyîr ve tebdîl etmek üzere pek didinmişlerse de, sonunda Kahhâr’ın intikâmından kurtulamamışlardır…

Tavsiyemiz odur ki, AKP iktidâr-ı garîbesi çabuk intibâha ve hidâyete gelir ve 27 senelik CHP şefokrasi ve ataizminde bile görülmiyen, Pro Madamları Ankara DİB’ine BŞK yardımcısı diye geçirmelerden ve kadın parmakları ile Mukaddes ve Muazzez dînin esasları üzerinde oynamalardan ve dışardan gazel okumalardan vazgeçer!

Bazı kadın dernek ve “deneklerindeki” ululara âid “kadın kol ve  parmakları” da, (İnşaallâh gün gelib, kendilerine “Kadın bacakları ve tekmelerini” ilâve etmezler!. Evvelkilere bunlar da inzimâm ederse, işte o zaman seyreyleyin gümbürtüyü! Manzaraya bakılırsa, böyyük başların, perde arkasından ve kadınlar üzerinden, “Yeni ve böyyük Türkiya politikasını ikircikli ve incircikli” havalara sokarak yol aldığı kanaatı, cidden kuvvet kazanmaktadır!

TEVEKKÜLSÜZ TEDBİRLER, HAÇLI’DAN MÜDEVVER NESNELER OLARAK RUHLARI KURTARAMAZSA,  BEDENLERDE HİÇ HALTA YARAMAZ!.

Kelâm-ı Kadîm’de tevekkül, iştikakları ile birlikde tam 69 yerde geçer ki, “Bundan Ankara DİB’ine vazîfe çıkmaz, müslümana çıkar” dersek, herhalde gocunmazlar!. Enfâl Sûresi 2 ve 3. âyetleri bütün ve sahih îmân sâhibi mü’minlerin Allâh Azze’ye (tevekkül eden) mü’minler olduğunu beyân buyurur… Mâide 11. ve Tevbe 51. âyetler de “Allâh Celle’ye tevekkül edenlere Sübhân olan Allâh Teâlâ’nın kâfî gelib yeteceğini” ortaya koyar… Ankebut Sûresinin 58-59. âyet-i kerîmeleri de “Rabblerine tevekkül ederler” diyerek, çalışan ve sabredenleri medh ü senâ eder…

Çalışmak, yani tedbîr almak ve sabırlı olmak olmadan, tevekkülden bahsetmek mümkin değildir. Aksi halde, ortaya, Hazret-i Ömer Radıyallâhu Anh Efendimizin “Tevekkül değil teekkül” ehli buyurduğu (Hazır yiyiciler, ihâleye fesâd karıştıran ve tıkıştıranlar ve yandaş besleyici sınıflar) ortaya çıkar! “İyyâ-ke nestaîn” demeden, Allâh Azze’nin yardımını dilemeden, tevekkül ederek ona güvenmeden ve ona dayanmadan ne virüs tası tarağı toplar, ne binbir belâ ve musîbetler eksik olur!. Olursa bile, Mutlak irâde ve Hâkimiyyet Sâhibi öyle istediği ve irâde buyurduğu içündür deriz… Çünki O irâde buyurmadan yaprak bile kıpırdamaz, karıncanın ayağı bile bir adım atamaz…

Tabii bunlar, layık ve kayık ve gayr-i ayık cumbokrasi ve kamalist, ataist ve ateist akıl ve mantığına hiçbir şey ifâde etmez ve edemez… 

Tedbîr ve tevekkülü hakîkî veçhesiyle ve biribiri ile ahengdâr yürütecek olan, mücerred kuvvetli ve sahih bir ALLÂH îmân ve i’tikâdıdır. Ankara DİB’i “tedbir” diyor ama, onun yanında yüzde bir kere de “TEVEKKÜL” diyemiyor!. Göz külleyib bulanık suda balık avlıyor! Çünki vücûd hikmeti, 1924’den beri bu…

Tevekkül, lâyık-dembokratik-sandıksal-heykelist zihniyetin aslâ diyemiyeceği şunları diyebilmekdir:

“Allâh… Rabbim olan SEN, her şeyi YARADANSIN! Ancak senin irâden, dilemen ve dediğin olur, başkasınki muhâl… Sana îmânım, bütün, cezm ve yakîn derecesinde, tam ve sahîh olduğu, senden başka mutlak irâde ve hâkimiyyeti müessir olanın bulunması muhâl olduğu içün; ve bunlara tam îman etdiğimden, benim tedbîrim hakîkî müessir değil, senin irâden ve dilemen müessirdir!.

Ben, tedbîrimi senin rızâna tam uygun olarak aldım! Artık yapacak tek işim, seni tesbîh, tenzîh, tahmîd ve tekbîr ile zikretmek, bunu hayâtıma rekzetmekdir… Yaratacağın NETÎCEYİ bütün kabimle kabûl etmek ve sana teslîm olmakdır ki, bu da ancak senin hakkındır… Bilim-ilim diyerek gevezelik yapan ateist pırasasörler ve politikacılar beni zerre kadar bağlamaz… Her şeye KÂDİR ve HÂKİM olan ancak sensin!”

Tevekkül, Allâh Azze ve Celle’ye tam  îmân varsa vardır… Yoksa yok!

Tevekkülsüz tedbir, KORKUYU gidermez, tam tersine adamı, verdiğimiz misâllerde olduğu gibi saçmalatır, hezeyanlara boğar, küfürden şirke savurur atar… Bunların netîcesinde kul, rûh dünyâsı çökdüğü içün, (Muâfiyet=Kurbağacası bağışıklık) sistemini yani bedenî (biyolojik) tarafını da felc eder…

Hulâsa, tevekkülsüz tedbîr, onbinlerce senedir Peygamberlerin karşısındaki şeytan cebhesinin tedbîridir ki, bunun adı hakîkî tedbîr dışı,  matlûba muvâfık olmıyan, İslâm’daki tedbîrin dışında şekilden ibâret bir tedbîrdir; ve bu, Allâh Azze ve Celle’ye, O’nun istediği gibi değil de, nefse göre bir tanrı uydurub, ona, “Allâh mış” gibi înanmanın veya onu öyle kabûl etmenin netîcesindeki, ebediyyete bakmıyan tarafıyla da sâdece bir abesdir!.

“Netîce kulun elindedir” diyerek hâdiseye bakan ateizma dünyâsı, eğer tedbîrin tam ve hakîkîsine kavuşarak rahat etmek istiyorlarsa, “Allâh’a îmânlarını”, Allâh ve Rasûlü Aleyhisselâm’ın istediği “Allâh îmânına” çekmenin mecbûrudur…

x1909’dan günümüze kadar devam eden ateizma, ataizma ve kamalizma, tevekkülü, Allâh’a îmânın içinde gördüğü içündür ki reddetmiş; ve ona, (tedbirsiz yaşamak, işi oluruna bırakmak) gibi menfî ma’nâları yüklemiş ve Allâh’sızlığına sâdık kalmışdır! Tabii bu, İslâm’a bir iftirâ ve ona düşmanlığın şerefsizce bir tezâhürüdür…

Bu memleketde iktidâr gâsıbı ateistler, böylece, bilhassa 1909 mason (İT) darbesi ile ve husûsân cumhûriyet laisizması, kamalizma, ataizma ve ateizmasıyla, “Allâh i’tikâdını” bozduktan sonra, tevekkülü ve tedbîr telâkkîsini de zıvanasından çıkarmış, kıble yapdıkları Batı’daki gâvur telâkkîsine râmolmuşlardır…

Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi’nin buyurduğu gibi “İmtiyâz-ı rubûbiyyet sınıf-ı ruhbandan parlömanlara geçmiş” olunca, böyle bir sistemde hakîkî bir Allâh îmân ve i’tikâdının kalmıyacağı, bedâhaten ortadadır… Bu, “Ben yapdım oldu” demekle olacak sıradan ve basit bir mes’ele değil, “Re’sü’l-Hikmeti mehâfetullâh” hakîkatına vücûd vermek içün en baş şart ve her işin hakîkatına vüsûlde en temel esas, şeksiz ve şübhesiz Allâh’a îmândır… Bu bozuksa, hiçbir iş içün  onun hakîkatından bahsedilemez; “sanal bir dünyâ” esâretinde, bugünki dünyâ zulüm ve rezâleti kendisini dayatır; ve zulüm, “adâletin” yerine çöreklenerek öyle tabiî hâle gelir ki, hiç kimse farkında bile olamaz… Hatta insanlar nikotin veya alkol tiryâkisi olanlar gibi, bu zehri almadan rahat edemezler!. Bugünün politikacılarının yapdığı, işte tam da budur, o zehirsiz yaşıyamıyan insanları üreten parti çiftlikleri kurarak, onlarla insanları belli felsefelere “tapınır veya bağımlı” hâle getirmekdir…

Lâyık dembokrasi ve ata(e)ist cumbokrasinin “Tevekkülü olması muhal bulunduğu” içün, o, pozitivist gözle hâdiseye bakmanın mahkûmu; ve bunun içün de panik yapmıyor görünse bile panik yapmanın ve içden içe yanıb kavrulmanın hakedenidir!

Ankara DİB’i, kendi dîni olan (ataist ve layık kamalizmayı) İslâm diye dayatmasa, herşey bir başka güzel olur olmasına da, ah bu cumbokrasinin küfr-i inâdî “kazanımları!!!” Türkiya’yı mahveden de, zâten tepelerdeki küfr-i inâdî ile, tepe eteklerinde, ovalarda, alçaklarda ve çukurlardaki (küfr-i cehlî) olmaktadır!

“Memleketin birlik ve berâberliğe en ziyâde ihtiyâcının bulunduğu bir zamanda” diye lâfa başlıyanlar, evvelâ gözboyamayı bırakıb, (sarıklı ve “cübbeli” manzaralarında) samîmî ve ihlâslı olmalı, politikacı uşaklığını bırakabilmelidir!. Ber veçhi âtî yazacaklarımız, herşeyden evvel bunu gözlere sokacakdır…

(Mâba’di var)

İntişârı: 26.03.2020 / 19:27:10 (tt)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir