Dîni İçden Yıkıcı Ramazan Müşriklerinin İki Hedefi…
6 Mart 2024

 TAHRÎFE KARŞI ÇIKARKEN (İSLÂM’DA) TAHRÎFÂT!

-1-

Ahmed SELÂMÎ (Dağistânî)

 

ORTADA OSMANLI’DAN KALAN ULEMÂ (TABİB-İ HÂZIK-I MÜSLİM-İ ÂDİL) KALMADIĞINDAN, PÜSKÜLLÜ VE ÇEYREK HASTA BAKICILAR, KALB VE BEYİN AMELİYÂTI YAPAR OLDU!

Bazı püsküllü, duhanlı, dumanlı ve ağlâlli ALLÂMELERİN (!) âlimlikle ve Ulûm-ı ŞER’İYYE tahsîli ile ciddî hiçbir alâkaları olmadığı bizzat kendi i’tirafları ile de bilinmektedir. Bunların, KAMALİST cumputrasinin ateist ve lâyık mekteblerinden, beşerî ve Haçlı Batı KÂNÛNLARI ve felsefeleri okutan fakülteleri gibi tezgâhlarından geçdiği; ve uydurma PARTİ ve TÂRİH dedikodularına bulanarak ve tâğûtî-şeytânî politika mübârezeleri ve mübtezelliği içinde ve şirkâlûd vasatlarda harcanan bir ömür isrâfı ve zavallılığı içinde yaşadıkları da îzahdan vârestedir…

Bu kabil kesânın, her şeyden evvel AKLÎ ve rûhî muvâzenelerinin keyfiyeti mutlaka nazar-ı i’tibâre alınmalıdır… Çünki,  her mevzu’da düşdükleri müteaddid TENÂKUZLAR ve “kerâmete k.ç atdıran keskin ZEK” sâhibi olmakla ikide bir ve kerâmeti kendinden menkûl velî (!) taslakları gibi kendilerini uçurmaları; adamları ma’rifetiyle ve onların diliyle sahışlarına yükledikleri  “ÇAKMA Üstâdlıkları;” ve  irticâlen konuşmalarında her zaman pek gergin ruh hâlleri ile saldırıcı ve azametfürûş manzaralar çizerek, hatta hakâret ve küfürbazlık, sövüb sayma hududlarında ifrâd edib sâbit kadem oluşları; bizzat kendi ağızlarından duyduğumuz en galız “ana-avrat sinkefli” lâğımlaşmaları, başkalarına âid bazı hadiseleri (kizbe medâr olacak şekilde) kendi başlarından geçmiş gibi takdimleri, (bunu da bizzat görmüşüz ve ileride anlatacağız)..  bunların, bu adamların, îmân, ahlâk, ruh ve akıl sıhhatlerine son derece DİKKAT edilmesini şart kılmaktadır…. Binâenaleyh bu kabil kesânın:“64 kitab yazdım, bunları üstüste koysam A. Hakan’ın boyunu aşar” kabilinden her fırsatda NEFİSLERİNİ putlaştırma ihtirâsâtı ve sokak ağzıyla konuşma ve hesabsız palavraları bile, onların ilmine değil, cehline, hatta cehl-i mürekkebine delil ve hüccet olacağı bedâhaten ortadadır… Îmân ve i’tikad’daki dalâlet ve cehâletlerine bervechi âtî bizzat kendi satır ve beyânları üzerinden ve son derece MÜDELLEL olarak temâs edib, yazdıklarımızı aslâ kavl-i mücerredde bırakmıyacağız biavnİLLÂHİ TEÂLÂ…

         Bütün bunlar ve niceleri de nazara alınırsa, muhatablarımızın, mücerred ayarsız atılganlık, cür’et, tehevvür (kuvve-i gadabiyenin ifrâd derecesi), câhil cesâreti, azametfürûşluk (büyüklenib böbürlenme) ve cehl-i mürekkeb gibi evsâf-ı mezmûme ile mütehallî bulundukları bundan böyle apaçık ortaya çıkacakdır. Sağlıklarında, hemen aşağıya aldığımız gibi, palavra ve korkunç cehâlet ve dalâletler patlatdıklarını; ve binnetîce İSLÂM’ı tahrîf ve tağyîr ile Hakk’ı bâtılla TELBÎS edib müthiş tenâkuzlar sıkdıklarını, artık TESBÎT ve TA’YÎNE geçebiliriz:

“Târih boyunca tahrif hareketleri diye üç tanesi KOCAMAN cildli, bak bitânesi senin önünde, her biri böyle 700 sayfada. Bi dördüncü cildi daha var, Allâh sıhhat âfiyet verirse yazacam….. 16 ilim bilinmeden Kur’ân anlaşılmaz…… Halbuki Kur’an RABBÇADIR, ARABÇA DEĞİL, RABBÇADIR…Bu iş ilim işidir, herkesin âlim olmaya vakti de yokdur…. Zarûriyyât-ı dîniyyeyi bilmek herkese FARZDIR. Bu, mücmelen bilmekdir. Mufassalan bilmek farz-ı kifâyedir. Mufassalan bilir âlim, tereddüd etdiğin birşeyi sorarsın….Aklın şuurun yerinde değilse mâzursun.”

Bunca böbürlenme ile kendini âlim gösteren ve (zarûrât-ı dîniyyeyi bilmek farzdır) diyen bir KAFA, en az 10 sûre-i şerîfenin birer âyet-i kerîmesi ile Kelâm-ı Kadîm’in muhkemâtından bulunan; ve (zarûrât-ı dîniyyeden) olarak da evet tam 10 âyetiyle “BEN KAT’İYYEN ARABÇAYIM” buyuruşunu, fâsid ve muhtell olmamış ve muvâzenesi yerinde bir îmân, ahlâk, rûh ve AKIL, müteaddid zamanlarda nasıl REDDEDİB “KUR’ÂN ARABÇA DEĞİLDİR” der, hayret ve dehşet!.

Ve bu kadar fâhiş bir sapma ve saptırma karşısında SUSAN milyonlar… İşin en korkunç tarafı da işte burasıdır.

Dolayısıyla bu kadar dünyâ insanının gözleri önünde 15 asırdır apaçık ARABÇA oluşuyla duran Hazret-i Kur’ân-ı Hakîm’e “Arabça DEĞİLSİN” diye neredeyse hücûma kalkan bir adamın, dîn ve târih diye anlatdıkları şeylerin hangisinin doğruluğuna, zerre kadar İ’TİMÂD (güven) kalacakdır?. Tarihî yüzlerce indîliği ve çarpıtması yanında,  bilhassa İSLÂM diye  savurduklarına… Netekim, şimdi muhtasaran ve serlevha hâlinde birkaçını bervechi âtî sıralasak da, İslâm diye İslâm’a mutlak ma’nâda ters, hatta kaziye-i muhkeme hâline gelmiş düzinelerce NASS ve şer’î mes’eleyi aslına mugâyir olarak beyân etdiğini, şu serî makâlâtımızda (nasibse) tafsîlen de ele almak murâdımızdır…

Şimdilik birkaçına başlıklar hâlinde şöylece işâreti kâfî görelim:

1)–İstisnâsız bütün  sıfatlarında değişme muhâl olan ve bu değişiklikden münezzeh bulunan Allâh Azze ve Celle’nin İLİM SIFATINA RÂCÎ olan kaderin, duâ ve sihir ile değişeceğini söylemek… Sık sık ve mütemâdiyen ve bilinmesi muhâl olan “Murâd-ı ilâhî ve kader perspektifinden bakmak” diyerek, karîhasından uydurduğu indî ve i’tibârî îzâhlara, insanüstü bir kıymet kılıfı geçirmek!..  İstikbâli görüb bilmek kabilinden bu ta’mîk edilmemesi emredilen KADERE müteallık husûsları, zaman zaman (kaderiye, mu’tezile ve cebriye) çukurlarına düşecek kadar zıvanadan çıkarıb, abuk sabuk lâflar etmek; ve kendi ta’bîriyle “Kerâmete k.ç atdıran (hâşâ ve kellâ) keskin ZEK” çalımları yapmak… Hulâsa Kader ve buna bağlı olarak Ulûhiyyete (îmân) mevzuundaki keyfiyetleri, böyle, işte böyle seyrediyor!…

x2)–Padişâhların kardeş  ve çocuk katlini “siyâseten katil” diyerek meşrû’ gösterib, Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ile İslâmiyyet’i,  akvâl, ef’âl ve ahvâliyle  aşağılayan ve Mekke müşriklerini azdıran yahudi hahamı (Kaab İbni Eşref Kâfir MEL’ÛNUNU),  Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın, me’mûr etdiği sahâbî eliyle düğün gecesinde tedmîr edib tepeleyişini, “İslâm’da ilk siyâseten kat’li Peygamber tatbik etdi” diyerek, katlin gayr-i meşrû’ olanlarını, bu meşrû’ olanın cinsinden göstererek ve Osmanlı ecdâdımızın çirkin, vahşî ve ŞERÎAT-I MUTAHHARA’ya tuğyân tarafını şirin ve meşrû’ göstermek uğruna, kardeş katli ile Kaab İbni Eşref MEL’ÛN-I Melâininin katlini “Siyâseten Katil” diyerek aynı cinsden gösterib, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ı da, dolayısıyla, kardeş katli gibi bir zulm-i azîmin keyfiyetine deng bir cür’mün içinde göstermek ve ONU,  sonsuz bir cür’etle, töhmet ve şâibe altında bırakmak… Bu, iğrenç bir cerbezedir. Aldatıcı sözlerle kurnazlık etmedir. Hakîkatı gizlemek ve saptırmakdır. Aynı zamanda hilêkârlıkdır. Kuvve-i akliyenin İFRÂD mertebesidir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hakk göstermekdir. Tefsirdeki şekliyle bu, tâgûtîlikdir, aldatıcı bir ZEKÂYA (menfilikde çukur)a sâhib oluşdur. İ’TİDÂL (vasat) derecesi ise, hikmet olub hakkı hakk bilib ittibâ’, bâtılı bâtıl bilib ictinâb etmekdir… Hilekârlığı (dessaslığı) lisâna kılavuz yapma fâzîhası…

Kelime oyunu, cerbeze, mantık küllemesi, dessaslık, hilekârlık ve çukurlaşma, iblisin bile aklına gelemez… Suçsuz bir kardeş veya çocuk veya bir ma’sumun KATLİ cinâyeti ile, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’a olmadık yalan ve iftirâlar düzen, Mekke müşriklerini azdırmaya kıyâm eden bir yahudinin nâmütenâhî SUÇUNDAN dolayı katledilişini, “Siyâyeten KATİL” diyerek aynı CİNS ve keyfiyetde göstermek… Suçsuzun (katli haketmiyenin) katli de, suçlunun (KATLİ hakedenin) katli de aynı suç; ve  CEZASI ise (Siyâseten katl) olarak aynı cezâ… 

Bir akıl, muvâzenesini kaybetmeden böyle bir dolandırıcılığı aslâ irtikâb edemez… Peygamber (îmanı) da böyle seyrediyor…

–Bir konuşmasında “meleklerin  kavga etdiğinden”; bir başka konuşmasında ise “meleklerin yorulduğundan” ve bir diğerinde de “cinlerin enerji olduğunudan” bahsedilmektedir ki,  edille-i erbaa ile sâbit son Şerîat’da böyle bir hüküm olmadığı gibi; bu kabil sakatlıklara ehl-i sünnet ve’-cemaat i’tikâdına sâhib hiçbir âlimin eserinde de raslanmamışdır… Binâenaleyh, öyle anlaşılıyor ki, felsefe ve “Kerâmete k.ç atdıran (hâşâ) keskin zekâ”, sâhibine böyle hârika lâflar etdirib, keşif ü kerâmet (!) ve îcadlar yaptırabiliyor! Bunlar da meleklere (îmân) olmuş oluyor! Halbuki melekler ins ü cin gibi nefs zaaf ve a’razlarına sâhib yaratılmamış olduklarından, onlara “kavga-gürültü ve yorulmak” isnâd edilemez; bu kabil sallamalar “meleklere îmân” gibi 6 ana îman esasından birini de çıkmaza sokacakdır…

— Ashâb-ı Kirâm Efendilerimizden olan Osman, Ali, Muâviye, Amr İbnü”l-As (Rıdvânulâhi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn) ile; Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat ulemâmızdan Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Müfessir Muhammed Hamdi ve Muhammed Vehbi Efendilere (Rahmetullâhi Aleyhim Ecmaîn) Hazerâtına, bazı konuşmalarında dil uzatmak, tahtıe ve techîl etmek, küçük düşürmeğe cür’et… 

 –İstisnâsız bütün Enbiyânın (Salâvâtullâhi ve Selâmuhû Aleyhim Ecmaîn Hazerâtının) Şerîatlarında (muhâfaza-yı hamse), medenî ahkâm-ı te’sîs, İCTİMÂÎ râbıtaları teşyîd (sağlamlaştırmak) da dâhil vezâif-i aşereyi (en umûmî 10 husûsdaki vazîfeleri) teblîğ ve tatbîk kat’iyyen bulunduğu hâlde, Ülül’azîm  (6 büyük peygamberden biri) olan  “Îsâ Aleyhisselâm’ın ŞERÎATINDA Ahkâm-ı ictimâiyye YOKDU.” hezeyânı, iftirâ, ve butlânını savurmak… Peygambeân-ı Izâm Hazerâtına (îmân) mevzuundaki keyfiyet de böyledir!

İslâm’da tedâfüî (müdâfaa) harbi vardır; taarruzî harb yokdur” diyerek, 14 asırlık İSLÂM’ın târihini, hem de yaşanmış TÂRİHİNİ bile göremeyib, bunu, hem de “târihçi geçinen” bir adam olarak inkâr etmek… Körlüğün bu derecesine pes… Tafsîline bil’âhare geçeceksek de, şimdilik bir kaç satırı ehlinin (Müfessir Merhûmun) satırlarıyla noktalıyalım: “Kur’an’daki bütün kıtâl emirlerinin tedâfüî harbe (savunmaya) münhasır olduğunu ve Müslümanlıkda RE’SEN  İ’LÂN-I HARBE VE TAARRUZA CEVAZ OLMADIĞINI İDDİA EDİYORLAR. Bunlar da, Avrupa ve Hristiyanlık nokta-i nazarından daha ince ve derin bir fikr-i siyâsî ta’kîb eden YENİ BA’ZI ERBÂB-I KALEMİN FİKİRLERİDİR.” (Elm. 1936, c.2, s.690) “Doğrusu Dîn-i İslâm’da İLK EMİRDEN İ’TİBÂREN, HAKK-I MÜDÂFAA MEŞRÛ’ OLDUĞU GİBİ, İNDELHÂCE FÎSEBİLİLLÂH OLMAK ÜZERE HAKK-I TAARRUZ DA MEŞRÛ’DUR. HATTÂ İ’CÂBINDA BİR VAZÎFEDİR.” (c.2, s. 691) Görülüyor ki, cumputrasi târihçileri, “cihâd, şerîat, osmanlı v.s.” diye bağıra çağıra, masaları yumruklıyarak yüzlerce palavra ve âllâme görünme rolleri sıksalar da, dînî ma’lûmâları pek derme çatmadır… Câhilâne cesâretleri ise pek mükemmeldir! Çünki ömürleri târîh ve partili politika hara dedikoduları ile geçmiş, dinlerini öğrenmiye ne vakit ve ne azim ele geçirebilmişlerdir!… Geçdikleri maarif tezgâhlarından pekçok noktaya Şerîat ulemâsının ilmiyle değil, Gâvur Batı ve kamalizma gözüyle bakmışlar; ve fakat ne büyük acıdır ki, bunun farkında da olamamışlardır…

–Ülülazîm Peygamberlerin 3.sü olan Mûsâ Aleyhisselâm Hazretleri’nin, aslâ öldürmek kastedmediği hâlde bir adama TOKAT atdığı ve fakat adamın öldüğü bir vâkıadır.  Mûmâileyh dilinde bu “Mûsâ Aleyhisselâm KÂTİL oldu” şeklinde hükme bağlanıyor ki, o büyük Peygambere böyle pek ağır bir suç ve (haram fiil) isnâdı, iftirâ olur ve İSMET sıfatı ile de aslâ kâbil-i te’lîf edilemez; ve edeb ve terbiyeye de son derece mugâyirdir… 

— Allâh Azze ve Celle’nin KADÎM Kitâbı’nda geçen ve KISSA dediğimiz hâdise ve hikâyât, mutlak sûretde bilfiil yaşanmışdır. Püsküllü üstâd-ı a’zam’ın vidyo ile cihâna neşretdiği “NÛH EFSANESİ” ta’bîri tam bir hezeyan-ı bâtıldır… Efsâne: (Yunan gâvuru diliyle mitoloji, masal, uydurulmuş yalan hikâye) demekdir. “Kur’an’daki kıssaların mutlaka yaşanmış olması lâzım değildir” diye KİTABINA YAZARAK Kelâm-ı kadîm’i bir nev’i mitoloji kitabı yapan, Hindli müsteşrik Muh….. Hamîdullah denen adam, Merhûm Necib Fâzıl Bey’in ta’bîriyle bu “Baîdullâhdır!..” (64 kitab yazdım) diye başı göklere değen Püsküllümüzün (Hılâfet kitabının 1. tab’ının 378. sahifesinde) “Hazret-i Üstâd-ı Püskülî” şöyle cevâhir yumurtlamış: “Ülkemizde de oldukça tanınmış bir Pakistanlı ÂLİM OLAN M. Hamîdullah (adamın âlim telâkkîsini gördünüz mü), “İslâm’a Giriş” eserinde Hılâfeti de ele alarak diyor ki; Peygamberden sonra “Teessüs eden hükûmet şekli verâsetle intikâl eden bir MONARŞİ (saltanat) ile CUMÛRİYET arasında mutavassıt bir şeydi.” (şeymiş!). Şu aşşağılık duygusuna bakınız: Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın HÜKÛMET şekli hiçbir beşerî şeye benzemiyen bir vahy eseri iken, o, monarşi ve cumhûriyet olarak îzâha ve göstermiye çalışılıyor!. Bu, hâdiseye, Garblı, oryantalist ve Fr ihtilâli gözündeki ateist politika ve ideolojilerin ölçüleri ile bakmak ve îzâh getirmek demekdir ki, 15 asırdır bütün İslâm ulemâsı böyle bir butlan ve dalâlete eserlerinde aslâ yer vermemişdir… Tam tersine, hılâfeti, monarşi ve cumhûriyetden münezzeh, tamâmen vahy çerçevesi içinde vücûd bulan, MÜCERRED İslâm’a HASS bir hükûmet şekli olarak ele, dile ve kaleme almışlardır… Son yüzyılda asılan yüzbinler de, bunun müşahhas delîl ve hüccetini teşkîl eder. Dolayısıyla üstad-ı püskülî, monarşi ve cumhuriyet ile alâkalı sâir konuşmaları ile de, pek korkunç bir  tezâd ve TENÂKUZA düşmekde ve fevkal’âde gülünç olmaktadır… Samimiyyetin olmadığı yerde bu hâlet-i rûhiyye ve akliyyeden uzak durmak da muhâldir…

–xBugün hılâfeti te’sis içün müslüman ülkelerdeki devletler AB (Avrupa Birliğindeki gibi) bir araya gelmelilermiş!. Bir başka vidyosunda dediği gibi de, her devletin başı, döner koltuk hesâbıyla 2 seneliğine BM’deki gibi münâvebe ile (hılâfet Meclisinin) başkanı olmalı olmalı imiş. AB’den, BM’den kopya çekerek ve onları model tanıyarak, “Müteveffâ Hazret-i Üstâd”, böylece ve o “keskin zekâsıyla” cihân tarîhinde hiç görülmemiş bir Hılâfet ucûbesi peydahlıyor ki, İLHÂM kaynağı ise, hiç şaşırılmasın Hindli müsteşrik (oryantalist) BAÎDULLAH!. Bu müsteşriğin dedikleriniise, bir alt maddeye aynen iktibâs ederek koyacağız. Çakma Üstad ise o meşhur “Keskin zekâsıyla” ve kopyala yapıştır usûlü ile, bakınız ne cevherler yumurtlamakda (vidyodan aynen):

“Her 10 milyon içün Hılâfet Meclisinde 1 murahhas bulunur…. Hılafet meclisinde de her 10 milyon müslüman içün bir sandalye olur, katılanların murahhasları o sandalyeye oturur, katılmıyanların ki boş tutulur. Buraya katılmanın 2 mükellefiyeti olur. Hılafet meclisine katıldınsa bir devlet olarak, gene cumhuriyetse cumhuriyet, krallıksa krallık, her şeyini de gene devam etdir, hududlarını da devam etdir. 2 taahhüd altına girersin:Benim sözümün özü bu,iki taahhüd altına girersin. Birincisi şudur:Ben müslüman bir halkı idare ediyorum, ahkam-ı islamiyeye aykırı kanun yamıyacağım. Bir kanun çıkarırsam, şeriata aykırıysa, hılafet meclisi bunu iptal eder, kabul ediyorum peşinen ANAYASA MAHKEMESİ gibi. Hılafet meclisi ey Suriye devleti sen şu kanunu çıkardın ama bu şeriata ayırıdır bunu iptal et dedi mi o kanunu iptal edersin, bu teahhüde girer. Bir diğeri de şurda mülümanlara felaket vaki olmuş, buraya yardım edeceksin, oranın kararlarına itaat edersin….Hılafet meclisinin kararlarına uyacaksın. Ticaretlerini birbirleriyle yaparlar Avrupa ortak pazarı gibi, işin özü bu…. Kamalizme karşı bizim gücümüz yoksa, gücü yeten birinin yardımını başımın üstünde kabul ederim. Amerika sana diyor ki ılımlı mülüman ol, bunun manası ne sen kamalizmle alem-i İslam’a lider olamazsın.” https://youtu.be/JuD3gbTMKxk?si=0ucriRBaj-FxnB9d

(Mâba’di var)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir