-1- Tahrîfe Karşı Çıkarken (İslâm’da) Tahrîfât!
21 Mart 2024
Üstâd Merhûm’un “Çöp Bidonundaki” Kedi, Köpek Ve Kubur Fâreleri!
25 Mayıs 2024

TAHRÎFE KARŞI ÇIKARKEN (İSLÂM’DA) TAHRÎFÂT

(2)

Ahmed SELÂMÎ (Dağistânî)

8–Ülülazîm (En büyük) Peygamberlerin 3.sü olan Mûsâ Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri’nin, aslâ öldürmek kastedmediği hâlde bir adama TOKAT atdığı ve fakat adamın öldüğü bir vâkıadır.  Mûmâileyhin (târihçi geçinenin) dilinde bu: “Mûsâ Aleyhisselâm KÂTİL oldu” şeklinde hükme bağlanıyor ki, o büyük Peygambere böyle pek ağır (GÜNÂH-I KEBÂİRDEN) bir suç ve (haram fiil) isnâdı, DEHŞETLİ VE KORKUNÇ BİR iftirâdır… Ve bütün Peygamberân-ı Izâm Hazerâtında bulunduğuna îmân ŞART olan 5 sıfatdan biri bulunan İSMET sıfatı ile de bu, aslâ ve sûret-i kat’iyyede kâbil-i te’lîf edilemez…

Değil, 3. en büyük Peygambere, en son derecedeki bir Peygambere dahî, Peygamberlere îmânın 5 şartından biri olan İSMET sıfatının nakîzi bulunan bir fiil ve meselâ KÂTİL OLMAK gibi cürm-i azîm bir  HARAMI isnâd etmek, en küçük bir haram (günâh) dahî sûret-i kat’iyyede isnâd edilemez. Aksi hâlde bu, Peygamberlere îmânı ref’ ü nakz eden KÜFRE müeddî bir cinâyet olur… Kelâm-ı Kadîm’de ismi geçen veya geçmiyen kaç bin peygamber (salâvâtullahi ve selâmuhû aleyhim ecmaîn) gelmişse, bunların bir eksiksiz hepsinin tebliğ buyurduğu DÎN, İSLÂM olub; hepsinin ŞERÎATLARINDA da, katli müstahik olmıyan birisinin nâhakk yere katli, MUTLAK olarak haram kılınmış, cerâim-i azîmeden addedilerek kat’iyyen yasaklanmışdır… Ecdâdımız Osmanlı, ba’zı târihlerinde bu azîm cürm ü haramı irtikâb etmiş; ve maatteessüf bunun getireceği belâ, musîbet, tedennî, azâb ve vebâlden de kurtulamamışdır… 

Bu kabil hezeyânlar, insanda nasıl bir Peygamber îmânı bırakır, tasavvuru çatlamıyan hayâl etsin!. Bu nasıl, dîn ü îmân, ahlâk, nasıl edeb, terbiye, nasıl insâf ve nasıl bir insanlık ve vicdandır?. Adamın Mûsâ Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerine “KÂTİL OLDU” deyişini Allâh’ın Dîni kat’iyyen reddediyor. 15 asır içinde “Mûsâ KÂTİL OLDU” diyen bir âyet, hadîs, bir müctehid ictihâdı veya mu’teber bir eser görülmüş müdür???.Bu da, olsa olsa adı geçenin kendi ihtirâ’ eylediği (uydurduğu) dînin bir kabûllenişidir!. Peygamberân-ı Izâm Hazerâtı Efendilerimizden aslâ (haram) sâdır olmamış, kasıd ve ihtiyâr dışı (zellât) denilen küçük hatâlar, sürçmeler, ictihâdda isâbet edememeler zuhûr edebilmişdir. ANCAK bunlar da, nebî ve rasûllerin mürsili olan Hakk Sübhânehû ve Teâlâ Azze ve Celle Hazretleri tarafından derhâl tashîh buyurulmuşdur. Mûsâ Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerinin başından geçen zikri muharrer hâdise de zellâtdan bir zelledir… Buna, “kâtil oldu” diyerek haram işledi ma’nâsı yüklemek îmânî bir cinâyetdir…  Usûl-i DÎN dediğimiz ÎMÂN ve AKÂİDE taallûk eden mes’elelerde bu kadar açıkları bulunan adamların, daha nice dalâletleri olduğunu kâriîn-i kirâm bilistidlâl fikretsin!. Konuşmalar ve yazmalar, telâffuz ve tecvîdi bile yanlış yapılan nice âyât ve ehâdîs-i Osmanlıca terkiblerin arasına yalan yanlış tefsirleri ile sokuşturub, bir ehil bir vâiz kılıklarına bürünerek (âlimmiş) manzaraları resmetmek, zâten başlı başına bir felâketdir. “Men fessera’l-Kur’âne bi re’yihî fe kad kefer” hadîs-i şerîfi gibi müthiş bir TEHDÎD, nice kütüb-i şer’iyyemizde muharrer ve bütün müslümanların tepesinde sallanırken, artık dürüst arabça bile bilmiyenlerin bayağı sohbetler arasına âyât ve ehâdisi alelâde sözlermiş gibi çerez kabilinden serpiştirmesi, onlara îmân, ihtirâm ve takdîse ne kadar yakışır, edeb ve hassâsiyeti bulunan ehl-i ilim ve müslimîn tefekkür ve tezekkür edeler…

Ebü’l-beşer ÂDEM Aleyhisselâm gibi gene ülü’l-azîm bir Peygambere nice müslüman geçinen hoca ve müftü taslaklarının kitablarında -hâşâ ve kellâ- “Âdem’in günâhı” gibi iğrenç lâflara rastlanmaktadır ki, o (yasak meyvadan) yemek de aslâ  (haram=günâh) değil, bir zelleden=haram olmıyan bir ictihad hatasından ibâretdir. Hıristiyan (nasrânî) ve yehûd efsâne ve küfürlerinin uydurduğu ve Peygamberân Aleyhimüsselâm Hazerâtını hedef alan nice iğrenç dalâlet ve iftirâ, müslüman geçinen ve hassâsiyyet-i ilmiyye ve îmâniyyesi olmıyan pekçok muhitlerde ma’kes bulmuş bir kepâzelik ve dalâlet bilinmelidir… Bunu ve bunlar gibi nice safsata, isrâiliyyât (yahûdi hurâfelerini) “mekîsün aleyh” yapan nice echel-i cühelâ ve ekfer-i küferâ da, “Âdem günâh işlemişse, ondan bu, ahfâdına da geçmişdir; o halde O’nun evlâdı olan herkesde de bu GÜNÂH vardır.” gibi PİÇ mantıkla BÂTIL ve fâsid bir KIYÂS peşine düşmüş ve i’tikadlar zîr ü zeber olmuşdur… Beşerin bu günâh yüküyle doğduğu, nasrâniyet (hıristiyanlık) gibi dalâlet yollarında, mutlak bâtıl bir esas olabilir!. Ancak, Dîn-i HAKK ve Dîn-i Mutlak olan ALLÂH Azze ve Celle’nin dîninde vaziyyet tam tersine: “Her doğan ÂDEMOĞLU melekler gibi günahsız, pîr ü pâk doğmaktadır” ki, nakil ve akl-ı selîm  dahî, ancak bunu âmirdir, bunu kabûl eder…

9– Allâh Azze ve Celle’nin KADÎM Kitâbı’nda geçen ve KISSA dediğimiz hâdise ve hikâyât, mutlak sûretde bilfiil yaşanmışdır. Püsküllü üstâd-ı a’zam’ın vidyo ile cihâna neşretdiği “NÛH EFSÂNESİ” ta’bîri, tam bir hezeyân-ı bâtıldır… Efsâne: (Yunan gâvuru diliyle mitoloji.. masal, uydurulmuş, yaşanmamış yalan hikâye) demekdir. Zerre kadar îmân ve edeb sancısı çekmeden kitâbında:“Kur’an’daki kıssaların mutlaka yaşanmış olması lâzım değildir” gibi hezeyanlar kusarak, Kelâm-ı kadîm’i bir nev’i mitoloji kitâbı gören ve gösteren, Hindli müsteşrik (oryantalist) (Muh….. Hamîdulla) denen herif-i nâşerîf, ÜSTÂD Menhûm Necib Fâzıl Bey’in ta’bîriyle bu “Baîdullâ’dır!..”

(64 kitab yazdım) diye başı göklere değen Müteveffâ ve Püsküllü ve ağlâlli Üstâd-ı Cumhûriyyeleri, (Hılâfet nâm kitâbının 1. tab’ının 378. sahîfesinde) şöyle cevâhir yumurtlamış bulunuyor:

“Ülkemizde de oldukça tanınmış bir Pakistanlı ÂLİM OLAN M. Hamîdullah (BİZDEN:adamın tanınmış âlim telâkkîsini gördünüz mü), (İslâm’a Giriş) eserinde Hılâfeti de ele alarak diyor ki; Peygamberden sonra “Teessüs eden hükûmet şekli verâsetle intikâl eden bir MONARŞİ (saltanat) ile CUMÛRİYET (republique) arasında mutavassıt bir şeydi.”

10– Gördünüz mü: “Peygamberden sonra teessüs eden HÜKÛMET şekli”, mücerred VAHYE MÜSTENİD değilmiş de, “monarşi ile republique arası bir (şeymiş!)”. Püsküllü de oryantalist Baîdulla’nın bu ezikliği ve İslâm’sızlığını âfiyetle yemiş, Hılâfet nâm kitâbına da “TANINMIŞ ÂLİMİNİN” bu cevherini aynen iktibâs ederek çakmışdır!. Ve o kitâb denen herc ü merci okuyan onbinlerce müslümanın (îmânına) da, bu butlânı kene gibi oturtmuşdur!.

Dünyâya ma’lûmdur ki, (cumhuriyet, laiklik, parti, vatandaşlık, bunların müsâvâtı, seçim, oyların müsâvâtı, demokrasi, parlamento, (tanrılığın=imtiyâz-ı rubûbiyyetin) parlömanlara geçişi, TEŞRÎ’ hakkının kullara intikâli, anayasa, v.s.) gibi beşerî (şeytânî) sistemlere âid rükün ve unsurlar, İslâmiyyet’in HÜKÛMET (Hılâfet=İmâmet-i Kübrâ) nizâmında SÛRET-İ KAT’İYYEDE YOKDUR, olamaz… Bunlar, 1789 Fransız ihtilâl-ı Kebîri ile Fransız-yahudi ateistler yani laikler ve (ansiklopedistler) tarafından ihtirâ’ edilmiş (uydurulmuş) ve (asrîlik, modernlik, medenîlik, laiklik, devletçilik, halkçılık  ilericilik, inkilapçılık, milliyetçilik, v.s) gibi şirke müeddî isimler, resimler ve beşerîlik güzellemeleri de ilâve edilerek dünyâya İHRÂC edilmişlerdir… Bilhassa milel-i İslâmiyye’nin başına geçen Batı’lı ve bâtıl kafaların, decâcile, cebâbire ve zaleme gürûhunun zorbalıkları ile bunlar, ümmetin belâsını bulmasına vesîle olmuşdur…  BÖYLECE, dördü de vaz’-ı beşerî olmıyan; ve (ilâhiyatçı, kamalist, ateist ve DİB’çiler kabûl etmese de) hakîkatde ve sahîh fıkıh kitablarımız ve tefsirlerimizde kat’iyyen “VAZ’-I İLÂHΔ olarak yer alan  (Kitâb-Sünnet-İcmâ’ ve müctehid ictihadları) ile müesses ve RAHMÂNÎ (İmâmet-i Kübrâ) esâsı ve müessesesi, ya’ni müslümanlar içün (zarûrât-ı dîniyyeden olan) İDÂRE ve HÜKÛMET ŞEKLİ, Garb’lı şeytanların ve bilhassa İngiliz kılavuzluğunda evvelâ sulandırılmış, sonra da HAKÎKÎSİNDEN  tamâmen uzaklaştırılarak ucûbe hâline gelmiş bu nesne, ortadan kaldırılarak her şekli ile İLG edilmişdir…

Şu aşşağılık duygusuna bakınız: Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın HÜKÛMET şekli, hiçbir beşerî “şeye” benzemiyen  ve vahye MÜSTENİD hükûmet şekli iken, Baîdulla denen oryantalist matrûd, onu asl u esâsından çıkararak, monarşi (saltanat) ve cumhûriyet (republique) arası mutavassıt bir ŞEY” olarak îzâha ve göstermiye ve yedirmiye-yutdurmıya çalışıyor!. Bu, hâdiseye, Garb’lı, oryantalist ve Fr. ihtilâli özündeki ateist politika ve ideolojilerin ölçüleri ile bakmak ve îzâh getirmek demekdir ki, 15 asırdır bütün İslâm ulemâsı böyle bir butlân ve dalâlete eserlerinde aslâ yer vermemiş, tam tersine bu kabil butlan ve fesâdâtı şiddetle reddedib ŞERÎATIMIZI tenzîh buyurmuşlardır. 15 asırlık Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat ULEMÂMIZ, edille-i erbaa çerçevesinde kalarak Hılâfeti yani İMÂMET-İ KÜBRÂYI, monarşi ve cumhûriyetden münezzeh, tamâmen vahy çerçevesi içinde vücûd bulan, MÜCERRED İslâm’a HASS bir hükûmet şekli olarak ele, dile, kaleme ve fiilî dünyâ hayatlarının TAM MERKEZİNE almışlardır…

15 asırdır hutbelerde hayırla yâdedilen Hulefâ-yı RÂŞİDİN’in HILÂFETİ ve sahâbîlerin tatbikâtı, kıyâmete kadar gelecek müslümanların idâre ve hükûmet nizâmında, sünnet menşe’li ve tasdikli bir vâhid-i kıyâsîdir. Bu kadar apaçık hakîkatleri bile göremiyen, ceberrud, azametfürûş ve cehl-i mürekkeb sâhibi heriflerin, hilâfet, (saltanat-monaşi, cumhûriyet-republique), v.s. gibi hususlar hakkında söyledikleri, İslâmî mîzân ve esaslar karşısında beş paralık kıymet taşıyamaz. Bütün bunlar, iflâs etmiş şu cem’iyyetde, cehâlet piyasasının Mahmudpaşa çığırtkanlığı ve üçkağıtçılığı ile İslâmiyyet’i TAHRÎFDEN başka bir netîce de ortaya koyamaz… Bu bahsin esâsını anlamak içün, gavur tezgâh ve piyasasında yetişen purof, v.s. kabilinden heriflerin yazdıkları ve söylediklerini değil; Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri gibi mevzuun EHLİ OLAN ZEVÂT-I KİRÂMIN Yarın Gazetesinde kaleme aldığı “İmâmet-i Kübrâ” risâlesi misillü  kaynak sayılacak satırlara mürâcaat edib, onları  dikkat ve samîmiyyetle tedkîk şart bilinmelidir…

Konuşmalarında sık sık: “Ölçü İslâmdır, her şeyi bununla mîzân ederim. Buna uymıyan babam olsa reddederim!” gibi yuvarlak ve muhtevâyı apaçık ortaya koymıyan muhtasar ve sıradan beylik lâflar,  sâdece, her söylediğinin İslâmiyyet’e uygun olduğu havasını basmak içün söylenmiş gözkülleme tekerlemeleri olub, dessaslık ve cerbeze temelli lâf u güzâfdan ibâretdir!. Buraya kadar 10 madde ile ve bundan sonraki kaç madde daha gelirse o kadarıyla da isbât etmiş olacağız ki, İslâm, bu kabil adamların cehâlet ve dalâletleri ile tahrîf edilmekde, bambaşka uydurma (reformize edilmiş) bir dîne “İSLÂM” adı verilmektedir… Tabii böylece de, işin iç yüzünü bilmiyen nice kitleler, adamın söylediklerini İslâm’mış gibi kabûl edib, kupkuru ve yalan-yanlış şeylere İslâm diye bakar hâle gelmektedirler!. Bizi cidden üzen ve bu satırları kaleme almıya mecbûr eden ana sâik de işte burasıdır… Emr-i ma’rûf, nehy-i ani’l-münker farzının mes’ûliyyetini bilen her müslüman, bu hususda elbetde alâ kaderi’l-imkân kendisini vazîfeli bilecekdir, bununla mükellefdir…

11–Son yüzyılda asılan yüzbinlerce MÜSLÜMAN da, Hılâfet Mes’elesinin DÎNÎ bir ZARÛRET oluşunun, bir nev’i müşahhas delîl ve hüccetini teşkîl eder… Dolayısıyla (çakma üstâd-ı püskülî), monarşi (saltanat) ve cumhuriyet (republique) ile hatta demputrasi medhi ile alâkalı nice konuşmalarında da, pek korkunç  tezâd ve TENÂKUZLARA düşmekde ve fevkal’âde gülünç olmaktadır!.. Mezhebsiz, oryantalist ve reformist Baîdullâ’dan aldığı çürük ilhamla (!) bu adamın uydurma, ucûbe ve sapık nazariyelerini benimsiyerek HILÂFETİ müdâfaa ediyor görünmek ve bunun reklâmını yapmak, 1924’de bozulmuş ve maskaralaşıb cılkı çıkmış “Laik kafalı Abdülmecid Efendi Hılâfetinin” devâmından, daha galîz ve ağır bir cürümdür… 

Şu aşağıdaki ifâdenin rezilliğine ve sonraki vidyodaki ifâdeye de bakınız ki, tenâkuzun bu kadar çirkinine ne deneceğine siz karar veriniz!. Çünki aklî, îmânî ve ilmî melekelerde insicâm ve muvâzene görülemiyor… O anda hisler ve temâyül neye ve nereye ise, ona göre sıkma, atma ve yapıştırma, cerbeze ve desîse, ana istikâmeti ve karakteri teşkîl ediyor!.

Meselâ:

“HALÎFE ABDÜLMECİD’e GELİNCEEE, HALÎFE ABDÜLMECİD Allâh bir dese inanırım, başka hiçbir şeyine inanmam. Evet, mağdurdur, mazlumdur, SON HALİFEDİR, Mustafa Kamal tarafından sürülmüşdür, gurbetde vefât etmişdir, DOĞRU BÜTÜN BUNLAR, ama mankafanın biridir.” (11.1.2015 târihli, “Halife 2. Abdülmecid hakkında K.Mısıroğlu”, adlı vidyo).

Püsküllüye göre Abdülmecid, apaçık görüldüğü gibi hem “mankafa” ve daha pek çok menfîlikler taşıyor; üstelik halîfede bulunması zarûrî olan şartları hiç taşımıyor; ammâ ve lâkin, yukarıdaki ifâdesinin hemen ikinci yarısına göre ise, Abdülmecîd “SON HALÎFEDİR; ve BÜTÜN BUNLAR DOĞRUDUR!..”

Dile akseden kafa ve zihin karışıklığı ve tezâd yükü, “bu kadar da olmaz” dedirtiyor! Bu kabil mütenâkız beyân, hüküm ve palavralar bin esefle söyliyelim ki, adamın bütün yazı ve bilhassa konuşmalarda ana temel, za’f ve karekteri ortaya koymaktadır!

Karakterde ifrâd, tenkîs, teksîr, hırs, muvâzenesizlik, taarruz, vurub-kırmak-şiddet, en bâriz hasletler!. Abdülmecid denen herifin halîfe olduğuna kaç konuşmasında kaç kere vurgu yapdığı yetmiyor gibi, bir de mankafa dediği ve buraya almadığımız daha nice fâhiş menfîliklerini saydığı o adama bu beyânında da: “SON HALÎFEDİR, ve BU DOĞRUDUR” diyerek, onun (HALÎFELİĞİ) tam olarak ve apaçık kabûl ve te’yîd ediliyor!. Böyle bir adam nasıl HALÎFE kabûl edilebilir?. Üç paralık bir akıl bile, “Abdülmecîd mankafadır; ve bir sözü hâriç her sözü yalan olan bu adamın son halîfeliği DOĞRUDUR” diyerek muhâtab alınsa, o üç paralık AKIL dahî bunu kabûl eder mi?!. Abartının tuğyânına da bir bakınız: “Abdülmecid Allâh bir dese inanıyor, amma başka HİÇBİR şeyine inanmıyor!” Ve bu adam HALÎFE ve halîfeliği de “DOĞRU” oluyor!.. İyi de, Abdülmecid’in şer’î yüzlerce veya binlerce mes’elede söyliyeceği, hiç mi en az bir-iki düzine doğru olmıyacak?. Bunu kim iddia edebilir?. Püsküllü, onlara da inanmıyacağını peşinen ortaya koyuyor ki, bu da muvâzenenin muhtell, mübâlâğa ve abartının da İFRÂD derecede olduğunun isbâtıdır… Ha, böyle avam ağzı bir tekerleme varmış, olabilir.. Ancak bu kabil şer’î ve ciddî mevzû’larda o avam ağzı artık ağız olmakdan çıkar, maatteessüf başka bir açıklık iktisâb etmiş olur!. 

Yukarıda Abdülmecid denen adam içün “SON HALİFEDİR, BU DOĞRUDUR” diyen o akıl, bir sene sonra tersini söylerse, bu da, gene muvâzene-i akliyye veya îmâniyye ve ahlâkiyyeyi ruznâmeye getirir!. Buyrun:

“Halîfe Abdülmecîd hilâfete lâyık bir adam değildir. Esâsen halife de değildir.” (19.5.2016 “Sultan Abdülmecid’in Halifeliği hakkında Bilgi verir misiniz”, adlı vidyo)

Üstde işâret etdiğimiz vidyoda Son halifedir, bu doğrudur” denilen adama, bir sene sonraki 2. vidyoda “Esâsen halîfe de değildir.” denilmesi, ortada ciddî bir ihtilâc ve fıtrî bir ihtilâl olma ihtimâlini şiddetle hâtıra getirmektedir! Hâl böyle olunca, mûmâileyhin “64 kitab yazdım” diyerek de böbürlenişi ve bilmem kaç bantlık konuşmaları da, şu îzahlarımızla mukâyese edilince, üç paralık kıymet ortaya koyacak mıdır; bu, akıl sâhibleri  tarafından elbetde üzerinde durulması şart bir noktadır…  

Şeyhülislâm Merhûm Mustafa Sabri Efendi Hazretleri, son derece haklı olarak, yazdığı makâlelerinden birinde: “Abdülmecid Efendinin hılâfetine Şeytân bile güler” demekde; bir başka makâlesinde de “Mustafa Kamal’ın ta’yîn etdiği adamdan halîfe olmaz” buyurmaktadır! Bu mevzû’da Merhûm’un sâir yazıları arasında meselâ 1928’de kaleme aldığı “Hezeyan Toptancıları” nâm seri makâlâtında da geniş ve tatminkâr îzahlar vardır ve Abdülmecid denen adamın bir Osmanlı kusûru olduğu apaçık ortaya konulmaktadır. 

Vidyolarında, Osmanlının iyi ve güzel tarafı yanında bozuk ve çirkin taraflarını aslâ görmediği ve kendinden geçdiği zamanlarda: “Osmanlıya karşı olan herkese ben de KARŞIYIM” demelerle, gene ayarını kaybeden ma’lûm kişi, ihtilâc içinde, Osmanlının her zaman, devir ve icraatının, istisnâ gözetmeden ve bir kül hâlinde her şeyine kefilmiş ve tasvibdeymiş havası vermektedir! Merhûm Şeyhülislâm Hazretlerinin şu aşağıya alacağımız ifâdelerini okusaydı, O’na da “Osmanlı karşıtı” der; ve O’na da kim bilir daha neler püskürürdü?! Gerçi müteveffâ olmadan bir sene kadar evvelki bir vidyosunda, Şeyhülislâm Merhûmla alay edib, onu utanmadan küçümsemektedir… İşte, Yarın gazetesindeki İslâm hurûfâtından Kamalist lâtincesine aktardığımız şekliyle Merhûm Şeyhülislâm’ın Osmanlı ve Abdülmecid hakkındaki islâmî hükmü:

“Osmanlının HASTALIĞI, hürr ve ÂLÎ dînine RİÂYETİ gevşetmesinden olmuş, BELÂSI da, eski ve yeni yeniçerilerinden ve nihâyet DİNLİ MEDRESELERİ İHMÂL ederek, müceddidâne (reformistçe) bir RAĞBET ve fazla bir MAHABBETLE koynunda beslediği DİNSİZ ve ÎMÂNSIZ MEKTEBLERDEN gelmişdir….. Dîni herşeyden ayıran ASRÎ (çağdaş) MODAYA göre, DİNSİZ hükûmetden sonra bir de “DİNSİZ HILÂFET” nazariyesine şâhid olacağız! Bu garîbenin eşrât-ı sâat (kıyâmet alâmeti) meyânında yeri yoksa, İFRÂT-I cehâlet meyânında yeri vardır…..Abdülmecid Efendi, DÎNİ DEVLETDEN TEFRÎK (ayırma) mezhebinde bulunarak, daha halîfe olmadan HILÂFETE SÛİKASD fikirleri perverde etdiğini (beslediğini) gösteriyor. Dînin devletden tefrikini iltizâm eden (lâzım ve şart bilen) DİNSİZLER VAR. BUNU ANLADIK. FAKAT BU TEFRÎKE, HALÎFE (!) TARAFI DA TARAFDARLIK IZHÂR EDİNCE (ortaya koyunca), BU HÂL, HÜKÛMETDEN TEFRÎK EDİLEN (ayrılan) DÎNİN, HILÂFETDEN DE TEFFRÎKİ MÂHİYYETİNİ ALARAK, DÜNYÂDA GÖRÜLMEMİŞ bir MAS-KA-RA-LIK  olmuşdur…” (23 sayılı YARIN Gazetesi, 23 Haziran 1928-5 Muharrem 1346)

Görüldüğü ve apaçık alaşılacağı gibi, bir zamanlar ve müteaddid def’alar Abdülmecid içün Püsküllünün “Son Halifedir, bu doğrudur.” dediği adamın Şeyhülislâm gözündeki maskaralık fotoğrafı bütün hakîkatıyla budur.. Püsküllü ve ağlâlli ve benzeri heriflerin en büyük helâketi, kendi azametfürûşluk ve büyük görünme hastalığından kurtulamayıb, haddi aşarak nice belâ ve bâtıllara saplanmalarıdır. Bunun da en ANA sebebi: İcâzetli Ehl-i Sünnet Ve’l-Cemaat ulemâsına tâbî olamayışları, onları dinlemeyib, akıllarını, kendi azgın nefislerinin emrine vermeleridir. Böyle olunca da, pusulasız kalıb, hem dâll, hem de MUDİLL olmakdan bir türlü kurtulamamışlardır. Cumhuriyet devrinde yetişmiş nice gençler, bu kabil adamların ba’zı doğrular söylediğini görüce, Feto ve benzerlerinde olduğu gibi, her sözlerinin de DOĞRU oluvereceği zehâbına kapılarak, bunları birer rehber gibi kabûl etmişler; ve onların nice sapık, bâtıl, mudill ve hakîkat (Şerîat dışı) hezeyanlarını, o ba’zı doğrularının maskelemesiyle bir türlü görememişlerdir…

Sarık-cübbeli ve sarıklarıyla vaaz kürsülerine çıkan pekçok istihbârât ajanları, şeyh-mürîd taslakları (Târihdeki Hakîkîler dâimâ mahfûz) ve, purof etiketli oryantalist çömezleri, çakma üstâdlar, “kâinât imamları”, müctehidlik-müceddidlik şarlatanları, hatta yalancı mehdi ve peygamberler v.s. bile, meydanlarda pek sık boy gösterebilmişlerdir ki, bunlar, şeytanlarının vekîlleri olarak milleti dinden îmândan etmişler, hâlâ da bütün mel’anetliklerine, bütün azgınlıkları ile devâm etmektedirler… Pusulasız, ölçüsüz, hakk-bâtıl arasını tefrikden aciz cumputrasi nesillerinin ise, bütün bunları görebilmesi, elbetde ki fevkal’âde zorlaşmışdır…

Bu hususda, Ömer Nasûhî Merhûmun hadis kitâbında muharrer şu Hadîs-i Şerîf fevkal’âde mühimdir: “Ümmetim hakkında ZİYÂDE korkduğum ŞEYLERDEN BİRİ DE, CERBEZE-İ LİSÂNİYYESİ OLAN HERHANGİ BİLGİÇ MÜNÂFIKDIR!” 

Bu Hadîs-i Şerîfin tefsîrinden şu çarpıcı îzâhât da, bugünü pek güzel îzâh eder mâhiyyetdedir:

“Evet… şübhe yok ki, biraz ma’lûmâtı hâiz, talâkat-ı lisâna (kolay anlatışa) MÂLİK bir şahıs, güzel bir İ’TİKÂDA sâhib bulunmayıb MÜNÂFIKÂNE hareketde bulunursa, onun ŞERRİNDEN sakınmak îcâbeder. Çünki YALDIZLI SÖZLERİYLE, YAZILARIYLA, FÂSİD FİKRİNE REVNÂK (parlaklık) verir, SÛRET-İ HAKK’dan görünür, nice GÂFİL KİMSELERİ kendi DALÂLET-İ FİKRİYESİNE (karanlık ve bâtıl fikirlerine) DÜŞÜRÜR. Bâhusus zamanımızda bir nice HATİBLERİN, MUHARRİRLERİN NUTUKLARINI, YAZILARINI İHTİYÂD İLE (sakınarak, çok iyi düşünerek) DİNLEYİB OKUMAK ÎCÂB ETMEKTEDİR….Bunların bu telkinâtı, güzelce bir MUHÂKEMEYE TÂBİ’ TUTULURSA, birer ŞİHÂB (parlak yıldız) gibi parıltılarını müteâkıb hemen söner giderler. MÂHİYETLERİNİN NE KADAR ZULMÂNÎ (karanlık) OLDUĞU DERHÂL TEZÂHÜR EDER.” (Ömer Nasûhî, Hikmet Goncaları, 500 Hadîs-i Şerîf, 1961, s.8, 6. hadîs-i şerîf.)

Püsküllü ve ağlâllinin ba’zı mes’elelerde bilir-bilmez ve ulemâ hılâfına verdiği, teşehhî eseri  (fetvâ karikatürleri) de vardır ki, bu işin ne kadar mes’ûliyetli ve  zor bir iş olduğunu da bilmediği şübhesizdir! Bâlâda adı geçen Hadîs-i Şerîf Kitâbında şu 14. Hadîs-i Şerîf mütâlaa edilmelidir: “Sizin fetvâ vermiye en cür’etli olanınız, ATEŞE atılmıya en cür’etkâr olanınızdır.” Bu hadîs-i Şerîfin tefsîri de, 13 ilâ 16. sahîfeler arasında mufassalan beyân edilmişdir. Nasibse ileride Mısırzâde’nin “Fetavâ-yı Kadiriyye” cümlesinden olan ve “At martini Debreli Hasan, Dağlar inlesin” dedirten teşehhîlerine de yer vereceğiz…

12–Üstâd-ı Püskülî bir başka vidyosunda da, BOP dümenleri cümlesinden olarak kurulacak “ABD-yahûd-haçlı güdümünde” bir hılâfet (!) içün, ABD ve sâir merci’lerden, kendisinin de bu hususda RAPOR vermesi taleb edildiğini “şecâatla arzetmektedir!.” O da bundan, pek bol kese “övünç ve kıvanç” çıkarmış olmalı ki, bu taleb edişe, püskülünü havalara savurarak son derece sevinç-güvenç cevâb  ARZEYLEMİŞ!.. Bu da, “hürriyet ve istiklâl, Şerîat, Osmanlı, v.s.” aşkının (!) nerelerde seyretdiğinin isbâtıdır!.Ve Baîdulla’dan aldığı İLHÂM-I HANNÂS ile, yeryüzünde bir teki bile varmış gibi her “müslüman devletin (!) göndereceği” murahhaslarla (frenkçe delegelerle) teşekkül edecek bir “istişâre meclisi;” ve gene, arzda bir teki bile varmış gibi her “MÜSLÜMAN (!) devletin” bu meclise “münâvebeli” olarak ve bir iki yıllığına (BM misâlini de vererek ve onları örnek göstererek) devâm edileceğini söylemekde ve yazmaktadır! “Böylece, hiç yokdan bir hılâfet kazancımız olacağını ve hılâfete eksik de olsa sâhib olunacağını” beyân etmekde, edebilmektedir!. Hiç yokdan ve ABD gavurlarının Fettoşîlere BAHŞİŞİ kabilinden ve BELEŞDEN “HILÂFET KAZANCINA” sâhib olmak!!!… İslâm ve ŞERÎAT esaslarını ve İslâm târihinde bilfiil YAŞANMIŞ hılâfet keyfiyet ve şartlarını zerre kadar kâle almadan; hılâfet dışı bir nesneyi, hılâfet KABÛL etmek.. ve gene, zerre kadar utanmadan, böyle uydurma bir (hılâfet ucûbesini) höykürebilmek ve yazabilmek ve ŞERÎAT adına reklâm etmek.. daha doğrusu bu babda hiç görülmiyen hılâfet dışı ecâib bir HILÂFET şekli içün müctehid edâsıyla ve ilhâm kaynağı da Baîdulla olmak üzere “FETV” verebilmek ki, bu, İSLÂMİYYET’İ OYUNCAK kabûl etmekdir… Aynı zamanda bu, 15 ASIRLIK ÜMMETLE ÎMÂN ve EDEB DIŞINA TAŞARAK utunmadan ALAY ETMEKDİR!. Nice garîbanlar da, bu maskaralık ve komedyaları ciddîye alıb: “Üstâdımız hılâfeti getirecek” gibi, gâvurcasıyla halüsinasyonların, kurbağacasıyla (sanrı) yani hayâl görme ve sayıklamaların içine girebilmektedirler!. Ve bazı parti pırtı liderlerinin adını da, “Üstadlarından” aldıkları ilhamla “Ümmetin Lideri” derecelerine ve gökyüzü katlarına çıkarmakda, hiçbir beis de görmemektedirler!!! 

Püsküllü ve ağlâllinin “Baîdulla’dan” aldığı ilhamla, BOP güdücülerinin ortaya atdığı bu maskaralığa balıklama atlayışının; ve “BOP Türkiya içün bir ni’metdir” diyecek kadar da zıvanadan çıkışının altında da, gene oryantalist çömez Baîdulla’dan aldığı ve HILÂFET nâm  ma’hûd kitâbına geçirdiği ucûbe (hılâfet) telâkkîsi yatmaktadır!. 

13–Bugün hılâfeti te’sis içün müslüman coğrafyasındaki devletler, AB (Avrupa Birliğindeki gibi) bir araya gelmelilermiş!. Bir başka vidyosunda dediği gibi de, her devletin başı, döner koltuk hesâbıyla 2 seneliğine BM’deki gibi münâvebe ile “Hılâfet Meclisinin Başkanı” olmalı imiş! AB’den, BM’den kopya çekerek ve onları model tanıyarak, “Müteveffâ Çakma Üstâd” böylece, o kendinden menkul “keskin zekâsıyla” cihân târîhinde hiç görülmemiş bir “Hılâfet ucûbesi veya maskaralığı” peydahlıyor!. İLHÂM kaynağı ise, hiç şaşırılmasın dâimâ O Hindli müsteşrik (oryantalist) Prof. Bay BAÎDULLA’DIR!. Bu müsteşriğin dediklerini ise, bir alt maddeye aynen iktibâs ederek koyacağız. Çakma Üstad ise, (hâşâ ve kellâ) o meşhur “Kerâmete k.ç atdıran Keskin zekâsıyla” ve kopyala yapıştır usûlü ile, bakınız ne hayâlî ve uydurma cevherler yumurtlamaktadır (siyah harfli cümleler ona, beyazlar bize âid olarak vidyodan aynen):

“Her 10 milyon içün Hılâfet Meclisinde bir murahhas bulunur…. Hılâfet meclisinde de her 10 milyon müslüman içün bir sandalye olur, katılanların murahhasları o sandalyeye oturur, katılmıyanlarınki boş tutulur. (BİZDEN: Sandalyelerin derisi de ceylan derisi olursa, mıntıka-yı memnûalar yumuşak yer bulur, batmaz, rahat eder!) Buraya katılmanın 2 mükellefiyeti olur. Hılâfet meclisine katıldınsa bir devlet olarak, gene cumhuriyetse cumhuriyet, krallıksa krallık, her şeyini de gene devâm etdir, hududlarını da devâm etdir. (BİZDEN: Laik-kamalist-ateist ol, her şeyini, her şirkini devam etdir, ama bir tarafdan da şerîatsızların ŞERÎATI ile mükellef ol, farketmiyor!!! Hem beşerî-şeytânî, hem ilâhî-rahmânî (!) iki yüzle yaşıyacaksın!) 2 taahhüd altına girersin: Benim sözümün özü bu, iki taahhüd altına girersin. Birincisi şudur:Ben müslüman bir halkı idâre ediyorum, ahkâm-ı islâmiyeye aykırı kânûn yapmıyacağım. (BİZDEN: Mantığa bakınız, hem, cumhuriyetini-demputrasisini-layıklığını HER ŞEYİNİ DEVÂM ETDİRECEKSİN, HEM de bu teahhüdü yapacaksın!!! TEAHHÜD SÂHİBLERİ hem beşeri sistemlerden vazgeçilmezliği AND içmelerle anayasalarına ve bilmem nerelerine koymuş olacaklar, hem de ŞERÎATA uymak içün bu TEAHHÜDDE bulunmuş olacaklar!!! Bugün bunu teahhüd edecek devlet muhâlken ve bunun Hulefâ-yı Râşidîn ve 15 asır içindeki meşrû’ hılâfetlerle zerre kadar alâkasının olamıyacağı bedâhaten ortada iken, şu sapma, saptırma, maskaralık ve komedyaya bir bakınız!!!) Bir kânûn çıkarırsam, şeriata aykırıysa, hılâfet meclisi bunu ibtâl eder, kabûl ediyorum peşinen ANAYASA MAHKEMESİ gibi. (BİZDEN: Anayasa mahkemesi de benzenecek bir merci’! Kamalist, layıkçı ve heykelist T.C. ve sâireyi bir hayâl ediniz!!!) Hılâfet meclisi “Ey Suriye devleti! Sen şu kânûnu çıkardın ama, bu Şeriat’a aykırıdır bunu iptal et!” dedi mi, o kânûnu ibtâl edersin, bu, teahhüde girer. (BİZDEN: Kerâmete k.ç atdıran (hâşâ ve kellâ) keskin zekâyı gördünüz mü? Aman Yâ Rabbi, komedinin bu türlüsüne ancak Baîdulla ve Püsküllü imzâ atar! Ankara diyemiyor da Sûriye diyor! Hılâfetçi görünmenin tam gözbağcılığı!) Bir diğeri de “Şurda mülümanlara felâket vâki’ olmuş, buraya yardım edeceksin, oranın kararlarına itaat edersin…. Hılâfet meclisinin kararlarına uyacaksın. (BİZDEN: Her uydurma ve güdümlü devlet, buna “EMRİN olur” diyecekmiş! Memleketinde tâğûtî kânûnlarla yaşamayı anayasalarının âmir hükmü tanıyıb, milletine bunu AND İÇEREK teahhüd eden parlamenter TANRILAR, Hilâfet Meclisi “kânunlarını değiştir” dedi mi, DER’AKAB “EYVALLÂH, başım-gözüm üstüne” deyib, hemen değiştireceklermiş!!!) Ticâretlerini birbirleriyle yaparlar, Avrupa ortak pazarı gibi, işin özü bu…. (BİZDEN:Gene taklid, gene benzeme, hep benzeme.. ve hem de AB gâvurlarına…) Kamalizme karşı bizim gücümüz yoksa, gücü yeten birinin yardımını başımın üstünde kabûl ederim. (BİZDEN:ABD yardımını başında taşımak, ABD’yi başda taşımakdan FARKLI olabilir mi? Şu ABD güdümlü hilâfet komedisi ve maskaralığı, 14 asırlık HILÂFETİ, îmâna müteallık bütün mahiyyet ve keyfiyetiyle hılâfet bozuntusu bir hılkat garîbesine YIKTIRMAKDAN başka, zerre kadar diğer bir işe yarayabilir mi?. İğrenç bir manzara!. Elmalılı Merhûmun ifâdesiyle: “İslâm’ın ba’de’l-îmân ilk FARÎZA-YI DÎNİYYESİ olan İMÂMET-İ KÜBRÂSINI”, ABD güdümünde ve hılâfet âvâzeleri ile YIKIB yok etmek ve üstelik de bunu, ŞİRİN göstermek hâinliği!) Amerika sana diyor ki ılımlı mülüman ol, bunun ma’nâsı ne, sen kamalizmle alem-i İslâm’a lider olamazsın.” (BİZDEN: Fettoşistler gibi ABD emrine girib ılımlı müslüman olunacak; ve Püsküllü de o güdümlü ve uydurma hılâfetde halîfe olamasa da, ağleb-i ihtimâl püsküllü halîfe nâibi veya boynu ağlâlli (yularlı) sermüşâvir olacakdır! ABD zımnen şunu söylüyor: “Beni kuzu kuzu dinler de dilsiz koyun olursanız, ben de sizi İslâm Âlemine Fetovârî çoban yapar, HALÎFE tanırım; siz de benim paçalarımı ve çizmelerimi ara sıra zemzemle yıkar ve yalar, parlatırsınız!”)  https://youtu.be/JuD3gbTMKxk?si=0ucriRBaj-FxnB9d

İşte İSLÂM ve onun vazgeçilmez mutlak bir cüz’ü olan HILÂFET, daha doğrusu ve Elmalılı Merhûmun buyurduğu şekli ile “Ba’de’l-îmân müslümanlara ilk FARÎZA-İ DÎNİYYE” olan İmâmet-i Kübrâ, bu kabil sâhib-i cerbeze ve dessasların yazıları ve dillerinde öylesine AYAĞA düşmüş, çığırından çıkarılmış, hakîkî ma’nasının dışına taşınmışdır ki; lâ teşbih, namazın, kilisedeki ritüellerle yer değiştirmesi kabilinden bir hiçliğe mahkûm edilmişdir… Köleleşmenin bir vâsıtası derekesine sukût ve inkilâp etdirilmişdir. Ancak cerbeze ve hile (desîse) ehlinin bu kadar müşahhas ve çarpıcı içyüzünü gören göz de, bu çoraklık, bataklık, ilhâd ve modern câhiliyyet-i uhrâ devrinde, bin vâ esefâ ki kalmamışdır…

(Mâba’di var-t)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir