Dib’in Başındaki Görmez Hilâli Neden Görmez?
4 Mayıs 2019
İslâmiyyet’in Ramazan Ve Bayramlarına Kadar Her Şeyi, Allâh’sız Sistemin Oyuncağı Oldu!
5 Haziran 2019

BEL’AM VE ÇÖMEZLERİN MÜFESSÎR VE ŞEYHÜLİSLÂM DÜŞMANLIĞI!

(1)

Ahmed SELÂMÎ

 

Sırtını “laik-cumputratik” rejimlerle belli parti ve hükûmetlere yaslamış bir takım adam ve madamların, İslâmiyyet’e ve onun (ulemâsına) iftirâlarla hücûma geçmekde oluşu, 93 senedir hâdisât-ı âdiyeden biliniyorken; son yıllarda bu, hele 15 yıllık AKP iktidârı iktidârsızlığında tavan yapar hâle geldi. Ortalık sanki bir felâket evvelini haber verircesine yahudi saçına döndürülmekde; daha doğrusu “üst akıl” denilen, aslındaysa “üst şeytanlar” denilen merkezlerce Anadolumuz’un altı üstüne getirilmek istenmektedir…

Diyânetin ve İlâhiyatçı Oryantalist çömezlerin “tefsir” diye ortaya atdıkları ve 15 asırlık “Tefsir ve Müfessir Kıymetlerimizi” dolayısıyla Mukaddes ve Muazzez Dînimiz İslâmiyyet’in ana temellerini, “Papalık Misyonunun bir Parçasıyız” diyen Feto’nun 52 yıllık ajanlığına paralel yürütmek ve parçalamak istiyenler, şeytan sürüleri gibi dağlardan ve mağaralardan, meydanlara, minberlere, kürsülere, tv’lere, vidyolara, radyolara ve internetlere inib ortalığı neredeyse basdı ve yangın yerine çevirdi…

İslâmiyyet’i “kapıkuluna veya pabuç hırsızına çevirerek” onu olmadığı bir şekle sokmak istiyen ateist rejim, İslâmiyyet’in tahrif ve tağyir edilince tam aksine dönmüş bir  hâl kesbederek, Nuh Tufanı gibi bir felâkete nasıl inkılâb edeceğini hâlâ görmüş değildir; ve bunu idrâk seviyesine de bir santim yükselmiş görünmüyor!.

Rejim, antiislâm  karekteri ve cibilliyeti iktizâsı öylesine siyâsî iktidârlar imâl ediyor ki, İslâmiyyet’i tahrîf ve tağyîr eden ne kadar ilâhiyâtçı Oryantalist çömezi varsa; ne kadar insî şeytân, hoca etiketli bel’am, mukaddes tasavvufun istismarcısı mecnûn ve meczûb yobaz ve kazma varsa, yüksek tepelere dalkavukluk ve zağarlık yapmaları şartıyla bunların topuna da imkân ve temennâlar bahşediyor!.

Bir Alman Müsteşriğinin dediği gibi: “Sultan Abdülhamîd zamanında memâlik-i Osmâniyye hudûdundan içeri girildiğinde bir tek İSLÂMİYYET’le karşılaşılırken, şimdi en az 100 kadar,” yamuk-yumuk bir  din benzeri ve sâdece adıyla “İslâm” karşınıza çıkıyor!

Çıkar tabii!

1923 Lozan’ında “Anadolu’dan İslâmiyyet’in belli bir zaman içinde tamâmen kaldırılması” kararı alınırsa, bu da, Ankara ateistleri tarafından bir asra yakın tatbik görürse, olacağı budur…

200 civarında meal, 30 kadar yerli,  52 kadar yabancılardan terceme tefsir!..

Adı “tefsir olan” bu cild kalabalıklarının hakîkatı ne o zaman? 600 yıllık Osmanlı devrinde “Meallerden uydurma din çıkarma” hayâsızlığı olmadığı içün “mealcilik” belâsına o devirde aslâ rastlanamaz. Tefsir de, 600 yılda, cumhuriyet devrinin onda biri kadar bile değildir. Hakîkî müfessir de müctehid gibi, ilm-i vehbî, meleke-i fekâhât ve akl-ı selîm sâhibi olmak gibi mevhibe-i ilâhiyyeye nâil olmadan, mücerred zâhirî ilimleri bilmekle yetişemez. Cumhuriyet devrinde iş ayağa düştüğü ve ucuzladığı, basitleştirildiği, lâübâlîlik tavan yapdığı içün, dine düşman olanlara kadar her önüne gelen, çala kalem ve gazetecisinden politikacısına, mezhebsizinden telfikçisine, oryantalistinden geçmiş ulemâ düşmanına, vehhâbîsinden selefîsene, şîasından ilhâdiyatçı ve DİB’işçisine kadar roman yazma teknik ve usûlü ve üslûbuyla, sözüm ona “Tefsir” yazmıya başlamışdır… Osmanlının din disiplin ve ciddiyeti içinde bugünki mübtezelliği görmek asla mümkin olamazdı… 

Hakîkî müfessir ecdâdın hakîkî tefsirlerini yani 15 asırdır “ehl-i sünnet” ulemâsının yazdığı hakîkî tefsirleri Oryantalist felsefenin münkirliği içinde pusuya yatarak alabildiğine hükümsüz kılmak; onları gözden düşürmek, bugünün modern gavurluğuna âid binbir sıkıntıya, onları cevab veremez hâlde (!) göstermek de, aynen büyük ehl-i sünnet müctehidlerine yapdıkları gibi, bugünki mübtezellerin meydanı İŞGÂL usûlü ve şeytanlığı olmuşdur… Aslan kalbini timsaha, beynini de kertenkeleye takacak, yürümedikleri zaman da, aslanın uzuvlarını işe yaramayan parçalar i’lân ederek  suçlayıb ademe mahkûm bileceksin!. İşte buna “Piç mantık!” denir…

Ana taktik bu olmak üzere, 15 asırlık İslâmiyyet’i Anadolu’dan kaldırmanın usûlü de bu yapıldı; ve bütün DİB, ruhban sınıfları ve Oryantalist çömezi ilâhiyatçılarla “ham yaboz kaba softa” kazmalara bu metodoloji (!) şırıngalandı!.

15 asırlık İslâm işe yaramaz, yerine HAÇLI Bâtıl Batı’ya (Vatikan’a) uygun, “bilimsellikle” dopdolu, vahyin yerine “pozitivist aklı” oturtan, geçmişi yok sayan, utanmazlar ve hayâsızlar sürüsünün uydurması bir dîn…

ORYANTALİST ÇÖMEZİ İLAHİYATÇI VE İSLÂMCI VE DİB KAFASI ŞÖYLE KONUŞUR…

Artık bu (kula tapış dîninin) mimar ve ustabaşıları, hiç çekinmeden ve en küçük hayâ sıkıntısı da duymadan, şunları bile söyleyebilir hâllere gelmişlerdir:

“Bakın, 15 asırlık eski fıkıh, tefsir, akâid, hadîs, usûl ve tasavvuf ilimleri olarak ne varsa topu da, bugünün heykelli ve putlu müşrikliğine, fâizli küfrüne, alkollü ictimâlarına, kerhâneden toplanan kutsallı vergilerine, millî (!) piyangolu kumarına harb ilân etmişdir!. Bu şiddet “içerikli” din ile laik cumputrasimizi yürütemeyiz!. Artık yüceler yücesi azîz ve lezîz dînimiz, bütün ateist, ATAİST, deist ve “Karamolla kafasındaki ingiliz tipi seküler” vatandaşlarımızı da içine alacak hoşgörü-diyalog ve açılımlar-saçılımlar dini olmalı; Yardakoğlu birâderimizin alenen dediği gibi “revizyona uğratılarak” her kafaya cevâb ve her bakana gülücük, her cinse eş olma feminizmi veren; sevecen, “sahih bilime dayalı” bir mal eylenmelidir!.

Kapitalizma, faşizma, kamalizma veya her türlü mekanizmaya, ne olursa olsun her bedene uygun bir dikişle bir din modeli meydana getirebilirsek, bununla her suâle cevâb ve her probleme çözüm, her derde devâ, her evde kalmışa şifâ üretebiliriz!. Biz dine uymakda zorlanıyorsak, onu kendimize uydurur ve din-insan arası çekişmeyi “bilimsel ve dilimsel bir uzlaşıya” çevirebiliriz!.

İslâmî ilimler eskiden her biri ayrı ayrı disiplinler iken, ulemâ Allâh korkusuyla kılı kırk yararak işin özünü, aslını ortaya çıkarırlarmış. Ancak bugün laik cumputraside (din-devlet TEFRÎKİ artık kaçınılmaz) olduğundan, dîne uymak, uyumak olur, ona uyamayız! Eskiler gibi, onlar kadar hakîkî müslüman olarak derinlerden din süzmek ve onu muhâfaza etmek çok zordur; ve layık cumputrasi sistemimiz, bunu aslâ kaldıramaz!. Artık DİNE UYMA DEVRİ GEÇMİŞ, DÎNİ BİZE UYDURMA DEVR-İ ILMÂNİYYESİ VE KARAMOLLANIN “İNGİLİZ TİPİ SEKÜLARİTESİ” DEVRİ BAŞLAMIŞDIR. GÂZÎ DE BUNU MEMLEKETE ÇAKMIŞ, BUNUN ADI DA KURTULUŞ, HÜRRİYET, İSTİKLÂL, İSTİKLÂL MARŞI, MEKTEB ANDI VE “ATATÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ, NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” kelime-i tayyibe-i cumhûriyyesi OLMUŞDUR… Kelime-i tevhîd devri, Osmanlı ile bitirilmişdir! Artık “Elhamdülillâh müslümanım!” denilmiyecek, yerine “Ne mutlu Türküm diyene” oturtulacakdır…

Bu milliyetçilik dinden de üstün bir dindir, buna karşı çıkan, buna ters kânûn yapan, hatta bunun “değiştirilmesini teklif eden”, bu memleketde yaşama hakkına sâhib değildir, Demirel Birâderin dediği gibi “Suûdî Deve çobanlarının oraya gitsin!” Hatta Verol Tütercimler gibi Kamalizma râhiblerine göre: “Layıklık, yanlış bir ta’rifden mutlaka, ama mutlaka, altını çizerek söylüyorum kurtarılarak “din-devlet” tefrîki şıkkıyla değil, “seküler kafa konforuyla” bir tarife kavuşturulmalı; ve “kamusal alanda dinle dünyâ kökden ayrılmalıdır! Çürki onun yeri muklaka ve mutlaka kamusal alan değil, bireylerin vicdanlarıdır, oradan başını çıkarıb dışarıya bakamaz, pencere açıb derin bir nefes bile alamaz!” 

SARIK-CÜBBELİ ULEMÂ DÜŞMANLARI

DİB ve Oryantalist İlâhiyât cebhe-i lâmezhebiyyesinin hâl ü keyfiyeti bu olunca ve Haltettin Karamanlis Müctehid-i Cumhuriyyesinin Y. Çapak ceridesinde yazdığı günlük taptaze rafadanlık bir fıkra, DİB’e ilhâm kaynağı oldu! Bu fıkradan 3-5 gün sonra da,  “EVÂMİR-İ HAMSE=5 emir” ortaya çıkıverdi! Yüce tasavvuf ve tarikatlar üzerinden ehâli-i etrâk ve ekrâdı “cumputratik irşadlara” gark eden bazı yobazlar, yazbozlar, molozlar, hotozlar, kolhozlar, cübbeli-sarıklı evliyâ karikatürleri, nevzuhûr parti meczubları, Şerocak vezninde bir takım ocak-bucak kaçkınları da, derhal ifsâd-ı nefs idüb, eski ehl-i sünnet ulemâmıza erâcif, iftirâ, bühtân, aşağılama ve karalama fırlatmıya başladılar… Bu da, evâmir-i hamselerinin gâyet müessir olduğunu göstermektedir!

Oryantalist cebhenin ve onların kuyruğuna takılan ve Büyük Osmanlı Şeyhülislâm’ı bulunan “Akâidde İMAM” Merhûm Mustafa Sabri Efendi ile; Büyük Osmanlı Müfessiri Merhûm Muhammed Hamdi Efendi Hazerâtını, Cennetmekân Firdevs-i Âşiyân Abdülhamîd Hân Aleyhirrahmeti Ve’l-Ğufrân Hazretlerine sanki “ihânet eden” mücrimlermiş gibi gösteren, o bilmem ne “ocak-bucak” veznindeki nevzuhûr heriflere bâtıllarını iâde etmek, Âlem-i Berzah’a intikâl ederek hakk ve hukuklarını müdâfaadan mahrûm kalan bu zevâtı, müslümanların müdafaası dînî bir zarûret hâline gelmişdir…

Belli bir partiye yaslanarak bel’amlığa kıyâm eden ve hiçbir vesîka ortaya koyamadan iftirâ ve bühtan sallayan echel-i cühelâya, hemân Merhûm Şeyhülislâm Hazretlerinden bir paragraf ile mukâbele edelim:

“TÜRKİYE’DEN AYRILARAK MÜCÂVİR HIRİSTİYAN DEVLETLERİN İDÂRESİNE İNTİKÂL EDEN HIRİSTİYANLAR BİLE, OSMANLI İDÂRESİNDEN SON NÜMÛNE OLARAK HEPİMİZİN ŞÂHİD OLDUĞUMUZ SULTÂN HAMÎD İDÂRESİNE RAHMET OKUMAKDA VE NAZAR-I HASRETLE BAKMAKDA TEREDDÜD ETMİYORLAR. SULTAN HAMÎD İDÂRESİNİN MEDENİYET VE MA’DELETİ (adâleti) İSE, BABASININ HAYRINDAN ZİYÂDE, VÂRİSİ BULUNDUĞU İSLÂM İDÂRESİNİN BEKÂYÂ-YI HAYRİYYESİNİ MUHÂFAZA ETMEKDE BULUNMASINDAN İLERİ GELİYORDU.”

(Vesîka 1: “İslâm’da İmâmet-i Kübrâ,” Yarın Gazetesi, 1/ Teşrin-i Sânî /1929—29 /Cemâziyelevvel /1347)

Bunları yazan bir aadamı “Hâlife düşmanı” gibi gösterib, müslümanlar nezdinde i’tibarsızlaştırmak en hafif ta’birle fitnebaz edebsizliğidir!

Avrupalı ve ABD’li Gavurlar, binbir desîse ile Türkiya’nın altını üstüne getirmek içün 15 Temmuz katliâmını yapacak; arkasından Pensilvanya İblisini, PKK ve DEAŞ şeytanlarını kullanarak memleketin her köşesinde bombalar patlatacak; birkaç düzine HAÇLI DEVLETİ Suriye ve Irak’da mevzilenerek İslâm Dünyâsının kalbi üzerine HANÇER gibi saplanmak içün Haçlı SEFERİNE devâm edecek; ve gelin görün ki, mukaddes tasavvuf ve turûk-ı aliyye istismârcısı bazı hebennekalar da bu zaman ve zemin içinde en mühim işleri buymuş gibi, Cennetmekân Sultân Abdülhamîd Han Hazretleri  mekteb ve medreselerinde okumuş ve Sultan Hazretlerinin Huzûr-ı Hümâyûn Dersleri Mukarrirliğinde de bulunmuş Merhûm Mustafa Sabri Efendi ile Müfessir Merhûm Muhammed Hamdi Efendi’yi, Sultan’a düşman, basit ve hâin ittihadçı komitacılar gibi göstermek üzere, hiçbir vesîkaya istinâd etmeden iftirâ edecek, onları müslümanlar nazarında şâibeli hâle getirmek ve Allâhsız cebhenin ekmeğine yağ sürmek içün hayâsızca ve zerre kadar utanmadan ve Allâh Azze ve Celle’den de zerre kadar korkmadan ve tam bir yobaz süflîliğiyle de GIYBETİNİ YAPIB köpürtecek ve zevk duyacaklar… Fesübhânallâh…

Mevlâ’ya havâle…

Oğlum!

Bu iki büyük İslâm âlimi ve allâmesinin GIYBETİNİ böyle dünyânın gözüne baka baka alenen ve yalan ve iftirâlar sıkarak irtikâb etmek, resmen ve alenen HARAM İŞLEMEKDİR; ve bu, mürtekîbini FÂSIK-I MÜTECÂHİR yapar… Üstelik bu haramın vebâli, adamı iki cihanda süründürmeye de yeter!.. Bunlar “gıybet değildir, mubahdır” diyenlerin encâmını da Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl yaratır, onu da O bilir!

Haramın böyle alenen dünyanın gözü önünde işlenmesi ise, haramların encesi ve en pisliğidir; onun içün de ŞERÎAT-I GARRÂ-YI AHMEDİYYE, FÂSIK-I MÜTECÂHİRİN GIYBETİNİ MUBAH SAYMIŞ, LÜZÛMU HÂLİNDE DE LÂZIM HÜKMÜNE BAĞLAMIŞDIR…

VEYL OLSUN! MÜSLÜMANLARI, ÜMMET BÜYÜKLERİNE KARŞI İFTİRÂLARLA DOLDURMAK İSTİYEN ECHEL-İ CÜHELÂ VE BEYİNSİZLERE…

Memleket can derdindeyken, sırtını gayr-i islâmî parti ve hükûmetlere yaslamış bel’amlar ise, ikbâl ve şeytanlık hevesâtında, İslâm ulemâsını i’tibarsızlaştırarak, İslâmiyyet’in kuvvet ve kudretini tam bir hebennekaca berhavâ etme peşinde…

Adı geçen iki âlimin hayatları hangi binbir çile ve ıstırab içinde geçmişdir, bunu ekmek elden su gölden ekran mücahidliği (!) yapan karanlık adamlar elbetde anlamaz ve takdîr de edemezler…

Hiç değilse susub edeblice dursalar!

Merhûm Üstâdım Büyük Mücâhid Merhûm Necib Fâzıl Bey’in “Ham yobaz kaba softa” dediği adamlar ki, tafsîlâtı “Doğru Yolun Sapık Kolları” nâm muhalled eserinde…

(Mâba’di var)

 

(İlk intişârı: 11.01.2017)tt.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir